Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,275

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Monday, February 26th 2018, 1:14pm

“Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım." Hadismidir? Hadis ise Kastedileni Açıklarmısınız



Ben, kainata, yere göğe sığmadım, fakat müminin kalbine sığdım, hadisi kutsisi mevzu mudur?

Bunun manası: Müminin kalbi, iman şuuruyla elde ettiği marifetullah / Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıması, Onun muhabbetiyle dolup taşıması ve bu yönüyle, Allah’ın zikrini hep içinde taşıması demektir. Bu mana doğrudur. Fakat hadis alimleri tarafından bunun sağlam bir aslının / kaynağının olmadığına işaret edilmiştir.(bk. Aclunî, 2/195).

Kalp, maddî ve manevî olmak üzere iki mânâda kullanılır. Birincisine yürek, diğerine de gönül denilir. Maddî kalp, (yürek) çam kozalağı şeklinde, kılcal damarlara kadar kan pompalayan ve insan hayatını devam ettiren bir organdır. Diğeri ise, (gönül) şuur, vicdan, idrak ve muhabbet gibi manevî âlemlerin merkezi konumunda ve mekânı olmayan rabbanî bir duygudur. İşte insanın asıl kıymeti ve hakikati, bu manevî kalp sayesinde anlaşılır ve bilinir.

Kalbe, beytullah ve arş-ı Samedanî de denilmiştir. Bir cevher-i mücerret olan kalb, bütün âlemleri içine alacak kadar geniş olmasındandır ki, İslâm alimleri, “İnsan âlemleri içine alan bir nüsha-i kübradır.” demişlerdir.

Kalbe, İslâmiyet’in mahalli olması hasebiyle Sadr, Rü’yetullah’a mazhar olmasıyla Fuâd, dini bilmenin ve imanın mahalli olması noktasından Habbet-ül- kalp ve esma-i ilâhiyeye ayine olması bakımından da Mehcetü’l kalp denilmiştir.

Kalp, imanın mahalli, marifet ve muhabbetin, sıfat ve esma-i ilâhiyenin tecelligâhı, bütün feyizlerin ma’kesi ve manevî duyguların merkezidir.

İşte “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım." sözü, yani onun ile bilindim, anlamına gelmektedir.

Âyine-i Samed olan kalp, beden ikliminde itaat olunan bir melik gibidir. Cenab-ı Hakk’ın marifet ve muhabbetine mazhar ve ayna olan bu kalbin değeri, bütün tasavvurların fevkindedir.

--------------
Hadisi kudside; "Semavat ve yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım." deniyor. Ancak Arş, kalpten daha güzel ve geniş bir tecelligah değil midir? Oraya neden sığmıyor da müminin kalbine sığdım deniyor?

Arş burada, isim ve sıfatların kendini en parlak bir şekilde gösterip sahnelediği alan ve yer anlamındadır. Bu yüzden Allah’ın her isim ve sıfatının bir arşı bir sahnesi vardır. O arşta o sahnede baş aktörlük o isim ve sıfatındır.

Mesela, sema alemi Allah’ın celal ve azamet sıfatlarının arşı ve sahnesidir. Celal ve azamet sıfatı en parlak ve keskin olarak sema aleminde kendisini gösteriyor ki, bu sahnede baş aktör Celal ismidir. Diğer isimler bu ismin gölgesinde tecelli ederler. Aynı şekilde bir çiçeğin tatlı ve güzel yüzünde ise Allah’ın Cemal ve Müzeyyin ismi hakimdir ki, çiçek bu isimlerin arşı hükmündedir. Yani çiçekte galiben Cemal ismi sahneleniyor.

İnsan şu kainatın küçük bir modeli ve her tecellinin ince ve latif bir şekilde yazıldığı bir nüshası olmasından dolayı, insan adeta Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının temerküz ettiği bir sahnesi, bir arşı hükmündedir. Yani kainatta azametli ve haşmetli olarak tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatları insanda da aynı şekilde, ama daha okunaklı ve mütevazi bir şekil ile tecelli ediyor. Yani insan kainata bir liste bir öz bir numune oluyor.

Aynı ilişki ve mana insan ile kalp arasında da vardır. Yani insan kainata nasıl bir modellik ve nüshalık ediyor ise, kalp de insana aynı modelliği ve nüshalığı ediyor. Tabiri yerinde ise Kur’an nasıl besmelede, besmele de “Be” harfinde saklı ve dürülü diye alimler ifade etmiş ise, aynı şekilde kainat insanda, insan da kalpte saklı ve dürülü bir vaziyettedir. “Ben yere göğe sığmadım, ancak mü'min kulumun kalbine sığdım.” kudsi hadisi bu manaya işaret eden bir levha gibidir.

Allah, insan kalbini nihayetsiz ihtiyaç, emel ve arzular ile donattığı için, her isme açılan ve o ismi hisseden bir hissiyat ve ölçücük insanın kalbinde vardır. Kalb bu noktadan kainatın küçük bir haritası gibidir. Allah’ın isim ve sıfatları ise bu haritayı aydınlatan bir güneş gibidir.

Ayrıca sema, arşı değil; arş semayı içine alır.

Arş-ı azam: Arş, kelime olarak “yükseklik, yüksek yer, tavan, çardak. hükümdarın tahtı., saltanat,” manalarına geliyor.

“Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır.” (1)

Arş bütün mahlûkattan evveldir. Bütün âlemler, sistemler onun altında cereyan ederler, parlar sönerler, doğar ölürler. O ise onlardan evvel var olduğu gibi onlardan sonra da varlığını devam ettirir. Arşın varlığı şu görünen alemin varlığından daha zahirdir, zira bu alemde olan bütün faaliyetler oradan idare edilmektedir. Bu, ruhun varlığı bedenden daha zahirdir dememiz gibidir. Yine Arşın mahiyeti bilinmez, bu da onun Batın ismine mazhariyetidir. Bunun da en güzel misali, ruhun mahiyetinin bilinmeyişidir.

“Arş-ı Âzam” tabir edilen Büyük Arş ise, “Kâinatın daire-i âzamının unvanıdır.” Arşların arşı, kâinatın payitahtı ve merkezidir. Cenâb-ı Hakk'ın, sınırsız egemenliği ve yüce haşmetiyle tecellî ettiği yerdir. Onun o Büyük Arşı, “kâinatın ve bütün varlık âlemlerinin sağını, solunu, üstünü, altını kaplamış ve hükmü altına almıştır.” Yani baştan sona, sondan başa, içten dışa, dıştan içe her şeyi kuşatmıştır.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Hubab


----------------

Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyor: “Ben yerime ve göğüme sığmadım ama mü’min kulumun kalbine sığdım.”
Acaba Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bu hadis-i şerifle bize hangi mesajı ulaştırıyor? Elbette Kur’ân-ı Kerim’i inceleyerek ve bu istikametteki Kur’ân-ı Kerim âyetlerine dayalı olarak Resûlullah’ın mesajını çıkaralım.
Evvela “Mü’min kulumun kalbine sığdım.” ifadesini inceleyelim. Îmân sahibi kul için kalp ne ifade eder? İnsan Allah tarafından üç tane vücutla yaratılmış.

15/ HİCR-26: Ve lekad halaknel’insâne min salsâlin min hamein mesnûn.
Andolsun ki biz insanı şekillenebilen kuru bir balçıktan yarattık.
Fizik bedenimiz, içinde bulunduğumuz bu dünya âlemine (Zahiri âleme) aittir. Et ve kemikten oluşan, iç organlarla çalışan bir yapısı vardır. Yüce Rabbimiz ikinci olarak Berzah âlemine ait olan bir nefs dizayn etmiş.

91/ ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Yemin ederim ki o nefs sevva edildi (7 kademede).

Nefsimiz tamamen karanlıklardan müteşekkil, 19 tane afetle mücehhez; sağır, dilsiz, kör bir yapı içerisinde.
Allahû Tealâ’nın bize bahşettiği üçüncü vücudumuz ruhumuz.

32/ SECDE-9: Sümme sevvâhü ve nefeha fiyhi min rûhihî ve ce’ale lekümüssem’a vel’ebsâre vel’ef’ideh, kaliylen mâ teşkürûn.
Sonra (Allah) onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve onu (onun ruhunun kalbine) sem’i (kalbin işitme hassası) basar (kalbin görme hassası) ve fuad (kalbin idrak etme hassası) hassalarına (sahip) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

Ruhumuz ise tamamen nurdan müteşekkil, 19 tane hasletle mücehhez; işiten, konuşan ve idrâk eden bir yapı içerisinde.
Allahû Teâlâ üç tane emanet, serbest irade ve aklın standartları içerisinde insanları yaratmıştır. Öyleyse üç emanet, serbest irade ve aklın standartları içerisinde yaratılan bu insan için kalp ne ifade etmektedir? Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in hadis-i şerifinde geçen kalp fizik bedenin kalbi değil, nefsimizin kalbidir. Nefsimizin kalbi iki kapıya sahiptir: Takva kapısı, fücur kapısı. Allahû Teâlâ’nın, âyetlerinde ifade buyurduğu gibi, başlangıç noktasında bütün insanlarda takva kapısı kapalıdır. Yusuf Aleyhisselam Nefs-i Emmareyi Yusuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde açıklarken şöyle buyuruyor:

12/ YUSUF-53: Ve mâ überriü nefsiy, innennefse le’emmâretün bissûı illâ mâ rahime rabbiy, inne rabbiy gafûrün rahiym.
(Yarabbi) Ben nefsimi ibrâ edemem (temize çıkaramam) çünkü nefsim bana sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Ama Rabbimin Rahim (esmasıyla tecelli ettiği nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim mağfiret eder (günahları sevaba çevirir) ve rahiymdir. (Rahmet gönderici, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve tasfiye edicidir).

Hangi nefs insan aklına sürekli şerri emreder? Eğer nefsin kalbinin takva kapısı kapalıysa, eğer %100 de fücur kapısı açıksa, o zaman o nefse şeytan %100 hakimdir. Nefsin kalbinde mevcut olan afetler; cehalet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset, hırs, isyan, iptilalar, kin ve adavet, kibir, küfür, mürayilik, nankörlük, öfke ve gayz, vefasızlık, sabırsızlık, yalan, zan ve zulümdür. Bu mevcut olan 19 tane afetin %100’üne iblis hakimse, tesir edebiliyorsa bu hastalıklarla, afetlerle iblis bize kumanda edebiliyor demektir.
İblis %100 negatife programlanmış bir varlıktır. Ondan pozitif bir etkinin vücuda gelmesi mümkün değildir. Öyle olunca şeytan fücur kapısından nefsimizin kalbindeki afetlere %100 tesir etmek suretiyle, (biz nefs-i emmaredeyken) her olayda aklımızı ikna ediyor, bizi kandırıyor ve bize şerr işlettiriyor. Başlangıç noktasında bütün insanlar nefs açısından Nefs-i Emmare’dedir.

? 50- KAF-16; “Ve lekad halaknel’insâne ve na’lemu mâ tüvesvisü bihi nefsüh, ve nahnü akrebü ileyhi min hab lilveriyd.”
Biz insanı yarattık. Onun nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliyoruz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

Nefsimizin kalbine, fücur kapısından şeytanın tesir etmesi, bu âyet-i kerimede vesvese ile ifade edilmiştir. Peki Allahû Teâlâ hangi standartlar altında bize şah damarımızdan daha yakındır?
Evvela gördük ki, Allah “Rahim” esmasıyla üzerimize tecelli etmediği süre içerisinde, nefsimizin kalbindeki takva kapısı sürekli kapalı, fücur kapısı da sürekli açıktır. Ve açık olan fücur kapısından, bu âyet-i kerimede ifade edildiği gibi, şeytan sürekli bize vesvese vermektedir ve açık olan fücur kapısından nefsimizin 19 tane afetine tesir etmek suretiyle sürekli bizi saptıracaktır. Ama âyet-i kerimede bir işaret var:
“İllâ mâ rahime rabbiy.”
Ama “Rahim” esmasının tecellisine mazhar olan nefsler müstesna.Acaba ne zaman “Rahim” esmasıyla Allah üzerimize tecelli eder?
Biz imtihan dünyasındayız. Burası bizim için bir imtihan yeri.

21- ? ENBIYA-35 “Küllü nefsin zâikatülmevt, ve neblûküm bişşerri velhayri fitne, ve ileynâ türce’ûn.”
Bütün nefsler ölümü tadıcıdır. Biz sizi hayır, şerr ve fitne ile imtihan ederiz. Sonra Bize döndürüleceksiniz.

Allahû Teâlâ’nın bize bahşettiği üç tane vücut var. Bunlardan sadece bir tanesi ölür. Ölen, hücreden müteşekkil olan, hücre yapısına sahip olan fizik bedenimizdir. Ama hücre yapısına değil de, enerji yapısına sahip olan nefsimiz ve ruhumuz ölmez. Ruhumuz da enerji bedenimizdir, nefsimiz de enerji bedenimizdir. Ruhumuz tamamen nurdan müteşekkil olması sebebiyle, nefsimiz de karşıt elektronlardan meydana gelmesi sebebiyle enerji bedenlerdir. Her ikisi için de ölüm söz konusu değildir. Ama ölen fizik bedendir. Fizik beden öldüğü zaman, nefs ölümü tadıyor ve ruh Allah’a ulaşıyor.
Görülüyor ki, Enbiya Suresi 35. âyet-i kerimesi, nefsin ölümü tadacağını, fizik bedenimizin hayır, şerr ve fitneyle imtihan olacağını ve ruhumuzun da ölümle birlikte Allah’a döneceğini ifade ediyor. O halde akil ve baliğ olduğumuz noktadan itibaren, ölümümüze kadar bir imtihan hayatı içinde olduğumuzu net olarak söyleyebiliriz. Her olay bizim için bir imtihandır. Bizimle Allah arasındaki ilişkilerde, insanın kemalâtı için, Allahû Teâlâ’nın insana şah damarından daha yakın olma noktasına bizim gelebilmemiz için geçmemiz gereken 28 tane basamak vardır.
Evvela 1. basamakta olaylar var.
2. basamakta olayların bizler üzerinde bıraktığı tesir var. Olaylardan bizler doğru kararlar çıkartabilir miyiz? Nefs-i Emmare’deyken buna sahip olmadığımızı Allahû Teâlâ Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesinde açıklıyor.

2/ BAKARA-216: Kütibe aleykümülkıtâlü ve hüve kürhün leküm, ve asâ en tekrehû şey’en ve hüve hayrün leküm, ve asâ en tühıbbû şey’en ve hüve şerrün leküm. Vallahü ya’lemü ve entüm lâ ta’lemûn.
Ve savaş; o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey, olur ki, o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şer’dir. Ve (bütün bunları ) Allah bilir, siz bilmezsiniz.

O halde Allahû Teâlâ bu âyet-i kerimeyle noktayı koyuyor. Olayları yaşıyoruz ama hangi olayın bizim için “şerr”, hangisinin bizim için “hayır” olduğunu nefs-i emmarede iken anlayamıyoruz, tefrik edemiyoruz, karar veremiyoruz. Doğru olanı kim bilir? Allah bilir.

42/ ŞURA- 51: Ve mâ kâne libeşerin en yükellimehullahü illâ vahyen7 ev min verâi hıcâbin ev yürsile resûlen feyûhıye bi’iznihî mâ yeşâ, innehü aliyyün hakiym
Allahın hiç bir insanla konuşması olmamıştır illâ vahy ile, veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah bilir ve hikmet sahibidir.

Olayların hangisinin “şerr” hangisinin “hayır” olduğunu Allah biliyor ama Allahû Teâlâ da kul ile vahiy yoluyla konuşuyor. Fakat biz Nefs-i Emmare’deyiz ve Nefs-i Emmare’deyken Allahû Teâlâ’dan vahiy alabilecek liyakatta değiliz. Aksine bu nefs kademesinde sürekli şeytandan vahiy alan bir standarttayız.

50-? KAF-16 “Ve na’lemu mâ tüvesvisu bihi nefsüh.”
Nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliyoruz.

Şeytan sürekli Nefs-i Emmare’deki kişinin nefsine vahyetmektedir. Olay buysa, o zaman bizim neye ihtiyacımız var? Bizim, bizimle Allah arasında Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşide ihtiyacımız var. Çünkü, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in de ifade buyurduğu gibi; “Öyle Allah’ın sevgili kulları vardır ki, onlar hayrın anahtarı, şerr’in kilididirler.”
Nefsimizin manevi kalbinin iki tane kapısından bahsetmiştik. Takva kapısı, fücur kapısı. Kur’ân-ı Kerim âyetlerini incelediğimiz zaman, takva kapısına nur kapısı, Allah kapısı da diyebiliyoruz. Kur’ân-ı Kerim daha birçok isimlerle, takva kapısını adlandırmaktadır.
Aynı şekilde fücur kapısına şerr kapısı, zulmet kapısı, şeytan kapısı diyebiliriz. Çünkü Allahu Teâlâ âyet-i kerimelerde böyle adlandırmıştır.
Eğer Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz; “Öyle Allah’ın sevgili kulları (mürşidleri) vardır ki, onlar hayrın anahtarı, şerr’in kilididirler.” diyorsa o zaman başlangıç noktasında yâni Nefs-i Emmare’de nefsimizin kalbinde mevcut iki kapıdan bir tanesi olan takva kapısı %100 kapalı, fücur kapısı da %100 açıktır. Ama Allahû Teâlâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide ulaştığımız zaman, o mürşid öyle birisidir ki, O hayrın anahtarıdır. Yâni biz mürşidimize intisap ettiğimiz zaman, (hayrın anahtarı olduğu için) O’nun sayesinde bizim kalbimizin takva kapısı açılıyor.
Mürşide intisap ettiğimiz zaman, O şerr’in kilidiyse, ancak O şeytanın bize verdiği vahyi kapatabilen bir kilit durumundadır. O halde her halükârda bu özellikleriyle meseleye bakmamız lâzım.
Üçüncü basamakta kararımız var. Ancak biz tek başımıza karar veremiyoruz. Allahû Teâlâ’dan sormamız lâzım ama Allahû Teâlâ’dan da sorma yetkisine sahip değiliz. Çünkü Nefs-i Emmare’deyiz. Allahû Teâlâ’dan sorabilmemiz için bizim Allahû Teâlâ’dan vahiy alır olmamız lâzım. Halbuki biz vahye mazhar birisi değiliz. İşte, Allahû Teâlâ her insana, vahiy almadığı dönemde istisnasız Allah’tan vahiy alabilecek bir mürşid tayin etmiştir.
O halde üçüncü basamakta Allah’tan sormak demek; Allahû Teâlâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide sormak ve O’nun bize getirdiği davete icabet etmek demektir. Ve Allah tarafından vazifeli kılınan bütün mürşidler Allah’a davet etmektedirler.
Allah’a davet eden kişilerin özelliğine baktığımız zaman Yusuf Suresinin 108. âyet-i kerimesindeki durumla karşılaşıyoruz. 14 asır evvel Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’na tâbî olan sahabenin hepsi basiret üzere, kalp gözüyle Allah’a çağırıyorlardı.

12/ YUSUF-108: Kul hâzihî sebiyliy ed’û ilallahi alâ basıyretin ene ve menittebe’aniy, ve sübhânallahi ve mâ ene minelmüşrikiyn.
De ki; Benim ve bana tâbî olanların basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol işte bu yoldur. Ve Allah’ı tenzih ederim. Ve ben müşriklerden değilim.

Öyleyse Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz Sırat-ı Müstakiym üzere. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e tâbî olan ve Allahû Teâlâ’nın, Allah’ın Zatı’na davet etmekle vazifeli kıldığı herkes Sırat-ı Müstakiym üzeredir.
Basiret üzere; basar hassası kalbimizde basarı (görmeyi) ifade ediyor. Görerek, kalp gözüyle (Allah’ın Zat’ını görerek) Allah’a çağırdığımız Sırat-ı Müstakiym yolu işte bu yoldur.
Demek ki Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşidin kalp gözü açıktır ve kalp gözüyle Allah’ı görerek, insanları Allah’ın Zat’ına çağırmaktadır. Mürşidin daveti dünya hayatında Allah’ın Zat’ına ulaşmaktır.
Biz serbest iradenin sahibiyiz. Serbest irademizle davete icabet ederiz veya davete icabet etmeyiz. Davete icabet etmeyip de Nefs-i Emmare’de kalan, hüsranda olan insanları bir kenarda bırakalım. Bizim için şu anda davete icabet edenler önemli. Çünkü hadis-i şerif davete icabet edenlerle alâkalıdır.
Üçüncü basamakta Allah’a ulaşmayı diledik. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
“Men habbebe likaâllahi habbeballahu likâihi. Men kerihe likaâllahi kerihallahu likâihi.”
Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dilerse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı diler. Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zat’ına ulaşmayı kerih görürse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı kerih görür.
O halde hayatı boyunca Nefs-i Emmare’de kalan insanlar kimlerdir? Allah’a ulaşmayı kerih görenler. Çünkü, Allah’a ulaşmayı bir insan kerih gördüğü zaman, Allah “Rahim” esmasıyla onun üzerinde tecelli etmez. Allah “Rahim” esmasıyla tecelli etmezse, onun kalbine asla rahmetini ulaştırmaz. O kişinin kalbine asla Allah’ın nuru girmez. Allah’a ulaşmayı dileyenler için durum nedir?
Kişi üçüncü basamakta Allah’a ulaşmayı dilediği zaman, dördüncü basamakta derhal Allahû Teâlâ “Rahim” esmasıyla o kişinin üzerinde tecelli eder. 99 esmanın sahibi Allah, “Rahim” esmasıyla o insanın üzerine tecelli ettiği zaman, 5. basamakta o kişideki Hicab-ı Mesture’yi kaldırıyor.

17/ İSRA-45: Ve izâ kara’telkur’âne ce’alnâ beyneke ve beynelleziyne lâ yü’minûne bil’âhıreti hicâben mestûrâ.
Sen Kur'an-ı okuduğun (onlara anlattığın) zaman seninle onların arasına, ki onlar ahirete inanmazlar, gizli (örtülü) bir perde koyarız (hicab-ı mesture).

17/ İSRA-46: ve ce’alnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhü ve fiy âzânihim vakrâ, ve izâ zekerte rabbeke fiylkur’âni vahdehü vellev alâ edbârihim nüfûrâ
Onların kalpleri üzerine ekinnet koyarız ki onu Kur'an-ı (senin söylediklerini) anlamasınlar (idrak, fıkıh edemesinler). Ve onların kulaklarına vakra (isminde bir engel) koyarız (seni işitmelerine mani oluruz). Sen Rabbini Kur'an'da tek olarak zikrettiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler.

O halde “Rahim” esmasıyla Allah üzerimize tecelli ettiği zaman, bizdeki Hicab-ı Mesture’yi kaldırıyor. O güne kadar mürşidden nefret eden biz, Hicab-ı Mesture’nin kaldırılmasıyla mürşide muhabbet duyuyoruz.
Altıncı basamakta Allah kulaklardaki vakrayı da kaldırıyor ve biz mürşidin sözlerini işitmeye başlıyoruz. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: “Mü’min kulağından sulanır.” demiştir. İşte kulaklarımızdaki vakra kalktığı zaman biz sulanmaya başlıyoruz.
Yedinci basamakta Allahû Teâlâ kalbimizdeki ekinneti kaldırıyor ve biz âmenû oluyoruz.
Sekizinci basamakta Allahû Teâlâ kalbimize ulaşıyor ve ihbat müessesesiyle olayı takviye ediyor.
Dokuzuncu basamakta, başlangıç noktasında nur kapısı şeytana dönükken, Allahû Teâlâ (Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesine göre) Kendisine çeviriyor.
Ve onuncu basamakta Allahû Teâlâ (En’am Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre) göğsünden kalbine rahmet yolu açıyor.
Gördüğünüz gibi bu noktaya kadar Allahû Teâlâ o kişinin kalbinde dört tane kalp şartını gerçekleştirir. Birinci kalp şartı; o kişinin kalbindeki ekinnetin alınması. İkinci kalp şartı; o kişinin kalbine Allah’ın ihbatı yerleştirmesi. Üçüncü kalp şartı; nur kapısının Allah’a dönmesi. Dördüncü kalp şartı; göğsümüzden kalbimize rahmet yolunun açılması.
Ama Allahû Teâlâ’nın “Mü’min kulumun kalbine sığdım” dediği noktada mıyız? Henüz mü’min değiliz. Mü’min olabilmemiz için, dört tane kalp şartı yeterli değil. Yedi tane kalp şartının sahibi olmamız lâzım. İşte dört tane kalp şartının sahibi olan insan, öyle idrak eder ki, Allah’ın Zat’ına ulaşmayı gerçekleştirebilmesi için, mutlaka kendisini Allah’a ulaştıran mürşidine intisap etmesi gerekli. O zaman Allahû Teâlâ’dan mürşidini diler. Allah’tan mürşid talep eden kişinin kalbine Allah da nurunu gönderir:

39/ ZÜMER-22 : Efemen şerehallahü sadrehü lil’islâmi fehüve alâ nûrin min rabbihî, feveylün lilkaâsiyeti kulûbühüm min zikrillâh, ülâike fiy dalâlin mübiyn.
Allah’ın göğsünü İslâm’a açtığı ve Rabbinden (kalbine gelen ) bir nur üzere olan kişi kalbi kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) gibi midir. Vay onlara ki kalpleri kasiyet bağlamıştır, zikir sebebiyle, (zikir yapmadıkları için) onlar açık bir dalâlet içindedirler.
12. basamakta, Hadid Suresinin 16. âyet-i kerimesine göre, Allahû Teâlâ gönderdiği nurla o kişiyi huşuya ulaştırır.

2/ BAKARA-46: Ellezine yezunnune ennehüm mülâku rabbihim ve ennehüm ileyhi raci'un .
O (huşu sahibleri) ki; onlar, Rabb’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O’na döneceklerini bilirler. (Yakîn derecesinde inanırlar).

13. basamakta;

2/ BAKARA-45: Veste'ınu bissabri vessalât. Ve inneha lekebiratün illâ alel haşi'ın.
(Allah'tan) sabırla ve namazla yardım (istiane) isteyin…Fakat muhakkak ki bu, (hacet namazı ile kişiyi Allah’a ulaştıran Mürşidi sormak ) huşu sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

Huşu sahipleri hacet namazıyla Allahû Teâlâ’dan mürşid talep ettiklerinde, huşu sahibi olan insana Allahû Teâlâ mutlaka mürşidini gösterir ve 14. basamakta kişi mürşide intisap ettiği zaman yedi kalp şartının sahibi olur.
Mürşidinize intisap ettiğiniz zaman kalbinizdeki takva kapısının üzerindeki mührü Allahû Teâlâ alıyor. Bu beşinci kalp şartıdır. Altıncı kalp şartı, Nefs-i Emmare’deki bütün insanların kalplerinde küfür yazısı vardır. İşte mürşide intisap ettiğiniz zaman Allahû Teâlâ o küfrü de kalpten alır.
Yedinci kalp şartı ise Allah’ın küfrü aldığı yere îmân kelimesini yazmasıdır.

58/ MÜCADELE-22: Lâ tecidü kavmen yü’minûne billâhi velyevmil’âhıri yüvâddûne men hâddallahe ve resûlehü ve lev kânû âbâehüm ve ebnâehüm ve ihvânehüm ev aşiyretehüm, ülâike ketebe fiy kulûbihimül’iymâne ve eyyedehüm birûhin minh, ve yüdhılühüm cennâtin tecriy min tahtihel’enhârü hâlidiyne fiyhâ, radıyallahü anhüm ve radû anh, ülâike hızbullah, elâ inne hızballahi hümülmüflihûn .
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya) îmân eden kavmi Allah’ a ve Resûl’üne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın , velev ki onlar babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine îmân yazılır ve onlar Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (Mürşidin ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdırlar. İşte onlar Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki Allah taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir.
Görüyoruz ki, kim mü’min oluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Kim küfürden kurtuluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Kim dalâletten kurtuluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Mürşidine intisap eden kişinin Kur’ân-ı Kerim’deki ismi mü’min ve o mü’min olan insan, kalp itibariyle 7 tane kalp şartının sahibi.
Hadis-i şerifi burada tekrar hatırlayalım:“Yerime ve göğüme sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” “Yerime, göğüme sığmadım”dan murat nedir acaba? Allahû Teâlâ mekândan münezzehtir. Allahû Teâlâ zamandan münezzehtir. Mekân, yer ve göğü ifade ediyor.

5? 7-HADID-4;: “Hüvelleziy halakassemâvâti vel’arda sitteti eyyâmin.”
O Yüce Allah’tır ki gökleri ve yerleri altı günde yarattı.

O halde gökler ve yerler kâinatı oluşturuyor. Allahû Teâlâ altı tane âlem yaratmış. Emr âlemini yaratmış; melekler var. Karşıt Emr alemini yaratmış; şeytan ve tayfası var. Zahiri âlemi yaratmış; biz insanlar varız. Karşıt Zahiri âlemde insanların nefsleri var. Gayb âleminde cinler, Karşıt Gayb âleminde cinlerin nefsleri var. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz “Yerime ve göğüme sığmadım.” dediği zaman kesinlikle bilmeliyiz ki Allah bu altı tane âlemin içinde değil. Allahû Teâlâ ne Emr âlemindedir, ne Karşıt Emr âleminde; ne Gayb âleminde, ne Karşıt Gayb âleminde, ne Zahiri âlemde, ne de Karşıt Zahiri âlemdedir. Çünkü, altı tane âlem mekânı ifade ediyor, Allah mekândan münezzehtir. Halik olan Allah’ın mekâna ihtiyacı yoktur. Ancak mahlûkun mekâna ihtiyacı vardır. Mekân zaten zaman boyutuyla kaimdir. Nerede bir mekân varsa orada kesinlikle zaman vardır. O halde mekândan münezzeh olan Allahû Tealâ zamandan da münezzehtir. İşte, “Yerime, göğüme sığmadım.” dediği zaman aslında başka bir deyimle Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz neyi açıklamış oluyor? Allah’ın zamandan münezzeh olduğunu, Allah’ın mekândan münezzeh olduğunu. Ama “Ben mümin kulumun kalbine sığdım.” diyor. O zaman bundan ne anlayacağız?
Mü’min olan kul mürşidine tâbîdir. Mürşidinden aldığı vasıta emirleri yerine getirmek suretiyle Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Raziye, Marziye Ve Tezkiye kademelerini birer birer geçecektir. Vasıta emirleri Resûlullah ve sahabenin yerine getirdiği biçimde yerine getirirse, Nefs-i Emmare’yi bitirdiği zaman o kişinin kalbindeki nur miktarı %7 artar; Nefs-i Levvame’de %7, Nefs-i Mülhime’de %7, Nefs-i Mutmainne’de %7, Nefs-i Raziye’de %7, Nefs-i Marziye’de %7 ve Nefs-i Tezkiye’de %7 artış olur.
İlk 7 basamak zaten âmenû olmak basamağı idi. Daha sonra kişi mürşidine 14. basamakta ulaşıyor. 7 tezkiye kademesini bitirdiği zaman da kişi 21. basamağa ulaşıyor. 21. basamaktaki mü’mini incelerseniz; kalbindeki nur miktarı %51,şeytanın karanlıkları ise %49. Şeytan fücur kapısından vesvesesini %49 oranında verebilir. Ama Allahû Teâlâ daha evvel %100 hakim olan iblisten %51’lik alanı almış, nurunu tamamen hakim kılmıştır. Ama henüz bu noktada Allahû Teâlâ “Mü’min kulunun kalbine sığıyor mu?” Henüz değil. Çünkü, Allahû Teâlâ’nın kalbe tecelli edebilmesi ancak o kalbin %100 nurlanmasıyla kaimdir. O zaman, kişi tasfiye kademelerinde yoluna devam edecektir.
Fena kademesinde zikrini artırdığı zaman kişinin kalbindeki nur miktarı %10 artar. Beka kademesinde kişinin kalbindeki nur miktarı %10 daha artar. Zühd kademesinde %10 ve teslim kademesinde %10 daha artar. %51’e %40 ilave ederseniz %91 olur. İkinci emanet olan fizik bedenimizi Allah’a teslim ettiğimiz zaman kalpteki nur miktarı %91’dir ama henüz %9 karanlıklar vardır. Acaba mü’min kulun kalbinde Allah tecelli eder mi? Henüz değil. Çünkü kişinin kalbinde %9 karanlık var. Ve kişi zikrini artırarak 26. basamakta daimî zikre ulaşacaktır.
Daimî zikre ulaştığı an, o kişinin kalbine artık şeytanın karanlıkları girmeyecek, artık şeytan vesvesesini vermeyecek, şeytan ona vahyetmeyecektir. Şeytanın vahyinin bittiği yerde Allah’ın vahyi başlar. Burası Ulul-Elbâb makamıdır. Kişi sadece zemin katı görebilir. Kalbinde nur %100’e ulaşmıştır. Kişi çok kısa bir zaman dilimi içerisinde Ihlas’a ulaşıyor (27. basamak). Ve kişinin kalbindeki nur miktarı gene %100’dür. Fakat Ihlas’taki kişi birinci gök katından itibaren bütün gök katlarını görecektir.
Bir insanın kalbinde nur miktarı %100 olunca artık şeytanın o kişinin üzerindeki tesiri %0’dır. Şeytanın o kişi üzerindeki tesiri %0 olunca, Allahû Tealâ Ihlas’ın 7 şartını yerine getiren bu kulunu seher vaktinde Tövbe-i Nasuh’a çağırıyor. Tövbe-i Nasuh’la tövbe edebilen kişi Salâh’a ulaşıyor. Salâh’a ulaşan bir insan da mü’mindir. Mürşidine ulaşan bir insan da mü’mindir. Ama Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ne buyuruyor hadis-i şerifinde? “Yerime ve göğüme sığmadım.”Yâni Allahû Teâlâ kullarına diyor ki; “Beni mekânda aramayın. Beni zamanın içinde aramayın. Beni orada aramayın ama mü’min kulumun kalbinde arayın.”
O zaman mü’min kulun kalbinden murad nedir? Kişi Salâh’a ulaştığı zaman, Allahû Teâlâ’nın Zat’ına şahittir. Nasıl? Kur’ân-ı Kerim’i incelerseniz Allahû Teâlâ defaatle ruhun gözleriyle Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e Zat’ına gösterdiğini söylüyor. Miraç olayında ruhun gözleriyle bir defa daha gösterdi, fakat daha evvel “enfüsî” olarak Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in nefsinin manevi kalbine yüzlerce defa, binlerce defa Zat’ını göstermişti.
O halde kalp aynasında Allah’ın Zat’ının kişiye gösterilmesi ne ifade ediyor? “Ben mü’min kulumun kalbine sığdım.”
“Mü’min kulun kalbine” demek Allahû Teâlâ’nın gelip o kalbi işgal etmesi demek değildir. Bir nefsin kalbi %100 nurlanmışsa, Allahû Teâlâ o kalp aynasında Kendi Zat’ını gösterir. Kişinin kalp gözü vardır. Kalp gözüyle Allah Zat’ını gösterirken gelip o kalbe Zat’ıyla girmesine gerek yoktur. Yine yokluktadır ama o kalbe kumanda eden Allah’tır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz,“Mü’minin ferasetinden çekininiz.” buyuruyor.
Buradaki mü’min, Salâh’taki bir mü’mindir. Salâh’taki mü’minin kalbi %100 nurlanmıştır ve Allah’ın Zat’ına şahit olanlardandır. Kalp gözüyle Allahû Teâlâ Zat’ını o kişiye gösterdiği zaman kişinin kendisine şah damarından daha yakın değil midir? İlmi kendisine fayda vermeyen alimlerin, önümüze çıkardıkları bu âyet-i kerimenin kesin açıklaması budur.

50- ? KAF-16 “Ve lekad halaknel’insâne ve na’lemü mâ tüvesvisü bihi nefsüh, ve nahnü akrebü ileyhi min hablilveriyd.”
Ve andolsun ki Biz insanı yarattık. (Nefs-i emmaredeyken) ona nefsin ne vesvese verdiğini Biz biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

Dediği zaman Allahû Teâlâ’nın kendisine şah damarından daha yakın olan kişi, Salâh’taki bir kuldur. Nefsinin manevi kalbinde Allah’ın Zat’ına şahitlik eden bir kuldur. Bu kişinin Kur’ân-ı Kerim’deki ismi “mukarreb”tir. O halde mukarreb olan insana elbette Allahû Teâlâ şah damarından daha yakındır. Dolayısıyla Allah’ın kendisine şah damarından daha yakın olduğu kişi mürşidse, ve birileri diyorsa ki; “Mürşide ne gerek var, Allah bana şah damarımdan daha yakındır.” O zaman bu kişi kendisini mürşidin yerine koyuyor.Bir insan kendisini Allah’ın Resûl’ünün yerine koyarsa onun adı müşriktir ve o kişi şirk içindedir.O halde dikkat ederseniz, kişi şirkten kaçma zannı içinde, cehaleti sebebiyle aslında kendisini şirk bataklığında bırakıyor.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e bir Arap Bedevi geliyor. Resûlullah ona diyor ki:
-Deveni nereye bıraktın?
-Ben Allah’a emanet ettim.
-Hayır, git deveni sağlam kazığa bağla, ondan sonra Allahû Teâlâ’ya emanet et.
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, Allah kendisine: “Deveni nereye bıraktın?” diye sorsaydı da “Ben Allah’a emanet ettim” deseydi, bu cevap yerli yerine otururdu. Bu cümle Resûlullah (S.A.V) için geçerli. Ama bir Bedevi henüz Nefs-i Emmare’deyse; “Ben devemi Allah’a emane
----------------
Kaynaklar :
Sorularla İslamiyet
sorularlarisale com
frmtr com

-------------
Etiketler : Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak. mü’min kulumun. kalbine sığdım, Hadismidir?, Hadis ise ,Kastedileni Açıklarmısınız,

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi