Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,275

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Thursday, September 7th 2017, 3:47pm

insan Allahi Terkederse - Allah da insani Terkeder (Gavsi Kasrevi Abdülhekim Hz lerinden Bir Sohbet)



insan Allahi Terkederse - Allah da insani Terkeder (Gavsi Kasrevi Abdülhekim Hz lerinden Bir Sohbet)

Seyyid Abdulhakim El Hüseyni Hz. (k.s) Sohbetleri

Şu dünya hayatında keyifle çalışan kimse yoktur, kimse isteyerek çalışmaz. Ama çalışmaya da mecburdur. Çünkü çalışmazsa bu dünya hayatında aç kalır, susuz kalır, perişan ve muhtaç olur. İşte bunun içindir ki bir çok kimse ağır şartlar altında çalışmaktadır. Meselâ, Adana’ya pamuk toplamaya giden kimseler; evlerini, çocuklarını, mal ve mülklerini terk ederek ağır şartlar altında, kavurucu sıcak güneşin hararetini tahammül ederek, sıcak sular içerek, kendi arzuları ile isteyerek mi gidiyorlar? Hayır, çünkü mecburdur gitmeye. Biliyor ki bir ay kırk gün o sıkıntıya katlanıp çalışmazsa, dünya hayatında müşkül durumda kalacak, aç kalacak, perişan olacak. Ona, buna muhtaç ve el âlemin içinde rezil olacak.
İşte Âhiret için de aynen böyledir. Kimsenin canı, keyfi çalışmak, ibadet yapmak istemese bile, Allah’ın gazabına uğramamak, cehennem ateşinde yanmamak, âhirette perişan olmamak için yüzünü Allah’a döndürmeye mecburdur. Nasıl dünya hayatında perişan ve muhtaç olmak istemiyorsa, âhiret hayatında da perişan ve muhtaç olmak istememeli ve bunun için Allah’ın emirlerine uymalıdır. Şayet uymazsa öldüğü vakit, ruhu çıktığı vakit Allah’ın azâbına uğrar. Kabir azâbı çeker, hesaba gittiğinde orada zor durumda kalır ve sonunda Rabbü’l-Âlemin onu cehennem ateşine atar. İşte bu felâketlere uğramamak için, insanın yüzünü Allah’a çevirip emirlerine riayet etmemesi lâzımdır. Allah’ın rızasını kazansın. İnsan ne kadar Allah’a yönelirse emirlerine riayet ederse o kadar Allah’ın yanında makbul olur. Nitekim Allah-u Teâlâ ( C.C) bir âyetinde şöyle buyuruyor :
( Allah katında en şerefliniz Allah’tan en fazla korkanınızdır) ( Hucurat : 13)
Evet, Allah’ın ( C.C) yanında en makbul insan müttakî olan takva sahibi insandır. Hakiki olarak Rabbü’l-Âlemin’in yolunda gidendir. İnsanın büyüklüğü, insanın iyiliği ameline göredir. İnsanın ameli ne kadar çok olursa Allah’ın yanında o kadar makbul ve iyilerden olur. ( *)
Peygamberler bile asla amelsiz olmamışlardır. O Peygamberler ki Allah ( C.C) onları yaratılışlarında büyük yaratılmış, onları Peygamber olarak var etmiş, onlar üzerinden kabir azâbını kaldırmıştır. Onlar için Cehennem azâbı olmadığı halde, yine de O, Peygamberlerine tâât ve ibadet etmelerini emretmiş ve onlar da asla emre muhalefet etmemişlerdi. Şayet etselerdi, namaz kılmayıp, oruç tutmasalardı asla Peygamber olamazlardı.
( *) Bu amelden maksad ihlâs ve samimiyetle olan ameldir.
Allah’ın yanında en makbul kul, Peygamberin en efdali, Allah’ın ( C.C) mahbubu ve dostu bizim Peygamberimiz ( A.S.V) olduğu halde yine de en çok ibadeti o yapardı. O kadar tâât ve ibadet eder, Allah yolunda o kadar eza ve cefaya katlanır ki hiç kimse O’nun yaptıklarına tahammül edemezdi. İbadetlerinin çokluğundan mübarek dizleri şişerdi. Bununla beraber Rabbü’l-Âlemin bir Âyetinde Habibine şöyle hitap eder :
( Emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et!) ( Hud : 112)
Gavsul-Azam-Şeyh-Seyid-Abdülhakim-Hz-ve-Sultan-Seyid-Muhammed-Raşid-Hznin-Namaz-Kıldırdığı-Mihrap-Eskidir

Gavsul-Azam-Şeyh-Seyid-Abdülhakim-Hz-ve-Sultan-Seyid-Muhammed-Raşid-Hznin-Namaz-Kıldırdığı-Mihrap-Eskidir

Yani sana nasıl emrettiysem öyle hareket et, sakın sözümden çıkma, diye buyuruyordu Âlemlerin Rabbi. Bu âyet-i kerime inzal oldukta Peygamber ( A.S.V) : “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” buyurmuştur. Çünkü içinde yukarıda geçen âyet-i kerime vardır. Onun korkusundan ve dehşetinden ihtiyar oldum. İşte Peygamber Allah’tan ( C.C) bu kadar korkar, emirlerine muhalefetten bu kadar çekinirdi. İnsan da Allah’a kullukta böyle olmalı. Bazı şeyler vardır ki insan isteyerek yapmaz. Fakat mecbur olduğu için yapmalı, nefis ve şeytan muhalefet etse vücudunda bir atalet olsa bile, yine ibadetini yapmalıdır. Vücudun rahatını düşünmemelidir. İnsan dünya işine bir baksın, nasıl canı istemediği halde çalışıyor. Çünkü mecburdur. Âhiret de aynen böyledir. İnsan rahatını düşünürse Rabbına kulluk yapamaz. Zaten nefsle şeytan bu hususta çalışıyorlar. Daima insanın vücuduna gevşeklik verip Allah’a tâât ve ibadete karşı tembelleştiriyorlar. Öyleyse insan da onların aldatmasına kanarak vücudunun rahatını düşünmemelidir. İnsanın rahatı ancak yüzünü Allah’a çevirmesi ile olur. Şu halde Allah’ın emirlerin meyletmek lâzımdır.
İnsan çalışıp, yorulup eziyet çekmeden dünya rahatını temin edemeyeceği gibi, âhiret rahatı da çalışılmadan, yorulmadan temin edilemez. Âhirette vücud rahatı bulunamaz. Öyleyse insan, ne kadar zor olursa olsun, mecburen ibadetini yapmalıdır. Böyle zorlukla yapılan ibadet Allah’ın yanında daha makbuldür. Hayrı daha çoktur. Çünkü amel, tâât ve ibadet Allah’ın emirlerine uymak ve aynı zamanda nefis ve şeytana muhalefet içindir. Ameldeki gaye budur.
Yoksa Rabbü’l-Âlemin’in insanın namazına, orucuna ne ihtiyacı var. Onları ne yapsın. Âlemlerin Rabbi olan Allah ( C.C) büyüktür. Hâşâ ondan noksanlık yoktur ve kimsenin ibadetine de ihtiyacı yoktur. İnsan için bütün gaye, Allah ( C.C)’ın emirlerine itaat suretiyle nefis ve şeytana muhalefet edip onları ezmektir. Böylece insanın gayesi nefis ve şeytana muhalefet etmek olmalıdır.


Şeytan Allah’ın ( C.C) emirlerine uymayıp, söz dinlemediğinden dolayı tard edilerek dergâhı İlâhi’den atılıp lânetlendiği zaman, Rabbü’l-Âlemin’e : “Ben de elimden geldiği kadar senin mahluklarını yoldan çıkarıp onları azdıracağım” demişti. Allah da ( C.C) da :
( Andolsun ki Cehennemi senden ( türeyenlerle) ve Adem oğullarının içinden sana uyanların hepsiyle dolduracağım.) ( Sad : 85)
Şeytan vaadini yerine getirmeye çalışıyor. Elinden geldikçe, imkân ve kuvvetinin müsaade ettiği nisbette, insanları yoldan çıkarmamaya, Allah’ın ( C.C) emirlerine muhalefete teşvik ediyor, zorluyor. O şeytan, şeytanlığıyla biliyor ki tard edilmiştir. Biliyor ki kendisine azâb vardır. Tahkikü’l-yakîn olarak biliyor ki Allah’ın Cehennemi vardır. Allah’ın kuvvet ve kudretini biliyor. İnsandan binlerce defa daha fazla Allah’ın azametini idrak ediyor. Cennet ve Cehennemin var olduğuna, Cehennem azabını insanlardan binlerce defa daha fazla olarak müdriktir. Bütün bunlara rağmen münafıklık edip, bütün kullarını yoldan çıkaracağım, diye Allah’a vermiş olduğu sözü yemiyor. Vaadine sadık kalıyor. Elinden geldikçe Rabbü’l-Âlemin’in mahluklarını yoldan çıkarmağa uğraşıyor. Sözünü yerine getirme gayreti içindedir. Hal böyleyken Âlemlerin Rabbi olan Allah nasıl olur da sözünü yerine getirmez. Şeytana, seni ve sana uyanları Cehenneme atacağım, dememiş miydi? Emrime uyan kullarımı Cennetime koyacağım diye vaad buyurmamış mıydı? Şeytan şeytanlığı ile sözünü yerine getirmeye çalışıyorken, hâşâ Rabbü’l-Âlemin nasıl sözünü yerine getirmez? Muhakkak ki sözünü yerine getirecektir. Öyleyse insanın bütün gayesi nefis ve şeytanla mücadele olmalı, onların sözlerinin aksini yapmalı, kendi vücudunun rahatını düşünmemeli, bir tek gayesi olmalıdır: O da kulluk üzere devam. İster şevki, ibadet aşkı olsun veya olmasın, ister hasta ister sıhhatli olsun, ister mukim isterse seyahatta olsun, insanın durumu hep aynı olmalı, elinden geldikçe durumunu bozmamalı, her zaman ve her halükârda nefs ve şeytanla mücadele etmeli, onlara muhalefette bulunmalıdır.
Birazcık olsun Allah’ı ( C.C) tanıyan, birazcık olsun Peygamberin’in ( S.A.V) şeriati üzerine istikameti olan kişi, şeytanın işini, nasıl aldattığını bilir, ona göre tedbir alır, kendini korur. Aksi halde helâl haram gözetmez ve şeytanın fiilinden kendini koruyamaz. İstikameti olan, Allah rızasında gitmek isteyen kendini şeytandan korur.
Allah dostluğu rahatlıkla olmaz, Allah dostluğuna rahatlıkla kavuşulmaz. Evliyaullah, mürşidi kâmiller, pek çok amel etmişler, Rabbü’l-Âlemin’e çokça tâât ve ibadette bulunmuşlar, vücutlarını çok ağır ibadetlerle yormuş ve eziyet çekmişler, ondan sonra Allah dostu olmuşlardır.
Bir sohbetlerinde Gavs ( K.S.A) : “Şeyh Abdülkadir Geylâni yirmibir sene, insanlar içine girmeden, devamlı olarak, çölde, yabanda tâât ve ibadetle meşgul olmuştu” buyurdular. Bu zamanın en meşhur, en makbul evliyası belki onun kadar büyük, belki daha da büyük Şeyh Abdülkadir Geylâni’nin ( K.S.A) velâyeti gibi meşhur velâyet sahipleri makamlarını amelsiz ve ibadetsiz elde etmemişlerdir.
Onun için, insan vücud rahatını düşünmeyerek daima Rabbü’l-Âlemin’in emrini gözetmelidir. Vücud rahatını düşünen, dünya rahatını arayan, dünya güzelliği peşinde koşan, kıyamette perişan olur, âhiret rahatı elden gider. Bundan dolayı, insanın dini kendisince çok mühim olmalı, Allah’ın emri her şeyin üstünde bulunmalıdır. İnsanın yanında hiçbir şeyin Allah ( C.C)’ın emri kadar ehemmiyetli olmaması gerekir.
Âhiret dünyadan çok daha makbuldür. Âhiret hayatı dünya hayatından çok daha uzundur. Âhiretin keyfi ve zevki dünyanınkinden çok daha hoştur. Şu halde insan tâât ve ibadette bulunmalı, en makbul şeyin Allah sevgisi olduğunu bilmelidir.

Şayet insan dünyayı âhiretten üstün görür ve öyle zannederse âhirette perişan olur. Maalesef bu zamanda görülüyor : Âhireti dünyadan üstün tutan bindebir bile kalmamış. Âhiret hayatına dünyadan fazla kıymet veren bindebir bile yoktur. Şimdi insan dünya işleri için hastalanıyor. Dünya işlerinde bir eksiklik olsa başı ağırıyor, hasta düşüyor ve yataklara giriyor. Çok zorluk çekiyor. Halbuki Âhiret elinden gitse hiç umursamıyor, işte böylece onların dünyaları âhiretlerinden bin kat daha makbul olmuş oluyor. Hal böyle olunca nasıl insanın işi iyi olur, nasıl Allah insandan razı olur. İnsanın yanında en makbul Allah ( C.C) rızası, Allah dostluğu ve âhiret olmalıdır. İnsan şayet dünya işinde bir ziyana uğrarsa, bu ziyanın âhiret ziyanı kadar kendine acı gelmemesi lâzımdır. Sahabeler zamanında böyle idi. Eğer birisi cemaatle namaz kılmaya yetişemezse matem tutardı. Evde cenaze varmışcasına üzülürdü. Arkadaşları cemaati kaçırdı diye ona taziyede bulunurlardı. İşte âhiret, Allah rızası onların yanında bu kadar makbuldü, Allah ( C.C) muhabbeti, Allah aşkı, Allah sevgisi onların yanlarında bu kadar kıymetliydi. Tabii ki onlar da Allah yanında makbuldürler. Bu zamanda Allah yolunu terk etmeyen ancak bindebir kalmış gerisi Allah yolunu terk etmiş, hiç o yoldan haberi bile olmaz hale gelmiştir. Bunların Allah’a tâât ve ibadetleri kalmamış, ancak bindebir kalmış ki onlarda âhiret işlerinde çok perişan, âhiret işlerinde çok gevşek durumdadırlar. Nazarlarında dünyalarının kıymeti âhiretlerinden bin defa daha fazladır.
Artık insan o kanaate varıyor ki nihayete gelinmiştir, artık kıyamete doğru sondur. Bunu da geçerse artık küfürdür. Bir şey kalmaz.
( Kıyamet insanların en şerli olanlarının üzerine kopacaktır)
Bununla beraber sûrun son nefhasına kadar Allah dostları bulunacak, eksik olmayacaktır.
Öyle bir zamanda bulunuyor ki, bu zamana “nefsi” zamanı demek lâzımdır. Nasıl ki kıyamette hesap vakti Allah-u Teâlâ Mîzân’ı kurup Peygamber ( A.S.V) tahtında oturduğu zaman, günahkârlardan, Allah’ın emrine muhalefet edenlerden feryad u figân yükselir. Azgın at gibi tepinip melâikenin elinden kurtulmaya çalışırlar. O dehşetli manzarayı ve Cehennem ateşini gören Peygamberler bile yüzlerini arşa çevirip, “Ya Rabbi; nefsi” diye feryad ederler. Kendi ümmetlerinden, çoluk çocuklarından ümidini kesmiş bir halde, “Yarabbi, nefsî, nefsî” diyerek kendi nefislerinin kurtuluşlarını dilerler. Vallahi şimdi de öyle olmuştur, nefsî nefsî zamanıdır. İnsan yalnız kendi nefsini kurtarmaya çalışmalıdır. Artık vaaz nasihat devri değildir. Vaaz ve nasihatla iş yapılır dersek şimdi artık oda mümkün görülmüyor. Hiç tesiri olmuyor. Çünkü dünya muhabbeti, keyif ve safası çok artmış, Şeriate muhalefet, Allah’ın emirlerine muhalefet çoğalmış, helâl ve haram gözetilmez olmuş. İşte bunlardan dolayıdır ki vaaz ve nasihat tesir etmiyor. Artık nefsî, nefsî zamanı olmuş. İnsan nefsini bilsin kâfidir. Ona harb açsın yeter.
Bir kimse Gavs’a ( K.S.A) sormuş : “Kurban, bu kadar cezbe ehli, muhabbet ehli, vird ehli vardı şimdi ise hepsi gevşemişler, atâlet içindedirler. Bu nasıl oluyor?” Gavs cevaben şöyle buyurmuş : “Evet artık hidayet kalmamış da ondan. Bizimki de bu zamanda Vallahi bir idaredir. Aldatmaca gibi bir şey. Çünkü hidayeti tâmme şimdi Hazret-i Mehdî’nin elindedir. Hidayeti tâmmeyi ancak o yapacak. Biz şimdi idare ediyoruz. Çoluk, çocuk nasıl aldatılır, eğlendirirse, bizde öyle yapıyoruz. Artık iş Mehdî’ye kalmış. Onun zamanında hidayeti tâmme olabilir. Bu zamanın insanlarında ilerleme olmuyor. Gün be gün, saat, dakika be dakika geriye gidiliyor. İlerleme, terakki hiç yoktur. Devamlı yönleri gerileme ve atalet üzerindedir.
İnsan öyle kanaate varıyor ki artık zamanıdır. Hiç tutulacak taraf kalmamış şimdi. Onun zamanı olmasa hidayet zordur. Ümitler kırılmış. Tek ümit kapısı varsa o da Nakşîbendi Tarikatı’ndadır. Durum çok kritiktir. İnsan o kanaate varıyor ki zamanı çok yaklaşmıştır.


İmam-ı Rabbanî ( K.S.A) zamanında kendisine gelip, “Mehdî sensin” demişler. “Hayır ben değilim” buyurmuş, gerçi ben de öyle zannediyordum ama ben yüzün başını, ( Asrın başını) geçtim. Mehdî asrın başında gelecek, zuhuru asrın başında olacak ve Nakşîbendi halifesi olacak; tabii bu hadis falan değil, İmam-ı Rabbâni’nin sözüdür. Bugün her ne kadar nefsî nefsî zamanı ise de insan elinden geleni yapmalıdır. İnsan kendisini nefis ve şeytandan kurtarmaya çalıştığı gibi elinden geldiği kadar akrabasını, ailesini, çocuğunu, çevresini ve ümmeti Muhammedi de kurtarmaya onlara yardımcı olup yüzlerini Allah’a döndürmeye çalışmalıdır. Bilhassa kendisini nefis ve şeytanın elinde bırakmamaya çok gayret edip kendini muhafaza etmelidir. Kıyamet günü nefsî nefsî’dir. Orada Allah-u Teâlâ herkesin hayır ve günahına göre muamele eder. Kimsenin hayrını kimseye vermez, herkes günahıyla baş başadır. Nefis ve şeytanla elden geldiği kadar bu dünyada mücadele etmek lâzımdır ki yarın nefsî nefsî zamanı olan kıyamette, müşkül durumda kalınılmasın. Bu mücadelenin sûr üfürülünceye kadar devamı lâzımdır.
Nefis ve şeytanla mücadele etmek insanın elinden gelir, kuvveti yeter onlarla mücadeleye. Her kim benim gücüm, kuvvetim yetmiyor derse, o yalan söylüyordur, o kezzabdır.insan nefis ve şeytana yetebilir. İnsan Allah’ın emirlerine muhalefet etmeyebilir, günah işlemek istemese işlemez. Gayet kolaydır. Eğer ben edemiyorum gücümün üstündedir derse yalan söylemiş olur. Çünkü Allah-u Teâlâ :
“Allah bir nefse gücünün yetmediği şeyi teklif etmez. Ancak takatının ve gücünün yeteceği şeyi teklif eder” ( Bakara : 286)
Hiçbir nefse kendi vusatından fazla teklifte bulunmam, buyuruyor, yani Allah kimseye yapamayacağı şeyleri emretmez. Öyleyse insan nefs ve şeytanla mücadele edebilir. Gerçi İmam-ı Rabbâni, Şeyh Abdülkadir Geylâni gibi yapamaz ama kendi gücünün nisbetinde yapabilir. İnsan yapmıyor, sonra da yapamıyorum, edemiyorum, diyor. Bu kendi kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. Şeytanın aldatmasıdır. İnsan kendini Allah’ın vermiş olduğu kuvvet ve nusret nisbetinde muhafaza edebilir, şeytana muhalefet edebilir. Allah’a kulluk dünya işinden zor değil, dünya işi kadar yorucu değildir. İnsan yirmidört saatte bir saat yüzünü Allah’a çeviremez mi? Yirmidört saatte beş vakit namaz kılamaz mı? Her farz namaz en çok beş dakika sürer. Yapamaz mı bunu insan? Esasında insan kendi kendine hile yapıyor, yoksa haram yemek istemese yemeyebilir, gıybet etmek istemese terk edebilir. Demek ki hepsi insanın elindedir. Hoş şeytanın tüfeği yoktur ki insana çevirsin de zorla insanı kötülüğe teşvik etsin. Şeytanın yapabileceği tek şey kalbde vesvese meydana getirip kötü işleri telkin etmeye çalışmaktır. Hepsi bu kadar. Bütün kuvveti bundan ibarettir. Başka hiçbir şeyi yoktur. Eğer insan ona yardımcı olmazsa hiçbir zararı dokunamaz. Fakat insanın canı ( nefsi) da Allah’ın emrine karşı gelmek istiyor. Vücudunun rahatını onda görüyor. Şeytan da arada sırada yol gösteriyor. Başkaca hiçbir şey yapmıyor, zaten elinde de gelmez.
Gavs-ı Kasrevi Abdulhakim El Hüseyni
Kişi sevdiği ile beraberdir

İnsan hep iyilerle bulunmalı, iyilerle arkadaşlık yapmalıdır. İyilerle bulunmanın menfaati ebediyete kadar devam eder. İşte Eshabı Kehf’in köpeği. Köpek olması münasebetiyle haram, necisülayndır. Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak lazım gelir. Çünkü haramdır ( 1). Fakat iyilerle kaldığı için, Allah-u Teala onu beraber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. Haram ve necisülayn olduğu halde cennetlik oldu ve cennette de iyilerle beraber bulunacak.
Halbuki Nuh Peygamberin oğlu, Ulü’l-azm bir peygamber oğlu olduğu halde kafirlerle arkadaşlık yapıp onlarla beraber bulunduğu için imanını kaybetti. Rabbü’l – Alemîn de onu kafirler zümresinden yazdı. Peygamber oğlu olduğu halde kafirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine, imansız olarak gitti ve Cehennemlik oldu. Öte taraftan haram olan bir köpek ise Cennetlik oldu. Çünkü iyilerle beraberdi, onlardan ayrılmadı.
Bu mevzuda Peygamber ( S.A.V) şöyle buyuruyor : İnsan her kimi seviyorsa ( Kıyamette de) onunla beraber ( haşr olacak kiminle arkadaşsa Haşirde de onunla arkadaş olacaktır.)
Öyleyse kimlerle arkadaş olmamız lazım geldiğini, kimleri sevmemiz icap ettiğini bilmemiz lazım; dolayısıyla Hazret’i sevmemiz, şeyhlerimizi sevmemiz, Sadat-ı sevmemiz lazımdır ki, ;Kıyamet gününde de onlarla beraber olup sevdiğimizden menfaat görmüş olalım.
Düşmanlarına bile iyilik yapan, onlara ihsanlarda bulunan Rabbü’l – Alemîn çok büyüktür. Kafirler ki Allah’ın münkirleridir, Allah’ı inkar ederler, dolayısıyla Allah’ın düşmanlarıdırlar, onlara bile iyilik eden, mal veren, evlat veren, dünya keyfi ve zevki veren Rabbü’l – Alemîn nasıl olur da doslarına, yüzünü Allah’a çevirip onu seven kimselere iyilikde bulunmaz, onlara nimetler verip ihsan etmez?
İnsan kendisine fenalık eden, düşmanlık yapan kimselere, elinden geldiği kadar kötülük yapmak ister. Halbuki çok büyük olan Allah-u Teala kendisini inkar eden düşmanlarına bile ihsanlarda bulunurken, tabii ki dostlarına da ihsanlarda bulunacak, yüzünü ona çevirip onu sevenlere de ikramlarda bulunacaktır.
Her kim ki, Allah’a doğru bir adım atarsa, Allah da ona on adım yaklaşır. Her kim ki, yüzünü Allah’a döndürürse Allah da ona yüzünü döndürür. Fakat her kim Allah’a sırt çevirirse, şüphesiz Allah da ona sırt çevirir. Demek ki her şey insanın elindedir. Çünkü Allah-u Teala insana cüz’i ihtiyar vermiş ve doğru yolu da göstermiştir. Doğru yolu tutup o yoldan giden herkes Allah’a kavuşur. Fakat eğri yoldan giden kimse ise kendini helak etmiş olur. Böylece en büyük düşmanlığı kendi kendine yapmış olur. Haşa Allah kimseye kötülük yapmaz. Haşa Allah kimseye zulmetmez. İnsan kendi nefsine zulüm yapmakta, kendi nefsine kötülük etmektedir.

gavs seyyid abdulhakim hüseyni
Dünya ve ahirette olan her şeyin, hatırı için yaratıldığı Peygamber ( A.S.V) her an için taat ve ibadette bulunurdu. Peygamber ( A.S.V) o kadar büyük halk edilmiştir ki, O’nun şefaati olmasa Kıyamet günü hiçbir Peygamber bile Cennete giremez. Hal böyle iken O’nun şefaati olmadan başkaları nasıl Cennete girebilir? Bütün Cennete girecekler ancak ve ancak O’nun şefaati neticesi Cennete girebileceklerdir. İşte bu kadar mükerrem yaratılmış olan Peygamber ( A.S.V) devamlı olarak Allah’a taat ve ibadette bulunurdu. O kadar ibadet ederdi ki, ibadetinin çokluğundan mübarek dizleri şişerdi. Bununla beraber Rabbü’l-alemîn :
Emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et

Diye buyurmuştu. Bu hitap Peygamber ve şahsında bütün ümmete gelmektedir. Demek ki biz ümmet-i Peygamber ( A.S.V) de Allah’ın emrettiği ve Peygamberin ( A.S.V) tebliğ ettiği şekilde hareket etmemiz lazımdır.
Öyleyse insan bu çok aziz ve kıymetli ömrünü Allah yolunda, Allah rızası uğrunda harcamazsa, salih amellerle tüketmezse çok yazık etmiş olur. Çünkü insanın bu kadar kıymet verdiği aziz ömrü, mutlaka ihtiyarlık gelip, hastalık gelip tükenecek, neticede de toprağın altına girecektir. Sonu böyle olunca, artık insan ömrünün ne kıymeti kalır? İnsan, ancak yüzünü Allah’a çevirip, O’nun dostluğunu kazanmak suretiyle ömrünü değerlendirebilir. Allah’ın fazlında nihayetsiz istifade eder; dünyada da rahat eder kabirde de rahat eder, haşirde de rahat eder ve nihayet Cennette ebedi rahata kavuşur.
Allah’ın emrine uymayan ise ebedi olarak zahmet çeker. İnsanın aklı vardır, deli değildir. Dünya işlerinde kimse insanı kolay kolay kandıramaz. Kimse kolay kolay hile yapamaz insana. Halbuki ahiret işinde aldanıyor. Şeytan hileler yaparak çok çabuk insanı kandırabiliyor. İnsanın Allah yolunda da akıllı olması icap eder. Nasıl dünya muamelesinde insan aldatılamıyorsa ahiret işinde de aldatılmamalıdır. Yüzünü Allah’a döndürmeyen kimse aslında delidir. Halbuki insan kendini çok akıllı zannetmektedir.
Bir zamanlar bir padişah vardı. Çok muazzam, mükellef bir köşk yaptırmıştı. İçinde her türlü dünya süsleriyle, ziynetleriyle donatmıştı. Bir gün o taraflara Allah dostlarından birinin yolu düştü. Padişah ihtimamla yaptırdığı sarayını o Allah dostlarından birinin yolu düştü. Padişah ihtimamla yaptırdığı sarayını o Allah dostuna da göstermiş, o Allah dostunu da sarayında gezdirmiş ve sormuştu : “Nasıl, sarayım güzel olmuş mu? Beğendin mi sarayımı? Allah dostu ona şu cevabı vermişti : “Padişahım, sarayında iki büyük ayıp var. Ben iki büyük ayıp gördüm sarayında.” Padişah bu cevaba sinirlenmiş, kızmış : “Nasıl olur da sarayımda iki büyük ayıp görebiliyorsun? Ben hiçbir noksan bırakmadım. Onu dünyanın altın ve gümüşlerini harcayarak süsledim.
Senelerce emek verip bütün gücümü bu sarayın yapımında kullandım. Sen ise iki büyük ayıp gördüğünü söylüyorsun.” Allah dostu olan zat cevaben, “Darılmayın padişahım. Sizim sarayınızda gerçekten iki büyük ayıp vardır. Birincisi, yapılan saray birgün yıkılacak; bunca emek boşa gidecek. İkincisi ise bu sarayı binbir ihtimamla yapan zat da nihayet ölecek; sarayı bırakıp gidecek” deyince, padişah o zaman hakikatı görebilmiş, başlamış ağlamaya. “Çok doğru diyorsun.” demiş. “Gözümüz kör olmuştu, böyle bir gerçeği göremedik. O köşk, o saray yıkılacak. Sonunda toprağa karışacak. Ne kıymeti olabilir? Ve o saray ki yaptıran sahibi ölecek. Artık o neye yarar? Hakikat böyledir. Biz bu iki büyük ayıbını maalesef görememişiz.”
Gavsi_Azam Abbul Hakim el hüseyni hz ( k.s)

Gavsi_Azam Abbul Hakim el hüseyni hz ( k.s)

Şeyh Fethullah Verkanisi ( K.S.) iki kardeştiler. Bir kendisi, diğeri kardeşi Şehmuz. Şeyh Fethullah kendisine yol olarak ilim tahsilini seçti. Medreseye gitti. Daha sonra Seyda-i Taği Hazretlerine gidip ona intisab etti. Seydaya hizmette bulunarak sadatı Nakşibendî’nin arasına karıştı. Sadat-ı Nakşibendî olduğu içindir ki, kıyamete kadar, bu tarikatı Nakşibendî durduğu müddetçe, onun amel defteri kapanmayacak; kıyamete kadar ismi anılacak, kazancı yazılmaya devam edecek.
Kardeşi Şehmuz ise aksine dünyaya yöneldi. O da dünya cihetinden ilerledi. O kadar zengin oldu ki, her vilayette bir mağazasını bulmak mümkündü. Bankalarda o zamanın parasıyla, banknot hariç kırkbin altını vardı. Bu kadar zengindi. Fakat sonunda, bu kadar zenginliğine rağmen, kıtlık yıllarında açlıktan öldü. Hatta kefen alacak para bulamadıklarından yorganının yüzünü söküp ona kefen yaptılar. Bugün için ismi kayboldu. Hiç kimse Şehmuz diye birinin yaşayıp yaşamadığını bilmemektedir. İşte dünyanın sonu. Dünyaya bel bağlamanın neticesi. Bunca zenginliği kendisine fayda vermediği gibi, öldüğü zaman kefen bile bulamadı.
Kardeşi Şeyh Fethullah ise yüzünü Allah’a çevirdiği için Alah ona kerem etti, lütfetti ve onu Sadat-ı Nakşibendi’nin arasına aldı. Kıyamete kadar ismi anılacak. Her gün ona belki on bin, belki de yirmi bin Fatiha okunmaktadır. Nakşibendi yolu olduğu müddetçe, ta kıyamete kadar böylece devam edecektir.
Kişi sevdiği ile beraberdir
İşte böyle, Allah yolunda gidenlerin zahmetleri kaybolmaz. Dünyada da, ahirette de zahmetleri boşa gitmez. Menfaatleri, ticaretleri ebed-ü’l ebed devam eder.
Keşif ehli bir kimse bir gün Gavsı Hizani’ye ( K.S.A) gelip, “Kurban, kabristanımızda hristiyanlar vardır.” demiş. Gavs, “Nasıl, hristiyan var?” deyince, “Kurban kabristanda yüzleri değil de sırtları Kıbleye çevrilmiş olan mevtalar gördüm” karşılığını almış. Gavs ( K.S.A) tebessüm ederek, “Hayır, onlar kafir değil, müslümandırlar. Onların dünyaya karşı aşırı muhabbetleri olduğu için, melekler onların yüzünü Kıble’den çevirip sırtlarını Kıble’ye getirdiler. Dünyaya olan muhabbetleri yüzünden öyle oldular” buyurmuştur.
İnsanın sevgisinin tamamı Allah olmalı, Allah’tan gayri hiçbir şeye muhabbet beslememelidir. Çünkü Allah-u Teala yalnız kendisinin sevilmesini, yalnız Zatına muhabbet edilmesi arzu eder. Başka şeyin sevilmesine, başka şeye muhabbet beslenilmesine asla razı değildir.
Gavsi_Azam Abbul Hakim el hüseyni hz ( k.s)

Gavsi_Azam Abbul Hakim el hüseyni hz ( k.s)

Ancak Allah muhabbeti, Allah dostluğu, Allah sevgisi kazanıldıktan sonra insan her şeyden yana rahata kavuşur. Dünya da rahat olur; kabir de rahat olur; her şey, her şey rahat olur. Ebedi olarak rahata kavuşulur.
Kazançların en karlısı Allah dostluğudur. Yüzünü Allah’a çevirip Allah dostluğu kazanan kimseye eziyet olmaz.
Nemrud’un ateşe atıp yakmak istediği İbrahim Peygamber ( A.S) da Allah dostlarındandı. Nemrut dağlar kadar odun yığmış, ateş yakmıştı. Öyle bir ateş ki kimse yanaşmaya muktedir değildi. Onun için dağda bir mancınık kurup Hz.İbrahim’i mancınıkla ateşe attılar. İbrahim Peygamber ateşe atıldığı sırada Cenab-ı Hak, Cennetten bir taht getirtip ateşin içine kurdurdu. İbrahim ( A.S) ateşin içinde oturdu da asla ateş onu yakamadı. Çünkü Rabbü’l – alemin ateşe, ( Biz ateşe “Ey ateş, İbrahim’e selametli bir serinlik ol!” dedik) ( Enbiya : 79) diye emir buyurmuştu. Ateş de yakmadı, yakamadı. Zaten yakan ateş değil ki. Yakan Allah’tır Ateş ise Rabbü’l – alemin’in vazifeli bir memurudur. Eğer ateş yakıcı olsaydı Hz.İbrahim’i de yakardı. Çünkü o da etten, kemikten, sinirden yaratılmıştı. Bizim gibi bir insandı. Halbuki olan zebaniler devamlı Cehennem’de ateştedirler. Ama ateş onlara zerre kadar zarar veremez. Rahatsız edemez onları. Demek ki yakan ateş değildir. Ateş ancak almış olduğu emre göre hareket eden bir memurdur sadec
Mesela, Seyyid Ahmed er-Rufaî ( K.S.A) Hazretleri’nin tarikatinde olan müridleri de yanan tandırın içine girerler, fakat ateşten zarar görmezlerdi.

Kişi sevdiği ile beraberdir

Gavs-ı Azam Şeyh Seyyid Abdülhakim EROL Hazretleri ( Kuddise Sırruhu )

Gavs-ı Kasrevi Abdulhakim El Hüseyn-i



















israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,340

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Thursday, September 7th 2017, 3:47pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi