Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,183

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Saturday, August 26th 2017, 5:53pm

İslam Dininde Keramet, Keramet Ehli Varmıdır, Kur'anda Keramet İle İlgili Hususlar



İslam Dininde Keramet, Keramet Ehli Varmıdır, Kur'anda Keramet İle İlgili Hususlar


Keramet Nedir ?


Allah ( c.c.), velîlerine zaman zaman ikramlarda bulunur; Kainatın işleyişinde kudretine perde yaptığı sebepleri onlar için bir derece ortadan kaldırıp, normal sıradan insanlara olağanüstü gelen bazı fiilleri veli kullarının elinden göstrebilir; bu tür ikramlara İslamî terminolojide 'keramet' denmektedir ki, en büyük keramet de Sırat-ı Mustakım üzerinde sapmadan gidebilmektir.
İslam'daki Veli kavramını, tasavvufun miskin, bid'atçi, cahill şeyhleri zannedenler muthiş bir yanılgıdadır. Allah'ın dostalarıyla şeytanın dostlarını karıştıranlar, uçurdukları zatların ellerinde görülen sıradan olayları her fırsatta Keramete bağlamayı alışkanlık haline getirir, abartma ve şişirmeler o dereceye varır ki, Veli'sinin "üzerlerine yağmur bile düşmüyor" lanetini, Allahın bir lutfu sanarak uydurup, anlatma yoluna girerler.
Zaman zaman şa'beze( gözbağcılık), sihir, nîrencat. meharîk. falcılık, kahinlik, muneccimlik gibi şeylerin kerametle karıştırılması tabiat kanunlarına güveni sarsmış, bu durum birçok bâtıl inancın, hurafenin, hayal ürünü hususların yayılmasına ve toplumu olumsuz yönde etkilemesine sebeb olmuştur. Baştan beri keramet konusuna ulemanın ihtiyatlı yaklaşmasının sebebi budur.
İbnu'l-Cevzî, keramet olarak gösterilen bazı şeylerin şeytanın oyunu olduğunu, bunların birkısmının saf kişilerin olağan hadiseleri olağan üstü olarak algılamalarından kaynaklandığını, bazan da tesadufen vukua gelen olayların keramet şeklinde anlaşıldığını, bazı kurnaz kişilerin birtakım sahtekârlıklarla bu tür olayları keramet olarak takdim edip halkı sömürdüklerini anlatır.( Telbisu İblis, s. 364-373)

Salih bir kimsenin eli üzere bir harikuladeliğin yani kerametin vuku bulması mümkündür. Ancak kerametin hak olması, her velinin bu türden kerametlerinin mevcut olmasını gerektirmez. Velâyet, bu tür bir olağanüstülüğe muhtaç değildir ( İbn Ebi'l-Izz el-Hanefî, Şerhu Akide fi't-Tahâviyye, Beyrut 1392 s. 561).

Kerâmet hak olmakla birlikte, halkın bu tür olaylara aşırı merak duymaları ve kimi çevrelerin şeyhlerinin propagandası için kerâmet konusunu basamak olarak kullanmaları, kerâmeti olduğundan farklı sınırlara taşımıştır. Gerek Kur'an'dan ve gerek Sünnet'ten keramete delil olarak zikredilen nasslar incelendiğinde bu tür olağanüstülüklerin, ancak salih kişinin bir sıkıntıyla karşı karşıya kalması durumunda sözkonusu olabildiği, her zaman böyle bir şeyin vuku bulmadığı görülecektir.

Keramet ; kerâmetin vuku bulması, salih kişinin ne iradesi ve ne de bilgisi dahilinde olan bir husustur, çoğu zamanda kerameti fark etmez, diğer insanlar fark eder. Kendisine gösterdiği kerametten bahsedilince mahcub olur, onu kendinden bilmez. İlâhî bir lutuf olmakla beraber keramete mazhar olan bir velî kendisinden böyle bir hal zuhur ettiği için bu halin bir mekr, istidrâc ve ibtilâ olmasından korkar. Bu ihtimali dikkate alan velî kerametle denenmek istendiğini düşünerek endişe eder. Bir yandan Allah'ın lutfuna nail olduğu için O'na şükreder, daha çok bağlanır, öte yandan da bunun sorumluluğundan ve getireceği sonuçlardan kaygılanır. Bundan dolayı kendisinden zuhur eden hali ifşa etmez ve bu hal sebebiyle insanların gösterdiği teveccuhun nefsini şımartabileceğin! hesaba kadar.

İmam-ı Azam'ın el-Fıkhu'l-Ekber adlı eserinde yer alan, "Evliyanın kerameti haktır" ifadesi Hanefî fakihleri ve Maturîdî kelâmcıları tarafından tekrarlanmıştır. Hanbelîler ve Selef mezhebi mensubları da kerametin hararetli savunucuları olmuşlardır. ( İbn Teymiyye, el-Furkan beyne Evliyai'r-Rahmân ve Evliyâi'ş-Şeytan, S. 77)

Mucize, peygamberin peygamberliğini ispat ettiğinden yapılması gerekli olduğu halde, keramette aslolan gizlenmesi ve açığa vurulmamasıdır ( Kuşeyri, er-Risâletu'l-Kuşeyri) ye, Mısır ( t.y.), II, 660). Veli ise, gösterdiği harikuladeliğin keramet olduğunu iddia edemeyeceği gibi başkası da kesin olarak‚ "bu kerâmettir" diyemez. Zira bu meydana gelen harikuladelik bir aldatmaca olabilir ( Kuşeyri, er-Risâletu'l-Kuşeyri., II, 661)
Vuku bulduğunda da, salih kişinin o sıkıntısını hafifletmek veya yok etmek; o sıkıntıyı atlatmak için bir çıkış yolu şeklindedir.

Alim denilen şahıs, istediği zaman istediği kerameti! yapıyorsa bu keramet değil, sihirdir! Bir kişi istediği zaman istediğini yapıyorsa bu göz boyamacılığı/sihirden başka bir şey değildir! Çünkü keramet, şahsa kendinden menkul olan bir vasıf değildir. Bilhassa ehli tasavvufta, keramet konusunda sapmalar bu konudan gelmektedir.

AIlimler, özellikle Meryem suresinin 24-26. âyetlerini, Kehf sûresinin 16-17. âyetlerini ve Âl-i İmrân sûresinin 37. âyetini kerâmete delil olarak zikrederler ( Râzî, et- Tefsiru'l Kebîr, Tahran ( t.y), VIII, 30; EbusSuûd, Irşâdu'l-Aklı's-Selîm, Kahire ( t.y), II, 31; Tabatabâî, el-Mizân fi Tefsîri'l-Kur'an, Kum ( t.y), III, 174-175)

Suleyman ( a.s.)'ın vezirlerinden birinin Belkıs'ın tahtını Yemen'den Filistin'e göz açıp kapamadan getirmesi ( Neml, 40), Kehf suresinde anlatıları ashâb-ı kehf kıssası salih insanların kerâmetine örnektir ( Kehf, 9-25). Meryem suresinde Meryem'in kuru hurma ağacını sallaması sonucu yaş hurmaların düşmesi hadisesi de Meryem'in kerametlerindendir. ( Meryem, 19).

Hadis-i şeriflerde bu konudaki rivayetler ise şöyledir: Abd b. Cuveyîn henüz beşikte olan bir çocukla konuşması ( Buhârî, Enbiyâ, 48 ). Sahibiyle konuşan inek kıssası ( Buhâri, Enbiya, 54). Ömer'in Medine'den Nihavend'deki İslam ordusunun kumandanı Sariye "dağa çık diye seslenmesi" ve Sariye'nin bunu duyması ( İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 3)

Mu'cize kerâmet için asıl, keramet ise mu'cizenin bir fer'idir. Kişinin eli üzere kerametin zuhur etmesi, o kişinin peygambere ittibâının bereketiyledir. Böylece kerâmetler, aslında peygamberlerin mucizelerine dahildirler. ( İbn Teymiyye, el-Furkan beyne Evliyai'r-Rahmân ve Evliyâi'ş-Şeytan, Beyrut 1390 h. s. 124).
Bu sebepledir ki kerâmet, ancak şerîata bağlı kimselerden sadır olur. Şerîata bağlı olmayan kimselerin gösterdiği harikulâdelikler keramet değildir. Ayrıca kerâmetin kendisi, mubah olan şeyler cinsinden olmalıdır. Keramette şerîatın emirlerine muhalif unsurlar bulunamaz.
Keramet, ilmin yollarından sayılmaz ve başkalarına delil olamaz. Hele onu, kişinin masumiyetine ve söylediği herşeyin doğruluğuna yormak, İslam'ın prensipleriyle taban tabana zıttır ( İbn Teymiyyle, el-Furkan beyne Evliyai'r-Rahmân ve Evliyâi'ş-Şeytan, Beyrut 1390 h. s. 48-49)

İmamiyye Şîa'sı da kerameti savunur. Bu mezhebe göre on iki imamdan her birinin kerametleri, hatta mucizeleri vardır. Ehl-i sünnet, peygamberlerden zuhur eden harikulade hallerin dışında mucize tabirini kullanmadığı halde Şîa özellikle masum imamların keramet ve mucizeleri bulunduğunu kabul eder. ( Şeyh Mufîd, s. 77, 79) Şîa'ya göre sefir ve bab denilen Şiî din adamlarından da mucizeler zuhur edebilir.
Kuleynî, imamların gösterdikleri kerametlere ve mucizelere örnekler verir. ( el-Uşûl mine'l-kâfi, I, 231, 256-260) İkindi namazını geçiren Ali ( r.anh)'nin bu namazı vaktinde kılması için batan güneşin geri geldiği Şîilik'te mutevâtir bir haber olarak kabul edilir.

Keramet ve Mucize Arasındaki Fark ​
Keramet ile mucize arasında birtakım farklar bulunur. Keramet ve Mucizenin biribirine karıştırmak mümkün değildir. Aralarındaki farklar ise, özet olarak şöyledir:​
1- Mucize, peygamberin peygamberliğini ispat ettiğinden yapılması gerekli olduğu halde keramette aslolan gizlenmesi ve açığa vurulmamasıdır ( Kuşeyri, er-Risâletu'l-Kuşeyri) ye, Mısır ( t.y.), II, 660).

2- Peygamber, mu'cizesini, mu'cize olarak takdim eder ve ona kesin olarak inanmak gerekir. Veli ise, gösterdiği harikuladeliğin kerâmet olduğunu iddia edemeyeceği gibi başkası da kesin olarak 'bu kerâmettir' diyemez. Zira bu meydana gelen harikulâdelik bir aldatmaca olabilir ( Kuşeyri, er-Risâletu'l-Kuşeyri) ye, Mısır ( t.y.), II, 661).
3- Mu'cize, keramet için asıl; keramet ise mu'cizenin bir fer'idir. Kişinin eli üzere kerametin zuhur etmesi, O kişinin peygambere ittibaının bereketiyledir. Böylece kerametler, aslında peygamberlerin mucizelerine dahildirler ( Ibn Teymiyye, el-Furkan beyne Evliyai'r-Rahmân ve Evliyâi'ş-Şeytan, Beyrut 1390 h. S. 124).

Bu sebepledir ki keramet, ancak şerîata bağlı kimselerden sadır olur. Şerîata bağlı olmayan kimselerin gösterdiği harikuladelikler keramet değildir. Ayrıca kerametin kendisi, mubah olan şeyler cinsinden olmalıdır. Keramette şerîatın emirlerine muhalif unsurlar bulunamaz.
Kerâmet, ilmin yollarından sayılmaz ve başkalarına delil olamaz. Hele onu, kişinin masumiyetine ve söylediği herşeyin doğruluğuna yormak, İslam'ın prensipleriyle taban tabana zıttır. ( Ibn Teymiyye, el-Furkan beyne Evliyai'r-Rahmân ve Evliyâi'ş-Şeytan, Beyrut 1390 h. S. 48 49)

Keramet ve İstidrac Arasındaki Fark ​

İstidrac ; mu'min olmayanların, kainattaki kanunlara aykırı olarak, keramet gibi sahibinin haberi olmadan ve zamanın belli olmadığı gibi değil, aksine İstidracı gösteren kafir/fasık istediği zaman istediği yerde gösterdikleri hârikulade hallere de istidrac denilir.
Mesela; Hind fakirlerinin uzun süre aç durmaları, ateşte yürümeleri, vucutlaarına şiş değil kılıç sokmaları ve su içinde uzun süre havasız durabilmeleri gibi hallerdir.


Allah'ın kendilerine verdiği büyük nimetleri, sıhhat, kabıliyet, başarı, makam ve mevkileri; dünya hayatında çıkardıkları her türlü fısk, fitne ve fesatlarına, isyan ve fucurlarına rağmen başlarına ilahî felaketlerin gelmemesini, daha doğru deyişle gecikmesini haklarında hayır sanan Şeytan'ın velileri azgınlıklarında daha da ileri giderler ve sonunda helaktan kurtulamazlar. Fakat, helaklerine kadar içinde bulundukları durum, Allah'ın onları aslında derece derece helake götürmesinden başka bir şey değildir; yani sadece‚ istidrac'tır.
"Ayetlerimizi yalanlayanlar( a gelince); Biz, onlar bilmedikleri yönden istidraca tabi tutarız ( derece derece helake götürürüz) ( A'râf, 192)

Peygamber ( s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâla'nın bir kula günah işlemesine rağmen dünyada sevdiği şeyleri ihsanda bulunduğunu görürseniz bilin ki o istidracdır."
Peygamber sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: "Kendilerine hatırlatılanları unuttuklarında onlara her şeyin kapısını açtık. Nihayet kendilerine verilen nimetlere sevinip zevke dalınca onları azabımızla ansızın yakalayıverdik. Hemen ümitsizliğe kapılıp şaşkına döndüler." ( En'am, 44) ( Ahmed b. Hanbel, IV, 145)

"Bir kişinin havada uçtuğunu, denizde yürüdüğünü veya ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat dine uymayan bir iş yapsa, keramet ehliyim dese de, onu büyücü, yalancı, sapık ve doğru yoldan saptırıcı bilin!" ( El-Munire)

İstidrac hali görünen kafirin, hilesinin ortaya çıkıp rezil olmasına "ihanet" denir. Uluhiyyet veya nubuvvet iddiasında bulunan veya büyü yapan bir kimsenin, misyonunu yalanlayacak olaylarla karşılaşabilir. Başka bir ifadeyle; kafirin elinde iddiasının aksini kanıtlayan harikuladelerin vuku bulmasıdır ( Tehanevî, "hârik" md.].
Nubuvvet iddiasında bulunan Museylime tu'l Kezzâb'ın tek gözü kör olan birini iyileştirmek isterken diğer gözünü de kör etmesi, az olan kuyu suyunu çoğaltmak isterken suyun tamamen çekilmesine sebeb olması gibi olaylar ihanete örnek olarak zikredilir ( Bâcûrî, s. 298-299).


Keramet ve Keşiflerin Kabulünde Ölçü​

Bunlardan çoğu, şayet incelenirse, şu itikad üzere oldukları görülür:
Bazı konularda kendilerinden mükaşefe sadır olur veya insanların çoğunun yapamadığı harikuladelikler gösterir. Mesela:
İşaretle bir şahsı öldürüvermesi, vasıtasız bir şekilde havalarda uçması. Olduğu yerde görünmesine rağmen, aynı zamanda Mekke ve benzeri yerlerde de görünmesi, su üstünde yürümesi, tasını boşlukta tutarak içine su doldurması, bilinmeyen yerlerden gıda alması, zaman zaman insanların gözlerinin önünden yok olması, uzaklardan kendisini yardıma çağıranın yardımına, bulunduğu yerden yardım etmesi, çalınan bir malın nereye saklandığını hiç aramadan haber vermesi, gibi, harukulade şeyler.
Bütün bu saydığımız şeyleri yapmakta olmaları, yapanların veli olduğunu göstermez, ispatlamaz. Gerçek evliyanın kanaati odur ki:
Bir kimse havada uçsa, su üstünde yürüse gene de aldatıcı olabilir ve arkasından kayıtsız şartsız bir biçimde gidilmez. Fakat bu fevkaledikleri göstermenin yanında, Allah Resulüne itaat ettiği de açıkça görülüyorsa, onun yasak ve emirlerini olduğu gibi yerine getiriyorsa, böylesinin bir veli olduğuna inanılabilir ve sözleri yerine getirilmeye değer bulunabilir.
Gerçekte, velinin kerametleri yukarda saydıklarımızdan daha da büyüktür. Zira yukarda saydığımız işleri, Allah dostları yapabileceği gibi, Allah düşmanı kimseler de yapabilir. Harika olaylar, her türlü insanlar arasında olagelmektedir. Bid'at ehli şeytanlar da böyle harikuladeliklere sahip olabilir.
Demek ki kendisinde harikuladelikler görünen herkesi, Allah dostu bir veli olarak görmek ve inanmak lazım gelmez. Her şeyden evvel, insanın yaptıklarına ve söylediklerine bakmalıdır. Yaptıkları ve söyledikleri Kur'an ve sünnete uygun düşüyorsa, ne kadar güzel.
Zira veliler, imanlarının nuruyla, batini gerçeklerin yüze vurmasıyla, İslam şeriatına sımsıkı sarılmalarıyla bilinir ve tanınırlar.
Anlatmaya çalıştığımız meseleler ve benzerleri bazı kişilerde mevcut olabilir. Fakat onlardan öyleleri vardır ki, ne abdest alır, ne de farz namazları kılar. Tersine, üstü başı leş gibi pislik içinde, köpeklerle bir arada bulunur. Hamam köşelerinde, çöplüklerde yatar kalkar. Üstü başı leş gibi kokar. Hasılı şeriatın istediği temizliğe asla itibar etmez. Bunların hiçbir dinde yeri yoktur.
Nitekim Allah'ın Rasulu buyuruyor:
“İçinde, cenabet kişinin, köpeğin bulunduğu eve melek girmez.”
“Şu iki habis ( pis kokulu) bitki olan soğan ve sarmısaktan yiyen koku saça saça bizim mescidimize yaklaşmasın. Çünkü melekler insanların eziyet duyup ikrah ettiği kokulardan eza ve ızdırap duyarlar.”
“Yüce Allah temizliği sever, temiz şeylerden başkasını da kabul etmez.”
“Beş şey zararlıdır. Bunlar ev içinde de, ev dışında da öldürülür. Yılan, fare, karga, dolangaç, saldırgan köpek ve akreb.”
“Kim ziraatını ve hayvanını korumak maksadı dışında köpek beslerse, o, her gün için onun amelinden bir miktar eksilmesine sebep olur.”
“Yanında köpek taşıyan kimselere melekler arkadaşlık etmez.”
“Herhangi birinizin kabını bir köpek yaladığı zaman, bir keresi toprakla olmak üzere, o kabı yedi kere yıkayınız.”​

Yüce Allah buyuruyor ki:
“Azabıma dilediğim kimseyi uğratırım, rahmetim her şeyi kaplamıştır. Bunu Allah'dan sakınanlara, zekat verenlere, ayetlerimize inanıp, yanlarındaki İncil'de, Tevrat'da yazılı buldukları, haber getiren, okuyup yazması olmayan Rasulumüz Muhammed'e uyanlara yazacağız. O Rasul onlara uygun şeyleri emreder, fenalıktan menneder, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar, onların yüklerini hafifletir, ağırlıkları kaldırır. Bu Rasule inanan, hürmet ve yardım eden, onunla indirilen nura inananlar; işte onlar saadete erenlerdir.”( Araf: 157)

Bir insan pis ve kir içinde yaşar, şeytanın emrettiği kötü işleri yapar ve hamam ve çöplüklerde vakit geçirirse; yılan, akreb, arı, köpek kulağı gibi şeyleri yer; sidik ve benzeri necis ve pis şeyleri içerse; Allah'dan başkasından yardım diler veya şeyhine doğru yönünü çevirerek secde eder ve alemlerin Rabbi olan Allah'a ait kılmazsa; Kur'an dinlemekten hoşlanmaz da, diğer çalgı ve müzikleri, şiirleri dinlerse, şeytanın sazını Allah'ın sesine tercih ederse, böylesi bir kişi, gerçekten sapmış olan şeytanın yolundan ve izinden gitmiş olur ve onun dostu sayılır. Velilik ondan, o velilikten uzaktır.

İbni Mesud diyor ki:
“Sizden her biriniz kendi nefsinden değil de, Kur'andan sorumlu tutulacak. Ona duyulan ilgiliden mesul olacak. Kur'anı seven Allah'ı seviyor demektir. Kur'andan hoşlanmıyorsa, Allah'dan ve Rasulunden hoşlanmıyor demektir.”

Osman ( r.anh) da diyor ki:
“Şayet kalbleriniz temizlenmişse, siz hiç bir zaman Allah'ın kitabı Kur'andan doymazsınız.”

Yine İbni Mesud diyor ki:
“Su baklayı yeşerttiği gibi, zikir de imanı kalbde öyle yeşertir. Saz, şarkı ve diğer taganiciler kalbe ancak nifak ilkah eder. İnsan, imanın batini gerçeklerinden haberdarsa, rahmani hal ile; şeytani hali birbirinden ayırd edebiliyorsa, Allah onun kalbine kendi nurundan akıtır.”

Nitekim Yüce Allah buyuruyor ki:
“Ey Muhammed! İşte sana emrimizle birlikte Cebrail'i gönderdik. Sen, kitap nedir, iman nedir daha önce bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şubhesiz sen de insanlara, göklerde olanlar, yerde olanlar kendisinin olan Allah yolunu, doğru yolu göstermektesin. İyi bilin ki, işler sonunda Allah'a döner.”( Şûra: 52)

Ayette geçen nura ulaşanlardan maksat, Tirmizi'nin rivayet ettiği hadisde övülen kimselerdir:
“Mu'minin feraset kuvvetinden, sezişinden, gücünden korkun. Çünkü o, her şeye Allah'ın nuru ile bakar.”


--------------------------



KERÂMET

Kerâmet, sözlükte üstün, değerli, güzel gibi anlamlara gelir.
Islâm kültüründe ‘kerâmet’, Islâmı hakkıyla yaşayan mü’minlerin etrafında görülen olağanüstü durumlara verilen bir addır.
Kerâmet konusu oldukça duyarlı bir konudur. Üzerinde çok konuşulmuş, olabilir mi olamaz mı diye tartışılmış. Kimileri, halkın bu gibi konuları istismar etmesini görererek karşı çıkmışlar, kimileri de ‘Allah’ın gücü her şeye yeter’ diyerek, Allah’ın istediği şeyi yaratabileceğini belirtmişlerdir.
Hikâye ve tasavvuf kitaplarında, takva sahibi mü’minlerin, -ki bunlara ‘Allah’ın veli kulları’ denilmektedir-, hakkında oldukça fazla kerâmet hikayeleri anlatılır. Onlar hakkında veya onların eliyle olağanüstü olaylar, yani bilinen tabiat kanunları dışında, sıra dışı olaylar olduğuna inanılmıştır. Allah, dilerse bu güzel kullarına böylesine üstünlükler verebilir denmiştir. ( Bakınız: Veli)
Islâm alimlerinin çoğunun görüşüne göre ‘velilerin kerameti’ haktır. ( Taftazaní, Islâm Akaidi, 314, I. Inancının Temelleri, Ö. Nesefî, 154, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 285) Allah ( cc), peygamberlerine mucize verdiği gibi veli kullarına da kerâmet verebilir. ( Bakınız: Mucize)
Bazıları demiştir ki, Allah’ın iyi kullarına verdiği her türlü iyi haller, onlara yaptığı ikramlar, olağanüstü olmasalar bile kerâmettir.
Aslında insanın yaratılışından tutun da, evrenin muazzam düzenine kadar her şey Allah’ın mucizesidir. Allah tarafından yaratılan her şey insana göre olağanüstüdür. Bu insanüstü şeylere mucize veya kerâmet dememiz fazla bir şeyi değiştirmez. Allah, kullarına her zaman ikram ediyor. Onların gözü önünde milyarlarca olağanüstü olay yaratıyor. Insan bu olayları her gün gördüğü için pek farkında değildir. Olayların akışı içerisinde onların hepsini normal gibi sanıyor. Halbuki güneşin doğuşundan, karıncanın hayatına, bir bebeğin dünyaya gelişinden, portakalın tadına kadar her şey mucizedir. Bu olağanüstü olayların bir mü’min insanın hayatında veya onunla ilgili bir yerde görülmesi mümkündür ve bu ona Allah’ın bir ikramı gibidir.
Peygamberimiz ( sav) önceki çağlarda yaşayan insanlara ait anlattığı hikâyelerde ( kıssalarda), kendisinden olağanüstü olaylar görülen insanlar bulunmaktadır. ( Bakınız: K. Sitte, 14/218-260)
Kur’an-ı Kerim’de de buna benzer olaylar anlatılmaktadır. Meselâ Hz. Meryem’e mâbette ( camiide) iken Allah’tan rızık ( yiyecek) gelmesi gibi. ( Âl-i Imran, 39)
Kerâmet, yukarıda söylendiği gibi Allah’ın kullarına bir ikramdır, bir hediyesidir. Günlük hayatımızda bu türlü ikramlara her zaman tanık olmaktayız. Birçok müslüman zaman zaman kerâmet denilecek kadar olağanüstü olaya ve iyiliklere kavuşabilmektedir. Hiç beklemediğimiz bir yerde sıkıntıdan kurtulmamız, beklediğimiz bir kimsenin ansızın gelmesi, zor durumlarda birdenbire çıkış yolları bulmamız, beklemediğimiz bir yerde iyi bir başarı göstermemiz ve bunlara benzer yüzlerce olağanüstü durumlarla karşılaşırız. Bir tehlikeden kurtulan için ‘mucize eseri kurtuldu’ denir. Aslında o Allah’ın o insana bir ‘kerâmeti’dir. Ancak çoğu insan bunun farkında değildir.

Kerâmet, özel insanların özelliği değildir.

Allah, Kur’an’da kimlerin ‘veli’ olduğunu anlatmaktadır. Kur’an’ın anlattığına göre Allah’ın koyduğu sınırlara uyan, takva sahibi bütün müslümanlar Allah’ın velisidirler. Böyle bir veli olmak için ‘kerâmet’ göstermek gerekmez. Veli olmanın böyle olağanüstülüklere ihtiyacı yoktur.
Işin aslı böyle olmasına rağmen çağlar boyu, özellikle cahil halk tarafından kerâmet çok yanlış anlaşıldı. Öyle ki, Allah’ın kullarına her zaman ikram edeceğini ( kerâmet vereceğini) unutan kimseler, kerâmeti belli veliler sınıfına verdiler. Kim hangi üstada ( şeyhe) bağlı ise, şeyhinin üstünlüğünü isbat edebilme uğruna, yahut çok sevdikleri için, yahut normal olayları olağanüstü görmek istedikleri için, ha bire kerâmet hikâyelerine baş vurdular. Bağlandıkları insanları böyle görmeyi arzu ettiler.
Tasavvuf kitaplarında bunların yığınla örnekleri vardır. Su üstünde yürüyenler, ateşin tesir etmedikleri, havada uçanlar, uzak yerlere kısa zamanda gidenler, kalpten geçeni bilenler, insanların yardımına koşanlar, rakiplerini taş gibi yapanlar… Kimileri nerdeyse, Allah’a ait bir takım işleri şeyhlerine verirler, Allah’ın yapacağı işleri şeyhlerinin yapabileceğine inanırlar. Tarihte yaşamış nice iyi insan, ahlâk ve fazilet örneği Islam bilginleri bu hikâyeler arasında kaybolup gider. Onların örnek ahlâkları, Allah yolundaki çalışmaları, ibadetlerindeki ihlasları, üstün takvaları fazla anlatılmaz, gündeme getirilmez. Halbuki arkadan gelenler onların hikâyelerinden çok bu tür özelliklerini bilseler, onları belki kendilerine örnek alırlar. Işin doğrusu da budur. Müslümanların, başkalarının kerâmet iddialarına ihtiyacı yoktur.
Büyük âlimler bu gibi konularda çok dikkatli olmuşlar ve halkın kerâmet sanabileceği işlerden şiddetle kaçınmışlardır. Onlar derler ki, ‘gerçek kerâmet dosdoğru istikamettir, yani gittiğin yolun doğru olmasıdır.’ Kimileri de kerâmeti, ‘Bazı şeylerin zamanı geliyor ve Allah’ta onları ortaya çıkarıyor. En büyük kerâmet sizde olan kötü huyların yerini iyi huylara bırakmasıdır’ şeklinde açıklamıslardır.
Ama halk, özellikle bağlandığı hocasının kerâmetinin hastasıdır. Ders aldığı, yararlandığı, öğütlerini tuttuğu insanın olağanüstü durumlarını da görmek ister. Görmese bile uydurmaya başlar. Halbuki insan kim olursa olsun âcizdir. Kendiliğinden hiç bir olağanüstü iş yapamaz. Bize olağanüstü gibi gelen bir takım şeyler Allah’ın o insana ikramıdır. O kimsenin –halkın anladığı manada- veliliğinin isbatı değildir.
Kimileri de zannedir ki, kerâmet sahibi oldukları sanılan kimseler, onları ellerinden tutup cennete götürecekler. Hiç kimse kimseyi cennete götüremez. Peygamberimiz kızı Fatıma’ya, peygamber kızı olduğuna güvenmemesini, kendisi cehennem ateşinden koruyacak amel işlemesini tavsiye etmiştir. Her şey bir sebebe bağlıdır. Insanlar birbirlerine hakkı tavsiye ederler, hidayetine vesile olurlar ama cennete götürmek Allah’a aittir.
Her olağanüstü olay gösteren kimseler de veli sayılmazlar. Nice yalancıların göz boyamak için olağanüstü olaylar gösterdikleri bilinmektedir. Kerâmet iddia edenler zaten yalancıdırlar. Bir kimse hakkında kerâmet hikayeleri duyarsak, o kimsenin islamí hayatına bakalım. Allah ( cc) yolunda olan salih bir müslümansa, Allah ( cc) ona çeşitli ikramlarda bulunabilir. Buna kimileri kerâmet demektedirler ki, bu o insanın işi değil, Allah’ın ona bir bağışıdır.
Allah’ın kendilerine ikram ettiği insanlar, bu kerâmete sahipler diye en üstün insanlar oldular anlamına gelmez. Üstünlük takva iledir.
Kısaca, kerâmet iyi kullara Allah’ın zaman zaman verdiği bağıslardır, yaptığı ikramlardır. Halk arasında anlatılan, kitaplarda yer alan kerâmet hikayelerine ihtiyaç olmadığı gibi, akaid açısından da bağlayıcı değildirler. Müslümanlar güzel örneklerden, doğru kişiliklerden, güzel öğütlerden yararlanabilirler. Salih amel işleyen ve Allah yolunda olan ilim ehlinden örneklik alabilirler.

-----------------------

Mucize ve Keramet haktır

Sual: Mucize ve kerameti inkâr eden kâfir olmaz mı?
CEVAP
Mucizeyi de kerameti de yaratan Allah’tır. Bunu inkâr eden kâfir olur.
Mucize, peygamber olduğunu söyleyen kimsenin, doğru söylediğini bildiren şeydir.

Mucizeyi Allahü teâlâ yaratmaktadır. Her şeyi Allahü teâlâ yaratmaktadır. Allahü teâlâdan başka yaratıcı yoktur. Şu kadar ki, bu dünyanın ve dünya işlerinin düzgün olması için, Allahü teâlâ, her şeyin yaratılmasını sebeplere bağlamıştır. Bir şeyin yaratılmasını isteyen kimse, o şeyin sebebini kullanır. Sebeplerin çoğu, düşünmekle, tecrübe ile, hesapla bulunacak şeylerdir. Bir şeyin sebebi yapılınca, Allahü teâlâ, o şeyi, dilerse yaratır. Mucize ve keramet böyle değildir. Allahü teâlâ bunları sebepsiz olarak, harika olarak yaratır. Sebebe yapışmak, Allahü teâlânın âdetine uymaktır. Allahü teâlânın sebepsiz yaratması, âdetin haricine çıkmak olur, harika olur.

Mucize, yalnız Peygamberde hasıl olur. Başkasında hasıl olmaz. Herhangi bir kimseyi övmek için ( Mucize yaptı) demek, ( Mucize olarak kurtuldu) demek, Onun Peygamber olduğunu söylemek olur. Bunda niyete bakılmaz söze bakılır. Herhangi bir kimseye peygamber demek küfür olur. Söyleyenin imanı gider. Allahü teâlâdan başkasına yaratıcı demek, ( falanca yarattı) demek de böyledir. Müslümanlar, böyle tehlikeli şeyler söylememelidir.

İnsanların bütün işleri, âdet-i ilâhiyye içinde meydana gelir. Allahü teâlâ, âdetini bozarak, sebepsiz şeyler de yaratır. Bunlar Peygamberlerden meydana gelirse Mucize, evliyadan meydana gelirse Keramet, diğer müminlerden meydana gelirse Firaset, fâsıklardan meydana gelirse İstidrac, kâfirlerden zuhur ederse Sihir denir.

Kur’an-ı kerim ve Harikalar
Her müslümanın Kur’an-ı kerime inanması şarttır. Bir âyetinden bile şüphe eden müslüman olamaz. Kur’an-ı kerimde birçok mucize ve keramet bildirilmiştir. Mesela:
Hazret-i Davud’un elinde demir, hamur gibi yumuşardı. ( Sebe 10)

Cinler, kuşlar ve rüzgar Hazret-i Süleyman’ın emrinde idi. Erimiş bakır sel gibi aktı. ( Sebe 12, Neml 17)

Dağlar ve kuşlar Hazret-i Davud’a boyun eğdi. ( Enbiya 79)

Hazret-i İbrahim’i ateş yakmadı. ( Enbiya 69)

Hazret-i İbrahim’in kestiği dört kuş dirildi. ( Bekara 260)

Hazret-i Yunus’u balık yuttuğu halde, zarar gelmeden kurtuldu. ( Saffat 139-145)

Firavun, Hazret-i Musa’ya, ( Peygamberlik sözünde doğru isen haydi bir mucize göster) demişti. Hazret-i Musa da, asasını yere bırakınca, hemen bir ejderha oluverdi. ( Araf 106)

Hazret-i Musa’nın asası yılan olup, sihirbazların sihrini bozarak, gösterdikleri şeyleri yuttu ( Taha 69) [Kâfirlerin sihir ile harika şeyler yaptığı bu âyetten de anlaşılmaktadır.]

Hazret-i İsa beşikte iken konuştu. Elindeki çamurdan şekle üfleyince, canlı kuş oldu. Körleri iyi etti. Ölüleri diriltti. ( Maide 110, A. İmran 49)

Hazret-i Zekeriya, Hazret-i Meryem’in yanında yazın kış, kışın ise yaz meyveleri görürdü. ( A.İmran 37)

Hazret-i Süleyman’ın veziri Asaf, iki aylık mesafedeki Belkıs’ın tahtını, göz açıp kapayıncaya kadar getirdi. Hazret-i Süleyman, ( Bu Rabbimin bir lütfudur) dedi. ( Neml 40) [Hazret-i Süleyman’ın veziri peygamber olmadığı halde, bu kerameti göstermiştir.]

Eshab-ı kehf, yiyip içmeden, 309 yıl uykuda kaldıktan sonra uyanmışlardır. Kur’an-ı kerimde bu olay için, ( İşte bu, Allah’ın âyetlerinden [kudretini gösteren delillerden biri]dir) buyuruldu. ( Kehf 17)

Hazret-i Hızır’ın harikası, sepetteki pişmiş ölü balık canlandı. ( Kehf 63) [Bazı âlimlere göre Hazret-i Hızır, nebi değil velidir. Veli ise, gösterdiği harikalar mucize değil keramettir.]

Ay ikiye ayrılınca, kâfirler, Resulullah için ( Bize sihir yaptı) dediler. ( Kamer 1,2)

Resulullah, Mescid-i Aksaya ve bilinmeyen yerlere bir anda gidip geldi. Mirac hadisesi. ( İsra 1)

Mucizeler de Allah tarafından meydana gelir, fakat kâfirler inanmaz. ( Enam 25, 109)

Peygamberlerin, elinde meydana gelen mucizelerin yaratıcısı da Allahü teâlâdır. ( Hazret-i İsa, ölüleri diriltirdi) demekle ona yaratıcılık vasfı verilmiş olmuyor. Yine Allah yaratıyor. Nitekim, Allahü teâlâ, peygamberlerine verdiği mucizeleri bildirdikten sonra ( Bunları yapan biziz) buyuruyor. ( Enbiya 79)

Cin suresinin son âyetlerinin tefsirinde ( Allahü teâlâ bazı gaibleri, gizli sırları peygamberlerine bildirir, onların gaibden haber vermeleri mucizedir) buyuruluyor. ( Medarik)

Hazret-i Ali anlatır:
Resulullah efendimizle gezerken rastladığımız her ağaç ve her taş, ( Esselamü aleyke ya Resulallah) derdi. ( Tirmizi)

Bir köylü, yakaladığı keleri Peygamber efendimize göstererek, ( Bu hayvan senin peygamberliğini tasdik etmedikçe, inanmam) dedi. Keler de, şehadet etti. ( Beyheki)

Birçok deve ve geyik konuşup Peygamberimizi tasdik etmiştir. ( Nesai)

Bir çoban, bir kurdun konuştuğunu duyunca hayret etti. Kurt, çobana, ( Ey çoban, Muhammed aleyhisselam hak peygamberdir) dedi. Çoban, Resulullahın huzuruna gelip, kurdun söylediklerini anlatınca, ( Kurt doğru söyledi, hayvanların konuşması kıyamet alametidir) buyurdu. ( Taberani)

Resulullahın gelecekten haber veren çok mucizesi vardır. Mesela halife olacak zatlara, ( Emir olunca şöyle yap) ve ( Benden sonra, Ebu Bekir’e ve Ömer’e uyun) buyurmuştur. ( Tirmizi)

Abdülgani Nablüsi hazretleri buyurdu ki:
( Evliyalığı inkâr etmek, dinin bir hükmünü inkâr etmek gibi küfürdür. Evliya ve Peygamber, ne kadar yüksek olursa olsun kuldur. Hârika, keramet hasıl olmasında, kulların hiç tesiri yoktur. Her şeyi yalnız Allahü teâlâ yaratmaktadır. Ancak Allahü teâlâ, Peygamberlerini ve evliyasını başka kullarından üstün tutmuş, başkalarına vermediği keramet ve mucize gibi harikaları, nimetleri bu zatlara ihsan etmiştir.) ( Hadika)

--------------

Mucize-Keramet-Firaset-İstidraç-Sihir

Sual: Harika ne demektir? Fâsık ve kâfirlerde de harika görülür mü?
CEVAP
Harika, enbiyadan meydana gelirse mucize, evliyadan hasıl olursa keramet, müminlerde olursa firaset, fâsıklarda görülürse istidraç, kâfirlerde olana da sihir denir. Birer örnek verelim:

Sihir:
Iraklı bazı kimselerin ağızlarına ateş almalarına, avurtlarına şiş sokmalarına keramet diyenler çıkıyor. Allahü teâlâ, böyle kimselerin Hazret-i Musa zamanında da bulunduğunu, bunların sihir olduğunu bildiriyor. Böyle göz boyamak haramdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
( Bir kişinin havada uçtuğunu, denizde yürüdüğünü veya ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat dine uymayan bir iş yapsa, keramet ehliyim dese de, onu büyücü, yalancı, sapık ve doğru yoldan saptırıcı bilin!) [El-Münire]

İstidraç:
İbrahim Edhem hazretlerine, vecde gelip kendinden geçen bir gençten bahsettiler. Gence üç gün misafir oldu. Gerçekten çok acayip haller gördü. Gencin yediğine baktı. Helal değildi. Onu evine davet edip yemek yedirdi. Gençteki eski aşk ve vecd kalmadı. Genç, ( Sen bana ne yaptın?) deyince, o gence, “Sendeki haller şeytandandı, istidraçtı, helal yiyince şeytan giremedi ve esas halin meydana çıktı” buyurdu. ( T. Evliya)

Firaset:
Hazret-i Osman, yanına gelen birine, ( Gözünde zina eseri var. Bir kadına bakmışsın) buyurdu. O kimse ( Nereden bildin?) dedi. Hazret-i Osman da, ( Müminin firasetinden korkun, o Allah’ın nuru ile bakar) hadis-i şerifini bildirdi. ( Buhari)

Keramet:
Hazret-i Ömer, Medine’de hutbe okurken, İran’a gönderdiği ordunun mağlup olmak üzere olduğunu görüp, camide herkesin yanında, ( Ya Sariye arkanı dağa ver) diye seslendi. O da, dağa yanaştı ve zafere kavuştu. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
( Geçmiş ümmetler içinde vukuundan önce bazı şeyleri haber veren keramet ehli zatlar var idi. Ümmetimden de Ömer onlardandır.) [Buhari, Müslim, Tirmizi]

Kâfir bir hükümdar, kendine ilah demeyen müminleri ateşe atardı. Sıra kucağı çocuklu bir kadına geldi. Kadın, ateşe girmek istemeyince, bebeği, ( Anne sabret, sen hak din üzeresin) dedi. ( Müslim)

Mucize:
Resulullah efendimiz, miracda, Cenneti, Cehennemi ve daha başka yerleri gördü. ( Mevahib)

Dinimizi doğru kaynaktan öğrenmeli
Bir doktor yazar yazısında diyor ki:
1- Ovum hücrelerinin her biri itina ile yaratılmıştır.
2- Bir canlının doğması, insanın kendi biyolojik iradesinden alınarak tam manasıyla Allah’ın tasarrufuna verilmiş olmaktadır.
3- Asıl mucize babasız çocuk doğurmak değil, babalı çocuk doğurmaya mecbur olma olayıdır.
4- Hazret-i İsa’nın babasız doğumuna imkansız demek, “Ben biyoloji bilmiyorum” demektir.
5- Bir yumurta hücresinin insan meydana getirebilmesi için, mutlaka cenab-ı Hakkın özel bir müdahalesi gerekmektedir. Cebrail’in Meryem’i ışınlaması yahut ona bilmediğimiz manyetik bir tesir yapması bu gerçeği dile getirmektedir.
6- Erkek arılar, ana arının döllenmemiş yumurtalarından meydana geldiğine göre, Hazret-i İsa’nın babasız oluşunu aklına sığıştıramayanlar, babasız arıların meydana gelişini nasıl izah edeceklerdir?
CEVAP
1- Cenab-ı Hakkın her yarattığında çeşitli hikmetler bulunur. Bunu itina ile, şunu da itinasız yaratmış demek çok yanlış olur. İtina göstermek, bir işin iyi olması için gayret göstermek demektir. Allahü teala ol derse, istediği gibi oluverir.

2- Allahü teâlânın tasarrufu altında olmayan hiçbir şey yoktur. Kaza ve kader konusunu iyi bilmeyenlerin, böyle tehlikeli sözler etmeleri yadırganamaz.

3- ( Asıl mucize babasız çocuk doğurmak değil) demek, mucizenin ne olduğunu bilmemek demektir. Mucize, Peygamberlerden âdet-i ilahiyye dışında meydana gelen harikalardır. Bunlar, evliyada görülürse keramet, kâfirlerde görülürse sihir denir. Mucize, âdet dışı olan şeydir. Mesela Hazret-i İsa’nın yeni doğunca konuşması böyledir. Çünkü yeni doğan çocuk hemen konuşmaz. Geyiğin Peygamber efendimizle konuşması böyledir. Çünkü geyik insan gibi konuşmaz. Fakat papağanın konuşması böyle değildir. Kuşun uçmasını, insanın yürümesini, balığın suda yüzmesini sağlayan da Allahü teâlâdır. Mucize âdet dışı olur. Taşın denizde yüzmesi gibi. Hazret-i İsa’nın doğması, âdet-i ilahiyye dışında bir harikadır. Bunu âdet-i ilahiyye içine sokup biyolojik hadiselere bağlamak, biyolojik olarak izaha kalkmak mucizeyi bilmemek veya inkâr etmek demektir.

4- Biyoloji bilen doktorun, âdet-i ilahi içinde babasız çocuk olabileceğini söylemesi, tıbben imkansızdır. Mümkün olsa idi, her zaman görülürdü.

5- Âdet-i ilahiyye içinde cenab-ı Hakkın özel bir müdahalesinden bahsetmek, Allahü teâlâ için acizlik olur. Allahü teâlâ, “Kün” yani “Ol” emri ile her şeyi yaratır. Özel müdahale demek, Allahü teâlânın sıfatlarını bilmemekten ileri gelen bir cehaletin mahsulüdür. Hazret-i Meryem’in ışınlanması tabiri de ilme ve edebe aykırıdır.

6- Erkek arıların döllenmemiş yumurtalardan meydana gelmesi, âdet-i ilahiyye içinde devam ede gelen bir hadisedir. Eşeysiz çoğalmalar da böyledir. Bunları İsa aleyhisselamın doğumu ile mukayeseye kalkışmak, mucizeyi bilmemek demektir.

Böyle zararlı kitapları okumamalıdır. Ölmüş bir müslümanın arkasından konuşmak, kötülüklerini açıklamak doğru mudur? Doğru değildir. Çünkü Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
( Ölülerinizi hayırla anın, iyiliklerini söyleyin, kötülüklerini açıklamayın!) [Tirmizi]

Ölmüş de olsa, bid’at ehlinin ve Müslümanlığı yanlış anlatanların bu iftiralarını söylemek lazımdır, gıybet olmaz, emr-i maruf olur. ( Redd-ül Muhtar) Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
( Fitne veya bid’at yayıldığı zamanda, hakkı bilen, bilgisini açıklasın! Hakkı yani doğruyu bildiği halde gizleyene lanet olsun!) [Hatib]

Evliyanın yardımı
Sual: Yaşayan veya vefat eden evliyadan nasıl yardım istenir?
CEVAP
Onun büyüklüğüne inanmak ve onun yolunda olmak lazımdır. Ruhuna Yasin-i şerif veya üç İhlas bir Fatiha okuyup hediye edilir. Sonra hiçbir şey düşünmeden saygı ve tevazu ile ismini söyleyerek tavassut etmesi için yalvarılır.

İyilerin duası
Evliyadan bazıları, ( Şu şöyle olacak diye) yemin etse, Allahü teâlâ onu yalancı çıkarmaz, onun istediğini yaratırdı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
( Öyle kimseler gelecek ki, elbiseleri eski, üstü başı tozludur. Fakat bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onların yeminlerini doğru çıkarır.) [İbni Ebiddünya]

Ebu Ubeyde el-havas hazretleri, Basra’daki bir yangın içinde dolaşırken, Basra valisi, ona ( Ateş içinde ne dolaşıyorsun, yanarsın) dedi. O da, ( Rabbime beni ateşte yakmaması için yemin ettim) buyurdu. Vali, ( O halde ateşi söndür) dedi. O da ateşi söndürdü.

Ebu Hafs hazretleri de, merkebini kaybeden bir köylüye rastladı. Köylü ( Başka malım yok. Merkebimi bulmam gerekir) dedi. Ebu Hafs hazretleri, ( Ya Rabbi bu köylünün merkebini buldurmadan bir adım atmam) diye yemin etti. Az sonra merkebi karşısına çıka geldi. ( İhya)

Sual: Mucize ile olan şey, bugün fen ile de mümkündür. Mesela Amerika’da üç günde dil öğreniliyor. Bunun izahı nedir?
CEVAP
Bazı mucizeler zaman ve mekan ile mukayyeddir. Yani o zaman mucizedir. Mesela Peygamber efendimiz, mübarek elini başına koyunca baş ağrısı geçerdi. Bugün ilaçla geçiyor. Kur'an-ı kerim, her zaman mucizedir.

Sual: Mürşid-i kâmiller, müridlerinin düşüncelerini nasıl anlarlar?
CEVAP
Mürşid-i kâmiller kalmadı. Onlara sorup öğrenmemiz imkansız oldu. Bazıları Hazret-i Ömer’in gördüğü gibi TVdeki gibi net görür, buna tayyi mekan denir. Bazıları da, tevilli olarak, yani alametlerini görüp anlarlar. Bazıları da, hiç görmeden kalblerine ilham olunur.

Sual: Şah-i Nakşibend, Abdülkadir-i Geylani ve Ahmed Rıfai hazretlerinden hangisi daha üstündür?
CEVAP
Bir ilkokul talebesi, bir profesörün bilgi derecesini ölçemez. Şu profesör, ötekinden üstündür dese, hiç kıymeti olmaz. Evliya olmayan kimse de ( Şu veli, ötekinden üstündür) diyemez. Derse, hiç kıymeti olmaz. Bahsettiğiniz üç zatın da büyük evliyadan olduğunu, onlardan sonra gelen veliler bildirmişlerdir.

Sual: Hint Yogilerinde veya başka kâfirlerde görülen harikulâde hallere keramet denir mi?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Harikalar, kerametler ikiye ayrılır:
Birincisi Allahü teâlânın zatına ve sıfatlarına ve işlerine ait olan bilgiler ve marifetlerdir. Bunlar, akıl ile, düşünmekle elde edilemez. Allahü teâlâ, seçtiği kullarına ihsan eder.

İkincisi, madde âlemindeki gaybleri bilmektir. Bu harika seçilmiş kullara verildiği gibi, kâfirlere de verilir. Bunların birincisi kıymetlidir. Bunlar, doğru yolda bulunanlara, Allahü teâlânın sevdiklerine verilir. Cahiller ise, ikincisini kıymetli sanırlar. Keramet deyince, yalnız bunları anlarlar. Açlıkla ve insanlardan kaçarak, nefslerini temizleyen her insan, mahlukların gayblerini haber verir. İnsanların çoğu, hep dünyayı düşündükleri için, böyle haber verenleri Evliya sanır. Hakikatten haber verenlere kıymet vermezler. Bunlar Evliya olsalardı, bizim hallerimizden haber verirdi, derler. Bu bozuk ölçüleri ile, Allahü teâlânın sevdiği kullarını inkâr ederler. [c.1, m.293]

Harika, kâfirde görülürse sihir, evliyada görülürse keramet denir.

Harikaların mahiyeti
Sual: Mucize ve keramet ile istidraç ve sihir arasındaki fark nedir? Allahü teâlâ, kâfire bu kuvveti niçin verdi? Bunlar birbirinden nasıl ayırt edilir?
CEVAP
İslam âlimleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela, buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır.

İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara, iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını da aldatmak için, bunlara, âdetini bozarak, sebepsiz harika şeyler yaratıyor. [İslamiyet'e uyanların nefisleri temizlenir, düşmanlıkları kalmaz. Açlık çeken, sıkıntılı yaşayan kâfirlerin nefisleri ise zayıflar. Kötülük yapamaz. Bunun için, papazlarda da harikulade işler hasıl olur.]

1- Peygamberlerden, meydana gelen harikalara ( Mucize) denir.

2- Evliyadan meydana gelen harikalara ( Keramet) denir.

3- Evliya olmayan müminlerden meydana gelen harikalara ( Firaset) denir.

4- Fâsıklardan, günahı çok olanlardan zuhur edenlere ( İstidraç) denir. Allahü teâlânın aldatarak, nimet şeklinde gösterdiği musibetlerdir. Onları derece derece, yavaş yavaş Cehenneme götürür.

5- Kâfirlerden zuhur edenlere ise ( Sihir), yani büyü denir.
İbni Hacer-i Hiytemi hazretleri diyor ki: Sihir ile, birinin kolunu kesip, sonra yapıştırmak, kendi ağzına, bedenine bıçak, kama sokup çıkarmak gibi gösteriler yapan tarikatçılar, bu gösterilerine keramet derse, Kadı tarafından öldürülür. Başka şekilde yapıyorsa, öldürülmez, ama, ağır cezalandırılır. ( Fetava-yı hadisiyye)

İbni ebi Zeyd Kayrevani diyor ki: Sihrinde küfre sebep olacak şey yoksa, el çabukluğu yapıyorsa, ama buna keramet diyorsa cezalandırılır. ( İsbat-ü keramatil- Evliya)

Allahü teâlânın, bir kulun bütün muradını yerine getirmesi, her istediğini vermesi, harikalar göstermesi, onun Allahü teâlâ katında makbul bir kul olduğunu göstermez. Bunlar, bazı kullarına iyilik ve ihsandır. Bazılarına da istidraçtır. Allahü teâlâ, mealen ( Onları derece derece aşağı indiriyoruz, helake sürüklüyoruz; ama onlar bunu bilmiyorlar) buyurdu. ( Araf 182) [Birbiri ardınca kendilerine nimetler gelir, onlar bunu bir lütuf sanırlar da şımarırlar. İşte o zaman üzerlerine Allah'ın azabı hak olur. ( Beydavi) Onlar her günah işledikçe biz de nimetimizi yenileriz demektir. ( Dahhak)]

Keramet ile istidraç arasındaki fark şöyledir:
Keramet sahibi olan kimse, keramet ile meşgul olmaz ve onunla öğünmez. Bilakis, kendisinden keramet zuhur edince, kendisinden meydana gelen bu hâlin istidraç olabileceği endişesi ile Allahü teâlâdan korkusu iyice artar. Fakat istidraç sahibi olan kimse, bu durum, güzel haller ve ameller ve bu amellerin neticeleridir diye zan eder. Bunların aldatma ve saptırma olduğunu anlamaz. Kendinde bir olgunluk ve üstünlük olduğu hayali ile insanlara hakaret nazarı ile bakar. Kendini azab-ı ilahiden emin bulur. Kötü akıbetten sakınmaz. [Firavun, atı ile giderken atının ön ayakları uzardı, yokuşa doğru giderken kısalırdı. Dişlerinin arası açık değildi, yemek kırıntıları girip rahatsız etmezdi. Ömründe bir kere başı ağrımamıştı. Bu halleri kendinden bilip tanrılık iddiasında bulundu ve ebedi azaba sürüklendi.]

Keramet ile istidracı birbiri ile karıştırmamalı. Keramet sahibi olmayı istemek, Allah’tan başkasını sevmek demektir. Velinin keramete ihtiyacı yoktur. Kalbin zikre alışması yanında, kerametin hiç kıymeti yoktur. Evliyanın keşfinde hata olabilir. Evliyanın keşfi, İslamiyet'e uygun olursa, ona güvenilir. Böyle değilse güvenilmez. Keramet sahibi olmak, derecenin yüksek olmasını bildirmez. Evliya büyük günahtan korunmuştur ama, küçük günahtan korunmuş değildir. Ama hemen gafletten uyandırılıp tevbe eder ve af dilerler.

Harikalar gösteren kimsede İslamiyet'e kıl ucu kadar aykırılık var ise, onunki keramet değil istidraçtır. Salih bir kimse, keramet ile istidracı ayırabilir. Harika gösteren biri ile konuşunca, kalbinde, dünya sevgisi azalıp, Allahü teâlâya bağlılığı artarsa onun, keramet sahibi bir Veli olduğunu anlar. Eğer böyle olmazsa, istidraç sahibi olduğu anlaşılır.

Evliyanın sözleri ile, kalbinde bir değişiklik duymayan kimse, hayvan gibi olan cahil bir kimsedir. Onun ruhu hasta, basireti, yani kalb gözü kördür, duygusuzdur.

Keramet ve istidrac
Sual: Olağanüstü hâlleri görülen her kimseye, mesela, deniz üstünde yürüyen bir şeyhe keramet sahibi denir mi?
CEVAP
Olağanüstü hâller bazılarında görülebilir. Deniz üstünde yürüyen kişi, eğer peygamberse, bu hâline mucize, evliya ise keramet, fâsık veya bid’at ehliyse istidrac, kâfirse sihir denir. Demek ki, her olağanüstü hâli görülen kimseye keramet sahibi demek yanlış olur. Çok kimse, istidraçla kerameti ayıramadığı için sapıkların kurbanı oluyor.

Tarikat şeyhi denilen kimse, Ehl-i sünnet değilse, denizde yürüse, havada uçsa, ağzına ateş alsa, böyle hâller, istidrac veya sihirdir. Onun için uçan herkesi evliya sanmamalı. Ehl-i sünnet olup olmadığına, dinimizi, fıkıh bilgilerini, helâli haramı bilip bilmediğine bakmalı. Bundan dolayı, ilk önce, Ehl-i sünnet itikadını ve ilmihâl bilgilerini iyi öğrenmeli. Bunları bilen kimse, bid’at ehli şeyhlerin tuzağına düşmekten kurtulur.

Telepati
Sual: Telepatinin mucize ile bir ilgisi var mıdır?
CEVAP
Yoktur. Telepati, Yunanca’dan gelen bir kelimedir. Uzakta meydana gelen bir olayın anında hissedilmesine veya düşüncelerin ve görüntülerin akıldan akıla, beyinden beyine transferine ( Telepati) denilmektedir.

-------------------


Mucizeyi kerameti yaratan Allah’tır

Sual: Mucize ve kerameti inkâr eden kâfir olmaz mı?
CEVAP
Mucizeyi de kerameti de yaratan Allahü teâlâdır. Bunu inkâr eden kâfir olur.
Mucize, peygamber olduğunu söyleyen kimsenin, doğru söylediğini bildiren şeydir.

Mucizeyi Allahü teâlâ yaratmaktadır. Her şeyi Allahü teâlâ yaratmaktadır. Allahü teâlâdan başka yaratıcı yoktur. Şu kadar ki, bu dünyanın ve dünya işlerinin düzgün olması için, Allahü teâlâ, her şeyin yaratılmasını sebeplere bağlamıştır. Bir şeyin yaratılmasını isteyen kimse, o şeyin sebebini kullanır. Sebeplerin çoğu, düşünmekle, tecrübe ile, hesapla bulunacak şeylerdir. Bir şeyin sebebi yapılınca, Allahü teâlâ, o şeyi, dilerse yaratır. Mucize ve keramet böyle değildir. Allahü teâlâ bunları sebepsiz olarak, harika olarak yaratır. Sebebe yapışmak, Allahü teâlânın âdetine uymaktır. Allahü teâlânın sebepsiz yaratması, âdetin haricine çıkmak olur, harika olur.

Mucizenin şartları vardır:
1- Allahü teâlânın, mutad sebepler olmadan yapmasıdır. Çünkü Onun Peygamberini tasdik ettirecektir.

2- Harikulade olmalıdır. Âdet olan şeyler, mesela güneşin her gün şarktan doğması, ilkbaharda çiçeklerin açması, mucize olmaz.

3- Bunu, başkalarının yapamaması gerekir.

4- Peygamber olduğunu bildiren kimsenin istediği zaman hasıl olmalıdır.

5- İstediğine uygun olmalıdır. Mesela ( Şu ölüyü dirilteceğim) deyince, başka harika hasıl olursa, mesela dağ ikiye ayrılırsa, mucize olmaz.

6- İsteyip de hasıl olan mucize, kendisini yalanlamamalıdır. Mesela, ( Şu hayvan ile konuşacağım) deyince, hayvan ( Bu yalancıdır) derse, mucize olmaz.

7- Mucize, peygamber olduğunu söylemeden önce hasıl olmamalıdır. İsa aleyhisselamın beşikte konuşması, kuru ağaçtan taze hurma isteyince, eline hurma gelmesi, Muhammed aleyhisselam çocuk iken, göğsünün yarılıp, kalbinin yıkanıp temizlenmesi, başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine selam vermeleri gibi, önceden hasıl olan harikalar, mucize değildi. Keramet idiler. Bunlara İrhas denir. Peygamberliği kuvvetlendirmek içindirler. Bu kerametlerin Evliyada da hasıl olmaları caizdir. Peygamberler, peygamberlikleri kendilerine bildirilmeden önce, Evliya derecesinden aşağıda değildirler. Kerametleri görülür. Mucize, peygamber olduğunu bildirdikten az zaman sonra hasıl olabilir. Mesela, bir ay sonra şöyle olur deyince, hasıl olduğu zaman mucize olur.

Mucize, yalnız Peygamberde hasıl olur. Başkasında hasıl olmaz. Herhangi bir kimseyi övmek için ( Mucize yaptı) demek, ( Mucize olarak kurtuldu) demek, Onun Peygamber olduğunu söylemek olur. Bunda niyete bakılmaz söze bakılır. Herhangi bir kimseye peygamber demek küfür olur. Söyleyenin imanı gider. Allahü teâlâdan başkasına yaratıcı demek, ( falanca yarattı) demek de böyledir. Müslümanlar, böyle tehlikeli şeyler söylememelidir.

Peygamber, ne kadar yüksek olursa olsun kuldur. Mucize hasıl olmasında, kulların hiç tesiri yoktur. Bütün Peygamberlerin mucizelerini de yaratan ancak Allahü teâlâdır. Her şeyi yalnız Allahü teâlâ yaratır. Bir âyet meali:
( De ki: Mucizeler Allahü teâlânın kudreti ve iradesi ile olur.) [Ankebut 50]

Ancak Allahü teâlâ, enbiyasını ve evliyasını başka kullarından üstün tutmuş, başkalarına vermediği mucize ve keramet gibi harikaları, bu zatlara ihsan etmiştir. Mesela Hazret-i Musa zamanında sihir, büyücülük çok ilerlemişti. Musa aleyhisselam asasını yere koyunca, büyük bir ejderha olur, sihirbazların ellerindeki aletleri, ipleri yutardı. Hazret-i İsa zamanında ise, tıp ileri idi. Hazret-i İsa hastaları iyi eder, ölüleri diriltirdi.

Peygamber efendimizin zamanında ise edebi söz ve yazı sanatı çok ileri idi. Yarışmada birinci olan şiir, yazı ve konuşmalar Kâbe duvarına asılırdı. Kur’an-ı kerim gelince, bunlar indirilip yerine, gelen âyetler kondu. İnatçı kâfirler hariç herkes Kur’an-ı kerimin Allahü teâlânın kelamı olduğuna inandı. Bir benzerini hiç kimse söyleyemedi. Nitekim mealen, ( Bu Kur'an, Allah kelamıdır, inanmıyorsanız, bir âyeti kadar siz de söyleyin, söyleyemezsiniz) buyuruldu. Bütün düşmanlar el ele verip, yıllarca uğraştıkları halde benzerini bugüne kadar söyleyemediler, söylemeleri de mümkün değildir. Bunun dışında Peygamber efendimiz aleyhisselamın sayısız mucizesi görüldü. [Geniş bilgi için Peygamber Efendimiz maddesine bakınız.]

Mucizeleri inkâr etmek
Sual: İmam-ı Süyuti’nin Hasaisul kübra isimli bir kitabı var. TV’de şov yapanlardan biri, bir konuşmasında bu kitabı tenkit etti. Sahabiler nereye gitse onlara İslam’ı anlatmak için, mucize olarak oranın dilini konuşmalarını saçmalık olarak niteleyip şöyle dedi:
“Resulün mucizesi olarak gösterilen bu olay tam bir saçmalıktır. Süyuti buna alet olmaktadır. Onun için size Kur’andan başka kitap okumayın diyorum.”
Bu sözlerinde haklı mıdır?
CEVAP
İmam-ı Süyuti hazretleri büyük İslam âlimidir. Hadis imamı ve müctehid idi. Her biri çok kıymetli olan, 500’den fazla kitap yazdı. Daha 22 yaşında iken, Celâleddin Muhammed bin Ahmed Mehalli’nin yarıda bıraktığı tefsiri tamamladı. Bunun için Celâleyn tefsiri denildi. 8 yaşında hâfız oldu. Tefsir, hadis, fıkıh, nahv, meâni, beyân, bedi’ ve lügat ilimlerinde uzman oldu.

Sahabilerin yabancı dilleri bir anda öğrenmesi Resulullahın mucizelerindendir. Resulullaha mucizeyi veren Allahü teâlâdır. Allah’ın kudretinden şüphelenmek kadar cahillik ne olabilir ki?

Bazı kimseler, ölmüş evliyanın keramet göstermesine de inanmıyorlar. O kerameti yaratan da Allah’tır. Bu insanlar Allahü teâlânın kudretinden nasıl şüphe ediyorlar ki?

----------------------

KERÂMET

Değerli, üstün, güzel ve ikrâm. İstilahda; "mü'min ve salih kimsenin eli üzere cereyan eden harikulâde hal" anlamındadır.

Bazı âlimler, harikulâdelik şartını koşmaksızın Allah'ın evliyaya her türlü ikramına kerâmet ismini vermişlerdir ( Seyyid Sabık, el-Akidetü'l İslamiyye, Beyrut ( ty), s. 24). Burada "harikulâde hal"den maksat, vuku buları olayın, genel-geçer tabiat kanunlarının dışında cereyan etmesidir.

Haddizatında kâinata hâkim olan düzen ve intizam, harikuladelikten çok daha mükemmel bir olaydır. Bu sebepledir ki yüce Allah: "Eğer her ikisinde-yerde ve gökte- Allah'tan başka ilahlar bulunsaydı, onların her ikisi de harap olurdu" ( el-Enbiyâ, 21/22) buyurarak kâinata hâkim olan düzen ve intizâmı kendi birliğine delil getirmiştir. Harikulâdeliğin insanlar tarafından önemsenmesi, her gün onları müşâhede etmeleri sebebiyle kâinata hâkim olan bu mükemmel kanunlara karşı alışkanlık kazanmalarından kaynaklanmaktadır.

Tabiat kanunlarının yaratısı Allah olduğuna göre onları değiştirmek de O'nun kudretindedir "Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah, her şeye kadirdir" ( Âlu İmrân, 3/189). O halde harikulâdeliğin mümkün olup olmadığını tesbit etmek için O'nun bize gönderdiği kitaba müracaat etmemiz gerekir.

İlimler, özellikle Meryem sûresinin 24-26. âyetlerini, Kehf sûresinin 16-17. âyetlerini ve Âlu İmrân sûresinin 37. âyetini kerâmete delil olarak zikrederler ( bk. Râzî, et- Tefsiru'l Kebîr, Tahran ( t.y), VIII, 30; EbusSuûd, İrşâdü'l-Akli's-Selîm, Kahire ( t.y), II, 31; Tabatabâî, el-Mizân fi Tefsîri'l-Kur'an, Kum ( t.y), III, 174-175)

Hz. Süleyman'ın vezirlerinden birinin Belkıs'ın tahtını Yemen'den Filistin'e göz açıp kapamadan getirmesi ( en-Neml, 27/40), Kehf sûresinde anlatıları ashâb-ı kehf kıssası salih insanların kerâmetine örnektir ( el-Kehf, 18/9-25). Meryem sûresinde Hz. Meryem'in kuru hurma ağacını sallaması sonucu yaş hurmaların düşmesi hadisesi de Hz. Meryem'in kerametlerindendir. ( Meryem, 19/19).

Hadis-i şeriflerde bu konudaki rivayetler ise şöyledir: Abd b. Cüveyîn henüz beşikte olan bir çocukla konuşması ( Buhârî, Enbiyâ, 48 ). Sahibiyle konuşan inek kıssası ( Buhârı, Enbiya, 54). Hz. Ömer'in Medine'den Nihavend'deki İslam ordusunun kumandanı Sariye "dağa çık diye seslenmesi" ve Sariye'nin bunu duyması ( Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, II, 380-381).

Allahu Teâlâ Âlu İmrân sûresindeki âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: "Bunun üzerine Rabb'ı onu Meryem'i- güzel bir şekilde kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı da ona bakmağa memur etti. Zekeriyyâ ne zaman ( Meryem'in bulunduğu) mikraba girdiyse onun yanında bir yiyecek buldu: 'Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?' dedi. O da: 'Bu Allah tarafından. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir' dedi.' ( Âlu İmrân, 3/37).

Âyette Hz. Meryem'e verilen bir rızıktan bahsediliyor. Üzerinde duracağımız husus, bu rızkın nereden gelmiş olabileceğidir. Tabiî yollardan mıydı, yani tabiat kanunlarına uygun bir şekilde mi, yoksa harikulâde bir yoldan mı geliyordu? Âyetin ifade uslûbu ve onu takip eden âyette Hz. Zekeriyya'nın duası, rızkın harikulâde gelmiş olduğunu destekler mahiyettedir. Şöyle ki: Eğer harikulâde bir yoldan gelmemiş olsaydı, bunun Hz. Meryem'i övme makamında zikredilmesinin bir anlamı olmazdı ( Râzî, a.g.e, VIII, 30; Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, Beyrut ( t.y.), III. 144).

Hz. Zekeriyyâ'nın duası meselesine gelince, Hz. Zekeriyyâ yaşlanmış ve hanımı da çocuk getirmekten kesilmişti ( Âlû İmrân, 3/40). Ancak Hz. Meryem'e gönderilen bu rızka şahit olunca: "Rabbim bana katından temiz bir nesil ver. Sen duayı işitensin" ( Âlu İmrân, 3/38 ). Şeklinde dua etmiştir. Onun oracıkta bu dua ile Allah'tan kendisine temiz bir nesil vermeyi istendiğinde bulunması anlamlıdır. Birçok müfessirin de belirttiği gibi, Hz. Meryem için vukubulan bu olağanüstü hadiseyi görünce, hanımı çok yaslanmış ve çocuktan kesilmiş olmasına rağmen bir çocuklarının olması arzusu içine düşmüş ve Allah'a bu niyazda bulunmuştur ( Fahrüddin er-Razî, a.g.e, VIII, 30; Ebu's-Suûd, II, 31).

Ayrıca rızık kelimesi âyette nekre ( belirsiz) olarak zikredilmektedir ki bu, o rızkı tazime delalet eder. Yani alışılmışın ve beklenenin dışında bir rızık olduğuna işaret vardır ( Râzı; a.g.e., VIII, 30; Ebu's-Suûd, a.g.e., II, 30).

Netice olarak bir harikulâdelikten bahsedilmektedir. Salih bir kimsenin eli üzere bir harikulâdeliğin yani kerâmetin vuku bulması mümkündür. Ancak kerâmetin hak olması, her velinin bu türden kerâmetlerinin mevcut olmasını gerektirmez. Velâyet, bu tür bir olağanüstülüğe muhtaç değildir ( İbn Ebi'l-İzz el-Hanefî, Şerhu Akide fi't-Tahâviyye, Beyrut 1392 s. 561). Nitekim sahabeden birçoğunun bu tür bir kerâmeti yoktur ( Muhammed Fahr Şakfe, et-Tasavvuf Beyne'l Hakk ve'l-Halk, Suriye 1971, s. 103).

Kerâmet hak olmakla birlikte, halkın bu tür olaylara aşırı merak duymaları ve kimi çevrelerin şeyhlerinin propagandası için kerâmet konusunu basamak olarak kullanmaları, kerâmeti olduğundan farklı sınırlara taşımıştır. Gerek Kur'an'dan ve gerek Sünnet'ten keramete delil olarak zikredilen nasslar incelendiğinde bu tür olağanüstülüklerin, ancak salih kişinin bir sıkıntıyla karşı karşıya kalması durumunda sözkonusu olabildiği, her zaman böyle bir şeyin vuku bulmadığı görülecektir. Ayrıca böyle bir kerâmetin vuku bulması, salih kişinin ne iradesi ve ne de bilgisi dahilinde olan bir husustur. Vuku bulduğunda da, salih kişinin o sıkıntısını hafifletmek veya yok etmek; o sıkıntıyı atlatmak için bir çıkış yolu şeklindedir.

Kerâmetin çekildiği en tehlikeli alanlardan biri, hiç şüphesiz, salih kişinin gaybı bildiği, kalbleri okuduğu şeklindeki kanaattır.

Keramet ve gaybı bilme meselesi:

Gayb, bilinmeyen demektir. Allah’tan başka kimse bilmez mealindeki ayet bu hakikati ihtar etmektedir.

Cin suresi 26. ayette Gaybı ancak Allah’ın bileceği ifade edilir. Ancak devamındaki ayette ise, razı olduğu kullarına gelecek ve geçmişten bilgiler vereceği haber verilir. Demek ki, Allah bildirirse Allahın sevgili kulları da bilebilir.

Öyleyse "Gaybı ancak Allah bilir" sözünü Allah bildirmezse kimse gaybı bilemez diye anlamak gerekir. Nitekim peygamberimiz kendinden sonra olacak ve önceden olmuş bazı olayları Allah’ın izniyle haber vermiştir.

Evet Allah kendi iradesi gereği bir sevgili kuluna ( Peygamber veya evliyaya ) gaybı bildirebilir. Bu zat-ı muhteremler de kablel- vuku bir hadiseyi haber verebilir. Yani bir hadise daha vuku bulmadan önce Allah başkalarına da bildire bilir. Bu durum Allah’ın hür iradesinin de delilidir. Şayet Allah’tan başka kimse bilmez, deyip peygamber ve evliyalarında gaybı bilemediğini iddia etsek o zaman hem ayetin sıhhatine de zarar vermiş hem de Allah’ın iradesinin de kayıtlanması anlamında bir fikri peşinen kabullenmiş olacağız. Bu ise, bizim itikatımıza terstir.

Vahiy sadece peygamberlere gelir. ilham ise Allah'ın veli ve sevgili kullarından herkese gelebilir.

Bu konudaki bir diğer mütalaa Hz. Peygamber bir hadis-i serifinde "mü'minin ferasetinden sakının Çünkü o Allah'ın nuru ile bakar" ( Tirmizî, Tefsîru sûre, 15/6). Âyet-i kerimesinde işaret edildiği gibi, salih bir mü'min ferasetiyle karşısındakinin bazı durumlarını sezebilir. Nitekim yolda yürürken bir kadına bakan bir adam Hz. Osman'ın yanına girince, Hz. Osman ( r.a) "biriniz içeri giriyor ve iki gözünde zina eseri gözüküyor" der. Bunun üzerine adam "Rasûlullah'dan sonra bir vahiy mi geliyor yoksa" diye sorar. Hz. Osman "hayır, ancak mü'minin feraseti vardır" der ( Nebhânî, Huccetu'l-lahi 'ale'l-Alemîn, s. 862).

Durum bu noktadan değerlendirilince gaybı bilmenin sınırlarının iyi belirlenmesi gerekir. Yukarıda verilen ölçüler çerçevesinde diyebiliriz ki. her hangi bir kimseyi harikulade olaylar göstermesi nedeniyle, onun veli olduğuna hüküm veremeyiz. Gösterdiği olağanüstü halin de kerâmet olduğunu kabul edemeyiz. Önce bu kimsenin İslâm'a bağlılık derecesine ve Allah'ın şerîatına bağlılık noktasına bakarız. Hakkında hükmümüzü öyle veririz. Nitekim herhangi meşru bir sebebe dayanmaksızın keramet izharına kalkışan kimsenin bu haline iyi gözle bakılmamış kötü görülmüştür. Halbuki en büyük kerâmet, Allah'ın şerîatı üzerinde istikamete olmaktır.

Abdullah et Tüsterî ( r.a)'nin yanında kerametten söz edildiğinde şöyle der: "Ne kerâmeti, ne âyeti? Bir takım şeyler ki, zamanı geliyor, Allah ( c.c) vakti geldiği için onları ortaya çıkarıyor. Fakat kerâmetin en büyüğü bilesiniz ki, budur: Kendisinde bulunan kötü huylarını, övgüye layık olan iyi huylarla değiştirmendir." Ebu'l Hasan Eş-Şâzelî de bu hususta şunları söylüyor: "Gerçek anlamda Kerâmet: Dosdoğru bir istikametten ibarettir. Bu istikameti de tam olgunluğa eriştirmektir. Bu ise iki temele dayanır. Allah'a gerçek manada iman etmekle ve Allah'ın Rasulünün getirdiklerine zâhirî ve bâtîni manada tabi olmakla sağlanır Kişiye düşen görev, bunları elde etmek için gayretini sarfetmesidir. Tek gayesi olmalı, oda bu iki amacı elde etmek. Fakat, olağanüstü olay anlamında Kerâmete gelince, muhakkik âlimler nezdinde buna itibar olunmaz. Çünkü bu, kimi zaman istikamette bir mertebe kazanmış olanın elinde meydana geldiği gibi, bazan istidrac kabilinden olur."

Ayrıca Allah'ın veli kulları, salih bir kimsenin elinde meydana gelen keramete veya kerametlere itibar etmezler ve gösterilen bu kerâmetlerin o kimsenin üstünlüğüne bir delildir, diye de kabul etmezler. Bu hususta İmam Yafiî şöyle der: "Elinde kerâmetler zuhûr eden her bir kimsenin velilerden olması gerekmez. Bu kimselerin, kerâmet göstermeyenlerden daha üstün olduklarının bir delilidir denilemez, Böyle bir iddia ileri sürülemez. Kerâmet göstermeyen öyle kimseler var ki, kerâmet gösterenlerden çok faziletlidirler ve üstündürler. Zira gerçekte kerâmet, bazen sâhibinin yakînini takviye için ortaya çıkmış olabilir. O kimsenin doğruluğuna ve faziletine bir kanıt olabilir. Ancak bu kerâmet o kimsenin efdâl yani en üstünlüğüne bir kanıt değildir. Zira efdaliyyet yani en üstünlük yakınî anlamda bir iman ve tam anlamıyla Allah'ı tanımakla mümkündür" ( bk. Abdullah el- Yâfiî Kitabu Neşri'l-Mehâsini'l-Galiyye, s. 119)

Kerameti özetlemek gerekirse: Allahın segili kullarına verdiği bir ikramdır ve kalplerine ilka ettiği bir ilhamdır denilebilir.

KERAMET VE İSTİDRAÇ ARASINDAKİ FARK

Cenab-ı Hak, peygamberlerine dâvâlarını doğrulamak için “mucize” verdiği gibi, velî kullarına da “keramet” dediğimiz bazı harika haller ihsan etmiştir. Velînin gösterdiği kerametler, Peygamber Efendimizin dâvâsında doğru olduğunun bir alâmetidir. Zira velînin gösterdiği keramet, tâbi olduğu peygamberin kerameti sayılmaktadır.

Hz. Ömer’in gönderdiği mektubun içine atılmasıyla Nil Nehrinin taşması, yine Hz. Ömer’in Medine’de minber üzerinde hutbe okurken bir aylık mesafedeki İslâm ordusunun kumandanına “Yâ Sariye, dağdan sakın” diyerek sesini ona duyurması ve ordunun tehlikeyi atlatması, kerametlere misal olarak zikredilebilir.

Keramet, Cenab-ı Hakkı bütünsıfatlarıyla birlikte tanıyan, Ona ibadette kusur etmeyen, günahlardan sakınan, gayri meşru lezzetlere iltifat etmeyen, gaflete dalmayan zatlarda görülür. Bu vasıfları taşımayan, hattâ tam tersi bir yaşayışın içerisinde olan kimselerden görülen harikalıklar ise keramet değil, “istidraç”tır.

İstidraç, küfrü veya fâsıklığı açıkça görülen kimsenin elinde, isteğine uygun olarak zuhur eden harikalıklardır.1 Nitekim Fıkh-ı Ekber Şerhi’nde zikredilen bir hadis-i şerifte buna işaretle şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’ın, isyana devam eden kişiye istediği nimetleri verdiğini gördüğün zaman bu bir istidraçtır.”2

Cenab-ı Hakkın, Kendisine isyan eden kimselerin isteklerini yerine getirmesi, böylelerinin azaplarını daha fazla arttırmak içindir. Yoksa, onlarda bir hakikat olduğu için değildir. Nitekim şeytanın yeryüzünü zahmetsizce dolaşabilmesi, Firavun’un ve Nemrut’un dünyada iken birçok nimetlere mazhar olması, isyanlarını daha da arttırmaları ve ahirette daha çok azaba çarptırılmaları için verilmiştir. Bir âyet-i kerimede “Âyetlerimizi yalan sayanları Biz, bilmeyecekleri noktalardan yavaş yavaş helâke yaklaştırırız”3 buyurularak bu hakikate işaret edilmiştir. Zaten istidracın bir diğer mânâsı da, bir kimseyi yavaş yavaş arzusuna götürüp haberi olmadan felâkete atmaktır.

“Keramet ve istidraç, mânen birbirine mübayindir ( zıttır)” diyen Bediüzzaman Said Nursî bu hususta şu izahı yapar:
“Zira keramet, mûcize gibi Allah’ın fiilidir. Ve o keramet sahibi de kerametini Allah’tan olduğunu bilir ve Allah’ın kendisine hâmi ve rakîb ( görüp gözeten) olduğunu da bilir. Tevekkül-ü yakîni de fazlalaşır. Lâkin bazan Allah’ın izniyle kerâmetlerine şuuru olur, bazan olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısmıdır ( kendisinden bir keramet zuhur ettiğinin farkında olmamasıdır).”

“İstidraç ise, gaflet içinde iken eşya-yı gaybiyenin inkişafından ve garip fiilleri izhar etmekten ibarettir. Fakat bu istidraç sahibi, nefsine istinat ve iktidarına isnat etmekle enaniyeti, gururu öyle fazlalaşır ki, ( Karun gibi, “Bu serveti ancak bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir” meâlindeki âyet-i kerimeyi) okumaya başlar.

“Lâkin o inkişaf ( mânevî hal, tasfiye-i nefs ve tenevvür-ü kalb ( nefsi aradan çıkarmak ve kalb nuru) neticesi olduğu takdirde, ehl-i istidraç ile ehl-i kerâmet arasında tabaka-i ulâda ( birinci mertebede) fark yoktur.

“Tam mânâsıyla fenaya mazhar olanlar ise, onlara da Allah’ın izniyle eşya-yı gaybiye inkişaf eder. Ve onlar da o eşyayı fenâfillah olan havaslarıyla ( duygularıyla görürler. Bunun istidraçtan farkı pek zâhirdir. Zira zâhire çıkan batınlarının nurâniyeti, mürâilerin zulümatıyla iltibas olmaz ( yani, onların ruhlarında mevcut olan nurlu haller, gösteriş meraklıların karanlık halleriyle karışmaz, bir tutulmaz.).”4

Diğer taraftan, istidracın sihirle de yakında alâkası vardır. İstidraç ehli, sihirle, yapılmayanı “yapılmış” gösterir. Meselâ, cam yemediği veya şiş batırmadıkları halde, başkaları onun cam yediğini veya vücuduna şiş batırdığını zannederler.
İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin de beyan ettiği gibi, şu âyet-i kerime istidraç ehlinin durumunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Onlar, kendilerinin birşey üzere olduklarını sanırlar. Dikkat ediniz, onlar yalancıdırlar. Onları şeytan istilâ etmiş, Allah’ı zikretmeyi dahi onlara unutturmuştur. Bunlar şeytan fırkasıdır.”5

Netice olarak söylemek gerekirse, Allah’a itaat etmeyen, Onun yasak kıldığı şeyleri isteyen kimselerden cam yemek, vücutlarına şiş sokmak gibi görülen harika haller keramet olmayıp, istidraçtan başka birşey değildir. Hattâ İmam-ı Rabbanî Hazretleri, Allah’a iman etse ve Onun emirlerini yerine getirse dahi, bu hallerini başkalarına gösteriş için ve şöhret kazanmak gayesiyle göstermeyi de istidraç olarak değerlendirmektedir.6 Çünkü gerçek bir velî, gösteriş için değil, ihtiyaç ânında Allah’ın kendisine bir ikramı olarak keramet izhar eder.

Bundan dolayı, halkı aldatmak, birtakım menfaatler temin etmek ve yalancı bir şöhret elde etmek maksadıyla herkesin yapamadığı bazı hareketlerde bulunan sefih insanlara kıymet vermemek gerektir. Bu hallerini de evliyanın kerametiyle iltibask etmemek lâzımdır.

-----------------

KEŞİF VE KERAMET

Islâm`da ilham, keşif ve keramet diye bir şey var mıdır? Varsa bunun dinî değeri nedir? Herkeste bulunur mu?

Keramet Allah ( cc)`ın velî kullarında görülen, tabiat kanunlarına ve normal hallere aykırı, olağanüstü bir kerem-i ilâhîdir. Velî ( evliya), imkân ölçüsünde Allah ( cc)`ı ve sıfatlarını tanıyan, O`na itaatte daim olan ve isyandan kaçınan, fakat hiç isyan etmeyen anlamında değil de, tevbe etmedik isyanı bulunmayan; mubah olan lezzet ve şehvetlere dahi düşkünlük göstermeyen, yani bu konuda ihtiyacı olanla yetinip yeme, içme, şehvet vb. ni bir zevk aracı olarak görmeyen kul demektir.( EI-Beycûrî, Serhu-Cevherati`t-Tevhid, 153; Ali el-Karî, Şerhu`l-Fıkhı`1-Ekber,113) Yani "velî" ma`sum değildir. Günah işlemesi ve isyanı mümkün ve muhtemeldir. Ancak bu ihtimal onda diğer insanlara göre asgariye inmiştir. Kazara yaptığı bir hatadan da hemen tevbe eder. Haram ve isyanda israr etmez. Böyle olan insanlar da Allah ( cc)`ın bir hediyesi ve avansı olmak üzere bir takım olağanüstü haller görülebilir. Bir anda uzak mesafelere varır, ya da oraları görebilirler ( tayy-i mekân), aynı anda birden çok yerde görülebilirler ( tayy-i zaman), kabirde yatanın kim olduğunu, karşısındakinin ne düşündüğünü bilebilir ( keşf-i kubûr ve`s-sudûr), havada uçar, denizde yürüyebilir... vs. Bunların olmayacağını söylemek naklen mümkün olmadığı gibi aklen de uygun değildir. Bilim böyle peşin bir reddedişi onaylamaz. Her geçen gün -hatta Allah ( cc)`a inanmayan insanlarda bile- olağan dışı nice vakıalara rastlanıyor ve bunların bilimsel izahları yapılmaya çalışılıyorken ( telepati ve hipnotizma gibi), Allah ( cc)`a inandıktan sonra O`nun dostlarını daha büyük olağan üstülüklerle ödüllendirmeyeceğini söylemek gülünç olur.

Kaldı ki, keramet kitap ve sünnetle sabit, tarihen vâki bir olgudur. Allah ( cc) insanı çok çok keremli ( kerametlere, üstünlüklere mazhar, mükerrem) yarattığını haber verir.( K. Isra, ( 17) 70) Kur`ân`da zikredilen Meryem kıssası ( K. Ali Imrân ( 3) 37), Ashab-ı Kehf olayı ( K. Kehf ( 18 ) 9. vd), Hz. Süleyman döneminde Asâfın tahtı uçurması vakası ( K. Neml ( 27) 40 vd.), Hz. Musa devrindeki Bel`am gerçeği...( El- Beycûrî, age.175.) Hep Kur`ân`da anlatılan keramet örneklerindendirler. Hz. Ömer`in hutbe okurken ta uzaklardaki Sâriye`yi görüp ona seslenmesi, askeri taktik vermesi ve sesini ona duyurması sahih tarihi bir vakadır.( el-Beycurî, age.153) Halid b. Velid`in zehir içip etkilenmediği meşhurdur.( Ali el-Karı, Serhu`1-Fıkhîl-Ekber,113) Bu konuda ciltler dolusu müstakil kitaplar yazılmıştır.( Son devir ulemasından Yusuf en-Nebhanî`nin Cami`u-Kerameti`l-Evliyası ile Huccetti`llahi alel-Alemîn adlı eserlerini -her ne kadar çoğu nakilleri tedkike muhtaç ise de -burada örnek olarak zikredebiliriz.) Bütün ehli sünnet alimleri bu konuda ittifak halindedir ve akaid kitaplarının ilgili bölümleri "Kerâmâtü`1- evliyâi hakkun - evliyanın kerametleri hakikattır, sabittir" cümlesi ile başlar.

Peygamberlere verilen mucizelerde hiç bir mü`minin şüphesi yoktur. Evliyanın kerametleri de, tâbi oldukları peygamberin mucizelerinin bir parçası olmaları itibari ile mucizelerden destek görür. Yoksa bazılarının zannettiği gibi, kerametin varlığı mucizeye muhalif olmaz. Yani mucize peygamberligi ispat eden delillerden ise, kerametin varlığı kabul edilmesi halinde delil olmaktan çıkar, çünkü mucize gibi olan kerametin de evliyanın peygamber olmasını gerektirir, denemez. Çünkü her veli kerametini o peygambere inandığı için elde etmiştir ve kendi kerameti dahi onun mucizesinin bir parçasıdır. Dolayısıyla her keramet, peygamberin mucizesinin sonuç itibari ile de peygamberliğinin hak ve gerçek olduğunu da gösterir.( Ali el-Kârî, Serhu`1-Fıkhı`1-Ekber,113)

Harikuladelik bakımından mucize ile keramet arasında bir fark olmamakla beraber, mucize şu gibi yönlerden kerametten ayrılır.

l. Aralarında kaynak ve isimlendirme bakımından bir fark vardır; peygamberden sâdır olana "mucize", veliden sâdır olana da "keramet" adı verilir.

2. Mucize sahibi; mucizesini gizlemez, hatta açıklar ve onunla, davasının doğruluğu konusunda muhaliflerine meydan okur. Keramet sahibi ise kerametini gizlemeye çalışır. Kerameti veliliğinin ispati için bir delil değildir.

3. Mucize sahibinin mucizesi elinden alınmaz, o küfürden ve isyandan masumdur ( korunmuştur). Keramet sahibinin hali değişebilir, kerameti elinden alınabilir. Nitekim Kur`ân-ı Kerim`in de işaret ettiği ve biraz önce adı geçen Bel`am b. Bâ`ura, keramet konusunda başkalarının ulaşamadığı bir dereceye yükselmişken Hz. Musa`ya ihaneti sebebiyle hayatı "şakî" olarak son bulmuştur.( el-Beycûrî, age 175)

4. Kerametin istenmesi de, izhar edilmesi de pek hoş karşılanmamış, hatta kadınlar için hayız hali ne ise evliya için de keramet öyle görülmüş ve gizlenmiştir. Çünkü keramet hedef ve gaye değildir. Az sonra göreceğiniz üzere bir delil olarak da kullanılamaz. Imam Rabbanî, kerametlerin çoğalması hastalığından yergi ile söz ederken, "Oysa bu taifenin başları olan Cüneyd, Seri es-Sakatî vb. gibilerden nakledilen ve keramet denilebilecek ondan fazla olaydan sözedilemez" der. Yine: "Keşif, keramet ve mevâcid ( bir takım bulgu ve tezahürler) maksat değildirler. Belki, kendisine zor bir iş verilen çocuğun, o işi bıkmadan sonuna kadar götürebilmesi için, iş esnasında ona verilen incik-boncuk ve oyuncak kabilinden şeylerdir" diye vasıf lar. Ebu Ali el-Cûzcânî bu konuda şunları söyler: "Sen istikamet ( dinde dosdoğru olma) iste, keramet isteme. Çünkü nefsin keramet için uğraşmakta, halbuki, Rabbin senden "istikamet" istemektedir." Sûhreverdî de Avârif`inde: "Bu, bu konuda önemli bir kuraldır. Zira nice gayretli âbid insanlar vardır ki, Selef-i salihine keramet ve harikuladeliklerden bir şey verilmedığını duymalarına rağmen, bir parça keramete nail olabilmek için yanıp tutuşurlar, can atarlar. Hatta bu konuda inkisarı kalbe uğrayan, olağanüstü bir hal görmediği için amelinin sihhatinden şüphe edenler bile vardır: Eğer işin sırrını bilselerdi bunu hiç önemsemezlerdi..." diye anlatır.

Bunları nakleden Ali el-Kârî de der ki, "Velhasıl, insana şer`i ilimleri bilme yolunun açılması, kainatin gizli yönlerine ait ilmin açılmasından daha iyidir. Üstelik birincinin yokluğu ya da eksikliği dine zarar verir. Oysa ikinci öyle değildir. Hatta olmaması onun için bazan daha yararlıdır..."( Ali el-Kârî, age,114-115) Doğrusu sahabenin tamamından, keramet olarak sahih yollarla nakledilen olayların sayısı, iki elin parmaklarını -hatta bazılarına göre üç vakayı-öte geçmez. Halbuki, sahabenin en küçügü bile sair evliyaullah`tan büyüktür. Bu bile kerametin gaye olmadığını göstermeye yeter. Ancak cahil insanlar büyüklügü "istikamet"te değil de "keramet"te aradıkları için, büyüklerinden habire keramet gözler dururlar. Hatta başka her şeyi unutur ve bu yolda gözlerini bozarlar da normal olayları keramet gibi görmeye başlarlar. Bu da ( Allah`u a`lem) bu yolun afetlerindendir ve "şeyhi müritler uçurur" sözünün muhatabı bunlar olsa gerekir. Ilmî kapasiteleri ve düşünebilme güçleri çok dar ve sınırlı olduğundan kerameti kendilerinin anladığı manâda, zahir olmayan mürşidin mürşit olamayacağını zannederler de böyle olan birisini ya terkedip giderler, ya da az önce söylediğimiz "keramet hastalığı"na yakalanırlar."

Keşif` ise kerametin bir türü olmaktan başka bir şey değildir. Şöyle tarif edilir: "Sözlükte perdenin kaldırılması demektir. Istilahta ise, fizik perdeşinin ötesindeki gaybî ma`nâlara, gerçek ve var olan işlere muttali olmak, müsahede etmek demektir."( Ibn Arabî ( ye nisbet edilen) el-Istilahâtu`s-Sufiyye,123)

Konumuzla ilgili bir de "ilham" tabiri vardır. "ilham" da yine kerametin bir nevidir ve: "Feyiz yoluyla içe doğan duyuş, kalbe gelen bilgi" diye tarif edilir.( age. 23.)Mes`elemizin bir başka yönü muşahhas ( somut, objektif) bir ölçüsü bulunmayan ve keramet cümlesinden sayılabilecek keşif ve ilhamın delil olma gücü ve bağlayıcılığıdır.Tasavvuf sözlüğüne bakarsak sufilerin dışındaki ulemanın ilhamı hiçbir surette delil saymadıklarını görürüz ( agk.) Yani ilham yok olan bir şeyi ortaya koymaz, bir davayı ispatlamaz. Zaten ne dört temel şer`i delil ( edille-i erbaa: Kitap, sünnet, icma, kıyas), ne de en geniş tutanların kabulü ile diğer şer`i deliller arasında "ilham" diye bir şey vardır. Mustafa Sabri Efendi`nin ifadesi ile: Kelâm kitapları şu anlamdaki cümlelerle başlar: "Ilmin yolları üçtür: Sağlam duyular, doğru haber ve akıl, ilham, ehli hakka göre bilgi yollarından birisi değildir." Ve bu gerçek bir kural haline gelmiştir.( Mustafa Sabri Efendi, mevkifu`1-akl, I/268 )

Demek "ilham" şer`î delillerden olmadığı gibi, bilgi yollarından da değildir. Mes`ele fıkıh usulu ilminde de konu edilir ve denir ki: "Peygamberin ilhamı vahyin bir kısmı olduğu için hüccettir ve bağlayıcıdır. Ama evliyanın ilhamı öyle değildir. Şeytandan kaynaklanmış ve yanıltıcı olabilir. Bu yüzden onların ilhamı başkaları için hiç bir surette delil oluşturmaz. Kendileri hakkında da ancak şeriate uygun olursa bir delil teskil eder. Muhalif olursa kendileri için de bir şey ifade etmez".( bk. Nuru`1-Envar ve Hasiyesi Kameru`1-Ekmar, N/97-98 ) Aslında şeriate uygun olması halinde de delil yine şeriatın delilidir. Binaenaleyh ilham o takdirde bile bir delil değildir denebilir. Fıkıhçılarımızın biraz sert ve rasyonalist gibi görünen bu kuralları doğrusu çok isabetli ve çok hikmetli bir tespittir. Gerçi ilhamın sadık olanı ve veralardan ilahî bilgiler hûzmeleri taşıyanı elbette vardır. Ilham diye bir şey varsa bunun böyle olmaması zaten mümkün değildir. Ama o sahibinin sağlam şer`i bilgilerine -tabir caizse- bir tuz lezzeti, bir itminan ve bir ferahlık vermekten öte geçmemelidir. Aksi takdirde şeriat bilgilerine lezzeti tamamlayan tuz yerine sap da karıştırılabilir ve şeriat sofrası ifsad edilebilir. Elini fizik aleminin verasına uzatmayı başarabilen herkes, sap ile tuzu birbirinden ayırmayı başaramayabilir de. Çünkü evliya masum değildir ve şeytanın etki alanından, çıkarılmamıştır.

Netice olarak: "Velînin başkasını kendi ilhamına çağırması, kendi ilhamına göre davranmasını istemesi ve sahih olarak ictihad eden bir müctehidi-kendi ilhamı ile onun içtihadının hata olduğunu bilmiş olsa dahi- ictihadı ile amel etmekten alıkoymak istemesi caiz olmaz".( Muhammed Abdulhalim el-Lüknevî, Kameru`1-Akmâr, N/98 )

Mustafa Sabri Efendi`nin şu ifadesi bunun sebebini açıklamaya yeter: "Çünkü akıl, Allah ( cc)`ın kanunu ve insan katında O`nun resmî sefiri olmakla, Allah ( cc)`tan gelecek ilhamın ilk ve tabiî uğrak yeridir. Tasavvufla elde edilen ilham ise özel bir ihamdır. Elbette Allah ( cc)`ın ilhamı, kendisine muhalif olacak olan özel ilhama tercih edilecektir. Bunun anlamı şudur: ( Naslara bağlı akla) muhalif olan ilham değildir..."( M. Sabri, age, I/264)Konumuz hakkında belki de en güzel ölçüyü Imam Rabbani verir. Çünkü kendisi, yine kendi ifadesi ile hem "zahir ilimler" hem de "batın ilimler"de otoriterdir."Salikin ( tasavvuf yoluna girenin), işin künhüne ulaşıncaya kadar, Hak ehli alimleri taklid etmesi, bunu kendisi için gerekli görmesi, keşfine ve ilhamına da muhalefet etmesi ( itibar etmesi) gerekir. Bu konuda alimlerin haklı olduğunu, kendisinin ise hata ettiğini kabullenmelidir. Çünkü alimlerin dayanağı, vahiy ile desteklenen, hata ve yanlıştan korunan peygamberlerdir. Onun kesfi ve ilhamı sabit hükümlere muhalif olması halinde hatadır yanlıştır. Binaenaleyh, kesfi alimlerin görüşlerinden önde tutmak, gerçekte onun Allah ( cc)`ın indirdiği kesin hükümlere tercih etmek demektir ki bu, hûsranının ve sapıklığın ta kendisidir."( Imam Rabbanî, Mektubât. No:186 ( 1/313); M. Sabri Efendi, age, I/265)"Bazı meşayihten ( ks) galebe ve sekir halinde sadır olan ve isabetli ehli hakkın görüşlerine muhalif bulunan bazı bilgi ve ilimlerin kaynağı keşif olduğu için onlar bunda mazurdurlar. Kıyamet Günü bu muhalif davranışlarından ötürü muaheze edilmezler diye umarız. Hatta -Inşaallah-hata eden müctehid muamelesi görür ve bir de sevap alırlar diye düşünürüz. Hakk ve doğru ise, ehli hak alimlerin yönündedir. Allah ( cc) gayretlerini makbul buyursun. Zira alimlerin ilimleri, kesin vahiy ile desteklenen Peygamberlik miskatından süzülme ve alınmadır. Sufilerin bilgilerinin kaynağı ise, hatanın yol bulabileceği keşif ve ilhamdan ibarettir. Keşif ve ilhamın sahih olduklarının belirtisi, ehli sünnet vel-cemaat alimlerinin ilimlerine uygunluklarıdır. Buna göre eğer -bir tüy kadar dahi- farklılık söz konusu olursa isabet ( savab) çemberinden çikılmış demektir. Işte doğru ilim ve açık gerçek budur."( Imam Rabbânî, age. No:112 ( I/116)).


------------------

Keramet hak mıdır, değil midir? Sizin buna inancınız var mı?


CEVAP:

Kerâmet sözlükte kerîm olmak, değerli ol­mak anlamına gelir[1.] Allah Teâlâ insanı değerli ( kerametli) yarattığını ve birçok şeyi on­un em­rine verdiğini açıklamıştır.

“Âdemoğullarına gerçek­ten çok değer verdik ( çok kerametli kıldık). Onları ka­rada ve denizde taşıdık ve güzel şeylerle rızık­landırdık. Ya­rattık­larımızın birçoğundan da üstün kıldık.” ( İsra 17/70)

İnsanoğlunun dışında, gideceği yere başka­ları tarafından taşınan bir mahlûk yoktur. Bir in­sanın denizde ba­lık gibi yüzerek gitmesi mi kerâmettir, yoksa bir gemide oturarak ve yata­rak gitmesi mi?

Havada kuşlar uçar. İnsanın kuş gibi uçarak is­tediği yere git­mesi mi, yoksa bir uçağın içinde git­mesi mi kerâmettir? Bun­lara bakarak Allah’ın in­sana ne kadar değer verdiğini anlamak gere­kir.

Allah’ın insanoğluna en büyük ikrâmı, şüp­hesiz ki, şirkten uzak bir imandır.

“İnananlar ve imanlarını şirkle[2] bulandırma­yan­lar var ya işte güven onların hakkıdır; doğru yolu tutturan­lar da onlar­dır.” ( En’am 6/82)

İnsanların en kerîminin, yani en kerâmetli ola­nının kim oldu­ğunu da Allah Teâlâ açıkla­mıştır:

“Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanı­şasınız diye sizi milletlere ve kabile­lere ayırdık. Allah katında en ke­rîm ola­nınız takvâsı en iyi olanınızdır.” ( Hucurât 49/13)

Kerâmet deyince yu­karıda anlatılanlar değil, olağanüstü şeyler­ kastedilir. Bunlar bir el­çide görü­lürse adına mucize, velide görülürse kerâmet denir. Veli, Allah’a karşı gelmekten sa­kınan her müslümandır.

“İyi bilin ki Allah’ın velilerine korku yoktur. Onlar üzüle­cek de de­ğil­lerdir.

Bunlar inanmış olan ve takvâ ehli bulunan kim­selerdir.

Onlara bu dünya hayatında da ahirette de müjde vardır.” ( Yunus 10/62-64)

O müjde en sıkıntılı anda bile müminleri ra­hat­latır. Allah bu dostlarını yalnız bırakmaz.

“Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu gös­terir.

Onu, hiç ummadığı yerden rızık­landırır. Her kim Allah’a dayanırsa o ona yeter. Çünkü Allah işini tastamam yapar. Al­lah her şeye, muhak­kak bir ölçü koymuştur. “ ( Talâk, 65/2-3)

Yardım eden Allah olduğuna göre yardımı ola­ğan yol­larla da yapar olağan dışı yollarla da. İşte Allah’ın olağan dışı yollarla yaptığı yardıma kerâ­met denir.

Kerâmet Allah’ın bir ni­metidir; bütün ni­metler gibi ona da şükretmek gerekir. Mal, mülk, mevki ve ma­kam gibi kerâmet de insanı saptırabilir. İn­san ke­râmeti değil, Allah’ın rıza­sını aramalıdır.

Allah Teâlâ sıkışık zaman­larda mü­‘min kul­la­rına, şu veya bu şekilde mutlaka ikramda bulu­nur. Yukarıdaki ayet bunu göstermektedir. İnsan bu ik­ramı ken­dinden değil, Allah’tan bilmelidir. Mal ve mülkle övünmek nasıl çirkinse kerâmetle övünmek de çirkindir.

Bedir Savaşı’nda sıkışan Müslü­manların yar­dımına Allah Teâlâ melekleri göndermiş ama zaferin me­leklerin yardımıyla değil Allah katından verildiğini de vurgulamıştır. Onu açıklayan âyet zihin­le­rimizde hep yankılan­malıdır.

“Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da; “İşte ben size birbiri ardınca gelen bin melekle yardım gönderi­yorum” diyerek isteğinizi ka­bul et­mişti.

Allah bunu, sadece size müjde olsun ve gönlünüz bununla rahat­la­sın diye yapmıştı. Yoksa zafer ( meleklerden değil) yalnız Allah ka­tındandır. Allah güçlüdür ve her şeyi yerli ye­rinde ya­par.“ ( Enfal 8/9-10)

Kendisinde kerâmetler görülen kimse kurtuluşa erdiğini zannetmemelidir. Dünya hayatı en­ge­beli bir ko­şu­dur. Her an bir şeye takılıp düşebiliriz.

Ölünceye kadar kulluğa devam etmek gerekir. “Ölünceye kadar Rab­bine ibadet et.” ( Hicr 15/99)
----------------

Kur’an’da Keramet ve Velilik Var mıdır?

SORU: Bazı felsefeci yazarlar Kur’an’da velilik ( evliyalık) ve onların kerametleri ilgili bir âyet olmadığını iddia ediyorlar bu iddiaları doğru mudur?

CEVAP: Velilik ve kerametin Kur’an ve Hadis-i şeriflerdeki yerlerini belirlemeden önce; “Mu’cize, Evliya ve Keramet” ne demektir? Bunlarla ilgili kısa bir bilgi verdikden sonra inşaallah, ilgili soruların cevaplarına geçilecektir.

Mu’cize, peygamberlerin, peygamberliğini isbat için -Allah’ın izniyle- meydana getirdiği olağanüstü hallerdir. Mucize ve keramet arasındaki fark, mu’cize peygamberlik iddiasında bulunan bir nebi veya rasul tarafından gösterilir ve mucizenin açığa çıkması gerekir.

Keramet ise, bir peygambere tabi olan Allah’ın salih kulları vesilesi ile meydana gelir ve gizlenmesi vâcibtir. Esasında her velinin kerameti tabii olduğu peygamberin mu’cizesidir. Allahu Teala, Mu’cizeyi peygamberler vasıtası ile kerameti ise, salih mü’minler sebebiyle yaratır. Keramet lügatte, keremin çoğulu olan ikramlar anlamına gelir. Istılahta ise, mü’minlerde meydana gelen olağanüstü hallerdir. Keramet evliyalığın şartlarından değildir. Zira, hiç kerameti olmayan velilerde mevcuttur. Yani kerametin her velîde mutlaka bulunması gerekmez. Keramet, kevnî ve ilmî olmak üzere ikiye ayrılır.

a-Kevnî Keramet, yani; hissi keramet olağanüstü olayların oluşumu ile bariz olur. Halkın keramet saydıklarıda budur. Bunlar, Allahu Tealanın tabiat kanununu değiştirerek yarattığı olaydır. İmam-ı Rabbani hazretlerininde haber verdiği gibi, kevnî kerametele karıştırılan sihir ve kehanetler kâfir ve fâcir kimselerde de meydana gelebildiği için, halk bazen kerametle sihiri birbirine karıştırmaktadır. Bu tür şeyler bu kötü kimselerde meydana geldiğinde bunlara İSTİDRAÇ denir. Ancak; cahil sufiler bu art niyetli kimselerde keramet benzeyen bu halleri görmeleri halinde bu sapıkları gerçek veli zannederek onlara tasavvuf adına teslim oluyorlar ve bu zındıkların her türlü gayri islami emirlerini yerine getirmeyi kendilerine vacip biliyorlar.
Bu tür kimselerin evliyalığına inanan temiz kalpli sufilere atfen deriz ki ; Beyazid-i Bistami hazretlerinin buyurduğu gibi o kimseler; Kur’an’a ve Sünnete tam tabi olmadıkları ve Rasulullah’ın ahlakını tam olarak yaşamadıkları sürece, bunlar havada uçarken ve dahi suyun üstünde yürürken görülse bile onların bu yaptıkları sihirden başka bir şey değildir.

b-İlmî Keramet: İlmi keramet Allahu Tealanın o veli kullarına verdiği öyle üstün bir haldir ki, büyük imam ve ikinci binin müceddidi büyük alim ve veli İmamı Rabbani hazretlerini buyurduğu gibi; kahinlerin ve sihirbazların ve kâfirlerin bunda asla nasipleri yoktur. İlmî keramet, Allahu Tealanın isim ve sıfatlarının nurları hakkındaki nurani tecellilerinin bilgileri ve aynel yakin olarak o halleri görmek ve tatmaktır. Bu bilgileri ilmel yakin bilmeye, aynel yakîn ve hakkel yakîn görüp tatmaya İlmî Keramet denir. Bu bilgilere hiçbir sapığın sapıklığını terk etmeden ve salih bir mü’min olarak yaşamadan ulaşması asla mümkün değildir. Ancak Allahu Tealanın hidayete erdirmek istedikleri müstesnadır.

Kerametin ve evliyalığın inkârı hususna gelince, evliyaların kerametlerini inkar etmek güneşi balçıkla sıvamak kadar aptallıktır. Bu münkirlik cehaletten kaynaklanmıyorsa kibirden kaynaklanıyordur. Akılları gözlerinin gördüklerinden öteye eremeyen bazı kibirli felsefeci yazarlar gaflete düşerek kibirsel saplantıları sebebiyle gerçekleri görmezlikten geldikleri için bu vartaya düşerler. Bunlar kibirleri sebebiyle; “Bizde eskilerin bildiklerini biliyoruz ” havasına girerek bir çukurun içindeki zavallı konumuna düşerler. Böyle havalara girmelerinin altında yatan sebepler ise, ilimlerinin yetmediği bir konuyu eksiklikmiş gibi göstererek dikkatleri üzerlerine çekmek isterler. Bir konuyu veya bir metni eleştirmek istediklerinde ise Kur’an’ı gerçek manada anlamadıkları halde, “Bu yazı Kur’anın değerlerine uygun değildir” derler veya; “Bu Kur’an’da var mıdır?” şeklinde sorular sorarak, müslüman halkı şaşırtarak manevi kargaşaya yol açmak isterler. Bilmek istemedikleri hususlar ise; bir konunun Kur’an’da olmasının yalnız kelime olarak değil, kelime veya anlam olarak aranacağıdır. Misal; “Kur’an’da rabıta var mıdır?” veya; “Kur’an’da evliya ve kerameti var mıdır?” gibi sorularla kendilerini üstün göstermek peşindedirler. Zira, buna ihtiyaçları çoktur.
Bunlara şöyle bir sual sorarız:
“Kur’an’da namaz, oruç, cenaze namazı gibi kelimeler geçmediği için yoksa, bu ibadetleri yok mu addediyorsunuz?
Yukarıda belirttiğimiz ifadeler, kelime olarak Kur’an’da geçmese de onların karşılığı olan anlamlar veya işaretler elbette ki vardır. Mesela; namaz; salat olarak, abdest; vuduu olarak, oruç; savm olarak geçer. Bu işaretlerin ve anlamların tam olarak kendisine açıklandığı kimse, iki cihanın efendisi Peygamber ( aleyhisselam) Efendimizdir. Zira, Allahu TealaKur’an-ı Kerimi tam olarak yalnız Rasulüne açıklamıştır. Buna dair bir âyeti kerime, mealen:

-” ( De ki ey Muhammed!) Allah, size Kitab’ı ( Kur’ân’ı) açıklanmış olarak indirdiği halde, ondan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, o Kur’ân’ın, gerçekten Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O halde sakın şüphe edenlerden olma.” ( enam-114)

Kur’an Peygamber( s.a.v.)Efendimize nazil olmuş ve sadece O’na açıklanmıştır. Eğer ki, Allahu Teala Kur’an’ı bütün kullarının anlayacağı kadar açık kılsaydı Rasulüne O’nu insanlara açıklamasını emreder miydi? Nitekim ilgili âyette Allahü Teâlâ buyuruyor ki, mealen:
–“İnsanlara açıkla diye Kur’anı sana indirdik.” ( Nahl 44)
Rasulullah’ın dini mevzulardaki sözleri, Kur’an’ın açıklamaları olan hadis-i şeriflerdir. Hz. Ali( r.a.), Peygamber ( s.a.v.) Efendimizin hadisi şeriflerini yok sayan Harici sapıklarının küfürlerine fetva vermiştir. Şimdilerde hadisi şerifleri kabul etmeyen bazı sözde ilahiyatçılar bu kategorinin neresindeler acaba?
Bu ve benzeri durumların münkiri olan bu adamlar itirazlarına gösterecekleri bir tek hadisi şerif dahi yoktur. Niye yoktur? Çünkü bu kibirli ve eksik bilgili zevatlar hadisleri inkar ederler de onun için.
Allahu Teala bir hususta ihtilafa düşüldüğünde onu Allah ve Rasulüne götürmemizi buyurmaktadır. Nisa Suresi 59 ayetinde buyurulmaktadırki, mealen :
-“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” ( Nisa-59)

Peygamber( s.a.v.) Efendimiz dünya hayatında olmadığına göre bir meselenin çözümü Kur’an’da açıkça belirtilmemişse, onun açığa kavuşturulması hadisi şeriflerde değil midir? Ehli sünnet uleması çözümü hadisi şeriflerde bulurlarken, neden bu hadis münkirleri kendi kısır akıllarına göre ayetlere anlam verip bilgisizliğin karanlığında hem kendileri, hem beraberlerinde bulunanları bu karanlığa çekmeye çalışmaktadırlar?

KUR’AN’da Velilikle İlgili Bir Ayet Yoktur” diyenlere cevaben:

Allah Teâlâ buyuruyorki mealen:
-“Haberiniz olsun ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” ( Yunus, 62 ) buyurmuştur.


“KUR’AN’DA EVLİYA KERAMETİ İLE İLGİLİ AYETLER, MEALEN:

Ashâb-ı Kehf kıssasında zikredilen husus :

-“Onlara baksaydın görürdün ki, güneş doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yönelir, battığı vakit de onların sol yanını kesip giderdi. Kendileri ise oranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın AYETLERİNDENDİR. Allah kime hidâyet ederse işte o, doğru yola erdirilmiş, küni de şaşırtırsa artık onun için hiçbir zaman irşad edici bir yâr bulamazsın. Sen onlan uyanık kimseler sanırsın. Halbuki onlar uyuyanlardandır. Biz onları gâh sağ yanma, gâh sol yanına çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın giriş yerinde iki kolunu uzatıp yatmakta idi. Üzerlerine tırmanıp da hallerini bir görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirir, kaçardın ve her halde için, onlardan korku ile dolardı. Onlar mağaralarda üçyüz sene eğleştiler. Buna dokuz yıl daha kattılar.”( Kehf, 17, 18, 25 )

Hz. Meryem’in kıssasında kuru hurma ağacının meyve vermesi ile ilgili âyet:

-“…Hurma ağacını kendine doğru silk, üstüne derilmiş taze hurma dökülecektir.” ( -Meryem, 25 )

Zekeriyya’nın ( a.s.), Hz. Meryem’in yanına girdiğinde, O’nun yanında rızıklar bulduğunu; kendisinden başka kimsenin girmediği bu yerde bulunan erzakın nereden geldiğini Hz. Meryem’den sorduğunda : “Allah’ın indinden” cevabıyla ilgili âyet:

-“…Zekeriyya ne zaman kızın bulunduğu mihraba girdiyse, O’nun yanında bir yiyecek buldu: “Meryem! bu sana nereden geliyor?” dedi. O da : “bu Allah tarafından, şüphe yoktur ki Allah kimi dilerse ona sayısız rızık verir” derdi.” ( Âli İmran, 37 )

Hz. Süleyman’ın veziri Asaf b. Berhiya’nın bir anda Belkıs’ın tahtını Yemen’den Filistin’e getirmesini anlatan kıssa :

-“Nezdinde kitaptan bir ilim bulunan zat: “Ben dedi, onu sana gözün kendine dönmeden ( gözünü yumup açmadan) evvel getiririm.” ( Neml, 40 )

Kerametle ilgili Hadisi şerifler:

1-Hz. Ebu Bekir’in( r.a.) pek çok misafirine yemek verdikten sonra, artanların eskisinden fazla olduğu haberi.

2-Hz. Ömer’in ( r.a.) Medine’de, minber üzerinde hutbe okurken, İslâm orduları komutanı Sariye’yi, düşman kuvvetlerinin kuşattığını görerek,” Ya Sariyel cebel”diye dağa çekilmesi için seslenişi ve Sariye’nin bu sesi çok uzaklardan işiterek yerine getirmesi hadisesi.

3-Hz. Osman’ın( r.a.) kendisini ziyarete gelenler içinde, birinin gözünde zina eseri bulunduğunu haber vermesi.

4-Hz. Halid b. Velid’in ( r.a.) zehir içtiği halde, hiç tesir etmemesi

Bu hususta sahabi efendilerimize ait yazılacak daha nice kerametler vardır ki, bunların hepsini burada yazmanın imkanı yoktur. Herkese hidayet Allahu Tealadandır.
Vesselam.

--------------------------
Kaynaklar :

islam-tr net
Dinimiz islam
islam dergisi
Sorularla islamiyet
Fetva net


israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,340

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Saturday, August 26th 2017, 5:53pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi