Taklid

    Diese Seite verwendet Cookies. Durch die Nutzung unserer Seite erklären Sie sich damit einverstanden, dass wir Cookies setzen. Weitere Informationen

    • Bu hususta dört mesele vardır.

      Mesele: (Taklîd)

      Taklid, bir sözü, her hangi bir hüccet olmaksızın, kabul etmektir. Taklid, ge­rek furu´da gerekse de usulde bilgiye götüren bir yol değildir. Haşeviyye ve Ta´lîmiyye, gerçeği bilme yolunun taklid olduğunu, vacip olanın da bu olduğunu ve inceleme ve araştırma yapmanın haram olduğunu ileri sürmüşlerdir. Aşağıda zikredeceğimiz gerekçeler, bu görüşün batıl olduğunu göstermektedir.

      1) Taklid edilen kişinin doğruluğu (sıdk), zorunlu olarak bilinmemektedir. Öyleyse bu yönde bir delilin bulunması gereklidir. Doğruluğun delili, mucizedir. Buna göre, Hz. Peygamber´in doğruluğu, mucizesi ile; Allah kelamının doğrulu­ğu, Hz. Peygamber´in bunun doğruluğunu haber vermesiyle; icma ehlinin doğru­luğu, Hz. Peygamber´in bunların ismetini haber vermesiyle bilinmektedir. Ha-kim´in, adil şahidlerin sözü ile hüküm vermesi vaciptir; ancak bu, hakimin onla­rın doğruluğuna kanaat getirmesi anlamında olmayıp, fakat, hakimlerin, şahidin doğru mu yoksa yalan mı söylediği yönündeki galip zanna ittiba ile mükellef ol­duğuna Sem´in delalet etmesi itibariyledir. Ammînin, müftîye ittiba etmesi gere­kir. Zira müftî, İster yalan söylesin ister doğru söylesin, ister hata etsin isterse isabet etsin, âmmîye farz olan şeyin müftîye ittiba olduğu hususunda icma vardır. Bİz diyoruz ki; gerek müftînin gerekse şahidin sözü, icmâ´ hücceti sebebiyle bağ­layıcı olmaktadır. Dolasıyla bu ittiba, sözü, bir hüccete dayanarak kabul etmek olup, taklid değildir. Biz taklid ite, bir sözü, her hangi bir hüccet olmaksızın ka­bul etmeyi kastediyoruz. O halde, ortada bir hüccet yoksa, doğruluk da, zorunlu olarak veya bir delilden hareketle bilinmiyorsa, bu durumda ittiba, cehalete da­yanmak demek olur.

      2) İkinci gerekçemiz İse onlara şöyle demektir: Siz, taklid ettiğiniz kişinin hata etmesini imkansız mı yoksa mümkün mü görüyorsunuz Eğer bunu müm­kün görüyorsanız, kendi mezhebinizin sıhhatinden kuşku duyuyorsunuz demek­tir. Yok eğer bunu imkansız görüyorsanız, bunun imkansızlığını hangi yolla bil­mektesiniz; zorunlu olarak mı yoksa inceleme veya taklid yoluyla mı Ortada her hangi bir zorunluluk ve her hangi bir delil yoktur. Eğer siz, taklid ettiğiniz kişiyi, bu kişinin söylediği ´Benim mezhebim haktır´ şeklinde sözü hususunda taklid ediyor iseniz, bu adamın, kendi kendisini tasdik hususunda söylediği sözün doğrulu­ğunu hangi yolla bildiniz Eğer bu sözün doğruluğunu laklid hususunda, onu de­ğil de, bir başkasını taklid ediyorsanız, taklid ettiğiniz bu kişinin doğru söylediği­ni ne ile bildiniz Eğer taklid hususundaki dayanağınız, yalnızca, onun söylediği söze gönlünüzün yatması ise, bu takdirde, sizin gönlünüzün yatması ile, hrıstiyan ve yahudilerin kendi inançlarına gönüllerinin yatması arasını nasıl ayırıyorsu­nuz ve yine sizin taklid ettiğiniz kişinin ´Ben doğru söylüyorum1 sözü ile muha­lifinizin sözü arasını ne ile ayırıyorsunuz

      Yine onlara taklidin vaciplîğİ konusunda şöyle de denilebilir: Siz, taklidin vacip olduğunu biliyor musunuz, bilmiyor musunuz Eğer bunun vacip olduğunu bilmiyor iseniz, ne diye taklid ediyorsunuz. Yok eğer biliyorsanız, bunu zorunlu olarak mı yoksa inceleme veya taklid yoluyla mı bitiyorsunuz Bu suretle taklid hususunda soru onların aleyhine döner ve onların inceleme (nazar) ve delile yol bulmaları da mümkün değildir. Öyleyse, geriye tek bir yol kalıyor ki, o da, takli­din vacipliği görüşünün keyfi bir hüküm olmasıdır.

      Denirse ki: [II, 388]

      Biz bunun sahih olduğunu, çoğunluğun mezhebinin bu olmasından, dolayı­sıyla da bunun ittiba etmeye daha evla olmasından hareketle bilmekteyiz.

      Deriz ki:

      Öyleyse siz, şöyle diyenlere niye karşı çıkıyorsunuz: Hak, dakik ve kapalı olup, bunu ancak az sayıda kişiler idrak edebilir ve çoğunluk bundan aciz kalır; çünkü bu idrak, nazar ile meşgul olma, yoğunlaşma, karihanın keskinliği ve meş­gul edici engellerden arınmış olma gibi birçok şarta gerek duyar. Yine buna dela­let eden bir husus da, Hz. Peygamberin işin başında iken, çoğunluğa aykırı olan az sayıda bir topluluk içerisinde olmasına rağmen haklı oluşudur. Nitekim Allah Teâlâ "Eğer yeryüzündekilerin çoğuna itaat edecek olursan seni Allah yolun­dan saptırırlar´ {En´âm, 6/116} demektedir. Hepsi bir yana, zamanımızda bile, kafirlerin sayısı bizden daha fazla iken böyle bir görüş nasıl ileri sürülebilir! Öte yandan, sizdin tüm yeryüzünü dolaşıp, karşı görüşte olanların hepsini sayıncaya kadar, kararsız kalıp görüş beyan etmemeniz gerekir. Eğer muhaliflerin sayısı si­zin sayınıza eşit ise kararsız kalmanız, eğer sayıca sizden fazla iseler, onların gö­rüşünü tercih etmeniz gerekir. Kaldı ki, bu tutum Kur´an nassma da aykırıdır. Ni­tekim Allah Teâlâ ´Şükreden kullarım ne de azdır!´ (Sebe, 34/13}, ´Fakat on­ların çoğu bilmezler´ {En´âm, 6/37} ve ´onların çoğu gerçeği sevmezler´ {Mu´minûn, 23/70} demektedir.

      Denirse ki:

      Hz. Peygamber´in, ´Büyük ekseriyetle (sevad-ı a´zam) birlikte olun1, ´Kim Cennetin orta yerine kurulmaktan hoşlanıyorsa cemaatten ayrılmasın´, ´Şeytan bir kişi ile beraberdir ve iki kişiden daha uzaktır´ sözleri ne olacak­tır

      Deriz ki:

      Önce size, mütevatir olmayan bu haberlerin sahih olduğunu hangi yolla bil­diğinizi sorarız. Eğer bunların sahihliğini taklid kaynaklı olarak biliyorsanız, bunların fasid olduğuna kanaat getiren mukallidden hangi özellikle ayrılıyorsu­nuz Kaldı ki bu haberler sahih bile olsa, sevad-ı a´zama ittiba eden kişi mukallid olmayıp; aksine, sevad-ı azama ittiba etmenin vacipliğini Hz. Peygamberin sözü ile bilmiş olur ki bu da, sözü, bir hüccete dayanarak kabul etmek olup, taklid de­ğildir. Öte yandan bu haberlerle neyin kastedildiğini -ki bu, devlet başkanına ve­ya icmâ´a karşı gelmedir- icmâ´ bölümünde anlatmıştık.

      Onların bu konudaki gerekçeleri (şüphe) ise şunlardır:

      1) inceleme/araştırma yapan kişi, birçok noktada şüphe ile karşı karşıya ka­labilir ve araştırma/inceleme yapanların birçoğu dalalete düşmektedir. Öyleyse, tehlikeyi ve riski terkedip, selameti talep etmek daha evladır.

      Deriz ki:

      Yahudi ve Hrıstiyanlar gibi mukallidlerin de saptıkları sıklıkla görülmekte­dir; siz kendi taklidiniz ile ´Biz atalarımızı, bir ümmet üzere bulduk´ (Zuhruf, 43/22} diyen kafirlerin taklidi arasını ne ile ayırıyorsunuz Öte yandan, marifet vacip olduğuna göre taklid, cehalet ve dalalet demek olur. Bu durumda sîz adeta, tıpkı, şayet bir şey yiyecek ya da içecek olsa, boğazında kalacağı endişesiyle, bir şey yiyip-İçmeyerek kendisini açlıktan ya da susuzluktan öldüren kişi gibi, yine ilaçta hata etme endişesiyle ilaç içmeyi terkeden hasta gibi ve hatta, bir afet gele­bilir endişesiyle ticaret ve tarımla uğraşmayı terkedip, fakirlik endişesiyle fakirli­ği tercih eden kişi gibi, şüpheye düşme endişesinden dolayı taklidi yüklenmiş oluyorsunuz.

      2) İkinci olarak Allah Teâfâ´nın ´Sadece kafirler Allah´ın ayetleri konu­sunda tartışmaya (cidal) girerler´ (öâfır, 40/4} ayetini gerekçe gösterirler ve bu ayette kader konusunda cidalin yasaklandığını, halbuki araştırma/incelemenin cidal kapısını açacağını söylerler.

      Deriz ki:

      Bu ayette yasaklanan, ´Hakkı iptal etmek için, batıla tutunarak mücade­leye giriştiler´ {Ğâfir, 40/5} ayetinde olduğu gibi, batıl yolla cidalleşmektir.Çünkü başka bir ayette ve ´onlarla en güzel şekilde mücadele et!1 denilmesi, cida­lin mutlak olarak yasak olmadığını göstermektedir. Kader konusunda cidalleşme-nin yasaklanmasının sebepleri ise şunlar olabilir:

      a) Allah, onları bu konudaki gerçeğe nass yoluyla vakıf kılmış ve nass huşu- [n, 389] sunda şüpheye düşerek cidalleşmeyi yasaklamıştır.

      b) Bu yasak Islamın başlangıç döneminde olmuş ve muhalifin bunu duyma­sından ihtiraz edilmiş olabilir. Bu takdirde bu yasalda söylenmek istenen de şu olur: Din hususunda bunların ayaklan henüz sağlam basmıyor; bu itibarla kader konusunu şimdilik tartışmayın.

      c) Yahutta, onlar, kendileri açısından bundan daha önemli cihada sevkedil-mişlerdi.Diğer taraftan onların bu gerekçesi karşısına biz de ´Hakkında bilgin olma­yan şeyin ardına düşme´ {İsrâ, 17/36}, ´... ve Allah hakkında bilmediğiniz Şeyleri söylemeniz´ {Bakara, 2/169}, ´...biz sadece bildiğimizle şahitlik ediyo­ruz´ {Yûsuf, 12/81} ve´De ki; getirin burhanınızı!´ {Bakara, 2/111} gibi ayet­leri çıkarabiliriz. Bu ayetlerin hepsi de, taklidi yasaklamakta ve bilmeyi emret­mektedir. Bunun içindir ki alimlerin konumu yüksek olmaktadır. Nitekim Allah Teala ´Allah, içinizden iman edenleri ve ilim verilenleri derecelerce yükseltir´ {Mücâdele, 58/11} demektedir. Hz. Peygamber, ´Bu ilmi, her neslin adil kişile­ri yüklenirler; ve ondan aşırıların tahrifini, cahillerin tevilini ve iptalcilerin intihalini giderirler´ demiştir. Bunlar taklid İle değil, tersine, ancak bilgi ile ola­bilir. Yine tbn Mes´ûd ´imma´a olmayın!´ dediğinde, kendisine imma´a nedir diye sorulmuş, o da imma´a, bir adamın, ben halk ile beraberim; onlar dalalete düşer­lerse ben de düşerim, doğru yolu bulurlarsa ben de bulurum demesidir dedikten sonra, ´Dikkatli olun! Hiç biriniz, kendi nefsine, eğer insanlar kafir olurlarsa ben de olurum düşüncesini yerleştirmesin1 demiştir.

      Mesele: (Amminin ulemaya fetva sorması)

      Ammi´nin, alimlere fetva sorması ve onlara tabi olması vaciptir.

      Kimi Kaderiler, âmmînin delil üzerinde düşünmesi ve masum imama ittiba etmesi lazım geldiğini söylemişlerdir. Bu görüş, iki gerekçeyle batıldır.

      a) Birincisi sahabenin icmâ´ıdır. Sahabe, halk tabakasına fetva veriyor ve on­lara, ictihad mertebesini elde etmeyi emretmiyordu. Bu durum, avam ve alim sa-habilerden gelen tevatürle ve zaruri olarak bilinen bir husustur. İmamiyeden biri­si çıkıp, ´Her ne kadar Ali, takiyye olarak ve fitne çıkar endişesiyle onların bu tu­tumunu inkar etmemişse de, onlara vacip olan, masumluğu sebebiyle Ali´ye ittiba etmeleriydi´ diyecek olursa, buna şöyle cevap veririz: Bu söz, velayetinin başın­dan ömrünün sonuna kadarki durumda gerek Ali´nin gerekse diğer imamların sö­züne güvenme kapısını kendi yüzüne kapamış cahil bir kişinin sözüdür. Çünkü onun durumundaki dalgalanma ve sallantı Ömrünün sonuna kadar devam etmiş­tir; belki de Ali, söylediği tüm sözlerde fitne endişesiyle ve lakiyye olarak, gerçe­ğe muhalefet etmiştir.

      b) Amminin, hükümlerle mükellef olduğu ve İctihad mertebesine nail olma­sının İmkansızlığı hususunda icmâ´ oluşmuştur. Çünkü bu durum, ekin ve neslin kurumasına, meslek ve sanatların atıl kalmasına yol açar ve şayet insanlar bütü­nüyle ilimle meşgul olacak olurlarsa bu durum dünyanın harap olması sonucuna götürür. Bu durum, alimleri maişet talebine sevkeder ve bu defa da ilim silinip gider, hatta hem alimler helak olur hem de alem harap olur. Bu imkansız olduğu­na göre, geriye bir tek seçenek kalıyor. O da avammın alimlere sormasıdır.

      Denirse ki:

      Siz taklidi iptal etmiştiniz, şimdiki sözleriniz ise taklidin ta kendisidir.

      Deriz ki:

      Taklid, bir sözü her hangi bir hüccete dayanmaksızın kabul etmektir. Avam­mın, müftînin verdiği fetvayı kabul etmesinin vacipliği ise, tıpkı hakimin, şahitle­rin sözünü kabul etmesinin vacipliği ve yine bizim haberi vahidi kabul etmemi­zin vacipliği gibi, icmâ´ delili sebebiyledir. Hakimin, şahitlerin sözünü kabul et­mesi, bunların doğru söylediklerine kanaat (zann) getirmesi durumundadır ve zan ise bilinen bir şeydir. Zannın bulunması durumunda hüküm vermenin vacip ol-[II, 390] ması da kesin semt bir delil sebebiyle bilinen bir şeydir. Dolayısıyla bu durumda verilen hüküm kesin bir hüküm olur. Taklid ise cehalettir.

      Denirse ki:

      Siz taklidi dinden kaldırıyorsunuz; halbuki Şafiî (r), ´Hz. Peygamber dışında bir kimseyi taklid etmek helal değildir´ diyerek, bir tür taklidin bulunabileceğini söylemiş olmaktadır.

      Deriz ki:

      Şâfıî, bazı istisnalar dışında, taklidin batıl olduğunu doğrudan doğruya tasrih etmektedir. Onun, fetva sormayı, haberi vahidin ve adil şahitlerin sözünün kabu­lünü taklid saymadığı bilinmektedir. Şunu da belirtelim ki, Hz. Peygamberin sö­zünü kabul etmenin, mecazen, taklid olarak İsimlendirilmesi ve bunun kendi cin­sinin dışından İstisna edilmesi de caizdir. Buradaki mecaz durumu da şöyledir: Hz. Peygamber´in sözünün kabul edilmesi, her ne kadar, O´nun sözünün doğrulu­ğuna genel anlamda delalet eden bir hüccet sebebiyle ise de, bu kabulden, başka bir mesele için hüccet aranmaz. Hz. Peygamber´in sözünün kabul edilmesi, bir bakıma, özel olarak, hüccetsiz tasdik olup, bunun mecazen taklid olarak İsimlen­dirilmesi caizdir.

      Mesele: (Fetva sorulabilmesi için müftînin adil olup olmadığının bilinmesi gerekir mi )

      Ammi, ancak, ilim ve adaletini tanıdığı kişilere fetva sorabilir; cehlini bildiği kişilere ise, ittifakla, soramaz. Amminin, cehlini bilmediği kişilere fetva sorması durumuna gelince; kimi alimler, âmmînin bunu araştırması gerekmediğinden ha­reketle bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu sakat bir anlayıştır; çünkü, baş­kasının görüşünü kabul etmesi gereken kişi, bu başkasının durumunu bilmek du­rumundadır. Bu sebepledir ki ümmetin, mucizesi üzerinde düşünerek Peygambe­rin durumunu bilmesi gerekir; çünkü bilinmeyen herkesin, kendisinin Allanın el-Çİsi olduğunu iddia etmesinden emin olunamaz. Yine şahidin adalet açısından durumunu bilmek hakime, ravinin durumunu bilmek müftîye ve devlet başkanı­nın ve hakimin durumunu bilmek da yönetilenlere (raiyye) vaciptir. Özetle söyle­mek gerekirse, fetva sorandan daha cahil olması tasavvur edilebilen birine nasıl felva sorulabilir!

      Denirse ki:

      Müftînin adil olup olmadığını bilmeyen kişi, bunu araştırmak durumunda mıdır Eğer, ´evet araştırmak durumundadır1 derseniz, adete aykırı davranmış olursunuz; çünkü bir beldeye gelen kişi, adaletine dair bir hüccet aramaksızın, o beldenin alimine fetva sorar. Eğer fetva soracağı müftînin adaletini bilmemesine rağmen fetva sormasını caiz görüyorsanız, aynı şey bilme konusunda da geçerli­dir.

      Deriz ki:

      Ammi, fasıklığını bildiği müftîye fetva soramaz; adil olduğunu bildiği kişiye ise sorabilir. Durumunu bilmediği müftîye fetva sormasına gelince; bu durumda, ´hemen fetva sormasın; aksine öncelikle bu müftînin adaletini araştırsın; çünkü onun doğru mu yoksa yalan mı söyleyeceğinden emin değildir1 denilmesi muhte­mel olduğu gibi, ´Alimin halinin zahiri adalettir; hele hele bu alim fetva ile meş­hur olmuşsa. Halbuki, halkın halinin zahirinin adalet olduğu ve fetva mertebesine nail oldukları söylenemez. Cehalet, halk üzerinde daha ağır basar. Aslında, bazı fertler, hariç, insanların hepsi avamdır; hatta, tek tek bazıları hariç alimlerin hep­si adildir" denilmesi de muhtemeldir.

      Denirse ki:

      Eğer, fetva sormak, müftînin adaletini veya ilmini bilmek yüzünden vacip ise, bu durumda, tevatüre gerek var mıdır yok mudur

      Denilir ki:

      Böyle söylemek muhtemel olduğu gibi, -çünkü bu mümkündür-, bir veya iki adil kişinin sözü sebebiyle oluşan zannı galibin yeterli olduğunu söylemek de muhtemeldir. Kimi alimler, bir tek adil kişinin naklettiği icmâ1 ile amel etmeyi caiz görmüşlerdir. Bu mesele de, bir yönüyle burada söz konusu edilen meseleye yakındır.

      Mesele: (Müftîler arası seçim)

      Beldede sadece bir müftî varsa, âmmînin buna başvurması vacip olur. Eğer birden fazla ise, sahabe zamanında yapıldığı gibi dilediği birine sorabilir; daha [II, 391] alim olanına başvurması gerekmez. Sahabe zamanında avamm, fadıl kişiye de mefdul kişiye de sorardı. Halk için, Ebu Bekr, Ömer ve halifeler dışındakilere sormaları hususunda herhangi bir kısıtlama getirilmemişti. Kimi alimler, daha fa­ziletli olana başvurmanın vacip olduğunu; eğer bunların seviyeleri eşit ise bu tak­dirde muhayyer kalacağını söylemişlerdir. Bu anlayış, sahabenin icmâ´ına aykırı­dır. Zira sahabe, fetva hususunda, fadıla her hangi bir kısıtlama getirmemiştir. Tam tersine vacip olan, ilmini ve adaletini bildiği kişiye başvurmaktır ve zaten sahabenin hepsi de ilim ve adaletle maruf idi. Şu var ki, iki müftînin bir konuda kendisi hakkındaki verdikleri hüküm farklı olursa, âmmî yeniden her ikisine gi­derek, ´sizin fetvanız birbiriyle çelişmektedir; ikiniz de benim nezdimde eşitsiniz; bu durumda benim ne yapmam lazım gelir´ der. Eğer bu İki müftî, bu durumdaki âmmînin muhayyer olduğunu söylerlerse, âmmî muhayyer kalır. Yine eğer bu iki müftî, daha ihtiyatlı olanı alması veya muayyen bir tarafa meyletmesi hususunda ittifak ederlerse, ammi bunu yapmak durumundadır. Ancak iki müftî eğer, bu gö­rüş ayrılığı üzerinde ısrar ederlerse, bu takdirde ammi için muhayyer kalmaktan başka seçenek yoktur. Çünkü, hükmü tatil etmek mümkün değildir ve bu iki müftîden birisi diğerinden daha evla değildir. İmamlar yıldızlar gibidir; hangisine iktİda edilirse doğru yol bulunur. Ancak farklı fetva veren bu iki müftîden birisi, itikadı açısından diğerinden daha efdal ve alim ise, bu durumda Kadı, yine am-minin muhayyer kalacağını söylemiştir; çünkü mefdul da, şayet tek başına kalmış olsaydı, ictihad ehlinden olacağına göre başkasıyla birlikte bulunduğunda da du­rum aynıdır. Fazilet fazlalığının (ziyadetu´1-fazl) bir etkisi yoktur. Bana göre evla olan, âmmînin daha faziletli (üstün) olana ittiba etmesidir. Şafiî´nin daha alim olduğuna ve Şafiî´nin mezhebinde isabetin (doğruyu tutturmanın) daha galip bulun­duğuna kanaat getiren kişi, artık, sırf hoşuna gidiyor diye Şafiî´nin muhalifinin görüşünü alamaz. Yine ânım i, her meselede, mezhepler arasından kendince en güzel (etyab) olanının seçip, genişlik oluşturamaz. Aksine âmmînin yapacağı bu tercih, tıpkı, çatışan iki delil arasında müfıînin tercih yapması gibidir. Yani müftî, iki delil arasında tercih yaparken, nasıl zannına tabi oluyorsa, âmmî de mezhep­ler arasında tercih yaparken zannına tabi olmalıdır. Biz her ne kadar her müctehi-din isabet ettini söylüyorsak da, kesin bir delili gözden kaçırmak sebebiyle ve tüm gücünü harcayarak içtihadı tamamlamadan önce hüküm vermek sebebiyle hata mümkündür. Kuşkusuz, daha alim olan birinin hata ihtimali daha azdır, tşin özü şudur: Biz inanıyoruz ki, kullan, kendi zanlanna havale etme hususunda Al­lah Teâlâ´nın bir sırrı vardır; ta ki, kullar, başı boş, keyfi arzulara uyan ve teklif dizginiyle kontrol edilmeksizin hayvanlar gibi gelişigüzel davrananlar olmasın. Allah kulları bir yönden diğerine sevkediyor ki, kulluğu ve Allanın, her hareket ve sükunda kendileri hakkındaki hükmünün, kendilerini sağa sola yalpalamaktan koruduğunu düşünsünler. Gücümüz yettiğince, insanlan bir ölçü/kural altına al­mamız, onları muhayyer bırakmaktan ve hayvanlar ve çocuklar gibi başıboş bı­rakmaktan daha evladır. Fakat, iki müftînin birbirine denk olup tearuz etmesi du­rumunda veya iki delilin tearuz etmesi durumunda mazbut bir ölçü getiremediği­miz zaman, muhayyerlik bir zarurettir. Bunun delili şudur: ´Hakkında Allanın muayyen bir hükmü bulunmayan veya her müctehidin musib olduğu mesele üze­rinde, müctehidin araştırma/inceleme yapması gerekmez; aksine, muhayyer kalır ve dilediğini yapar; zira bu meselede her bir yön, başka bir müctehidin zannına galip gelebilir. Müctehidin öncelikle bir kanaat (zann) oluşturması gerektiği ve arkasından bu zanna ittiba edeceği hususunda ise icmâ´ vardır´ denilmesi müm­kün oluyorsa aynt şekilde âmmînin zanm da böyle olup, etkili olması gerekir. [II, 392]

      Denirse ki:

      Müctehidin istidlal yollarını öğrenmeden önce zannına tabi olması caiz de­ğildir. Ammî ise, vehimle hüküm verebilir, zahire aldanabilir ve belki de mefdu-lu fadila takdim eder. Eğer, basiretsiz olarak hüküm vermesi caiz ise, bizzat me­sele hakkında inceleme/araştırma yapsın ve kendi zannına göre hüküm versin. Üstünlüğün (Fazl, fazilet) mertebelerini bilmek için de birtakım kapalı deliller vardır ki bunları kavramak avammın işi değildir. Aslında bu soru yerinde bir so­rudur. Fakat biz diyoruz ki; çocuğu hastalanan ve kendisi tabîb olmadığı halde, çocuğuna kendi reyıyle bir ilaç veren kişi, haddi aşmış, kusurlu davranmış ve so­rumluluğu yüklenmiş olur. Halbuki, şayet bir doktora başvurmuş olsaydı, kusurlu sayılmayacaktı. Eğer beldede iki doktor varsa ve tedavi hususunda farklı düşünüyortarsa, hasta sahibi, daha üstün olan (efdal) doktora muhalefet ederse kusurlu davranmış olur. Bu iki doktorun fazileti, mütevatir haberlerle bilinebileceği gibi mefdul doktorun, zann-ı galip ifade eden birtakım emarelerle fadıl doktoru Öne çıkarmasıyla ve kendinden üstün tutmasıyla da bilinebilir. Aynı şey alimler hak­kında da geçerli olup, daha üstün olan alim, -bizzat bilgi hakkında araştırma ya­pılmaksızın- yaygın duyuntu yoluyla ve karinelerle bilinebilir ve âmmî de buna ehildir. Öyleyse âmmînin, heva ve heves (teşehhi) sebebiyle zanna aykırı davran­ması uygun değildir. Bize göre en sahih olan ve halkı takva ve teklif dizginiyle zaptetme hususundaki külli anlama en uygun olan görüş budur. Vallahu a´lem.[1]





      --------------------------------------------------------------------------------

      [1] İmam Gazali, İslam Hukukunda Deliller Ve Yorum Metodolojisi, Rey Yayıncılık: 2/370-379