Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,182

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Sunday, January 14th 2018, 10:10pm

Şeriat Ne Demektir? Şeriat Kuralları Nelerdir? Şeriat Nasıl Yaşanır? Allah’ın Şeriati Neden Korkutuyor?



Şeriat Ne Demektir? Şeriat Kuralları Nelerdir? Şeriat Nasıl Yaşanır? Allah’ın Şeriati Neden Korkutuyor?

Şeriat (Arapça: الشريعة), İslam hukuku anlamında İslam'daki farz kabul edilen ibadetler, muameleler ve cezalarla ilgili, dinî hukuka ait tüm kavram ve kurallara verilen isimdir. Fıkıh ise şeriatta bu kanun ve kuralların teorik ve pratik uygulama çalışmaları ile ilgilenen, bir anlamda şeriatın ne olduğunu belirleyen çalışmalara verilen isimdir. Dini terminolojide şeriat ayet ve hadis gibi dinin kaynağı kabul edilen Allah ve Muhammed'e ait sözlere, fıkıh ise dini otoritelerin bu kaynaklara ait sözlere ve fiiller getirilen yorumlara ve bunun ekollerine işaret eder.

Etimoloji ve kullanım


Şeriat, Arapça kökenli bir sözcük olup; "yol, mezhep, metod, âdet, insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol" anlamına gelir.

Şeriat sözcüğü şerea' (الشر ع) kökünden gelmektedir. Bu sözcük şeriat hükmü koymak manasında kullanılır. Şeriat koyana "şâri"denir. Bu sebeple İslami literatürde şâri olarak Allah’a"Şâri-i Hâkim" veya "Şâri-i Mübîn" denildiği de olur.

Terim olarak "Kur'an âyetleri, Muhammed'in söz ve fiilleri olarak anlaşılan (sünnet/hadis) ve İslâm bilginlerinin görüş ve yorumlarıyla oluşturulan dini kanunlar toplamıdır. Bazen din anlamında da kullanılan şeriat, "dinin insan eylemlerine ilişkin hükümlerinin bütünü", "dünya ile ilgili hükümlerinin tamamı" ve "İslam Hukuku" gibi anlamlara gelmektedir.

Şeriat kelimesi diğer kanunlar için de kullanılmıştır. "Musa'nın şeriatı", "Zerdüşt şeriatı" vb. Şeriat sözcüğünün çoğulu "şerâyi"dir. Şeriatı günlük kullanımda din anlamında ve ona eşdeğer kullananlar olduğu gibi, Onu inanç, ibadet, ahlak eksenli bir yapı olarak kabul ettikleri dinden farklı olarak sadece muamelat ve ukubat ve feraiz gibi değişken ve dönemsel hükümler olarak ele alan ilahiyatçılar da bulunmaktadır.

Batıni İslam anlayışında şeriat kapısı seyr-i sülukun ilk ve en düşük mertebesi kabul edilir.

Tarihçe

İslam inancına göre son peygamber olan Muhammed'den önce de birçok peygamber gelmiştir. Bu peygamberlerin bazılarının kendi dönemlerine uygun kanunlar ile gönderildiğine, İslam şeriatının da önceki şeriatların bir devamı ve tamamlayıcısı niteliğinde olduğuna, bu şeriatların hükümlerini kaldırdığına, son ilahi din olduğuna inanılması dolayısıyla da İslami hükümlerin kıyamete kadar değişmezliğine inanılır;

"Allah dini doğru tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda Nuh'a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiyede bulunduğumuz dinle ilgili hususları size şerîat olarak koydu” (42:13).

Bununla beraber şeriat hükümleri baştan beri sabit ve değişmez hükümler olarak kalmamıştır. İslamda nasih ve mensuh konusu baştan beri tartışılagelen bir [1] Muhammed'in ölümü sonrasında ise Halife Ömer'in Kur'anda açıkça sayılmasına rağmen zekat'ın sarf yerlerinden "İslama ısındırılması gerekenler" maddesini bugün buna ihtiyaç kalmamıştır gerekçesi ile yürürlükten kaldırması dine dayalı hükümlerin zaman ve şartlara bağlı değişkenliği konusuna getirilen tipik örneklerdendir.

İslamda en önemli hukuk bilginlerinden olan; Cafer-i Sadık (ö 765), Ebû Hanîfe (ö. 767), Şâfiî (ö. 819), Mâlik b. Enes (ö.795) ve Ahmed b. Hanbel (ö. 855)'in temsil ettiği ekol ve görüşlerin sistemleştirilmesiyle şeriat ve fıkıh mezhepleri ortaya konmuştur. Şer'i deliller, ya da şeriatta hüküm kaynağı kabul edilebilecek kaynaklar başlangıçta sadece Kur'an ve Muhammed'in uygulamaları iken, sonraki dönemlerde köktenci eğilimler dışında gelişen İslam mezheplerinde fıkıhçılar bu kaynakları genişletilerek icma, kıyas, örf, istihsan, akıl (şiilikte) gibi insani, yerel ve dönemsel özellikleri olan yeni hüküm kaynakları tanımlamış ve bu kaynaklara dayalı hükümlerin de şeriatta geçerliliğini vurgulamışlardır.

Daha ileri dönemlerde ise akıl ile nasların hükümlerinin kaldırılabileceği tartışmalarının yapıldığı ve laiklik yönünde adımların atıldığı gelişmeler yaşanmıştır. Türklerin ağırlıklı mezhep önderleri olan Hanefi ve Maturidi anlayışı rivayet ve naslar karşısında aklı ve maslahatı öne alan özellikler taşımaktaydılar. İmam Maturidi, şeriata esas teşkil eden hüküm ayetlerinde, ayetin geçerlilik süresinin (neshi) belirlenmesinde veya geçici bir süreyle uygulamadan kaldırılmasında ve maslahatın belirlenmesinde ölçüt olarak aklı kabul etmiştir.[2](bk;İslamiyet ve laiklik)

Günümüzde bazı ilahiyatçılar Kur'an'ın bir din kitabı olmasından hareketle ayetlerin dinin aslından olan iman, ibadet ve ahlak bakımından değerlendirilebileceğini, ahkam ile ilgili ayetlerin değişken töresel ve dönemsel özellikler taşıdığı gerekçesiyle aynen uygulanmasının şekilci ve literalist yaklaşımın bir sonucu olduğu görüşlerini ileri sürmekte ve geleneksel şeriat uygulamalarına karşı çıkmaktadırlar.[3] Kur'andaki ahkam ayetlerinin yaklaşık %80' döneminin Arabistan örf ve geleneklerini yansıttığı da bu çevrelerde ifade edilmektedir.

TESEV tarafından yapılan sosyal araştırmalarda son yıllarda Türk halkının şeriat'a olan desteğinin azalmakta olduğunu göstermektedir.

Günümüzde uygulama

Günümüzde İslam işbirliği teşkilatına üye ülkeler arasında şeriatı hiçbir şekilde uygulamayan, kısmen veya tamamen uygulayan veya bölgesel farklılıklarla birlikte uygulayan ülkeler bulunur.

Yargıda şeriatı uygulamayan, nüfusun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler
Şeriatı kısmen (kişisel durumlarda: evlilik, boşanma, miras ve velayet) uygulayan, bunun dışında uygulamayanlar
Şeriat kanunlarını bütünü ile kabul eden ülkeler
Şeriatı bölgesel farklar gözeterek uygulayan ülkeler

Ayrıca değişik ülkelerde şeriat uygulamalarının ülkeler bazında geçerli olması için mücadele eden İslamcı ve İslamcı köktendinci akımlar, dini eğitim kurumları ve terör grupları bulunmaktadır

Değerlendirme ve tanımlamalar


Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Temel İslam bilimleri bölümünde yapılan bir araştırma tezinde bu hukuk sisteminin nitelikleri anlatılmaktadır: "Bizim üzerinde durduğumuz, Kur’an’ın da işaret ettiği İslam öncesi Arap folklorundaki mitolojik unsur ve menkıbeleri Kur’ân’ın yok saymadığıdır. Kur’ân’a baktığımızda O'nun emrettikleri ve anlattıkları da hiç yoktan olan şeyler değildir. Bunlar o toplumda bilinen ve icra edilen şeylerdir. Kur’ân’da emredilen ibadetlerin bir kısmı zaten Araplar'ın yaşamında kültürlerinde, örf ve adetlerinde, bir kısmı da Tevrat'ta bulunuyordu. Örneğin namaz, oruç, hac, zekat... gibi. Burada Kur’ân’daki hukuk sistemi Arapların geleneksel hukuk sistemiyle Tevrat'ın bir karışımıdır dersek abartmış olmayız. Araplarda kısas, diyet, hırsızın elinin kesilmesi cezaları olduğu gibi örtünme de köklü bir gelenek halinde idi. Yahudilikte de kısas bulunduğu gibi faiz de yasaklanmıştı. Bazı durumlarda zina eden kadın ve erkek taşlanarak öldürülürdü."[5] şeklindedir.
Hammurabi Kanunları, Akatça çivi yazısı ile yazılmış 282 madde

Şeriat kurallarının bir kısmının bazı inanç esaslarıyla birlikte Sümerler gibi ilk şehir devletlerinin o günün anlayışına uygun şekilde oluşturduğu, insanlar arasında hukuki açıdan hür-köle ve kadın-erkek ayrımı içeren seksist kurallar ve yasalardan etkilenerek oluşturulduğu söylenebilir. Kısas, hırsızın elinin kesilerek cezalandırılması gibi temel ceza yasalarının Hammurabi Kanunları'ndan veya bu kuralları benimseyen Arap topluluklarının uygulamalarından alınarak şeriata konulmuş yasalar olduğu iddiaları [6] üzerinde durulmaya değer konulardandır. Erkeğe iki kadının payının verilmesi [7] ve bir erkeğin şahitliğinin iki kadına eşit olması gibi yasaların da aynı anlayışın türevleri olması mümkündür. İslamda ilahi bir kaynak olarak kutsanan ve birçok inanç ve uygulaması içselleştirilen Yahudi yasalarının sümer inançları ve Hammurabi yasalarıyla bağlantılı olduğu başka araştırmacıların da dikkatini çekmiştir.[8] Bazı batılı araştırmacılar Roma hukukunun hadisler yoluyla birçok açıdan İslam hukukunu etkilediği görüşlerini ileri sürmüşlerdir

Şeriat hükümlerinin referansları

Şeriatın birincil kaynağı Allah’ın sözü olduğuna inanılan kaynağı Kur’an ve peygamberin sözleri Hadislerden oluşur. İkincil kaynak ise birincil kaynağı yorumlayan (ictihad) fıkıhçıların sözlerinden oluşur. İctihad yapan kişiler (müctehid, müftü) Kur’an ve sünneti belirli Fıkıh usulü denilen ilke ve kurallara göre yorumlayarak toplumun her türlü hukuki ve medeni meselelerini çözüme kavuşturmaya çalışırlar (Fetva).

İslam hukukçularının ortak kabul ettiği iki ana kaynak Kur’an ve Sünnettir. İcma da farklı yorumlanmakla beraber üçüncü ortak kaynak kabul edilir. Hanefi ve Şafiiler kıyası, Şii Caferi mezhebi ise aklı, dördüncü kaynak olarak kabul ederler. Hanbelîler üç esastan sonrasını kabul etmezler.

Hanefi hukuk ekolü dört delile dayanır. Şer'i deliller olarak da anılan bu kaynaklar şunlardır:

Kur'an: Şeriatın ana kaynağıdır.
Sünnet (Hadisler yoluyla)
İcmâ (İslam bilginlerinin görüş birliği içinde bulundukları konular)
Kıyas (Birbirine benzeyen meselelerin, hükümlerinde de benzerlik bulunması gerektiği düşüncesinden hareketle oluşturulan yeni hükümler; örneğin içki yasağından hareketle uyuşturucu kullanımının da dinen yasak ve haram olduğuna hükmedilmesi vb.)

Fakat azınlıktaki bazı İslam hukuku bilginleri bu dört temel delilden icmâ ve kıyası kabul etmemişlerdir; Zahiri mezhebi gibi. Bir hükmün İslami nitelik taşıması bu kaynaklardan en az birisine dayandırılmasına bağlıdır.

Müctehidler şeriat hükümlerini ortaya koymada kitap, sünnet, icmâ ve kıyastan başka fer'î deliller adı verilen maslahat (toplum yararı), örf ve adet, İslam'dan önceki şeriatlar (Şer'ü men kablena), Sahabe görüşleri (Sahabi kavli) gibi deliller de kullanmışlardır.

Bölgesel ve toplumsal anlayışların etkisi; Örf ve adetlerin delil kabul edilmesi yanında Özel durumlar dışında Haram ve helal yiyeceklerin belirlenmesinde, Şafiî ve İbn Kudame gibi bazı fakihler haram ve helalliğin kriterini "Arabın tabiatına uygunluk ve aykırılık" şeklinde belirlemişlerdir.[10]

Fıkıh

İslâm Fıkhı
Basmalah-1wm.svg
Kavramlar
[göster]
Fıkhî mezhepler
[göster]
Kaynaklar
[göster]
Dinî Vazifeler
[göster]
İktîsat
[göster]
Siyaset
[göster]
Siyâsî mezhepler

Fıkıh, Fıkıh usulü ve İslam dini fıkıh mezhepleri

Şeriatın Kur'an ve sünnet olarak başlıca iki kaynağı bulunur. Ancak bu kaynaklarda yer alan anlatım ve ifadelerin yasalar şekline dönüştürülmesi işlemini kaynakların yorumu ve ictihatlarla fıkıhçılar gerçekleştirmiştir. Bu anlayış ve yorumlar fıkıh ve kanun mezhepleri şeklinde gelişmiştir. Fıkıh âlimleri, şeriatı üç ana bölümde incelemiştir: 1-Fariza (dini yükümlülük) veya İbadetler, 2-Muamelat muâmeleler ve 3-Ukubat ceza hukuku.

Dini yükümlülükler de kendi içerisinde farz, vacip, müstehap gibi derecelere ayrılır. Ayrıca haram veya mekruh şeklinde kaçınılması gereken negatif yükümlülükler bulunmakta ve bunlara uymamanın cezai-sosyal yaptırımları bulunmaktadır.
İnsan davranışlarının sınıflandırılması

İbadetler (Abd; köle ve kul, kulluk, kölelik); Allah'ın hoşnut ve razı olduğu her çeşit eyleme denir. İslami terminolojide ise, ayet ve hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ritüellerdir. Namaz, oruç, hac, zekât ve kurban İslam'daki zorunlu ibadetlere örnek olarak verilebilir.

Fıkıhta insan davranışları değişik kategorilere ayrılır (Ef'âl-i mükellefîn); Farz (Mutlak zorunluluk ifade eden eylemler ve ibadetler), Vacip (Gerekli, bir alt derece zorunluluk), sünnet, müstehap (sevilen işler), helal, mekruh (çirkin karşılanan; çok çirkin, tahrimen mekruh, az çirkin, tenzihen mekruh) haram (kesinlikle yasak) gibi.

Bu eylemlerin şeriat anlayışında maddi ya da manevi karşılıkları bulunur. Farz, vacip ve sünnet olarak nitelendirilen eylemlerin terki, mekruh ve haram olarak nitelendirilenlerin yapılması cezai (had veya tazir cezaları olarak) karşılık görür. Örneğin, Namaz kılmayanların dövülmesi, hapsedilmesi ve kılmamakta ısrar edenlerin öldürülmesi[11][12][13] bu kapsamda ele alınabilir.

Uygulama sahaları

Hijyen ve arınma; Abdest ve gusül
Ekonomi kanunları; Zekat, vakıflar, faiz ve miras kanunları
Yeme içme ile ilgili; Oruç, kurban, içki
Ritüeller; Namaz, hac, tavaf, cenaze ve bayram namazları,
Evlenme ile ilgili; Nikah, ayrılık, hulle,
Cezai yaptırımlar; Had, tazir, kısas, cizye, irtidat,
Askeri; Cihat (saldırı veya savunma amaçlı), sulh ve savaş esirleri
Giyim; Tesettür
Diğer; Ticaret ve davranışlar, köleler ve İslam olmayanlar

Yasalar ve uygulamalar

İslam miras hukuku

Muameleler

İnsanlar arasındaki medenî, ticarî, ekonomik ve sosyal ilişkiler, insanların devletle ve devletlerin de birbirleriyle münasebetleri bu bölümde yer alır. Şeriat hukukunda fıkıhçılar tarafından evlenme (nikâh), boşanma, nafaka, velâyet, vekâlet, vesayet, feraiz (miras), alış-veriş gibi toplum hayatına ait medenî işlemlere ve hatta devletler hukukuna ait hükümler ortaya konulmuştur.

Miras, Avliyye ve Reddiyye konusu: Miras paylaşımı Nisa suresi 11-12 ve 179. ayetlerinde konu edilmiştir. Buna göre erkeklere mirastan kadınlara göre 2 kat hisse verilir. Mirasçıların paylar toplamının paydalar toplamından yüksek olması konusunda avliyye ve tam tersi durumlarda reddiyye yöntemleri kullanılır.

Cizye: Gayrimüslimlerden alınan vergidir.

Kıbrıs NEU ilahiyat fakültesinde yapılan bir çalışmada cahiliye dönemine ait vergilerle ilgili veriler ve bunların Kur’ân’daki malî yükümlülüklerle ilişkisi araştırılmış, Kur’ân’ın söz konusu vergilerinin İslam öncesi Güney, Kuzey ve Hicaz Araplarında hatta daha eski toplumlarda yer alan düzenlemelerin aynısı olduğu sonucuna varılmıştır.[14]

İslam fıkıhçıları ibadetler, cezalar, muamelat gibi hususlarda hermafroditlerle ilgili hükümler de ihdas etmişlerdir.[15]
Şahitlik kuralları

Hukukun tesis edilmesinde en önemli belirleyicilerden birisi olan, kimlerin şahitliğinin kabul edileceği, kimlerin şahitliğinin kabul edilmeyeceği konusu, şeriat hukukunda en önemli konu başlıklarından birisidir;

Had cezaları gerektiren suçların ispat edilmesinde, vasiyet ve boşanma davalarında kadınların şahitlikleri geçersizdir.[16] Diğer konularda en az bir tane erkek bulunması koşuluyla 1 erkek + 2 kadın şeklinde kadınların şahitliği kabul edilmiştir.[6][17]

"Ey iman sahipleri! Belirli bir süre için birbirinize borç verdiğinizde onu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borç altına giren kişi de onu kayda geçirtsin ve Rabb'inden korksun da borcundan hiçbir şey eksiltmesin. Borç altına giren, aklı ermez yahut zayıf, çaresiz biri ise yahut yazdırmaya gücü yetmiyorsa, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa rızanızla kabul edeceğiniz tanıklardan bir erkek ve iki kadın gerekir. Bu, kadınlardan biri şaşırırsa / unutursa ötekisi ona hatırlatsın diyedir..." (Bakara suresi, 282)

Büyük günah işleyen ve dinde fasık olarak tanımlanan kişilerin eylemlerine karşılık gelen had ve tazir cezalarının yanında şahitlikleri de geçersizdir.

Evlenme ve boşanmalar


Genel anlayışta Nisa suresi 3. ayete dayandırılan nikah hükümlerine göre bir erkek gücü yetiyorsa aynı anda esir ve cariyelerden sınırsız olarak, ayrıca hür olanlardan en fazla 4 kadınla evlenebilir.

"Yetimler konusunda adaleti koruyamayacağınızdan korkarsanız, sizin için temiz kılınan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın. Eğer bu durumda adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındaki sahip olduklarınızla (cariyelerinizle) yetinin. İşte bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur." (Nisa suresi, 3)

Şeriata göre gerekçesiz mutlak boşanma yetkisi erkeğe verilmiştir. Kadın erkeği; ancak hakimi ikna edecek geçerli sebepleri sunması durumunda hakim kararıyla boşayabilir. Ayrıca boşanma yetkisi evlilik sırasında veya sonrasında eşi tarafından kadına verilirse kadın da gerekçesiz olarak eşini boşayabilir.[18]

Ceza hukuku

Şeriat hukukunun kullanımda olduğu bir İslam ülkesinde, İslam’ın emir ve yasaklarına uymayan ve/veya suç işleyen kimselere karşı verilecek bedensel, maddi (mali) veya caydırıcı bazı cezai hükümleri kapsar.

Cezalar başlıca 3 kısımda incelenir;

1-Kısas: Kısas; cana can, göze göz, dişe diş, hüre hür, köleye köle, kadına kadın gibi doğrudan suçu işleyenin işlediği suçun aynısı bir karşı eylem ile cezalandırılması anlamına gelmektedir.[19]

Kısas uygulaması “Hüre hür, dişiye dişi, köleye köle kısas edilir.” (Bakara, 2/178) ayetine göre yapılır. Ancak ayette geçen "dişiye dişi" ifadesinin neshedilmesi ve ayette geçmediği halde müslüman birisinin müslüman olmayan bir kişiyi öldürdüğünde kısas uygulanıp uygulanmayacağı konuları tartışmalıdır.[20][21]

Şeriat yasalarına göre köle bir insan hür bir insanı öldürdüğünde kısas yapılır, ancak hür bir insan bir köleyi öldürdüğünde kısas yapılamaz.[22]

2-Hudud Yasası (Had cezaları): Zina, hırsızlık, içki içmek, eşcinsellik, kazf, yol kesme ve irtidat cezaları.

Zina: Kur’an’a göre 100 sopadır. Zina yapan cariye ise o zaman da bu cezanın yarısı kadar ceza alır.[23] Ancak hadislere göre bekarlara 100 sopa evlilere ise recm cezası verilir.[24],[25]

Eşcinsellik: Şeriat hukukunda eşcinselliğin ölünceye kadar hapis, 100 sopa veya recm şeklinde mezheplere göre farklılıklar gösteren tazir cezaları bulunmaktadır.[15][25](İlgili madde: İslam'da eşcinsellik)

Hırsızlık: Hırsızlık eyleminde sağ elden başlayarak, ellerinden bir tanesinin kesilmesi şeklindedir.[24],[25]

İçki içmek: Kur’an’da cezası belirtilmeyen bir suç[26] olan içki içmenin cezası icma yoluyla 80 sopa olarak tayin edilmiştir.

Kazf: İffetli kadına yapılan zina isnadı, 80 sopa ile cezalandırılır ve şahitliği kabul edilmez. (İlgili madde: İfk olayı)

Yol kesme: Eylemlerinin çeşidine ve ağırlığına göre sağ el ve sol ayaklarının çapraz olarak kesilmesi, hapsedilme veya sürgün cezaları verilir.

İrtidat: Dinden çıkma, dini terminolojide "küfre girer" şeklinde ifade edilen eylemlerin yapılmasıdır. Fıkıhta farz veya sünnet olarak tanımlanan dini emirleri reddeden, hafife alan, alay veya saygısızlık eden, veya "elfaz-ı küfür" denilen sözleri konuşan kişilere uygulanır. Cezası ölümdür.

3-Ta'zir cezaları

Ta'zir ve Fasık

Fıkıh terminolojisinde fasıklık olarak nitelendirilen, küçük günahların sürekli işlenmesi veya daha büyük cezayı gerektirmeyen büyük günahlar tazir cezalarının konusudur.

Kısas ve had cezaları Kur’an ayetleriyle karşılığı belirlenen suçlardır. Diğer suçlar ise ceza miktar, yöntem ve uygulaması hakimin takdirine bırakılan, tazir (toplum içinde azarlamadan sopa atmaya, sürgün, hapis ve idama kadar değişen) cezalarıdır. Tazir cezalarının namazın terki ve irtidat örneklerinde görülebileceği gibi hafif olması diye bir kural yoktur.

Eleştiriler

Demokrasi ile uyum
Şeriat yönetimlerinde şura, icma gibi demokratik kavram yöntemlerin yanında, ulul emre itaat gibi otokratik kavramlar bir arada bulunur.
İnsan hakları, eşitlikler ve özgürlükler

Kadın hakları: Şeriat yasalarında miras, şahitlik gibi konularda kadın-erkek arasında, ceza davalarında köle-hür insanlar arasında,[27] yine şeriata göre suç sayılan zinanın cezalandırılmasında evli kişiler ile bekarlar arasında farklı uygulamalar bulunmaktadır. Bazı şahitliklerde kadınların şahitliği hiçbir şekilde kabul edilmez iken, bir kısım şahitlik konularında en az bir erkek bulunmak şartıyla iki kadının şahitliği tek erkeğin şahitliğine eşit kabul edilir. Fasıklık gibi, değerlendirenin tutumuna bağlı, subjektif değerlendirmeler ile kişilerin şahitlikleri geçersiz sayılabilir.
Afganistan'da "Erdemin Yayılması ve Aklın Korunması Bakanlığı"ndan iki erkek, burkasını açtığı için halk ortasında bir kadını sopayla cezalandırıyorlar.

Güncellik konusu, çocuk evlilikleri: Şeriatın içtihadi kısmı ayrı tutulursa eleştiri ve zaman, mekân ve toplumsal anlayışlar gibi değişen şartlara bağlı geliştirilmesi zorunluluk arzeden yeni yaklaşımlara kapalı olduğu söylenebilir. Küçük, karasal yaşam tarzına sahip bir kabile toplumunun sınırlı zaman diliminde yaşadıkları örneklerden yola çıkılarak evrensel ve bütün çağları kapsayan yasa ve düzenlemeler yapılabileceği inancı sorgulanmaya açık bir konudur. Örneğin dini anlayış, yaşam tarzı ve ibadetler gibi kişisel tercihlere saygı çerçevesinde kalması gereken eylemlerin ceza veya hak mahrumiyeti şeklinde yaptırımlara konu olması günümüzde kabul edilebilir yöntemler değildirler. Değişen hukuk anlayışı çerçevesinde verilebilecek diğer örnekler günümüzde en nefret edilen suçlardan sayılan puberte öncesi çocuk evliliklerinin muhtemelen dönemin anlayışına da uygun olarak yasaklanmamış olması ve ilk İslam toplumunda da yaygınlığıdır.[28] Yine günümüzde pek çok toplumda yasal bir durum olan evlilik dışı ilişkiler ve eşcinsellik şeriata göre suç kabul edilir.

Özgürlükler, LGBT bireyler: Fikir, inanç, ibadet ve ifade özgürlükleri şeriat yönetimlerinde sorunlu alanlardır. Örneğin dini kutsallara yönelik eleştiriler elfazı küfür sayılabilir, komedi ve karikatürler irtidat sayılıp ölümle cezalandırlıbilir. Eşcinsellik, transseksüellik vb. yaşam tarzları ve bedensel değişim konularına şer'i yaklaşımlar da kanun önünde eşitsizlikler ve insan hakları ihlalleri açısından kritik edilmesi gereken konulardandır.
Yasal sorunlar / Legalite
Malezya'nın Malakka eyaletinde bir Şeriat Mahkemesi

Cezalarda kanunilik, mezhepsel farklılıklar: Şekli ve miktarı konusunda görüş birliği bulunmayan ibadetlerin terk edilmesinin [29] şeriat yönetiminde ceza veya hak mahrumiyeti davalarına konu olması, insan hakları ihlali gibi sakıncalar yanında cezaların kanuniliği ilkesine de aykırıdır. Şeriat hukukunda tazir cezaları için kanunilik ilkesi bulunmamakta, tamamen hakim veya siyasi otoritenin takdiri geçerli olmaktadır. Şia mezhebinde meşru kabul edilen mut'a bir Ehl-i Sünnet mezhebi tarafından had cezası uygulanması gereken bir haramdır. Tazir cezalarına konu olabilen İslamda büyük günah, farz, vacip, zekat, namaz, tesettür, sünnet, hadis gibi kavramlar her mezhep ve bölgede farklı anlayış, yorum ve uygulama şekilleri bulunan dini kavramlardır.

Pratiğe uyum zorlukları ve toplumsal ayrımcılık: Bir kişiye yönelik tecavüz veya zina isnadında güvenilirlik şartlarını taşıyan dört yetişkin erkeğin şahitliğinin zorunlu olması, aksi takdirde tecavüze uğramış bile olsa tecavüz veya zina isnadında bulunan kişi veya kişilerin iftira cezasıyla cezalandırılması. Bu cezalar için kadın ve çocukların, Müslüman bile olsalar içki veya namaz gibi konularda dini yönden beğenilmeyen ve fasık olarak tanımlanan kişilerin şahitliklerinin geçerli kabul edilmemesi.

Suç-ceza dengesi: Günümüz hukuk anlayışında cezaların intikam duygusundan uzak, caydırıcı, önleyici ve ıslah amacına uygun ve işlenen suç ile uygun ağırlıkta bir karşı eylem olması amaçlanır. Bundan dolayı suçun hangi saiklerle işlenmiş olduğu, suç eylemi öncesinde, sırasında ve sonrasındaki davranışlar göz önüne alınarak cezaların ağırlaştırılması veya hafifletilmesi sözkonusu edilir. Şeriat hukukunda verilen cezaların ağırlığının bu amaçlara uygun olup olmadığı yanında suç eyleminin hangi saiklerle ve ne şekilde işlendiği hususunun şeriat cezalarında hırsızlık ve gasp arasında bir ayrım yapılmamış olması dolayısıyla çok önem taşımadığı düşünülebilir. Ancak tarihsel pratikte bu durumun aksini düşündüren uygulama ve yorumların bulunduğu da bir gerçektir.

--------------------

Kur’an’da şeriat kavramından bahsedilir. Bir ayet meali:

“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” (Casiye Suresi 18.Ayet)

Kainatta iki türlü şeriat mevcuttur.

Birincisi kainatın sahibi ve yaratıcısı olan Allah’ın koyduğu kainat (tabiat) kanunlarıdır. Gezegenlerin belli bir yörüngede hareket etmeleri, Güneş’in doğuş ve batışı, yağmurun yağması, deprem, sel gibi felaketlerin olması, canlılara rızıkların verilmesi, canlıların doğup büyümeleri, yaşlanmaları ve ölmeleri birinci kısımdaki şeriat kanunlarına örnektirler.

İkinci kısım şeriat ise zerreleri ve yıldızları idare eden, zamanı, mekanı, maddeyi ve ruhu yaratan, kainatın sahibi olan Allah’ın peygamberler vasıtasıyla insanlara bildirdiği doğru yoldur. Bu kısım şeriat “din” sözcüğü ile eş anlamlıdır.

İlk insan ve ilk peygamber Hz.Adem (As), son peygamber Hz.Muhammed (Sav) ve onlar arasında gelen binlerce peygamber hep aynı dinin, İslam’ın peygamberleri olmuşlardır. Onlara inanan ümmetler de Müslümandırlar. “Şüphesiz, Allah katında tek din, İslâm’dır.”(Âl-i İmran Sûresi, 19) ayeti de bu gerçeği anlatır.

Şeriat hükümleri Kur’an, hadis-i şerif ve icmaya dayanır. Allah, kullarının hem dünya hayatında hem de ebedi hayat olan ahiret hayatında rahat etmeleri, mutlu olmaları için şeriat hükümlerini göndermiştir.

Şeriat Allah’ın koyduğu dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır. Yani iman esaslarının yanında insanın güzel ahlak sahibi olması, yalan söylememesi, kul hakkı yememesi gibi meseleler de, ibadetler de, haramlar ve helaller de şeriat kuralları içerisindedir. Mesela bir insan Hz.Peygamber’in (Sav) sünnetinde insanlara selam vermek olduğu için insanlara selam verse şeriata uygun bir şekilde davranmış olur. Yine mesela bir insan hayvanlara eziyet etmek haram olduğu için onlara eziyet etmese yine şeriata uygun hareket etmiş demektir.

Neden Şeriat?

(Allah’ın varlığının delillerini okumak için tıklayın)

(Tek doğru dinin, İslam, ve peygamberliğin gerekliliği hakkında deliller için tıklayın)

İnsan, aklı ile bir yıldız böceğine benzer. Kişi kendi küçük dünyasında bazı meseleleri çözebilir. Ancak hayatın anlamı gibi büyük bir meseleyi insan aklı tek başına, peygamberler olmadan, kavrayamaz. Öyle ise yıldız böceği hükmündeki o insan, bir Güneş’e dayanmak zorundadır. O Güneş ise mesajını cüz’i irade sahibi varlıklardan değil, külli irade sahibi olan, zerreleri ve yıldızları, zamanı ve mekanı, maddeyi ve ruhu yaratan, sonsuz hayata, sonsuz ilme, sonsuz kudrete sahip bir Zât’tan almalıdır. Vahiy, insan ruhunu aydınlatır.

Bize hayatın anlamını gösterebilecek olan ancak hayatı bize veren olabilir. Demek ki; insan, hayatı yaratan bir Zât’ın mesajını getiren rehberler, aydınlar, muallimler (öğretmenler) olan peygamberleri kabul etmek zorundadır. Yoksa kendi yıldız böceği hükmünde olan aklı ile karanlıklarda kalmaya mahkumdur.

İslam şeriatı ile İran’da Şiilerin, Suud’da Vahhabilerin, Afganistan’da Taliban’ın bazı uygulamaları farklıdır. Bugün dünyada demokrasi ile yönetilen ülkelerde de farklı uygulamalar vardır. İnsanların şeriatı yanlış algılamaları sebebiyle ortaya çıkan uygulamalar şeriata zarar veremez. İnsanların yanlış algılamaları sebebiyle şeriatı eleştirmek hem ilme, hem vicdana aykırıdır. Şeriatın doğru bir şekilde uygulanması Hz.Peygamber (Sav) ve Dört Halife döneminde görülmüştür.

Basında Çıkan Yalan Haberler

“Diyorlar ki: “Suudi Arabistan’da ekmeğini getiren 2 erkekle konuşan 75 yaşındaki dul bir kadına, 40 kırbaç ve 4 ay hapis cezası verildiği belirtildi.”

İslam’da böyle bir ceza olmadığı gibi, ilgili ülkede böyle bir ceza da vaki değildir.

– Diyorlar: “Arabistan’da bir kızı işaret parmağı ile gösteren adamın, işaret parmağı kesildi”.

Bu bir iftira olduğu kadar komik bir yalandır. Çünkü hiç bir mezhepte böyle bir şey yoktur.

– Diyorlar: “Kuzeybatı İran’da (Güney Azerbaycan) Azer Türk’ü olan genç kadın, TIMES dergisinde, baş örtüsünün altından saçı göründü diye, 99 kırbaç cezası aldı.”

Böyle bir ceza İslam hukukunda yoktur. Bu sebeple, bunlar yalandır.” *

Şeriatın sadece yüzde biri siyaset ile ilgilidir.

“Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlak, ibadet, ahiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü’l-emirlerimiz düşünsünler.”

Divan-ı Harb-i Örfi, s. 28 (Risale-i Nur)

Allah’ın kelâmı olan Kur’an’ın hükümlerini ve Hz.Muhammed’i (Sav) inkar eden, beğenmeyen kişinin Müslüman olması mümkün değildir. Ancak Kur’an’ın hükümlerinin tamamını kabul edip, tamamen beğenip Hz.Muhammed’i (Sav) de tam olarak tasdik eden, şeriatı kabul eden bir insan şeriatın hükümleri ile amel etmezse o kişiye kafir denilmez. O kişi Allah’ın hükümleri ile amel etmediği için günahkar olur. Ancak imanlı olduğu için Müslümandır.

İslam dini, diğer konularda olduğu gibi idari mekanizma hususunda da görüş belirtmiştir. Devlet yönetimi ile ilgili belli ilkeler koymuştur. Ayrıntı kısımlarda bu ilkelere bina edilerek uygulanır. Adalet, hukuk, insanların haklarını ihlal etmemek, devlet yönetimini kötüye kullanmamak vs. gibi ilkere sadık kalınmak suretiyle devlet yönetilmelidir.

Şeriat, İslam'ın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.

Doğru İslamiyeti ve İslama uygun doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan, ama İslama uymayan bazı uygulamalar İslamiyete ve Müslümanlara zarar vermektedir.

Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz.

Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz.

Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar!..

- Şeriat nedir, ne değildir?


Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi manalara geliyor.

İnsan, bir kavramı reddederken de kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.

En çok tartışılan kavramlardan biri de “şeriat.” Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.

Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen “Kamus”una bakalım:

Şeriat, “evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve âyet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi” diye tarif ediliyor.

Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın “İlahi emirler ve yasaklar” oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların “âyet, hadis ve icma” denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.

Ömer Nasuhi Bilmen ise, “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:

“Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.”

“Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur.”

Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:

1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.
2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.
3. Şeriat, “din” kelimesiyle eşanlamlıdır.
4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.
5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.
6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.

Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, “Hak Dini Kur'an Dili” isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:

“Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Teala'nın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.”

Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:

1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.
2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.
3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.
4. Şeriat, din demektir.

Asrımızın büyük âlim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:

“Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir.”

Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.

1. “Küçük âlem” olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın “kelam” sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.
2. “Büyük insan” olan âemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.
3. Maddi âlemdeki kanunlara “tabiat” demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu “fıtri” kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.

Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın “fıtri” kanunlarına isyansız itaat ettikleri için, bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.

Bütün bu tanımlara göre, “şeriat” diyen birisi, “din kuralları” demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.

Kabul de edebilir, red de... “Dinde zorlama yoktur.”

- Şeriat nasıl yaşanır?


Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin.

İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi.

Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor.

Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat manası, “Su membaından su almak için girilen yol.”

Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler:

"Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat meyvesi andan içerü."

Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır.

Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı.

Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim:

“Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.”

Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir.

Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır.

Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur. Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir.

Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki manasıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar.

İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor.

İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor.

Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış.

İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor.

İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor.

Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur.

İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar. Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor.

İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş.

Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış.

Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de:

“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zâriyât, 51/56)

âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller.

Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mümini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek.

Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez.

İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir.

Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir, onlara inanmak da her mümine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir.

“Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulû'l-emirlerimiz düşünsünler.” (Bediüzzaman)

İslâmî hükümler hakkında getirilen bir sınıflandırmayı da burada nakletmek isterim. İlâhî hükümler iki kısma ayrılıyor: Bir kısmı sadece Müslümanlara uygulanan hükümler, diğeri ise bir İslâm beldesinde yaşayan herkese tatbik edilen hükümler. İşte bu ikinci kısım, “muamelât” ve “ceza” hükümleri. Bir gayri müslim cizye vererek İslâm beldesinde yaşıyorsa, o beldenin bir vatandaşı olarak bütün muamelat ve ceza hükümlerine muhatap olur. Hırsızlık ederse eli kesilir, birisine zina iftirasında bulunursa cezalandırılır.

Bazı çevreler meseleyi ters değerlendirerek, İslâm’ın ceza hükümlerinin uygulanmadığı bir ülkede namaz kılmanın, oruç tutmanın da bir mana ifade etmeyeceği gibi çok saptırıcı ve bir o kadar da mesuliyetli sözler söylüyorlar. Kendilerine karşı çıkan mü’minleri de Allah’ın hükümlerinden bir kısmını dikkate almamakla suçluyorlar.

Halbuki bu iddia asıl kendileri hakkında geçerli oluyor. Şeriatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden ve dinin temeli olan hükümleri hafife almak ve dinde sadece Müslim - gayrı müslim herkese uygulanan ve cemiyetin huzur ve saadetini temin eden muamelât ve ceza hükümlerine ağırlık vermek gibi bir hatanın içine düşüyorlar.

Namazın her rekâtında Fâtiha’yı okuyan ve Rabbinden “sırat-ı müstakime” hidayet talebinde bulunan bir mü’minin, çok dikkatli olması gerek. Aşırılığın her türlüsü, yâni ifratı da tefriti de insanı istikametten uzaklaştırır.

- Asrımızda Şeriat geçerli midir?


Bu noktada düşülen iki aşırılığa kısaca temas edeceğiz: Bazı insanlar, bu asırda İslâmî hükümlerle hükmetmenin mümkün olmadığını iddia ederken, diğerleri de İslâm hükümleriyle hükmetmeyen herkesi, niyetlerine bakmaksızın, hemen küfürle itham ediyorlar. Bunların biri ifrattadır, diğeri tefritte. Yâni ikisi de aşırı, ikisi de istikametten sapmış.

Önce birinci yanılmadan söz etmek isteriz. Meşhur bir kaide vardır. “Bir şey sabit olursa, levazımıyla sabit olur.” El dendi mi, parmaklar onun lâzımıdır. Eli, parmaksız düşünemezsiniz. Ve böyle bir elden istifade edemezsiniz. Yüz dendi mi, gözü ondan ayıramazsınız. Gözsüz bir yüzün önemli bir yanı eksik demektir. Gözün de akını karasından ayıramazsınız. Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır. Ondan ayırır ve tek olarak düşünürseniz bir fayda elde edemezsiniz. İslâmî hükümler de öyledir. Bir bütün olarak düşünülmelidir. Ve ancak o zaman, ferdi ve cemiyeti terakki ettirir; huzura, saadete kavuşturur.

İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin tatbiki fazla bir fayda sağlamaz. Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete tatbiki mümkün olmayabilir. Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer. Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar.

Şeriatın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine bir misal vermek isterim. İslâm’da faiz haramdır, yasaktır. Bu yasağı getiren âyet-i kerimeyi “Müminler ancak birbirinin kardeşidirler” âyetiyle birlikte düşünmek gerekir. O zaman şu hakikat ortaya çıkar: “Bir mü’min, ihtiyaç içinde kıvranan ve kendisinden borç isteyen bir kardeşine borç verirken, şer’î ifadesiyle ona karz-ı hasende bulunurken, bu parayı fazlasıyla geri alma talebinde bulunamaz. Bunun kardeşlikle bağdaşması mümkün değildir.”

İslâmî kardeşliğin son derece zayıfladığı, kişinin kendi öz kardeşine oyunlar oynadığı, tuzaklar kurduğu, devlet malının acımasızca yağmalandığı bir cemiyette, İslâm’ın faiz yasağı icra edilemiyorsa, kabahat o bozulan bünyenindir; ilâcın, yahut gıdanın değil.

Gelelim, istikamet sınırlarını aşan ikinci iddiaya. Bir cemiyette, İslâm’ı tam tatbik etmeyen, hükmünü ona göre vermeyen veya veremeyen bir insana hemen kâfir damgası vurmak da insaf değildir. Zira, iman küfre zıttır. Bir insan İslâm’a zıt bir hüküm veriyor, bir icraat yapıyorsa, bunu İslâm’ı reddederek yapacaktır ki küfre girsin. Aksi halde onun küfründen değil günahından, isyanından söz edilebilir. İman gibi küfürde de niyet ve irade şartı vardır. Bir adam ancak, “İslâm’ın şu husustaki hükmü şöyle ama, ben onu kabul etmiyor ve şöyle hareket ediyorum.” derse küfre girer. Böyle bir niyeti ve iradesi yoksa, işlediği hata, verdiği yanlış hüküm tamamen bilgisizliğinden yahut irade zaafından kaynaklanıyorsa, yaptığının da yanlış olduğunu biliyorsa bu adama kâfir demek Ehl-i sünnet itikadınca mümkün değildir. Bunu ancak, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna hükmeden “Haricîler”, yahut böyle bir kimsenin imanla küfür arasında kalacağını savunan “Mûtezile” iddia edebilir. Bunların ise ehl-i dalâlet olduklarında bütün Ehl-i sünnet âlimleri müttefiktir.

Çok dikkatli olmamız gerekiyor; İslâm’ı savunuyorum derken, bilmeden dalâlet ehlinin yoluna girebiliriz.


Şeriat iki kısımdır. Birinci kısım şeriata Allah’ın koyduğu tabiat kanunları girer. Termodinamik denge, yıldızların hareketleri, Güneş’in doğuşu ve batışı, bulutların çarpışması ile yağmurun yağması, yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti gibi fiziki kanunlar şeriat kanunlarıdır. Bir bitkinin sulanmadığı takdirde kuruyup ölmesi, saatlerce ayakta duran bir insanın yorulması Allah’ın koyduğu şeriat kanunlarındandır.

İkinci kısım şeriat “din” kelimesi ile eş anlamdadır. Kainatı yoktan var eden, fiziki kanunları yaratan, zerrelerden yıldızlara tüm kainata hâkim olan Allah’ın gösterdiği doğru yol olan İslam dininin kanunlarına şeriat kanunları denir. Şeriat kanunları peygamberler vasıtası ile insanlara bildirilir. Hz.Adem (As), Hz.Nuh (As), Hz.İbrahim (As), Hz.Musa (As), Hz.İsa (As), Hz.Muhammed (Sav) ve diğer tüm peygamberler İslam dininin peygamberleridir. Günümüzdeki Hristiyanlık ve Yahudilik ise Hazreti Musa ve Hazreti İsa’nın yolundan uzaklaşmış, Allah’ın oğlu olduğunu iddia eden, Allah’a ortak koşan dinlerdir.

“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır…”

Âl-i İmrân Suresi 19. Ayeti Meali

Allah’ın varlığının ve birliğinin, peygamberliğin ve tek doğru din olan İslam’ın gerekliliğinin mantıksal ispatlarını okumak için
Din Neden Gereklidir? Neden İslam Tek Doğru Dindir?

Annenin yavrusuna olan merhametini yaratan Allah, âciz varlıklara bile nimetler veriyor. Bir sineğe kartalın kanadı kadar büyük kanat vermeyen Allah, hiç kimseye gücünün yetmediği yükü yüklemiyor. Sonsuz merhamet ve sonsuz adalet sahibi olan Allah, kullarının hem bu dünyada hem de ahiret hayatında mutlu, huzurlu bir şekilde yaşamaları için şeriat hükümlerini göndermiştir.

Şeriatın en önemli esasları imanın şartlarıdır. İmandan sonra en büyük hakikat ise namazdır.

Şeriat hükümleri Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerif ve icmaya dayanır. Şeriat Allah’ın koyduğu dini ve dünyevi hükümlerin tümüdür. Allah’a, meleklere, kutsal kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve kadere iman etmek şeriatın en önemli kurallarıdır. İman esaslarından sonra ameller gelir. İmandan sonra en önemli hakikat namazdır. Demek ki; iman esaslarından sonra şeriatın en önemli kuralı beş vakit namaz kılmaktır. Namaz, oruç, hac, zekat gibi ibadetler, kul hakkı yememek, adam öldürmemek, zina yapmamak, faiz yememek, anne ve babaya itaat etmek, yalan söylememek, hırsızlık yapmamak şeriat kanunlarındandır. Mesela bir Müslüman, anne veya babasını sevindirmek maksadı ile onlara helal bir hediye alsa şeriata uygun bir şekilde hareket etmiş olur. Hastaları ziyaret etmek, fakirlere, yetimlere yardım etmek, hayvanlara eziyet etmemek şeriata uygun olan amellerdendir.

Şeriatın sadece yüzde biri siyaset ile ilgilidir.

“Şeriatta, yüzde doksan dokuz ahlak, ibadet, ahiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü’l-emirlerimiz düşünsünler.”

Divan-ı Harb-i Örfi, s. 28 (Risale-i Nur)

Dört Halife devrinde uygulanan İslam şeriatı ile İran’da Şiilerin, Suud’da Vahhabilerin, Afganistan’da Taliban’ın uygulamalarında bazı farklılıklar vardır. Mesela günümüzde demokrasi ile yönetilen ülkelerde de bazı farklı uygulamalar mevcuttur. Şeriatın yanlış algılanması nedeniyle ortaya çıkan uygulamalar şeriata zarar veremez. Şeriatın en doğru bir şekilde uygulanması Peygamber Efendimiz (Sav) ve Dört Halife döneminde görülmüştür. Günümüzde şeriatın bazı hükümlerinin yanlış yorumlanması neticesinde ortaya çıkan uygulamaların olması şeriatın hiçbir yerde tam olarak uygulanamayacağı anlamına gelmez.

Allah’ın Şeriati Neden Korkutuyor?

İçinde bulunduğumuz şu günlerde, pek çok kişinin Allah Rasulû’nü anma, O’na karşı sevgisini gösterme çabası içine girdiğini görüyoruz. Kimisi sevgisini pasta hazırlayarak, kimisi salavat yarışı yaparak, kimisi O’nun ve bize mesajını ulaştırdığı İslam’ın ne kadar hoşgörülü, sevgi dolu ve barışcıl olduğunu anlatmaya çalışarak gösteriyor.

Baştan şunu belirtelim ki; İslam’ın ispata ihtiyacı yoktur. Asr’ı saadeti bilen, Kur’an’ı okuyan bir Müslüman, islam’ın emrettiği öldürmenin bile merhamet kaynaklı olduğunu, İslam’da haksız yere cana kıymanın yasak olduğunu, buna mukabil İslam’da gereksiz hoşgörüye de yer olmadığını bilir.

Kardeşlerim gelin Allah Rasulü (s.a.v)nü çokça andığımız bu zamanlarda O’nun mesajını da anlamaya çalışalım. Rasulümüz bu ümmete İslam’ı Yani Allah’ın yolu-şeriatini tebliğ etmek için gönderildi.
Bugün Müslüman olduğunu iddia eden yığınla insanın, şeriat denince tüyleri diken diken oluyor. Kahrolsun şeriat diyen bir Müslümanı tahayyül edebiliyor musunuz? Şaka gibi!

Oysa “Müslüman-islam-Peygamber” kelimelerini Şeriat’ten ayrı düşünmenin imkanı yoktur.
Şeriat kelimesi bir kesimi neden korkutuyor? Neden şeriat denilince akla hemen el kesme, 4 eş, kadınların zorla çarşafa girmesi geliyor? Çünkü bu toplum şeriatin ne olduğunu bilmiyor kardeşlerim. Müslümanım diyenler bile Kur’anı, Allah Rasûlu’nü tanımıyor. Masum bir çocuk öldürüldüğü vakit, katil için hiç tereddütsüz idam isteyen insanlar, aslında şeriat’e ne kadar muhtaç olduklarını anlatıyorlar. Malı gasp edildiğinde hırsızı elleriyle boğmak isteyenler, şeriatin gerektiğinde el kesmesini vahşilik olarak görüyorlar.

Yüz yıldır, fıtrata en uygun din olan İslam’ı yok etmeye çalışanlar, kuduz bir köpeğin bile acı çektirmeden öldürülmesini emreden İslam’ı, yani şeriati; Kafa kesen, kol kesen, vahşi bir sistem olarak lanse edip, ezberletilmiş cümlelerle islam’a karşı nefret tohumları ektiler…
Hatta bir kesim öyle azgınlaştı ki, tecavüzleri bile İslam’la özdeşleştirir oldular.

Yüzyıllardır, mazlum halklara karşı şiddetin, katliamın her türlüsünü reva gören Batı Dünyası, modernizmle, çağdaşlıkla özdeşleştirilirken, İslam, terörle, kafa kesmeyle zorbalıkla eşdeğer gösterilmeye çalışılıyor. Batıda bekaretini kaybetme yaşı 9 a düşmüşken, rızası olmadan bir kızın evlendirilmesine karşı çıkan İslamı; çocukların zorla evlendirilmesini meşru gören bir din olarak anlatıyorlar.

Batı kadını soyup, üzerine özgürlük, modernlik damgası basar. Kadın korunmasız bir hale düşer, incitilir, zarar görür. Bu kez batı aklı kadına feminizm gazı verip, aslında yapılması gerekenin, doğru olanın ne olduğunu unutturarak kadını erkek düşmanlığına teşvik eder. Fakat İslam bir kadının iç çamaşırlarıyla veya kadınlığını ortaya çıkaran paçavralarla cümle alemin önünde, kötü bakışlara maruz kalarak onurunun zedelenmesine asla izin vermez. Alenen olduğunda onur kırıcı bir hal olan çıplaklığı yasaklar. İslam, kadın erkek ayrımı yapmadan, insanı eşref-i mahlukat, yani yaratılmışların en şereflisi olarak tanımlar.

Algılarımızla oynadılar kardeşlerim. Kavramlarımızı kirlettiler. İslam’ı cehalet, Cihad’ı cinayet olarak anlattılar. “Dünyada ne kadar kötülük varsa, sebebi İslam’dır” algısını zihinlere pompalayıp Müslümanları aşağılık kompleksi duymaya zorladılar. Sonra İslam’ın aslında bir hoşgörü dini olduğu söylemleriyle, Müslümanları koyun gibi uysal, dalsız budaksız, takâtsiz, düşmanına bile kin duyamayan, başına vurulup elinden ekmeği alınan silik kitleler haline getirmeye çalıştılar.

İslam’da haksızlığa, zulme ve gereksiz hoşgörüye yer yoktur. El kesme denilince benim aklıma İslam değil, batı gelir mesela. Medeni (!) batı ülkelerinden biri olan Belçika’nın sömürge ülkesi olan Kongo’da yeterince kauçuk toplayamayan kişilerin küçük çocuklarının elleri, ayakları kesiliyordu. Kafa kesme deyince de aklıma Batı geliyor. Örneğin Fransa Cezayir kurtuluş savaşında binlerce Cezayir’li mücahidin başını kesmiş, utanmadan fotoğraflarını posta pullarında kullanmıştır. Bugün nerede kan, zulüm ve gözyaşı varsa, arkasında mutlaka batı vardır.

Bugün Kutlu doğum haftası adı altında idrak edilen günlerde, hoca, din adamı diye bildiğimiz çoğu kişi bile şeriat kelimesini ağzına alamaz, İslam’ı eğip bükmeden anlatamaz oldular. Hâlâ Allah Rasulü (s.a.v) nün nasıl aç gezdiğini, nasıl sert yatakta yattığını anlatıp, bilerek veya bilmeyerek acınası bir İslam ve Peygamber profili çizmeye çalışıyorlar. Oysa İslam zilleti değil, İzzet’i temsil eder. Müslüman yeri geldiğinde dingin bir deniz, yeri geldiğinde demir bir yumruk olur.

İşte bu zamanlar İslam’ı-Allah’ın şeriatini, Allah Rasulûnü olduğu gibi anlatmanın, zihinlerden İslam’a karşı duyulan ön yargıları temizlemenin en uygun olduğu zamanlar.

------------------
Kaynaklar :
Wikipedia
dostsozu
Sorularla İslamiyet
mektebisuffa
Cahide Sultan






israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,340

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Sunday, January 14th 2018, 10:10pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi