Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,370

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Sunday, August 13th 2017, 12:05pm

Tefekkür Nedir? - Kainata Tefekkür ile Bakmak - ibret Nazari ile Bakmak Nedir?



Tefekkür Nedir? - Kainata Tefekkür ile Bakmak - ibret Nazari ile Bakmak Nedir?

Editörün Bu konuya aciklamasi:

ibret Nazari ile Bakmak, Nedir?
Allahin yarattiklarina bakip ibret alan birisi, mesala çekirgeye bakip çekirgenin yaptığini yapabilen bir icadin mucidi olabilir, yine yengeç e bakip ibret alan birisi greyder dozer kepçe gibi bir icadin mucidi olabilir, yine bir kuşun kandina bakan bile binlerce ibret alincak eser bulabilir ve bizler yani müslümanlar ve müminler işde bunu yapmakdan aciz kaldik ve ibret ile bakmak sadece fakire bakip bir gün bende fakir olursam diye fakire sadaka vermek değildir bunu bu kadara basite indirgemek ahmaklikdir halbuki yildizlara bakan yukarisi hakkinda yere bakan yer hakkinda suya bakan su hakkinda binlerce derin bilgi ve icada mucid olmayi gerektirir oysaki müslüman ve müminler yıllardır yatip kalkip namaz kilmayi en büyük görev bilip bu tefekkür ile bakma görevni ya unutmuşlar yada yanlış anlamişlar ve ecnebi kimsler ise özellikle işde bütün belgesel çekenler eskiden yabancilardi neden cünkü adam aslanin peşine düşüyor ölesiye onu takip ediyor ne yapirpne ediyor varmi bizden böyle bir adam yok daha düne kadar bunu bile yapan yokdu en sonunda adam şimdi aslanin bacağını inceliyor nasıl böyle kuvveetli bilmem gözünü inceliyor nasıl böyle görüyor bizimkiler haaala uykuda haaala uykuda uyan mümin uyan artik gözünü aç.

-------------------------
Tefekkür ne demektir?

Sual: Tefekkürün dindeki yeri nedir?
CEVAP
Tefekkür, dinimizde önemli bir ibadettir. Tefekkür, günahlarını, mahlukları ve kendini düşünmek Allahü teâlânın yarattığı şeylerden ibret almaktır. Kur’an-ı kerimde iyiler övülürken buyuruluyor ki:
( Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken hep Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını inceden inceye düşünürler. “Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen [boş, manasız şeyler yaratmaktan] münezzehsin. Bizi Cehennem azabından koru” derler.) [A. İmran 191]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
( Allahü teâlânın azameti, Cennet ve Cehennem hakkında bir an tefekkür, bir geceyi ihya etmekten iyidir.) [Ebuşşeyh]

( Tefekkür, ibadetin yarısıdır.) [İ. Gazali]

( Tefekkür gibi kıymetli ibadet yoktur.) [İbni Hibban]

( Biraz tefekkür, bir sene [nafile] ibadetten kıymetlidir.) [K. Saadet]

( “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardından gelişinde [uzayıp kısalmasında] akıl sahipleri için elbette ibret verici deliller var” [A. İmran 190.] âyeti varken nasıl ağlamayım? Bu âyeti okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun!) [İ. Hibban]

( Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde düşünün, zatı hakkında düşünmeyin!) [Beyheki]

( Sükûtu tefekkür, bakışı ibret olup çok istigfar eden kurtuldu.) [Deylemi]

Âlimler buyuruyor ki:
Tefekkür, insanı bilgili eder. Bilgili olan da amel eder. ( Vehb bin Münebbih)

Tefekkür, iyilik ve kötülüğünü gösteren bir aynadır. ( Fudayl bin Iyad)

Allahü teâlânın azametini düşünen insan, Ona isyan edemez. ( Bişr-i Hafi)

Tefekkür zekâyı açar. ( İmam-ı Şafii)

Dünyayı düşünmek, ahirete perdedir. Ahireti düşünmek, gafletten kurtarıp hikmet konuşturur. ( Ebu Süleyman Darani)

Her fırsatta Allahü teâlânın yarattıklarını tefekkür etmelidir. Mesela eline bakmalı. Parmakları olmasaydı, bir şeyi tutup alması ne kadar zor olurdu. Yahut parmakları hiç kıvrılmasaydı, eller hiç olmasaydı, gözümüz olmasaydı, gözümüz başka yerde olsaydı, halimiz nasıl olurdu? Tırnağın devamlı büyüdüğü gibi, dişlerimiz de büyüseydi ne olurdu? Dişlerimiz kemikle beraber olsaydı, çürüyünce nasıl çekilecekti? Saç uzadığı halde, kaşın ve kirpiğin uzamadığını düşünmeli. İnsan kavak gibi büyüyüp gitseydi, ne olurdu? Bitkilerin, meyvelerin yaratılışını, yıldızların, gezegenlerin bir ahenk içinde oluşunu düşünmeli. Bunları ne kadar mükemmel yarattığı için Allahü teâlâya hamd etmeli! Böylece insanın imanı da kuvvetlenir. Fakat devamlı bunlarla uğraşıp da kendine gereken fıkıh bilgisini ihmal etmek ise çok tehlikelidir.

Tefekkür, dört türlü olur:
1- Allahü teâlânın mahlûklarındaki güzellik ve faydaları düşünmek, Ona inanıp Onu sevmeye sebep olur.

2- Onun vaat ettiği sevapları düşünmek, ibadet yapmaya sebep olur.

3- Onun bildirdiği azapları düşünmek, Ondan korkmaya, kötülük etmemeye, günahtan kaçmaya sebep olur.

4- Onun nimetlerine, ihsanlarına karşılık, nefsine uyarak günah işlediğini, gaflet içinde yaşadığını düşünmek, Allah’tan utanmaya sebep olur. Allahü teâlâ, yerlerde ve göklerde bulunan mahlûkları düşünerek ibret alanları sever.

Hazret-i Musa’nın ümmetinden biri, 30 sene ibadet eder, bir bulut kendisini gölgeler. Bir gün bulut gelmez, güneşte kalır. Annesi, ( Bir günah işlemişsindir) der. Çocuk, ( Hayır, günah işlemedim) der. Annesi, ( Göklere, çiçeklere bakıp da Yaratanın azametini düşünmediysen, bundan büyük hata olur mu?) der.

Her şeyi intizamlı yaratmıştır
Sual: İman nasıl kuvvetlenir?
CEVAP
Aşağıdaki hususları öğrenen bir kimse, Ehl-i sünnet itikadını da biliyorsa, imanı kuvvetlenir. İmanı olmayan bir kimse ise, bunları incelerse, insafı ve nasibi de varsa, Allahü teâlânın varlığına ve kudretine inanır. Cenab-ı Hakkın varlığını, kudretini gösteren olaylardan birkaçı:

İnsanların, büyük bir süratle fezada tek başına dönmekte olan, içerisi ateş dolu yuvarlak bir gezegen üzerinde, sırf yer çekimi kuvveti ile kalarak yaşaması ne büyük bir olaydır. Dağlar, taşlar, denizler, canlı varlıklar, bitkiler nasıl bir büyük kudret sayesinde meydana gelebilmekte, gelişmekte ve türlü özellikler göstermektedir. Hayvanların bir kısmı toprak üstünde yürürken, bir kısmı havada uçar ve bir kısmı da su içinde yaşar.

Güneş, en yüksek ısıyı sağlar ve bitkilerin yetişmesini, bazılarının içinde ise, kimyevi değişiklikler yaparak, un, şeker ve daha başka maddelerin meydana gelmesini temin eder.

İnsan, kendi vücudunun ne muazzam bir fabrika ve laboratuvar olduğunun farkında değildir. Halbuki, yalnız nefes alıp vermek bile büyük bir kimya olayıdır. Havadan alınan oksijen, vücutta yakıldıktan sonra, karbondioksit halinde dışarı çıkarılır.

Sindirim sistemi ise sanki bir fabrikadır. Ağızla alınan gıda maddeleri ve içecekler, mide ve bağırsaklarda parçalanıp öğütüldükten sonra, vücuda faydalı kısmı, ince bağırsaklarda süzülerek kana karışmakta ve posası dışarı atılmaktadır. Bu olay, otomatik olarak ve büyük bir intizam ile yapılmakta, vücut bir fabrika gibi işlemektedir.

İnsanın vücudunda çok karışık formüllü maddeler imal eden, türlü türlü kimya reaksiyonları meydana getiren, analiz yapan, tasfiye eden ve zehirleri yok eden, yaraları tedavi eden, çeşitli maddeleri süzen, enerji veren tertibat olduğu gibi, mükemmel bir elektrik şebekesi, manivela tertibatı, elektronik bilgisayar, haber verme tesisatı, ışık, ses alma, basınç yapma ve ayarlama tertibatı, mikroplarla mücadele ve onları yok etme sistemi de mevcuttur.

Kalb ise, hiç durmadan işleyen muazzam bir pompadır. Bütün bu maddi mükemmellik yanında anlama, düşünme, ezberleme, hatırlama, hüküm ve karar verme gibi çok muazzam, manevi kudretler de bulunmaktadır. Bu kudretlerin kıymetini ölçmek, insanlar için imkansızdır. Demek ki, insanın bedeni yanında bir de ruhu mevcuttur.

Canlı-cansız varlıklardaki bu nizamı inceleyerek, bir yaratıcının bulunduğuna inanan, Peygamber efendimizin bildirdiklerinin hepsine inanmadıkça Müslüman olmaz.

------------------------

TEFEKKÜR NEDİR? nasıl TEFEKKÜR EDİLİR?

Düşünmek anlamına gelen tefekkür hakkında Ebu’d-Derdâ –radıyallâhu anh– da şöyle buyuruyor: “Bir saat tefekkür; kırk gece nâfile ibâdetten üstündür.” Peki tefekkürü nasıl yapmalıyız? Örnekleri ile birlikte istifadenize sunuyoruz.

TEFEKKÜR İLE İLİGİLİ bazı AYTETLER

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Onlar ki, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allâhʼı zikrederler…” ( Âl-i İmrân, 191) buyurmaktadır.

İnsan, her an bu hâllerden biri üzere bulunduğuna göre, demek ki Rabbimiz, biz kullarını yalnız ibadetler esnâsında değil, her hâlükârda, dâimî zikir hâlinde bulunmaya dâvet etmektedir.

Aynı âyet-i kerîmenin devamında da şöyle buyurmaktadır:

“…Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler ( ve şöyle derler:) «Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Senʼi tesbîh ederiz. Bizi Cehennem azâbından koru!»” ( Âl-i İmrân, 191)

Yani zikrin kemâline erebilmemiz için, kâinatta sergilenen ilâhî kudret ve azamet tecellîleri üzerinde, tefekkür derinliği kazanmamız lâzım gelmektedir.

Hakîkaten, bu tefekkür neticesinde kulun kendi hiçlik ve acziyetini idrâk etmesi; kalbinde derûnî ürperişlerle, haşyet ve hayret duygularının neşv ü nemâ bulmasına vesîle olur.

TEFEKKÜR NEDİR?

Hayret; kulun bilmediği yahut aklının kavrayamadığı ilâhî sır ve hikmetler karşısında şaşırıp kalması, mânen istiğrak hâline bürünmesidir. Selîm bir kalp ve akılla tefekkür eden bir müʼmin için, kâinatta sergilenen ilâhî kudret tecellîlerinin hangisi hayrete şâyan değildir ki?

İbret nazarıyla baktığımızda; insanın yaratılış safhaları, vücudumuzdaki muhteşem sistemler; çevremizdeki bitkiler, hayvanlar, yeryüzü, gökyüzü, atmosfer, bunlarla temin edilen, son derece hassas ekolojik denge vs… Gözle görülemeyen atomun çekirdeğindeki nötron, proton, bunların mihveri olan elektron ve onun müthiş deverânı; fezâdaki Güneş, Ay, galaksiler, trilyonlarca yıldızın idrak sınırlarımızı zorlayan ve aşan mesafeleri, hacimleri, sirkülasyonları…

Velhâsıl mikrodan, makroya bütün bir kâinat, onları yoktan var eden Yüce Hâlıkʼımızın sonsuz sır, hikmet, ilim, kudret ve azametini haykıran eserler, deliller, yani fiilî âyetler durumunda…

Bir düşünecek olursak:

HAYVANLARI TEFEKKÜR

filMeselâ, üzerinde yaşadığımız şu koskoca Dünya, kâinat içinde âdeta çöldeki bir kum tânesi veya deryada bir damla gibi kalıyor. Bizler de o damlanın içindeki zerrelerin de zerresiyiz. Müteâl, yani idrâk ötesi mükemmellik sahibi olan Rabbimizʼin melekûtu, kudreti, sanat ve saltanatı ne kadar da muazzam! Sübhânallah!..

Bir filin içine milyonlarca karınca konulsa yine de dolmaz. Lâkin filin hayâtiyetini temin eden organlar, bir karıncanın, hattâ ondan daha küçük canlıların içinde de var.

BİTKİLERİ TEFEKKÜR

cicekBasit birer ot gibi gözüken çeşitli bitkilerin topraktan bulup çıkardığı muhtelif renkler, kokular, tatlar ve değişik şekillerdeki yapraklar, hiçbir kimyâgerin bir eşini yapmaya muktedir olamadığı, ne hârika şeyler!.. Bütün bunlar, Cenâb-ı Hakkʼın “el-Bârî, el-Musavvir” sıfatlarının ayrı ayrı tecellîleri…

RIZKIMIZI TEFEKKÜR

ekmekYine hayrete şâyandır ki, Dünya ve içindeki canlılar yaratıldığından beri, hiçbir canlının rızkı ihmâl edilmeden, sayısız ilâhî sofralar kuruldu, hâlen de kuruluyor. Bir düşünecek olursak; Dünyaʼnın dörtte üçü su ile kaplıdır. Dörtte birinin büyük bir kısmı da bitki yetişmesine elverişli olmayan kayalık veya çöllerden oluşmaktadır. Geriye kalan çok az bir kısmı topraktır.

Fakat Cenâb-ı Hak ne yüce bir kudret sahibidir ki, bu sınırlı toprağı sonsuz bir istihâle ile, yani sürekli bir değişim ve dönüşümle, bütün canlıları doyuracak gıdâların kaynağı kılmaktadır. Üstelik her mahlûkâta da ayrı ayrı sofralar kurulmaktadır. Zira bir canlının yiyebildiklerini, bir başka canlı yiyemez. Tavuğun gıdâsı ayrı, koyunun gıdâsı ayrı, insanın gıdâsı ayrıdır…

SUYU TEFEKKÜR

suYine Cenâb-ı Hakkʼın hayat vesîlesi kıldığı “su” da çok büyük hikmetler taşımaktadır. İçtiğimiz suya bakıp tefekkür etmeliyiz ki Cenâb-ı Hak;

“Dileseydik onu acı bir su yapardık. O hâlde şükretmeniz gerekmez mi?” ( el-Vâkıa, 70) buyuruyor.

Diğer bir âyet-i kerîmede ise:

“De ki: Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?” ( el-Mülk, 30) buyuruyor. Hakîkaten, öyle bir durumda ne yapabilirdik?!.

Yine bir bardak suyun mâcerâsı, yani yaratıldığı andan bugüne kadar yeryüzü ile gökyüzü arasındaki gidiş-gelişi, içinden geçtiği canlı-cansız varlıklar, gezip dolaştığı coğrafyalar yazılacak olsa, kitaplara sığmazdı.

KÂİNÂTI TEFEKKÜR

kainatÖte yandan, son teknolojiyle îmâl edilmiş bir araba bile, bir müddet sonra ârıza yapıyor, eskiyor, neticede harâb olup hurdaya gidiyor. Dünyaʼyı ısıtıp aydınlatan Güneş ise, belki de milyarlarca yıldır çalışıyor, fakat en ufak bir ârıza yok. Semâdaki ilâhî takvim ve program, saniye şaşmadan, emrolunduğu şekilde işlemeye devam ediyor.

Rabbimiz bu hususa da dikkatlerimizi çekerek şöyle buyuruyor:

“O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allâhʼın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir bak; göz ( aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” ( el-Mülk, 3-4)

Velhâsıl, bu kâinâtı ibret nazarıyla seyre çıkan gözler, hayretle geri dönerler. Nitekim, kâinatta sergilenen ilâhî sanat eserlerini ibretle temâşâ eden 19. asrın büyük şâirlerinden Ziyâ Paşa da hissiyâtını şu şekilde şiire dökmüştür:

Sübhâne men tehayyera fî sun‘ihi’l-ukûl

Sübhâne men bi-kudratihî ya‘cizu’l-fuhûl

“Sanatı karşısında akılların hayrete düştüğü, kudretiyle en üstün âlimleri bile âciz bırakan Allah Teâlâ’yı tesbîh ederim.”

Diğer bir beytinde de:

İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez,

Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez.

diyerek ilâhî kudretin azameti karşısında beşerin âcizliğini dile getirmiştir.

TEFEKKÜR SONRASI RABBİMİZİ MEDH Ü SENÂ

Bizler de, akılları âciz bırakan ilâhî sanat hârikaları karşısında Rabbimizʼin rahmetine sığınarak;

“‒Aman yâ Rabbi! Sen ne yücesin! Senʼi her türlü noksanlıktan tenzîh ederiz. Bizler Senʼi lâyıkıyla medh ü senâ etmekten ve Senʼin azametine yaraşır bir kullukta bulunmaktan âciziz! Sana ne kadar hamd ü senâda bulunsak azdır. Sen bizim kulluk ve mârifetimizdeki noksanlığımızı, hamd ve şükrümüzdeki âcizliğimizi bağışla!..” niyâzında bulunmalıyız.

Sonra da, zuhûrunun şiddetinden gâib olan Rabbimizʼe hayranlık hissiyâtı içinde; tesbih, tahmid, tekbir, tehlil ve tâzimde bulunmalıyız. Gözümüzün gördüğü, kulağımızın işittiği her şeyde Cenâb-ı Hakkʼı hatırlayıp kalp rikkati ve tefekkür derinliği kazanmalıyız.

Böylesine derin bir tefekkür ile kendini her an huzûr-i ilâhîde bilme neticesinde kalpte hâsıl olan hayret hâlinin, Muhammed Pârisâ Hazretleri’ndeki tezâhürlerinden biri şöyledir:

Muhammed Pârisâ Hazretleri, yatsı namazından sonra mescidin avlusunda asâsını göğsüne dayayıp bir miktar dururlar, yakınlarıyla ayaküstü kısa bir sohbetten sonra kendinden geçip öylece kalırlardı. Çok defa vâkî olan bu hâl, o kadar uzun sürerdi ki, müezzin sabah ezanını okurken tekrar hareket eder ve sabah namazını kılmak için yine mescide girerlerdi.[6]

Âdeta maddî âlemden sıyrılarak zaman ve mekânı unuturcasına yaşanan bu hayret ve gaybet hâli, ilâhî hikmet ve hakîkatlerin hayranlığı içinde, gönlün cezbolmasının bir neticesidir.

GÜZELLİKLERİN ASIL SAHİBİNİ TEFEKKÜR

Hazret-i Yusuf –aleyhisselâm-ʼın güzelliğine hayran kalarak kendinden geçen Mısırlı kadınların ellerinin kesildiğini hissetmeyecek duruma gelmeleri gibi; ilâhî sır, hikmet ve hakîkatlerle mest olup kendinden geçen Hak âşıkları da âdeta maddî âlemden tecerrüd ederler.

Düşünmek îcâb eder ki Yûsuf –aleyhisselâm-ʼın cemâlini temâşâ etmek, insanı bu derece kendinden geçirirse; acabâ bütün güzelliklerin mutlak menbaı olan Allah Teâlâʼnın, sıfatları, nîmetleri, kudret ve azamet tecellîlerinin tefekküründe derinleşen bir kulun hâli nice olur?

TEFEKKÜRÜN NETÎCESİ

Bunu anlamak için peygamberlerin, Hak dostlarının ve kâmil müʼminlerin, ibadet ve tâatlerindeki huşû hâline bakmak kâfîdir.

Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimizʼin geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kıldığını bildiren Hazret-i Âişe–radıyallâhu anhâ– vâlidemiz, bir defasında da şöyle buyurmuşlardır:

“…Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– gece kalkınca önce dört rekât bir namaz kılardı ki, onların güzelliğini ve uzunluğunu hiç sorma! Sonra dört rekât daha kılardı ki, onların da güzelliğini ve uzunluğunu hiç sorma! Sonra üç rekât[7] daha kılardı…” ( Buhârî, Teheccüd 16, Terâvih 1; Müslim, Müsâfirîn, 125)

Hazret-i Ali –radıyallâhu anh-’ın şu sözü de, Allah Rasûlü’nün ibadetteki aşk, vecd ve istiğrak hâlinin diğer bir misâlini göstermektedir:

“…İyi biliyorum ki, Bedir günü Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem– hâriç hepimiz uyumuştuk. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ise sabaha kadar bir ağacın altında namaz kılıp gözyaşı dökmüştü.” ( Müslim, Sıyâm, 204)

Buna benzer daha birçok hâdise, sahâbe-i kirâmın şâhitlikleriyle nakledilmektedir.

Demek ki, kalbi tam mânâsıyla Allâhʼa vererek vecd içinde yapılan ibadet ve tâatlere doyum olmaz.

Nitekim İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin torunu olan Şeyh Seyfeddin Hazretleri, bâzı geceler iki rekâtta hatim indirir ve Rabbiyle o husûsî mülâkatta gark olduğu hazzın hiç bitmemesi arzusuyla:

“Allâh’ım doyamıyorum, geceler ne kadar da kısa!..” diye ilticâ ederdi.

Rabbimiz, o velî kullarının, feyz, rûhâniyet, vecd ve istiğrak hâlinden bizlere de hisseler nasîb eylesin. Hayret ve haşyet tecellîleriyle Yüce Zâtʼını zikrederek kalbî rikkat ve teyakkuz hâlinde yaşamayı, cümlemize lûtf u keremiyle ihsan buyursun.

----------------------

İLÂHÎ SIR VE HİKMETLERİN ANAHTARI

Kâinat kitabında sergilenen ilâhî sır ve hikmetleri kâmil mânâda okuyabilmek için bir hususta derinleşmek lâzımdır.

Kâinat, sonsuz ilâhî güzelliklerin menbaından taşan tecellîler sergisidir. İnsan denilen muammâ da, ilâhî neşve ve güzelliklerin kâmil bir tecellîsidir. Gören gözler, duyan kalpler, yeryüzünde ilâhî azamet ve kudret akışlarından başka bir şey duymaz ve görmezler. İnsanı, bu yüksek kalbî kıvâma ulaştıracak olan en büyük vâsıta ise, tefekkürdür. Zira Hakk’ın azametini tefekkür, hakîkate ulaşmanın yegâne vâsıtası, tâbiri câizse şah damarıdır.

TEFEKKÜR KÂBİLETİ

Nitekim Cenâb-ı Hak, bütün mahlûkâta kendi ihtiyâcına göre bir tefekkür kâbiliyeti ihsân etmiştir. İnsanların ve cinlerin dışındaki mahlûkâtın tefekkür kâbiliyetleri, basit bir şekilde hayatlarını sürdürmeye kâfî gelen “sevk-i tabiî”ler hâlindedir. Yavrusuna muhabbetle besleyip büyütmek ve kendisini tehlikelerden muhâfaza etmek gibi.

İnsana ise tefekkür, azamet-i ilâhiyyeyi ve kâinattaki ilâhî kudret tecellîlerini düşünerek vuslata, yani mârifetullâha ulaşabilmek ve bu irfan ufku içerisinde sâlih ameller işlemek için lutfedilmiştir. Bu sebeple insanın tefekkür deryâsında derinleşmesi zarûrîdir. İnsanın kâinâta ibret nazarıyla bakması ise tefekkürde derinleşmek için atılacak ilk adımdır.

AKLIN İBÂDETİ

İnsanoğluna hidâyet haritası olarak lûtfedilen Kur’ân-ı Kerîm de, ilk âyetinden son âyetine kadar bizlere tefekkür tâlîmi yaptırmaktadır. Zira, Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh’ın nîmetleri sayıldıktan sonra, insanlara defalarca; “Ey bakış, görüş ( idrak) sahipleri!..” diye hitâb edilmiş olması, yine pek çok âyet-i kerîmede; “Hiç düşünmez misiniz? Akletmezler mi? İdrâk etmezler mi?” buyrulması, insanoğlunun kâinâtı boş ve kavrayışsız bir nazarla değil; hikmeti idrâk edecek bir basîretle müşâhede etmesi gerektiğinin bir ifâdesidir.

---------------------------


Tefekkür Etmek ve Edememek



Tefekkür; Allahü teâlânın sıfatlarını, nimetlerini ve yarattıklarını, ibret alacak ve faydalanacak şekilde düşünmek anlamındadır. Ayrıca tefekkür; bâtıl, yanlış düşünceleri bırakıp, hakkı, doğruyu düşünmek demektir. Ahmed-i Bedevi hazretleri; Tefekkür etmenin hakikati, “Allahü teâlânın yarattıkları hakkında düşünmek, Allahü teâlânın zatı hakkında düşünmemektir” buyurmuştur.


Allahü teâlânın varlığını, nimetlerini ve yarattıklarını tefekkür etmek, farzdır. Âleme, ibret nazarıyla bakmanın lazım olduğu hatta 54 farzdan biri olduğu kitaplarda yazılıdır. Allahü teâlâ, yerlerde ve göklerde bulunan mahlukları düşünerek ibret alanları sever. Haşr suresinin ikinci âyetinde mealen; ( Ey akıl sahipleri, başkalarından ibret alınız!) buyurulmuştur. Peygamber efendimiz de; ( Tefekkür gibi kıymetli ibadet yoktur) buyurmuşlardır.



Tefekkür, dinimizde önemli bir ibadettir. Tefekkür, günahlarını, mahlukları ve kendini düşünmek Allahü teâlânın yarattığı şeylerden ibret almaktır. Kuran-ı kerimde iyiler övülürken buyuruluyor ki:


( Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken hep Allahı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını inceden inceye düşünürler. Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen [boş, manasız şeyler yaratmaktan] münezzehsin. Bizi Cehennem azabından koru derler.) [A. İmran 191]


Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:

( Allahü teâlânın azameti, Cennet ve Cehennem hakkında bir an tefekkür, bir geceyi ihya etmekten iyidir.) [Ebuşşeyh]


( Tefekkür, ibadetin yarısıdır.) [İ. Gazali]


( Tefekkür gibi kıymetli ibadet yoktur.) [İbni Hibban]



( Biraz tefekkür, bir sene [nafile] ibadetten kıymetlidir.) [K. Saadet]



İnsanın, günahlarını düşünmesi ve bunlara tevbe etmesi, taatlarını, ibadetlerini düşünüp, bunlara şükretmesi, mahluklardaki ve kendi bedenindeki ince sanatları, düzenleri, birbirlerine olan bağlılıklarını düşünerek, Allahü teâlânın büyüklüğünü anlaması lazımdır. Hadis-i şerifte; ( Varlıklardaki nizamı düşünerek Allahü teâlâya iman ediniz!) buyuruldu.



Ahmed bin Zerin hazretleri, etrafına fazla bakmazdı. Sebebini sorduklarında;“Allahü teâlâ, gözleri, dünyadaki intizama, her şeydeki inceliklere ve Onun kudret ve azametine ibret ile bakmak için yarattı. İbret almadan, istifade etmeden bakmak hatadır” buyurmuştur.


İsa aleyhisselama;

-Ey Allah'ın peygamberi, bize neyi tavsiye edersiniz? diye sual edildiğinde cevaben;
-Sözünüz zikir, sükutunuz fikir, bakışınız ibret olsun! buyurmuştur.





Çekirdek içinde orman gizlidir,

Zehirler içinde derman gizlidir,

Bunları ibretle tefekkür gerek,

Tahıl tanesinde harman gizlidir.

Allahü teâlânın azametini düşünen insan, Ona isyan edemez. ( Bişr-i Hafi)

Tefekkür zekâyı açar. ( İmam-ı Şafii)

Dünyayı düşünmek, ahirete perdedir. Ahireti düşünmek, gafletten kurtarıp hikmet konuşturur. ( Ebu Süleyman Darani)


Her fırsatta Allahü teâlânın yarattıklarını tefekkür etmelidir. Mesela eline bakmalı. Parmakları olmasaydı, bir şeyi tutup alması ne kadar zor olurdu. Yahut parmakları hiç kıvrılmasaydı, eller hiç olmasaydı, gözümüz olmasaydı, gözümüz başka yerde olsaydı, halimiz nasıl olurdu? Tırnağın devamlı büyüdüğü gibi, dişlerimiz de büyüseydi ne olurdu? Dişlerimiz kemikle beraber olsaydı, çürüyünce nasıl çekilecekti? Saç uzadığı halde, kaşın ve kirpiğin uzamadığını düşünmeli. İnsan kavak gibi büyüyüp gitseydi, ne olurdu? Bitkilerin, meyvelerin yaratılışını, yıldızların, gezegenlerin bir ahenk içinde oluşunu düşünmeli. Bunları ne kadar mükemmel yarattığı için Allahü teâlâya hamd etmeli! Böylece insanın imanı da kuvvetlenir. Fakat devamlı bunlarla uğraşıp da kendine gereken fıkıh bilgisini ihmal etmek ise çok tehlikelidir.

Musa aleyhisselamın ümmetinden biri, otuz sene ibadet etmiş. Bir bulut kendisine gölge yaparak, güneşten korumuştu. Bir gün bulut gelmemiş, güneşte kalmıştı. Annesine sebebini sormuş. O da; ( Herhalde bir günah yapmışsın) deyince; ( Hayır, günah işlemedim) cevabını vermiş. Annesi; ( Göklere, çiçeklere bakmadın mı? Onları görünce, yaratanın azametini düşünmedin mi?) demiş. ( Evet, baktım. Fakat, tefekkürde kusur ettim) deyince, annesi; ( Bundan büyük günah olur mu? Hemen tevbe et) demiştir.


Aklı başında olan kimsenin, tefekkür vazifesini hiç ihmal etmemesi lazımdır. Yarın ölmeyeceğinden emin olan kimse var mıdır? Allahü teâlâ, hiçbir şeyi boş, faydasız yaratmamıştır. İnsanların anlayamadıkları, göremedikleri faydalar, anlayabildiklerinden kat kat daha çoktur. Ebu Abdullah-ı Rodbari hazretlerine, tefekkür nedir? diye sorulunca, buyurdu ki:



Tefekkür, dört türlü olur:


1- Allahü teâlânın mahlûklarındaki güzellik ve faydaları düşünmek, Ona inanıp Onu sevmeye sebep olur.


2- Onun vaat ettiği sevapları düşünmek, ibadet yapmaya sebep olur.


3- Onun bildirdiği azapları düşünmek, Ondan korkmaya, kötülük etmemeye, günahtan kaçmaya sebep olur.


4- Onun nimetlerine, ihsanlarına karşılık, nefsine uyarak günah işlediğini, gaflet içinde yaşadığını düşünmek, Allah’tan utanmaya sebep olur. Allahü teâlâ, yerlerde ve göklerde bulunan mahlûkları düşünerek ibret alanları sever.


Kalbde, Allahü teâlânın sevgisinden başka şeyler varsa, bu kalb hastadır, tedaviye muhtaçtır. Abdullah bin Hubeyk hazretleri buyuruyor ki:

"Beş şey vardır, kalb katılaştığı zaman onun ilacı olur: Birincisi, salih kimselerle görüşmek ve onların meclisinde bulunmak. İkincisi, Kur'an-ı kerimin manâsını düşünerek okumak. Üçüncüsü, karnını doyurmayıp, helalden az bir şey yemekle yetinmek. Zirâ helal yemek kalbi aydınlatır. Dördüncüsü, Allahü teâlânın kâfir ve günahkâr için hazırladığı acı azâbı ve tehdidini düşünmek. Beşincisi, kendisini Allahü teâlâya kulluk vazifesini yapmakta âciz ve noksan görmek, bununla beraber Allahü teâlânın lütuf ve ihsanını düşünmektir. Bu tefekkür olup, bundan hayâ meydana gelir. Tefekkürden bir kısmı da şunlardır: Allahü teâlânın seni, her şeyinle, içini dışını bildiğini, her an Onun seni gördüğünü düşünmek, dünya hayatını, dünya hayatının meşguliyetlerinin çokluğunu, dünya hayatının çok çabuk geçtiğini, ahiretin ve nimetlerinin devamlı olduğunu akıldan çıkarmamak, işte tefekkür, dünyaya düşkün olmayıp, ahirete rağbet etmek gibi meyveler verir. Ölümün geleceğini, fırsatı kaçırdıktan sonra pişmanlık olacağını düşünmek. Böyle tefekkürün meyvesi; uzun emel sahibi olmamak, amellerini düzeltmek, ahirete hazırlık yapmaktır."



Behaeddin Buhari hazretleri, şahit olduğu bir hadiseyi şöyle anlatır:
"Hak yolda ilerleyip, günahlardan arınmaya ve olgunlaşmaya çalıştığım günlerde, bir gün yolum bir kumarhaneye uğradı. İnsanların kumar oynadıklarını gördüm. Bunlardan iki kişi kumara öylesine dalmışlardı ki, hiçbir şeyin farkında değildiler. Böylece bir müddet devam ettiler. Nihayet birisi kaybettikçe kaybetti. Neyi varsa ortaya koydu, onları da kaybetti. Dünyalık neyi varsa hepsi bitti. Buna rağmen, kumar oynadığı kimseye;

-Bu kadar kaybıma rağmen, bu oyunda başımı dahi versem oyundan vazgeçmem diyordu.
Kumarbazın, kumar oynayıp bu kadar zarar ve ziyan görmesine rağmen, o oyuna olan hırsı bana ibret oldu. Hak yolunda yürüyüp daha da olgunlaşabilmek için, bende öyle bir gayret hasıl oldu ki, o günden itibaren Hak yolunda talebim her gün biraz daha arttı."



Muntazamdır cümle işlerin senin,

Aklı ermez, hikmetine kimsenin.



İnsan, başlı başına bir harikadır. İnsan vücudunda lüzumsuz bir organ bulunmaması, her organın bir vazife yapması, ayrıca ruh denilen bilinmeyen muazzam bir kuvvetin bulunması, basit bir şey midir? İnsanoğlunun yaratılması yanında, harika olarak kabul edilen şeyler çok basit kalır. Hadis-i şerifte, ( Kendini bilen Rabbini bilir) buyurulmuştur. İnsan, kendi vücut yapısını iyi bir tetkik etse, ne muazzam bir varlık olduğunu görür ve kendisini yaratanın varlığına ve birliğine inanır.


İlmi olan bir insan, kâinattaki canlı cansız bütün varlıklara bakarak, bunların rastgele yaratılmadığını anlar. Kur'an-ı kerimde, tefekkürün [düşünmenin] önemi bildirilir. Mesela güneş, dünyamıza çok yakın veya çok uzak olsa idi ne olurdu? Çok yakın olsa, sıcak her şeyi yakar, hayat olmazdı. Güneş çok uzak olunca da, dünya gerekli ısıyı alamayacağı için yine hayat olmazdı. Güneşi insanların tam istifade edeceği yere koyan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur. Gezegenlerin dünyamıza çarpmadan dönmesini inceleyen bir fen adamı, elbette yaratıcıya inanır ve müslüman olur. Kısacası fen ilmine vakıf olan bir ilim adamının, Allah’ı inkâr etmesi mümkün değildir.

Vücut sarayı

Eşref-i mahlûk olarak yaratılan insanın vücudu, incelenecek olursa, sayısız odadan meydana gelmiş muazzam bir saray olduğu görülür. Bu sarayda çeşitli fabrikalar var. Sarayın bütün cihazları noksansız. Muazzam bir gıda deposu, alarm tertibatı, ısıtma tesisleri, işitme cihazları, hazır kuvvet, askeri üsler, radarlar, odalar arasında muazzam yollar, modern taşıma vasıtaları, yemekhaneler, kanalizasyon şebekeleri, rasathaneler, mezarlık gibi gerekli her teşkilat mevcut. Bu sarayı gezen, sayısız harikalarla karşılaşır. Bu harikaları gören kimse, imansız ise, Allahın varlığına ve kudretine inanabilir. Ondan sonra da dinimizdeki farzları ve haramları öğrenmesi gerekir.



Vücudun hareketleri:

Uzuvların hareketi kaslarla olmaktadır. Sinirler kasları, kaslar da uzuvları harekete geçirir. Dışarıdan gelen darbelere karşı koyan iskelet kaslarından başka isteğimiz dışında çalışan düz kaslar var. Kalb kası çizgili kas olmasına rağmen isteğimiz dışında çalışır. Eklem kasları gibi isteğimizle çalışsaydı ufak bir ihmal neticesinde kalb duruverirdi. Uyurken çalıştıracak bir şeye ihtiyaç olurdu. Kalb kasının çalışması elektriksi bir harekettir. Kalbimizi, bilmediğimiz bir elektrikle isteğimiz dışında çalıştıran Allahü teâlânın şanı çok yücedir.



Tefekkür etmemek yani, işlenen günahları, mahlukları ve kişinin kendini düşünmemesi ise, kötü huylardandır.



İnsan neden tefekkür edemez



· İlim eksikliği nedeniyle; eğer toplumda ilim eksikliği varsa, insanlar etraflarındaki olaylara, Allahü tealanın yarattığı mahluklara ibret gözü ile, Onun büyüklüğünü düşünerek bakamaz.



· Teknolojinin gelişmesi sebebi ile; Teknoloji süratle gelişir, insanlara büyük kolaylıklar sağlar. İşleri daha kolay ve daha kısa sürede yapabilirler. Fakat her yeni buluşun zararları da olur. Gün gelir, insanlar, oyun eğlence, merak yüzünden, bu cihazların [bilgisayar, internet, TV vs.] başında bütün zamanlarını harcarlar. Hâlbuki bunların başında az kalmak lazım, işi süratle bitirip başından ayrılmak lazım. Yoksa sizi kendisine esir alır, bütün vaktinizi alıp götürür. Kitap okumaya ve başka iş yapmaya vaktiniz olmaz. Allah diyecek vakit bile bırakmaz, tefekkür etmeye engel olur. Pislik, tehlike, hadsiz hesapsız olur, çok sakınmak gerekir. İnsanı alıp felakete götürür.



· Ekonomik şartların çok iyi olması sebebi ile; günümüzde insanlar, sırf dünyalık kazanmak için ömürlerini harcamaktadır, hatta kazandıkları paraları harcayamaya bile vakit bulamamaktadır. Neticede gazetelerde, haberlerde görüyoruz, küçük bir servet için, bir anne evladına düşman olabiliyor, onu öldürtmek için kiralık katil bile tutabiliyor ve mahkeme salonlarında basit bir dünyalık için kavgalar ediyorlar, böylece farkında olmadan aile fertleri çoluk-çocuğuyla bir uçurumdan aşağı yuvarlanabiliyor.



( Kimi çeşitli nimete kavuşunca, Allahı anmaktan yüz çevirir, [hastalık, fakirlik gibi] bir şer dokununca da [Allahın rahmetinden] ümidini keser.) [İsra 83]



· Değişen hayat şartlarında, tabiatten uzak yaşantı sebebiyle; Eski insanlar daha çok kırsal kesimde yaşamaya tercih ettiği için, geçim kaynakları hayvancılık ve tarımdı,Onların başka meşgaleleri yoktu, sahip oldukları nimetlerin Allahü tealanın bir ihsanı olduğunu düşünür, onlarla yetinmesini bilir ve gönül dağınıklığına müsaade etmezlerdi. Başlarına gelen her şeyde muhakkak bir hayır olduğuna inanırlardı.



( Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mal, can ve mahsulün eksilmesiyle imtihan edeceğiz. Ey Habibim, sabredenlere [lütfumu, ihsanımı] müjdele!) [Bekara 155]


Bu âyet-i kerimedeki ( korku) Allah korkusu, gazada düşman korkusu; ( açlık) ramazan orucu, kıtlık ( malın eksilmesi) zekat ve malın zararı, ( canın eksilmesi) hastalık, ( mahsulün eksilmesi) ise, çeşitli afetler yüzünden mahsulün azalması veya mahsul denilen evlatların ölmesi olarak açıklanmıştır



· Kalabalık yığınların içerisinde kaybolması sebebi ile;



İnsanlar zayıf, aciz yaratıldığı için sabrı da şükrü de azdır. Binlerce nimete şükretmez, fakat bir bela gelince feryat ve figan eder. Hasta olup gece uyuyamazsa, hep Allahı anar. Fakat sağlam iken hiç Onu hatırlamaz. Müslüman Allahü teâlânın dostudur. Dostluğun alameti, dostun belalarına sabretmektir.



Ebu Süleyman Darani hazretlerinin buyurduğu gibi:

Dünyaya bağlanmak, Allahü teâlânın rızasını kazanmaya mani olur. Ahireti düşünmek, gönlün canlanmasına sebep olur. İbret almakla ilim, tefekkür ile de Allah korkusu artar.



Dünya, ibret yeridir ve geçicidir. Şu beyitte ifade edildiği gibi;


Padişah olsan da, derler “er kişi niyyetine”,

Var, musallada yatan mevtaya bak da, ibret al!

-----------------------

TEFEKKÜR ETMEK nasıl OLUR?



Yüce Rabbimiz, bizden ısrarla hem kendimizi hem tabiatı tefekkür etmemizi ister. Kur’ân-ı Kerîm’in yaklaşık 150 yerinde ilâhî azamet ve kudret nakışlarını düşünmemizi emreder.

Cenâb-ı Hak, ilâhî isim ve sıfatlarının üç büyük tecellî mekanı olan Kur’ân, insan ve kâinâtın derinliklerinden nasip alarak oradan hayatını aydınlatacak hakîkat incilerini çıkarabilme kabiliyetini, mahlukât içinde kâmil bir sûrette yalnızca insanlara, kısmen de cinlere bahşetmiştir. Ki bunun yegâne vâsıtası da tefekkür ve tahassüstür.

Tefekkür ve tahassüs, hâkîkate ulaşmanın ve kalbî hayata seviye kazandırmanın, vazgeçilmez bir şartıdır. Eşsiz bir hidâyet ve saâdet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm de, ilk âyetinden son âyetine kadar, her vesîleyle bizleri tefekküre dâvet etmektedir. İnsanın yaratılışındaki hikmetleri, kâinattaki Hârikulâde nizâmı ve Allâh’ın âyetlerini, yani ilâhî kudret nakışlarını, azamet tecellîlerini ve Allâh’ın kâinatta mutlak olan hükümranlığını tefekkür etmemizi emretmektedir.

Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerîm’de her vesîleyle:

“Hiç tefekkür etmez misiniz? Akletmezler mi? İdrâk etmezler mi? Akıl erdirmiyor musunuz?” buyurarak mü’minleri îkaz buyurur.

Nitekim bu cümleden olmak üzere;

“Onlar deveye bakmazlar mı?” ( Gaşiye, 17) buyurarak mahlûkata dikkat çekerken;

“Buluta, yağmura, dağlara, yeşil bitkilerin kışın ölüp baharda dirilmesine bakmazlar mı?..” buyurarak coğrafî hadiselere;

“Geçmiş kavimlerin âkıbetlerine bakmazlar mı?” buyurarak da tarihe dikkat çeker.

Böylece biz kullarını her vesîleyle tefekküre davet edip kâinâta hâkim olan ilâhî kanunları ve bu kanunların tecellî şartları demek olan “âdetullâh”ı kavramamızı ister.

BOŞ BAKMA, HİKMETİ İDRAK ET

Yine Rabbimiz, insanın kâinâtı boş ve kavrayışsızbir nazarla değil; hikmeti idrâk edecek bir dirâyet ve basîretle mûşahade etmesi lâzım geldiğini ifâde eder. Kur’ân-ı Kerîm’de ilâhî nîmetler, zikrettikten sonra, defalarca; “Ey bakış, görüş ( idrak) sahipleri!..” diye hitâb eder.

Yüce Rabbimiz, bizden ısrarla hem kendimizi hem tabiatı tefekkür etmemizi ister. Kur’ân-ı Kerîm’in yaklaşık 150 yerinde ilâhî azamet ve kudret nakışlarını düşünmemizi emreder. Bunun için taakkul, tedebbür, tezekkür, tefekkür, gibi mefhumları kullanır. Bu mefhumların zirve seviyede hayâta tatbik edilip mânevî bir terbiye metodu hâline geldiği saha ise “Tasavvuf”tur. Tasavvuf; ferdin mânevî istîdâdı ve buna ilâveten Allâh’ın lûtfu nisbetinde hakîkat zirvelerine ulaşmayı hedefleyen bir tekâmül/olgunlaşma yolunun adıdır. Bundan dolayıdır ki; “Kendini bilen Rabbini bilir.” sözüyle ifâde edilen hikmet, tasavvuf ehlinin mânevî tekâmül yolunda en esaslı düsturlarından birini teşkil eder.

Kâinâtta, diri bir kalbe sahip insana Hâlık’ını ve O’nun sanatkârâne kudretini tanıtmayan hiçbir zerre yoktur. Mikro âlemden makro âleme kadar kâinattaki her şey, ilâhî azametin şâhididir. Bütün mahlûkâtın “Lisân-ı hâl” denilen bir ifâde şekli vardır ki, her şey onunla açık ve net bir beyan hâlindedir. Bu beyanları lâyıkıyla idrâk edebilen mü’minler için, nasıl ki bedenin kıblesi Kâbe ise gönlün kıblesi de Cenâb-ı Hak olur.

EN GÜZEL İMAN ANAHTARI

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerindeyken ( dâimâ) Allâh’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ( ve şöyle derler): «Rabbimiz! Sen bu ( âlemi) boşuna yaratmadın, Sen’i tesbîh ederiz, bizi cehennem azâbından koru!»” ( Âl-i İmrân, 191)

Kâinattaki ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini lâyıkıyla tefekkür edebilen bir insan, öncelikle aczini idrâk eder, sonra ise tam bir teslîmiyet ve itaat ile her nefes Rabbini zikir hâlinde olur. Böylece kalbi takvâ nûruyla dolar. Tefekkür de, takvâ ile en makbul kıvamına ulaşır.

Hak katında insan; bedenî şekli, dış görünüşü ve dünyevî imkânlarıyla değil; kalbî olgunluğu, mânâ derinliği, rûhânî vasıf ve kâbiliyetleriyle bir kıymet ifâde eder. Bunun içindir ki Kur’ân-ı Kerîm, mü’minin tefekkürünü îmânî bir duygu derinliğiyle takviye ederek, onu madde ve nefsâniyetin dar hudutlarına hapsolmaktan kurtarır; rûhâniyet iklîminin ebedî ve sınırsız ufuklarına kavuşturur. Kâinattaki ilâhî vitrinleri ibret nazarıyla seyredebilen bir mü’minin tefekkürü, rûhânî bir vasıf kazanır. Kalbî tahassüsle zirveleşen böylesine derin ve ihâtalı bir tefekkür de, en güzel îman anahtarıdır.

TEFEKKÜR ETMEK İLE İLGİLİ ÂYET VE HADİSLER



Tefekkür, sadece insana değil, bütün mahlûkata verilmiş, hayâtî bir kâbiliyettir. Bu kâbiliyeti, her varlık, kendi dünyası içinde ve kendi yaratılışına uygun bir şekilde kullanır. Ağırlık merkezi de daha ziyade ten ve nefsâniyet plânına âittir. Yiyip içmek, daha iyi, daha rahat yaşayabilmek ve nesli devâm ettirebilmek gibi hususlar ön plândadır.

Bunun için bir yırtıcı mahlûkun tefekkürü, ancak avını parçalayıp mîdesini doyurmaya yöneliktir. Bunun dışında onun, hayat, kâinat ve istikbâle dâir herhangi bir düşünce ve endişesi yoktur. Zaten ona verilen tefekkür kâbiliyeti de, ancak bu kadarına kâfî gelir.

Fakat insana gelince… Onun durumu farklıdır.

İNSANIN ENGİN TEFEKKÜR KABİLİYETİ

İnsanoğlu, varlıkların en şereflisi ve kâinâtın gözbebeği olarak yaratıldığı için, onun mes’ûliyet ve vazifeleri büyüktür. Buna göre de kendisine engin bir tefekkür kâbiliyeti ihsân edilmiştir.

Çünkü insan; yiyip içme, yaşama ve neslini devâm ettirebilme bakımından diğer mahlûkatla benzer özelliklere dâir nefsânî tefekkür ile değil, ancak kendisini inkişâf ettirecek ve bu vesîleyle cennet ve cemâlullâh’a nâil edecek olan rûhânî tefekkür ile insanlık haysiyet ve şerefini hâizdir. Fakat insan, rûhânî yapısını tekâmül ettiremezse, maalesef tefekkür istîdâdını nefsânî arzuların anaforunda helâk etmiş olur.

Rûhî derinliğe ulaşmış bir mütefekkir, bu hakîkati hulâsa ederek şöyle buyurur:

“Bu cihân, âkiller ( akıl sâhipleri) için seyr-i bedâyî ( ilâhî sanatı ibretle temâşâ ve tefekkür); ahmaklar için ise yemek ile şehvettir!”

İNSANI İNSAN YAPAN HUSUS

Dolayısıyla insanı insan yapan husus, onu şuur iklîminde yeşertecek olan rûhânî bir tefekkür derinliğidir. Allah Teâlâ da kullarından, gerek îmânın, gerekse ibâdetlerin yüksek bir şuur ve idrâk içinde tezâhürünü istemektedir. Bu da ancak ilâhî azamet ve kudret akışlarını tefekkür ile mümkündür.

TEFEKKÜRDE DERİNLEŞMEK

Tefekkürde derinleşmek ve böylece rûhu inkişâf ettirmek, kulun en mühim mes’ûliyetlerinden biridir. Zira ibâdetlerde huşûya, kalbin rikkat kazanmasına, muâmelâtta nezâkete ve ahlâkta kemâle erebilmek, ancak rûhu inkişâf ettirecek bir tefekkür ile mümkündür.

Hayat ve kâinâtı ibretle seyrettiğimizde, cevapları rûhumuzun derinliklerinde gizli pek çok suâl ile karşılaşırız:

Bu cihâna nereden geldik? Niçin yaratıldık? Bu cihan nedir? Kimin mülkünde yaşıyoruz? Nasıl yaşamalıyız? Nasıl düşünmeliyiz? Yolculuk nereye? Fânî hayâtın hakîkati nedir? Ölüm gerçeğinin sırrı nasıl çözülür? Ona nasıl hazırlanılır?..

İşte bu nevî tefekkürler, Kur’ân ve Sünnet’in rehberliği ile ilâhî kudret ve azamet tecellîleri karşısında kulu hiçlik ve acziyetini idrâke sevk eder. Yoktan var edilen insana, varlık ve benlik iddiâsında bulunmanın ne büyük bir yanlış olduğunu hatırlatır.

TEFEKKÜRSÜZ KUR’ÂN KIRAATİ

Tefekkür ile ulvî bir ruh kıvamına eren mü’minin kulluk hayâtında ve ibâdetlerinde yüksek bir feyz ve rûhâniyet hâsıl olur.

Tefekkürle inkişâf eden rûh idrâk eder ki:

“İbâdette bedenin kıblesi Kâbe, her nefeste rûhun kıblesi ise Cenâb-ı Hak’tır.”

Bunun içindir ki Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- :

“İlimsiz ibâdette ve tefekkürsüz Kur’ân tilâvetinde fayda ve feyz azalır.” buyurmuştur.

BİR SAAT TEFEKKÜRÜN FAZİLETİ

Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- da şöyle buyurur:

“Bir saat tefekkür; kırk gece nâfile ibâdetten üstündür.” ( Deylemî, II, 70-71, no: 2397, 2400)

Nitekim böyle bir tefekkür de duyuşları derinleştirerek ibâdetleri kolaylaştırır, huşû hâlini ve şükrü artırır.

SÂLİH MÜ’MİNLERİN EN MÜHİM HASLETİ

Dinin yaşanmasında, îtikâdın tam olması îcâb ettiği gibi, ibâdet de zarûrîdir. Lâkin ibâdetleri makbul kılan, onun gönle nüfûz eden bir tefekkür iklîminde, mânevî dikkat, incelik ve zarâfet içinde îfâ edilmesidir. Bu sâyede kul, Rabbine yakın hâle gelir. Ashâb-ı kirâmın ve onları ihlâsla tâkip eden sâlih mü’minlerin en mühim hasleti de bu kalbî kıvâma sâhip olmalarıydı.

Rabbimiz, biz kullarından, ilâhî kudret ve azametini, kâinattaki büyük nizâmın sır ve hikmetlerini, kullarına olan sayısız ikramlarını tefekkür etmemizi, bu tefekkür neticesinde de dünyanın fânîliğini, asıl hayâtın âhiret hayâtı olduğunu idrâk ederek tevâzû ve hiçlik duyguları içinde, takvâ üzere, güzel bir kul olmamızı arzu etmektedir.

Bişr bin Hâris el-Hâfî Hazretleri şöyle der:

“İnsanlar Allah Teâlâ’nın azameti hakkında tefekkür etseler, O’na isyân edemez, günah işleyemezlerdi.” ( İbn-i Kesîr, I, 448, Âl-i İmrân 3/190 tefsirinde)

TEFEKKÜR ETMEK İLE İLGİLİ ÂYETLER

Kâinatta cereyan eden sayısız âyetlerin yanında Kur’ân-ı Kerîm âyetleri üzerinde de derin bir tefekkür iklîmine girmemiz gerektiğini Yüce Rabbimiz bir misalle kullarına şöyle hatırlatır:

“Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara tefekkür etsinler diye veriyoruz.” ( el-Haşr, 21)

Kur’ânî tefekkürden mahrum olanları ise şöyle tasvir eder:

“Onlar Kur’ân’ı tefekkür etmiyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi var?” ( Muhammed, 24)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek hayatı, Rabbimizin kullarında görmeyi murâd ettiği mânevî tekâmül için tefekkürün ne kadar lüzumlu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Zira O, geceleri ayakları şişinceye kadar gözyaşları içinde kulluk ve ibâdete devâm etmiş, gözleri uyusa bile kalbi dâimâ uyanık kalmış, Allâh’ın zikrinden, tefekkür ve murâkabesinden bir an bile uzaklaşmamıştır.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalbî rikkatine ve tefekkür ufkuna dâir bir misâli şöyle nakleder:

“Bir gece Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:

«–Ey Âişe! İzin verirsen, geceyi Rabbime ibâdet ederek geçireyim.» dedi. Ben de:

«–Vallâhi Sen’inle berâber olmayı çok severim, ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.» dedim.

Sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu… O kadar ağladı ki; mübârek sakalları, elbisesi, hattâ secde ettiği yer sırılsıklam oldu.

O, bu hâldeyken Bilâl -radıyallâhu anh- ezan okumaya geldi ve Allah Rasûlü’nü perişan bir hâlde buldu. Âlemlerin Efendisi’nin ağladığını görünce, O’nu bu kadar mahzun ve mağmûm eden hâdisenin ne olduğunu merak ederek:

«–Yâ Rasûlâllah! Allah Teâlâ sizin geçmiş ve gelecek bütün günahlarınızı bağışladığı hâlde niçin ağlıyorsunuz?» diye sordu.

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle âyetler indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» dedi ve şu âyetleri okudu:

«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için ( Allâh’ın birliğini ve azametini gösteren) kesin deliller vardır.

Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken ( her an) Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve:

Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz; bizi cehennem azâbından koru! ( derler).» ( Âl-i İmrân, 190-191)” ( İbn-i Hibbân, II, 386; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IV, 157)

İşte bu âyet-i kerîmeler nâzil olduğu gece Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, güller üzerindeki şebnemleri imrendirecek gözyaşları ile sabaha kadar ağlamıştı. Mü’minlerin, ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini tefekkür ile dökecekleri gözyaşları da, Allâh’ın lutfu ile, fânî gecelerin ziyneti, kabir karanlıklarının aydınlığı, cennet bahçelerinin şebnemleri olacaktır.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN HİRA MAĞARASINDAKİ TEFEKKÜRÜ

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tefekkür husûsundaki fermân-ı ilâhîye, daha risâlet vazîfesine başlamadan önce bile, Hira Mağarası’ndaki inzivâ ve tefekkür hayâtı ile tâbî olmuş durumda idi. O’nun Hira’daki ibâdeti, tefekkür etmek, atası İbrahim -aleyhisselâm- gibi göklerin ve yerin melekûtundan ( görünen âlemin ötesindeki kudret ve azamet-i ilâhîden) ibret almak ve Kâbe’yi seyretmek şeklindeydi.[1] O günlerde olduğu gibi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha sonraki hayâtında da dâimâ mahzun ve düşünceliydi. Konuşması zikir, sükûtu tefekkür idi. Nitekim hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardı:

“Rabbim bana sükûtumun tefekkür olmasını emretti, ( ben de size tavsiye ediyorum.)”[2]

“Allâh’ın yarattıkları üzerinde tefekkür edin…” ( Deylemî, II, 56; Heysemî, I, 81)

“Tefekkür gibi ibâdet yoktur.” ( Ali el-Müttakî, XVI, 121)

Velhâsıl, ümmeti olmakla şeref duyduğumuz Fahr-i Kâinât Efendimiz’e lâyık olabilmek için hayat ve kâinatta sergilenen derin hikmetlere gönül vererek tefekkür iklîminde yaşamamız îcâb etmektedir. Zira bu âlemde olup biten her şeyi îman penceresinden ibret nazarıyla temâşâ edip rûhu tefekkürle inkişâf ettirmek zarûrîdir. Neticede, hâdiselerin özündeki ilâhî murâda dâir hikmet parıltıları, Allâh’ın izniyle damla damla gönle akacaktır.

TASAVVUF HER ŞEYDEN ÖNCE TEFEKKÜR ETMEKTİR

Nice âbide şahsiyetler yetiştirmiş olan tasavvufun özü de hakîkatte böyle bir feyz ve rûhâniyeti tahsilden ibârettir. Bu bakımdan tasavvuf, hikmetle derinleşerek Hakk’a doğru mesafe alma yoludur. O aslâ dünyadan el-etek çekmek, Yûnus’un buyurduğu gibi yalnızca tâc ile hırkaya bürünmek ve ancak belirli bir evrâd ü ezkâr ile iktifâ etmek değildir.

Yâni tasavvuf, her şeyden önce mes’ûliyetimizi tefekkür etmektir, kendimizi muhâsebe hâlinde bulunmaktır, idrakte yol katedebilmektir. Kısacası her türlü nefsânî düşüncelerden kurtulmak ve ancak rûhânî tefekkürle derinleşmek ve bu tefekkürle de merhale merhale yücelerek nihâyette ebedî mîrâca ermektir.


----------------------
Düşünme ve Tefekkür

İnsanın sahip olduğu bilgi, varoluşunu olgunlaştırma ve hayatı çerçevesinde yararlanma sürecinde ona yol göstericilik yapma işlevini görür.

Adem"in iki oğlunun yaşam öyküsünün bu kesiti, yani; Derken Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermesi için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim ben?" dedi ve böylece pişman olanlardan oldu. ayeti, türü arasında bir benzeri bulunmayan tek bir ayettir. Bu ayette, duyu organlarının algılarından yararlanan insanın durumu somutlaştırılıyor. İnsanın, algılama yoluyla eşyanın niteliklerini, özelliklerini kavradığı anlatılıyor. Ardından insanın bu algılarını, hayata ilişkin amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik düşüncenin malzemeleri haline getirdiği dile getiriliyor. Ki bu, bilimsel araştırmaların vardığı şu sonucu haklı çıkarıyor: İnsanın sahip olduğu bilgiler algılara ve sezgilere dayanır. Ve bu, anma ve fıtrî bilgi teorisini savunanların tezlerine aykırı bir söylemi ifade eder.

Bunu biraz daha açacak olursak: İnsanı, sahip olduğu bilgi formları yani tasarım ve yargı nitelikli, tikel veya tümel olanı, çeşitli nitelikler arzeden bilgileri ve kavrayışlarıyla birlikte gözlemlediğimiz zaman, insanların en cahilinin, anlama ve düşünme kapasitesi bakımından en zayıf bile olsa, birçok formlara ve büyük bir yekûn tutan bilgilere sahip olduğunu görürüz. Öyle ki bunları neredeyse saymak mümkün olmayacaktır. Daha doğrusu, alemlerin Rabbinden başka kimse bunların sayısını bilemez.

Çokluğuna ve istatistiklerin kapasitesini aşmasına rağmen, insanın dünya hayatı boyunca sürekli arttıkları, geliştikleri de gözlemlenen bir olgudur. Süreci geriye doğru işletmek mümkün olsa, yavaş yavaş azalıp sonunda sıfıra dayandığını görürüz. İnsan, bilgi namına hiçbir şeye sahip olmayan bir varlık olarak belirginleşir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: İnsana bilmediğini öğretti. ( Alak, 5)

Bu ayette verilmek istenen mesaj; Allah, insana bilmediğini öğretir, bildikleri hususunda ise insanın Allah"ın eğitimine ihtiyacı yoktur, değildir. Çünkü şurası gözardı edilemez bir gerçektir ki, hangisi olursa olsun, insanın sahip olduğu bilgi, varoluşunu olgunlaştırma ve hayatı çerçevesinde yararlanma sürecinde ona yol göstericilik yapma işlevini görür. Doğal uyarılmalar ve etkilenmeler sonucu cansız varlık türlerinin vardıkları hedefe, canlı varlıklar -bu arada insan oğlu- da bilgi aydınlığıyla ulaşır. Bu demektir ki bilgi, hidayetin nesnel karşılıklarından biridir.

Yüce Allah, birçok ayette hidayet olgusunu mutlak olarak kendisine nispet etmiştir: Her şeye yaratılışını verip sonra onu doğru yola iletendir. ( Tâhâ, 50), O ki her şeyi yarattı, düzenledi. Ve O ki her şeyin miktarını, biçimini belirleyip hedefini gösterdi. ( A"lâ, 2-3) Algılama ve düşünme yoluyla yol göstermenin bir türüne işaret edilen bir diğer ayette de şöyle buyruluyor: Yahut karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren kim? ( Neml, 63) Önceki bölümlerde, hidayetin anlamına ilişkin bazı açıklamalara yer vermiştik. Kısacası her bilgi hidayet ve her hidayet de Allah"tan olduğuna göre, insan sahip olduğu tüm bilgileri, Allah"ın eğitmesiyle öğrenmiştir.

Allah sizi, hiçbir şey bilmediğiniz durumda annelerinizin karınlarından çıkardı; size işitme, gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz. ( Nahl, 78 ) ayeti, bu açıdan, İnsana bilmediğini öğretti. ( Alak, 5)ayetine yakın bir anlam içermektedir.

İnsan davranışları ve bunlarla ilgili Kur"ân ayetleri üzerinde eş zamanlı olarak durup düşündüğümüz zaman, insanın sahip olduğu teorik bilgilerin, yani eşyanın özelliklerine ilişkin bilgilerin ve bunların birer yansıması olarak beliren aklî marifetlerin başlangıcı olarak sezgi ve algıdan kaynaklandıklarını görürüz. Allah, insana eşyanın özelliklerini bu yolla öğretiyor. Derken Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermesi için. bir karga gönderdi. ayeti bunu açıklıyor.

Şu halde, cesedin nasıl gömüleceğini göstermek için karganın gönderilişinin Allah"a nispeti, gömmenin nasıl olacağının bilinmesinin de O"na nispet edilmesi anlamına gelir. Gerçi karga, kendisini gönderenin Allah olduğunun bilincinde değildi. Aynı şekilde Hz. Adem"in ( a.s) oğlu da, düşünme ve öğrenme yeteneğini yönlendiren bir yönlendiricinin farkında değildi. Karganın nedenselliğinin ve yeri eşelemesinin onun öğrenmesiyle ilintisi, yüzeysel bir bakış açısına göre, insana dünya ve ahiret işleriyle ilgili yöntemleri öğreten diğer tesadüfî yöntemler gibi, tesadüfî bir nedensellikti.

Ancak insanı yaratan ve hayattaki hedeflerini gerçekleştirmek için ilmî olgunlaşmaya yönelten yüce Allah"tır. Yüce Allah, evrene öyle bir düzen egemen kılmıştır ki bu düzen, bilgi aracılığıyla olgunlaşmayı gerektirici niteliktedir. İnsan evrenin parçalarıyla kurduğu ilişkiler ve etkileşimler sonucu bilgi edinme imkanını bulmaktadır. Dolayısıyla insan, hayattaki hedeflerini gerçekleştirmesine yardımcı olacak bilgiyi, eğitimi evrenden alır. Kargayı ve başka şeyleri göndererek insanın bir şeyler öğrenmesini sağlayan Allah"tır. O halde O, insanın öğreticisidir.

Bu anlama yakın ifadeler içeren benzer ayetlerin sayısı çoktur: Allah"ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz av köpeklerinin. ( Mâide, 4) Bu ayette yüce Allah, insanların bildiklerini ve avcı hayvanlara öğrettiklerini, Allah"ın kendilerine öğrettiği şeyler olarak nitelendiriyor. Oysa, o bilgileri ya başka insanlardan öğrenmişler ya da bizzat kendileri düşünerek icat etmişlerdir. Allah"tan korkun, Allah size öğretiyor. ( Bakara, 282) Oysa onlar elçiden öğreniyorlardı. Yazıcı Allah"ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın. ( Bakara, 282) Oysa bir katip, bildiklerini diğer bir katipten öğrenir. Fakat bütün bunlar, yaratılış düzeninde ve evrensel planlama çerçevesinde öngörülen olgulardır. Dolayısıyla bunlar aracılığıyla elde edilen ve insanın olgunlaşmasına katkıda bulunan bilgiyi, bu sebepler aracılığıyla Allah öğretir. Tıpkı bir öğretmenin öğrencilerine söz ve empozeyle, bir katibin söz ve kalemle bildiklerini öğretmesi gibi.

Sebepler dünyasında yüce Allah"ın kendisine nispet ettiği olguları bu şekilde algılamak gerekir. Çünkü onların yaratıcısı Allah"tır. Allah ile yarattığı varlıklar arasında sebepler yer alır. Bunlar, zahirî işlevleri itibariyle sebeptirler, bir şeyin varoluşunun gerçekleşmesini sağlayan aletlerdirler. Dilersen şöyle de diyebilirsin: Bunlar, varlığı her yönüyle ve her tarafıyla sebeplerle ilintili varlığın koşullarıdır. Söz gelimi, Amr ve Hind"den olma Zeyd"in varoluşunun koşulu, öncesinde Amr ve Hind"in olmaları, bunların evlenmeleri ve aralarında cinsel birleşmenin olmasıdır. Aksi takdirde, varsayılan Zeyd olmayacaktır. Gören bir gözle görmenin koşulu, önceden gören bir gözün olmasıdır. Benzeri şeylerde de durum aynıdır.

Bir kimse, sebepleri olumsuzlayarak, onları geçersiz kılarak Allah"ı birlediğini iddia eder, O"nun mutlak kudretini olumlamak ve acizliği olumsuzlamak bakımından bunun çok daha etkili olduğunu ileri sürerse, bunun yanında, arada sebeplerin varlığının zorunlu olduğunu savunmanın yüce Allah"ın yaratma hususunda, adeta iradesiz imiş gibi, özel bir yol izlemek zorunda olduğu anlamına geldiğini söylerse, farkında olmadan kendisiyle çelişkiye düşmüş olur.

Kısacası, insanların duygu organları aracılığı ile bir şekilde algıladıkları eşyanın özelliklerini onlara öğreten Allah"tır. Allah, bunları duyu organları aracılığıyla öğretir. Bunun yanında yerde ve gökte bulunan her şeyi onların hizmetine sunmuştur: Göklerde ve yerde bulunan şeyleri, kendinden bir lütuf olarak size boyun eğdirdi. ( Casiye, 13)

Hiç kuşkusuz, bu boyun eğdirme, insanın bir şekilde onlar üzerinde tasarrufta bulunup onları hayattaki hedeflerine ulaşmanın ve beklentilerini gerçekleştirmenin aracıları olarak kullanmasından başka bir şey değildir. Diğer bir ifadeyle yüce Allah, onlardan yararlansın diye, göklerde ve yerde bulunan her şeyi insanın varoluşuyla irtibatlandırmıştır. İnsanı da bunlar üzerinde nasıl tasarrufta bulunacağını, onları nasıl kullanacağını ve nasıl aracı edineceğini kavrasın, algılasın diye düşünme yeteneğiyle donatmıştır. Bu çıkarsamamızın kanıtları şu ayetlerdir: Görmedin mi Allah, yerdekileri ve emriyle, denizde akıp giden gemileri sizin buyruğunuza verdi. ( Hac, 65) Size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar yarattı. ( Zuhruf, 12) Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız. ( Mü"min, 80) Buna benzer daha birçok ayeti örnek göstermek mümkündür.

Ayetlerin ifade tarzları son derece ilginçtir: İnsan yapımı olan geminin varlığı Allah"a nispet ediliyor. Geminin ve hayvanların yaptığı taşıma işi de öyle. Gemilerin denizde akıp gitmeleri de O"na nispet edilerek zikrediliyor. Oysa, gemilerin yüzmeleri doğrudan deniz akıntısıyla, rüzgarın esişiyle veya buhar gibi şeylerle ilintilidir. Sonra bütün bunlar, O"ndan insanın lehine bir boyun eğdirme olarak isimlendiriliyor. Çünkü yüce Allah"ın iradesinin gemiler ve yerde ve gökte benzeri işlevi gören hayvanlar üzerinde bir tür egemenliği vardır, onları öngörülen hedeflere yöneltir.

Kısacası, yüce Allah, insana algıladığı şeyler üzerinde düşünme yeteneğini bahşetmiştir, ki o bu düşüncesi aracılığıyla kendisi için öngörülen olgunlaşma hedefine yönelir. Varlıklar alemindeki olgulara ilişkin teorik bilgileri yani, nazarî ve kesbî bilgileri nedeniyle bu öngörülen amaçları gerçekleştirme çabası içine girer. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: Size işitme, gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz. ( Nahl, 78 )

Yapılması ve yapılmaması gereken şeylerle ilintili pratik bilimlere gelince, bu alanda belirleyici olan Allah"ın ilham etmesidir, algı yeteneğinin ya da teorik aklın bu hususta bir etkinliği olmaz. Nefse ve onu biçimlendirene, ona bozukluğunu ve korunmasını ilham edene andolsun ki, nefsini yücelten kazanmış, onu alçaltan da ziyana uğramıştır. ( Şems, 7-10) Sen yüzünü Allah"ı birleyici olarak doğruca dine çevir: Allah"ın yaratma kanununa ( fıtrat) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah"ın yaratması değiştirilmez. İşte doğru din odur. ( Rûm, 30) Bu ayetlerde, yapılması gerekenlerin, yani iyiliğin ve yapılmaması gerekenlerin, yani kötülüğün bilinmesi, ilahî ilhamla, yani Allah"ın kalbe telkinde bulunmasıyla elde edilen bir durum olarak değerlendirilmiştir.

Dolayısıyla insanın elde ettiği bilgiler, ilahî yol göstericiliğin yansıması ve ilahî yol göstericilikle gerçekleşmiştir. Ancak bunların da tür olarak farklılık arzettiklerini görüyoruz. Eşyanın dışsal özellikleri söz konusu olduğunda yüce Allah"ın, bunları öğrenme hususunda insanı yönelttiği yol, algılama yeteneğidir. Tümel-düşünsel bilgiler söz konusu olduğunda, bunlara ulaşmanın yolu, ilahî bağış ve boyun eğdirmedir. Aynı zamanda algı yeteneğinin de işlevsel olması, bu durumu olumsuzlamaz ya da insan, bu bağlamda hiçbir şekilde ilahî boyun eğdirmeden müstağni olmaz. Salih ya da fasit amellerle, takva ve günahla ilintili pratik bilimlere gelince; bunun yolu ilahî ilhamdır, kalplere telkin etmesidir, fıtrat kapısını açmasıdır.

Özü itibariyle ilhama dayanan üçüncü kısmın işlevsel olarak başarılı olması ve beklenen sonuçları vermesi, ikinci kısmın salih oluşuna, doğru ve tutarlı bir zemine dayanmasına bağlıdır. Nitekim aklın doğru ve tutarlı bir etkinlik göstermesi de insanın takva ve fıtrî dini açısından dosdoğru bir çizgide hareket etmesine bağlıdır. Yüce Allah, konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor: Sağduyu sahiplerinden başkası düşünüp öğüt almaz. ( Al-i İmran, 7) Allah"a yönelenden başkası ibret almaz. ( Mü"min, 13) Gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz, ilkin ona inanmadıkları gibi. ( En"âm, 110) Nefsini aşağılık yapan beyinsizden başka, kim İbrahim dininden yüz çevirir? ( Bakara, 130) Demek isteniyor ki, aklını ifsat edip, onu normal çizgisinden saptıranlardan başkası fıtratın gerektirdiği eylemleri yapmaktan kaçınmaz.

Akıl ile takva arasındaki bu gerektiriciliği pratikte de gözlemlemek mümkündür. Hiç kuşkusuz, insanın teorik gücünde bir anormallik varsa hakkı hak olarak, batılı da batıl olarak algılayamaz. Bu bakımdan hakka sarılmanın ve batıldan kaçınmanın gerekliliğini de sezinleyemez, yüce Allah tarafından bu yönden bir ilhama da muhatap olamaz. Söz gelişi, dünya hayatının ötesinde bir hayatın olduğuna inanmayan bir kimse, ahiret hayatı açısından en iyi azık konumunda olan dinî takva duygusunun ilham edilmesini algılayamaz.

Aynı şekilde, insanın fıtrî dini bozulur ve dinî takva duygusuyla beslenmezse, şehvet ( çekici güç) gazap ( itici güç), sevgi veya nefret gibi içsel algı güçlerinin dengesi bozulur. Bu güçlerin arasındaki denge durumunun bozulmasıyla birlikte, teorik kavrama gücü, istenen düzeyde bir işlevsellik görmez.

Kur"an"ın, insanlar arasında dinî bilgileri yayma ve onlara yararlı bilgiyi öğretme amacına yönelik açıklamaları bu tarzda devam eder. Bu bağlamda bilgileri edinmek için belirginleştirdiği yöntemleri esas alır. Söz gelimi, algılanmaya elverişli özelliklere sahip olgular, unsurlar söz konusu olduğunda, açık bir ifadeyle duyu organlarına hitap eder. Mesela,Görmedin mi?, Görmüyorlar mı?, Gördünüz mü?, Görmez misiniz? gibi ifadeler içeren ayetleri buna örnek gösterebiliriz.

Maddî tümel olgularla ilintili aklî-soyut tümel olgular ya da fizik aleminin ötesi söz konusu olduğunda, duyular açısından madde ve maddî çevrenin dışında gaybî olgular bile olsalar, aklın işlevi kesin belirleyici görülür. Dünya ve ahiret hayatına ilişkin olguları içeren ayetlerin genelini buna örnek gösterebiliriz. Bu gibi ayetlerde, özellikle akleden bir kavim için., Düşünen bir kavim için., Hatırlayan bir kavim için. ve derin kavrayış sahibi bir kavim için. gibi ifadelere yer verilir.

Amel, takva ve günahlar bağlamında hayır, şer, yarar ve zarar gibi olgularla ilintili pratik önermeler söz konusu olduğunda, bu sefer ilahî ilham esas alınır. İnsanın içsel ilham algılamasını anımsatıcı olgulara dikkat çekilir. Bu, sizin için daha hayırlıdır., Onun kalbi günahkârdır., O ikisinde günah vardır., Günah ve haksız yere azmadır., Allah hidayet vermez. gibi ifadeler kapsayan ayetleri buna örnek gösterebiliriz. Hiç kuşkusuz bu tespitimiz, üzerinde durup düşünmeye değerdir.

Bu tespitten hareketle öncelikle şunu anlıyoruz: Kur"an-ı Kerim, duyu organlarının algılamasını ve deneyimi esas alanların yöntemlerini yanlış bulur. Bunlar, bilimsel araştırmalarda, salt aklın yargılarını olumsuzlarlar. Kur"an"ın açıklamalarında öncelikle önem yüce Allah"ın birliğine, yani tevhit ilkesine verilir. Sonra açıklanan ve insanlara sunulan tüm gerçek bilgiler bu temele dayandırılır. Bilindiği gibi, duyu organlarının algılama kapasitesinden en uzak meselelerden biri de tevhittir. Maddî olgulardan uzak ve salt aklın yargılarıyla ilintilidir.

Kur"an, söz konusu gerçek bilgilerin fıtrat menşeli olduklarını açıklar: Sen yüzünü, Allah"ı birleyici olarak doğruca dine çevir: Allah"ın yaratma kanununa ( fıtrata) ki, insanları ona göre yaratmıştır. ( Rûm, 130) Buna göre, insan yaratılışı, bu tür bilgi ve kavrayışlara kaynaklık eden bir varoluş şeklidir. Yaratılışının değişmesinin bir anlamı yoktur; elbette bizzat değişim de bir yaratma ve var etme olursa o başka. Mutlak olarak var etmeyi değiştirmek, yani varolan hükmü geçersiz kılmak ve iptal etmek tasavvur edilecek bir anlam değildir. İnsanın buna gücü yetmez; fıtratına yerleştirilen bilgileri iptal edemez ve hayat için fıtratın kesin yolundan başka bir yol izleyemez.

Pratik hayatta, fıtratın hükümlerinden sapma olarak gözlemlenen durumlar, fıtratın hükümlerinin iptal edilmesi anlamına gelmezler; bilakis hükümlerin ve gerektiği gibi ve gereken yerlerde kullanılmaması olarak değerlendirilmelidirler. Tıpkı bir atıcının, atışı esnasında hedefi tutturmaması gibi. Hiç kuşkusuz atış aleti ve diğer malzemeler, öz doğaları gereği isabet etme özelliğine sahip kılınmışlardır. Fakat bunların kullanımında yanılmalar, hedeften saptırabilir onları. Bıçak, testere, matkap ve iğne gibi aletler bir motora yanlış monte edilirlerse, kesme, delme ve biçme gibi fıtrî işlevlerini görürler; ama istenen şekilde değil. Bunların fıtrî işlevlerinden sapmalarına gelince; söz gelimi, testere ile dikiş yapılması, testerenin iğne gibi kullanılması, dikişin bıçkı haline getirilmesi, işte bu, imkansızdır.

Bazı grupların bilimsel yöntemlerinin doğruluğunu kanıtlamak için ileri sürdükleri delillerin geneli üzerinde düşünüldüğü zaman bütün bunlar açık bir şekilde ortaya çıkar. Örneğin diyorlar ki: Salt aklî araştırmalarda ve duyu organlarının algılama alanlarından uzak öncüllerin bileşiminden ibaret olan kıyaslarda yanılma payı çok olur. Salt aklî meselelere ilişkin ihtilafların çokluğu da bunu gösterir. İnsanın içine sinmediği için bunlara güvenmemek gerekir.

Yine bazıları somut algı ve deney yöntemlerinin doğruluğunu kanıtlamak için diyorlar ki: Algılama, zorunlu olarak eşyanın özelliklerini kavramayı sağlayan bir alet konumundadır. Özel şartlarıyla birlikte herhangi bir objede bir belirti algılanır, sonra bu belirti, söz konusu şartlarla birlikte aynı objede tekrar tekrar gözlemlenirse, her defasında, önceki gözleme göre bir farlılık ve ayrıtlık gözlemlenmezse, bu, objenin özelliğidir, tesadüfî bir ilinti değildir. Çünkü tesadüf kesin olarak devamlılık göstermez.

Yukarıda sunulan iki kanıt, görüldüğü gibi, duyu organlarının algısına ve deneye dayanmanın zorunluluğunu ve salt aklın yönteminden uzak durmanın gerekliliğini kanıtlama amacına yöneliktir. Bununla beraber, her iki kanıtta da esas alınan önermeler, algı ve deney dışı aklî önermelerdir. Sonra da, bu aklî önermelere dayanarak, aklî önermeleri esas alan yaklaşımları geçersiz kılma çabası içine girmişlerdir. Dedik ya: Fıtrat, kesin olarak iptal edilemez. Yalnızca insan, fıtratı kullanmada yanlışlık yapar! Bu değerlendirme de buna ilişkin bir örnektir.

Bundan daha da kötüsü, yasal hükümlerin ve yürürlüğe konulan kanunların belirlenmesinde deneyim esaslı bir yöntemin izlenmesidir. Örneğin bir hüküm konulur ve bu hüküm insanlar arasında uygulanarak, istatistik veya başka bir yolla, bu hükmün iyi sonuçlarının olup olmadığı sınanır. Şayet uygulandığı alanlarda, genel olarak iyi sonuçlar alınırsa, değişmez, uyulması zorunlu bir yasa haline getirilir. Aksi takdirde, bu hüküm bir yana bırakılır, yeni bir hükmün denenmesine gi-rişilir. Kıyas ve istihsan yoluyla hüküm belirlemek de en az bunun kadar hatalı ve kötü bir yöntemdir.[1]

Kur"an, bu değerlendirmelerin ve anlayışların tümünü yanlış sayar, geçersiz kılar ve şeriat kapsamında konulan hükümlerin apaçık ve fıtrat menşeli olduklarını ortaya koyar. Kur"an"a göre, genel olarak takva ve günah olguları ilahî ilham menşeli bilgilerdir. Bunların ayrıntılarınınsa vahiy kanalıyla öğrenilmesi gerekir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. ( İsra, 36) Şeytanın adımlarını izlemeyin. ( Bakara, 168 )

Kur"an, fıtrat yasasıyla uyumlu olarak konulan şeriatı hak diye isimlendirir. Örneğin şöyle buyurur: Beraberlerinde, insanların an-laşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitapları indirdi. ( Bakara, 213) Zan ise haktan hiçbir gerçek kazandırmaz. ( Necm, 28 )Nasıl kazandırsın ki, zanna tabi olma durumunda, her zaman için sapıklık olan batılın kucağına düşme tehlikesi vardır?! Nitekim şöyle buyurur: Haktan sonra sapıklıktan başka ne var? ( Yûnus, 32) Yine şöyle buyurmuştur: Allah saptırdığını yola getirmez. ( Nahl, 37) Yani, sapıklık insanı hayra ve mutluluğa ulaştırmaya elverişli bir yol değildir. Dolayısıyla hakka ulaşmak amacıyla batılı, adalet sağlamak adına zulmü, güzelliği elde etmek için kötülüğü, takva duygusuna sahip olmak uğruna günahı bir yol olarak izleyen kimse, yanlış bir yola girmiştir.

Ayrıca yeni baştan, kendiliğinden kanun koymaya, yasa icat etmeye kalkışmıştır ki, insanın kesinlikle böyle bir yetkisi yoktur. Eğer böyle bir şey mümkün olsaydı, zıt şeylerin özellikleri bazında pratize edilme imkanını bulurdu. Birbirine zıt olan şeyler, yek diğerinin işlevini ve etkinliğini yerine getirme misyonunu icra ederdi.

Kur"an-ı Kerim, bilimsel-düşünsel yöntemi iptal etmeyi, fıtrî mantığı bir yana bırakmayı esas alan anma yöntemini de geçersiz sayar. Ki daha önce buna değindik.

Aynı şekilde Kur"an, insanlar açısından, Allah korkusuyla at başı gitmeyen düşünceyi de sakıncalı kabul eder. Bu konuda da genel bir açıklamaya daha önce yer verdik. Bu yüzden, Kur"an"ın dinsel yasaları öğretirken, açıkladığı hükümleri ahlakî faziletlerle ve övgüye değer hasletlerle desteklediğini görürüz. Kur"an"ın bunu yaparken güttüğü amaç, söz konusu ahlakî faziletleri ve övgüye değer hasletleri anımsatarak insanın iç dünyasındaki takva duygusunu uyandırmak, böylece hükmün anlaşılması ve derin kavranması hususunda insanı takviye etmektir. Bunun örneklerini aşağıdaki ayetlerde görmek mümkündür:

Kadınları boşadığınız zaman bekleme sürelerini bitirdiler mi, birbirleriyle maruf bir biçimde anlaştıkları takdirde, kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel olmayın. İşte içinizde Allah"a ve ahiret gününe inanan kimseye bununla öğüt verilir. Bu sizin için daha iyi ve daha temizdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. ( Bakara, 232), Fitne kalkmayıncaya ve din yalnız Allah"ın oluncaya dek onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına karşı düşmanlık yoktur. ( Bakara, 193), Namazı kıl. Çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden meneder. Elbette Allah"ı anmak daha büyüktür. Allah ne yaptığınızı bilir. ( Ankebût, 45)

------------------------

Kâinat Kitabını Doğru Okumak

Efendim, kâinat kitabında sergilenen ilâhî sır ve hikmetleri kâmil mânâda okuyabilmek için, hangi hususta derinleşmek lâzımdır?

Kâinat, sonsuz ilâhî güzelliklerin menbaından taşan tecellîler sergisidir. İnsan denilen muammâ da, ilâhî neşve ve güzelliklerin kâmil bir tecellîsidir. Gören gözler, duyan kalpler, yeryüzünde ilâhî azamet ve kudret akışlarından başka bir şey duymaz ve görmezler. İnsanı, bu yüksek kalbî kıvâma ulaştıracak olan en büyük vâsıta ise, tefekkürdür. Zira Hakk’ın azametini tefekkür, hakîkate ulaşmanın yegâne vâsıtası, tâbiri câizse şah damarıdır.

Nitekim Cenâb-ı Hak, bütün mahlûkâta kendi ihtiyâcına göre bir tefekkür kâbiliyeti ihsân etmiştir. İnsanların ve cinlerin dışındaki mahlûkâtın tefekkür kâbiliyetleri, basit bir şekilde hayatlarını sürdürmeye kâfî gelen “sevk-i tabiî”ler hâlindedir. Yavrusuna muhabbetle besleyip büyütmek ve kendisini tehlikelerden muhâfaza etmek gibi.

İnsana ise tefekkür, azamet-i ilâhiyyeyi ve kâinattaki ilâhî kudret tecellîlerini düşünerek vuslata, yani mârifetullâha ulaşabilmek ve bu irfan ufku içerisinde sâlih ameller işlemek için lutfedilmiştir. Bu sebeple insanın tefekkür deryâsında derinleşmesi zarûrîdir. İnsanın kâinâta ibret nazarıyla bakması ise tefekkürde derinleşmek için atılacak ilk adımdır.

İnsanoğluna hidâyet haritası olarak lûtfedilen Kur’ân-ı Kerîm de, ilk âyetinden son âyetine kadar bizlere tefekkür tâlîmi yaptırmaktadır. Zira, Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh’ın nîmetleri sayıldıktan sonra, insanlara defalarca; “Ey bakış, görüş ( idrak) sahipleri!..”[1] diye hitâb edilmiş olması, yine pek çok âyet-i kerîmede; “Hiç düşünmez misiniz? Akletmezler mi? İdrâk etmezler mi?”[2]buyrulması, insanoğlunun kâinâtı boş ve kavrayışsız bir nazarla değil; hikmeti idrâk edecek bir basîretle müşâhede etmesi gerektiğinin bir ifâdesidir.

İnsan, şafak vakti başını kaldırıp, doğan güneşe doğru ibret nazarıyla şöyle bir bakmalı ve ufukta çizilen rengârenk ve çeşit çeşit tabloları görmeye çalışmalıdır. Bir ressamın, her an sürekli bir değişim içinde olan bu kâinâtın bir ânını resmettiği tablosu karşısında hayran kalan bizler, kâinâtın ilâhî sanatkârının her an ayrı ayrı çizdiği şâheser tablolar karşısında nasıl bîgâne ve duyarsız kalabiliriz?

Yine bir lâleye, bir menekşeye bakın! Bu renkleri acaba kara toprağın neresinden bulup da çıkarırlar? Ya o kırmızı karanfil?..

Güneşin ışığında oynaşan çiçeklerin mavisi, pembesi, onların gönül açan tebessümleri ve rûhu okşayan güzel kokuları… Ve saymakla bitmeyecek diğer güzellikler… Duygu derinliğine sahip bir kalp için, her yer harikalar sergisi…

Bir çiçeğin tebessümüne, arı ve kelebeğin raksına, pervanenin yanışına, bülbülün feryâdına, bir de dönüp kendimize bakalım!

Bunun gibi kâinâtı dolduran sayısız güzellikler, güzeller güzeli Rabbimizin cemâlinin hüsnünden sızan bir akis pırıltısından ibaret değil midir?

Öyle ki bazen bir ağacın, bazen bir ceylânın, bazen bir kuşun ve bazen şu kara toprağın bize hâl lisânıyla söylediklerini sayfalar dolusu kitaplar anlatamaz. Kâinâtın hâl lisânına âşinâ olan gönüller ise, bambaşka bir güzelliğe nâil olurlar.

Meselâ şafak sökerken, ışıklarıyla eşyayı aydınlatan güneş, başlayan yeni günün selâmını getirerek, bizlere âdeta; “–Uyan!” demekte ve şöyle bir muhâsebe ve tefekkür iklimine sokmaktadır:

“–Bak, sana bu sabah da hayat defterinden yepyeni ve tertemiz bir sayfa hediye edildi. Kıyâmette önüne konacak bu sayfayı nasıl dolduracaksın? «Oku kitabını, bugün sana hesap sorucu olarak nefsin kâfîdir!» ( el-İsrâ, 14) denileceği o dehşetli gün için, bugün ne hazırlamayı düşünüyorsun?”

Akşam olup, gökyüzü önce kızıla, sonra dalga dalga siyaha boyandığında ise, gece hâl lisânıyla insana:

“–Bir günün daha geçti. Ölüme bir adım daha yaklaştın. Artık âh u figân etmek boşuna. Ne kadar gayret edersen et, geçen bir saniyeyi bile geri getiremezsin. Şimdi sen de ölümün kardeşi olan uykunun kollarına kendini teslim edeceksin. Ne yapmalıydın, ne yaptın? Yaptıklarını ve yapmadıklarını önüne koy ve düşün!.. Belki bir daha sabahın ışıklarını göremeyeceksin!..” demektedir.

İşte insanın, kâinat kitabında sergilenen ilâhî sır ve hikmetleri kâmil mânâda okuyabilmesi için, kalbine seviye kazandırması bu vesîleyle tefekkür ummânında derinleşmesi lâzımdır. Nitekim tefekkürde derinleşildiği ölçüde, Ziyâ Paşa’nın dediği gibi, bu âlem kişiye bir ibret ve hikmetler meşheri olur:

Bin ders-i maârif okunur her varakında,

Yâ Rab ne güzel mekteb olur mekteb-i âlem.

“Bu kâinât kitabının her bir yaprağında mârifet ilminin binlerce dersi okunur. Yâ Rabbî! Şu kâinât mektebi, tefekkür deryasına dalarak ibretler almak için ne güzel bir mekteptir.”

Kâinâta bu şekilde tefekkür ve tahassüsle yönelen ruhlar, neticede hakîkî ve mutlak varlık olarak Allâh’ı bulurlar.

Bu sebeple, hârikalar diyârı olan bu âlemde tefekkürden uzak kalarak ilâhî hakîkatleri kavrayamayan bir kalbin vay hâline!

Güllerin, ağaçların, kurdun-kuşun hâl lisânından gâfil kalmak; denizlerde, dağlarda, semâvatta sergilenen nice kudret nakışlarının beyânından anlamamak, ancak kalp gözünün körlüğündendir.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şu beyânı, Cenâb-ı Hakk’ın tefekküre vermiş olduğu değeri göstermesi bakımından ne kadar mânidardır:

“Rabbim bana susma hâlimin tefekkür olmasını emretti, ( ben de size tavsiye ederim.)”[3]

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hirâ’daki uzlet ve inzivâsından ve daha sonraki dönemlerde de muntazam olarak îfâ ettiği îtikâflarından anlıyoruz ki, bir müslüman ne kadar ibâdet ederse etsin, zaman zaman uzlete çekilerek nefis muhâsebesi yapmalı ve kâinattaki ilâhî kudret akışlarını tefekkür ederek kemâle ermeye çalışmalıdır. İnsanlara rehber olacak kimseler ise, bu tefekkür, tahassüs ve muhâsebeye daha çok muhtaçtırlar.

Velhâsıl tefekkürde derinleşen gönüller idrâk eder ki, ilâhî saltanat karşısında bu dünya, fezâda yüzen trilyonlarca tozdan sadece bir tanesidir. Dağlar, ovalar, okyanuslar ve insan da bu tozun içerisindedir. İşte bu acziyetiyle insan, kulluğu dışında sadece bir “hiç”ten ibârettir!

Kişiye düşen, bu hiçlik içerisinde tefekkürle yoğrulmak;

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

“Nefsini tanıyan, Rabbini tanır!” hakîkatinde derinleşmek ve Cenâb-ı Hakk’a olan kulluğa devam ederek âhirette “ne güzel bir kul” pâyesine lâyık olabilmektir.

Hak âşığı Yûnus Emre ne güzel söyler:

İlim, ilim bilmektir,

İlim, kendin bilmektir.

Rabbimiz, cümlemize rahmet ve mağfiretiyle muâmele buyursun. İlâhî azamet, sanat ve kudret akışlarını, âdeta bir müze gibi sergilediği şu kâinâtın sır ve hikmet deryalarından sonsuzluk incileri dermeye hepimizi muvaffak kılsın…

--------------------------

Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’den ilk emri “Oku!”dur. Kâinattaki her varlık ve her hâdise, ârif gönüller için okunup anlaşılması gereken bir hikmet dersidir. Kullukta asıl mesele de “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” ( el-Alak, 1) emr-i ilâhîsi muktezâsınca, bu okuma istîdâdını kazanabilmektir. Esas tahsil budur. Yani her şeyde ilâhî hikmetleri okuyabilme meziyetini elde ede­bilmektir.

Kur’ân-ı Kerîm gibi kâinat da gönül gözüyle okunmak için beşeriyete takdîm edilmiş ilâhî bir beyan mûcizesidir. Onun her zerresi, hikmet ve hakîkatlerin bir nevî zarfı hükmündedir. Kâmil ve ârif bir mü’minin vazîfesi, bu zarfları açarak mazrûfu, yani içindeki ilâhî mesajları, sır ve hikmetleri okuyup lâyıkıyla idrâk edebilmektir.

Kur’ân-ı Kerîm’deki birçok âyet-i kerîme de bizleri, bu zarfların içindeki hikmet derslerini okumaya davet hâlindedir. Bunlardan birinde şöyle buyrulur:

“Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için birçok âyetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve Allâh’ın muhtelif canlıları yeryüzüne yaymasında, kesin ola­rak inanan kimseler için ibretler vardır. Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allâh’ın gökten indirmiş olduğu rızıkta ( yağmurda) ve yeri ölümünden sonra onunla diriltmesinde, rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde, aklını kulla­nan toplum için dersler vardır.” ( el-Câsiye, 3-5)

Buna benzer pek çok âyet-i kerîmede de Rabbimiz;

-Mahlûkâta dikkat çekerek; “Onlar deveye bakmazlar mı?”1,

-Coğrafî hâdiselere dikkat çekerek; “Buluta, yağmura, dağlara, yeşil bitkilerin kışın ölüp baharda dirilmesine bakmazlar mı?”,

-Tarihe dikkat çekerek; “Geçmiş kavimlerin â­kı­bet­le­rine bakmazlar mı?” buyurarak bu dâvetini tekrarlamaktadır.

ASIL OKUYAN KALPTİR

Şunu unutmamak gerekir ki Kur’ân-ı Kerîm gibi kâinât ve hâdisâtı da asıl okuyacak ve hikmeti keşfedecek olan kalptir. Baş gözü, kalp gözüne bir nevî gözlük mesâbesindedir. Çünkü göz, kalbin niyet ve mâhiyetine göre bakar ve görür.

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri bunu şöyle îzah eder:

“Gözlerimiz, bakışlarımız gönlün rotası is­ti­kâ­metin­de­dir. Gönül isterse göz yılana bakar, yani zehire bakar; gönül isterse göz ibret alacağı, ders alacağı şeylere ba­kar.

Gönül isterse göz, dünyaya ( ve nefsin arzu ettiği) dünya nîmetlerine ba­kar; gönül dilerse göz, mânâya ( nazar eder, hikmetler devşirir) ilâhî sırlara âşinâ olur…

Gönül dilerse el parmakları ile hesap yapar, dilerse o parmaklar ( mahâret kazanır) kitap ve eserler te’lif eder.

Dikkat ediniz, bütün bu işleri yapan hünerli el, aslında içte bulunan gizli bir elin ( yani kalbin) dilediği gibi hareket eder. O gizli el ( yani tefekkür ve tahassüs merkezi olan kalp), bedenimizin şu görünen elini maşa gibi kullanarak ( müsbet ve menfî) işler yaptırmaktadır.”

Bu bakımdan kalbi, ibret ve hikmete âşinâ kılacak şekilde mânen hazırlamak îcâb eder.

Yusuf Hemedânî -kuddise sirruh- buyurur ki:

“Kalp ile zikir, ağaç ile su gibidir. Kalp ile tefekkür ise ağaç ile meyve gibidir. Ağaca su vermeden yeşermesini beklemek; yaprak ve çiçek açmasını beklemeden de ondan meyve istemek hata olur. İstense bile aslâ meyve vermez. Çünkü o vakit meyve zamanı değil, ağacı besleme ve îmâr etme zamanıdır. Ona su vermek, sarmaşık otundan ve yabancı şeylerden arındırmak, sonra da güneşin ısısını beklemek gerekir. Bunlar gerçekleşin­ce a­ğaç­ tâ­ze ve neşeli olur, yeşil yapraklarla süslenir. Ağaç bu olgunluğa ulaştıktan sonra onun dalından meyve beklemek doğru olur. Artık bu vakit meyve zamanıdır.” ( Rutbetü’l-Hayât, s. 71)

Işık olmadan göz hiçbir şey göremeyeceği gibi; îmânın nûru, Kur’ân ve Sünnet’in rûhâniyeti ol­ma­­dan da, kalp gözü hiç­bir ha­kî­kati göremez. Kalp­ler­de î­mâ­nın nûru ise te­fek­kür­le parlar. Bu itibarla kalplerimize hayat ve kâinâtı ibret ve tefekkürle okumayı öğretmek mecbûriyetindeyiz. Nitekim hikmet ehli şöyle buyurmuşlardır:

“Kim dünyaya ibret almadan bakarsa, kalp gözünde bu gafleti nisbetinde bir körelme hâsıl olur.” ( İbn-i Kesir, I, 448 )

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…De ki: Hiç ( kalp gözü) kör olan ile ( kalp gözü) gören bir olur mu? Hiç tefekkür etmez misiniz?” ( el-En’âm, 50)

Rabbimizin körlüğe teşbih ettiği tefekkürsüzlük hâli, kalbin gaflet ile perdelenmesidir. Nice baş gözü gören vardır ki kalpleri kaskatı kesilmiş, hikmet ve hakîkatlere kapanmıştır. Böyleleri hakkında bir başka âyet-i kerîmede de:

“…Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” ( el-Hac, 46) buyrulmuştur ki, asıl körlük de budur.

Kalp gözü kör olan bir insan, güzeli çirkin, çirkini de güzel görür. Şirk ve cehâlet karanlıklarında gömülüp giden Ebû Cehil’in hâli, buna en bâriz bir misaldir. Nitekim o bedbaht, sayısız peygamber âşığının bir defa olsun görebilmek için can attığı Fahr-i Cihân Efendimiz’i, hâl-i hayâtında defâ­lar­ca gör­­­me fır­sa­tı­na ermişti. Fakat nefsânî menfaatlere dalmış, vicdanı nasırlaşmış o azgın müşrik, kalbindeki zifiri karanlık yüzünden, gözü önündeki cennet nûruna âmâ kesildi. Tıpkı İblis’in Hazret-i Âdem’e bakışındaki çarpıklık gi­bi…

Mevlânâ Hazretleri buyurur ki:

“Şeytan, Âdem’in çamurunu ( yani topraktan yaratılmış olan beden yapısını) gördü; yüceliğini göremedi. Bu dünyaya âit olan çamuru seyretti. Fakat öteki âleme âit olan mâneviyâtına âmâ oldu. Şeytanın bilemediği ta­raf, insa­nın Hakk’ın halîfesi olmasıdır.”

“Ey insan, dünyadan birbirine zıt iki ses gelir. Acaba se­nin kalbin hangisini almaya istîdatlı?

O seslerden biri Allâh’a yaklaşanların ( takvâ sahiplerinin) hâli, diğeri ise aldananların ( fısk u fücûra dalanların) hâlidir. Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile! Çünkü seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere kar­şı adetâ kör ve sağır olur.”

İşte hayatta her şeye nef­sâniyet penceresin­den bak­­­­ma­­­ya karar ve­rip ken­di­­ni o yön­de şart­lan­dıran biri, dâimâ kabukta takılı kalır, hiç­bir şe­yin özüne ve ha­kî­ka­tine nüfûz edemez.

İbn-i Atâullah İskenderî der ki:

“Âlemin dışı güzel, içi ibrettir. Nefs, dışının güzelliğine ( yani şekil şemâiline), ( rûhâniyetle tezyin olmuş bir) kalp ise, içinin ibretlerine bakar.”

Bu sebeple neye ve nasıl baktığımız çok mühimdir. Ebû Ali Ruzbârî Hazretleri buyurur ki:

“…Nefsine bir defâ olsun lâyık olduğundan fazla kıymet vererek bakan kimse, ( yani kibir ve gururunun esiri olan kişi) kâinattaki eşyânın hiçbirine ibret nazarıyla bakamaz.”

Demek ki, kabarık bir benlik, hoyrat bir nefis ve şiddetli bir egoya sahip olanın kalp gözü kördür. Bu yüzden bilhassa ibret nazarımızın kuvvetlenmesini, basiret nûrumuzun artmasını arzu ediyorsak, nefsimizi riyâzat ve mücâhede ile terbiye etmemiz şarttır.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Dünyada misafir gibi olun! Mescidleri ev ittihâz edin! Kalplerinizi rikkate ( incelik, zarâfet ve hassâsiyete) alıştırın! ( İlâhî azamet ve kudret akışlarını) çok tefekkür edin ve ( ilâhî nîmetlere lâyıkıyla şükredememek endişesiyle) çok ağlayın! Nefsânî arzularınız sizi değiştirmesin!..” ( Ebû Nuaym, Hilye, I, 358 )

Varlık Nûru r Efendimiz’i rakik kalpli Ebû Bekir t da gördü. O’nun sâdık bir âşığı ve dostu oldu. Ebû Bekir t Peygamber Efendimiz’e yanında bile hasret kaldı, hayatının her ânını O’na dâsitânî bir muhabbet ve hayranlık içinde yaşadı.

O yüzden hiçbir şeye şeytan gibi nefsâniyetin kasvetli penceresi ardından bakmamalı, bilâkis her şeye Ebû Bekir t ve emsâli kâmil mü’minler gibi, rûhâniyet nûruyla bakabilmenin gayreti içinde olmalı…

Zira şâirin dediği gibi:
“Aşkla nur görünen, Kinle nâr olur. Galat-ı ru’yete bir misâl olur,

Ebû Cehil ile İmâm-ı Ali!..” 2

İBRET
MANZARALARI…

Ebû Süleyman Dârânî şöyle der:

“Evimden çıkıyorum, gözümün iliştiği her şeyde Allâh’ın bana olan bir nîmetini görüyorum. Ondan bir ibret alıyor, ders çıkarıyorum.” ( İbn-i Kesir, I, 447)

Süfyan bin Uyeyne de bu hâlin îzâhı sadedinde, bir şâire âit olan:

“İnsan, düşünce sahibi olursa, her şeyden bir ders alır.” sözünü sık sık tekrar ederdi. ( İhyâ, IV, 764)

Hayatın her ânı, ilâhî kudret ve azameti hatırlatıp hikmet ve ibret almaya ve­sî­le olan ni­hâ­yet­siz­ vâ­­kı­­a ve manzaralarla do­lu­­dur. Ce­nâb-ı Hak bu vâ­­kı­a ve man­za­ra­lar­dan ib­ret almaya dâvet sadedindeki pek çok âyet-i kerîmeden birinde şöyle buyurur:

“Size, ( varlığına ve birliğine delâlet eden) âyetlerini ( mûcizelerini) gösteren, size gökten rızık indiren O’dur. ( Bu âyetlerden,) Allâh’a yönelenden başkası ibret almaz.” ( el-Mü’min, 13)

Hakîkaten, dünya kurulduğundan bugüne kadar hiçbir canlının rızkı ihmâl edilmeden sayısız ilâhî sofralar kurulmuş ve hâlen de kurulmaya devam etmektedir. Bir düşünecek olursak; dünyanın dörtte üçü su ile kaplıdır. Dörtte birinin büyük bir kısmı da bitki yetiştirmeye elverişli olmayan kayalıklar veya çöllerden oluşmaktadır. Geriye kalan çok az bir kısmı topraktır. Ancak o ne yüce bir kudrettir ki, bu toprağı sonsuz bir istihâle ile, yâni değişim ve dönüşümle bütün canlıları doyuracak gıdâların kaynağı kılmıştır.

Peygamber Efendimiz r şöyle buyurur:

“Allah -azze ve celle- «Sen infâk et ki, Ben de sana infâk edeyim.» buyurdu. Allâh’ın hazineleri geniştir. Bütün mahlûkâta verdiği rızıklar O’nun hazinesinden hiçbir şey eksiltmez. O, gece gündüz ardı arkası kesilmez infaklarda bulunur. Semâ ve arzı yarattığı günden beri Allâh’ın infâk ettiği şeyleri düşünün! Bunlar, O’nun mülkünden hiçbir şey eksiltmemiştir.” ( Buhârî, Tefsîr 11/2, Tevhîd 22)

Yine ne ibretlidir ki, kar yağıp her yanı kapladığında, sayısız canlı, toprağın sînesine sığınır ve uzun bir müddet Hâlık’ın muhâfazası ile orada sağ-sâlim kalır. Rabbimiz toprağı onlar için âdeta bir kundak kılar. Bu yüzden, karlar eridiğinde ortalıkta o canlılara âit cesed yığınları görmeyiz. Bütün o mahlûkât, yine toprağın üstüne çıkıp hayatlarını sürdürürler.

İşte ibret nazarıyla bakabilenler için sadece bu hakîkatler bile içinde yaşadığımız cihandaki ilâhî nizam ve âhengin ne kadar muhteşem olduğunu, dolayısıyla Rabbimizin sonsuz ilim, kudret ve hikmetini ifâdeye kâfîdir.

Yine âyet-i kerîmede Rab­bi­miz:

“Nice canlı var ki, rızkını ( yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah’tır. O, her şeyi işitir ve bilir.” ( el-Ankebût, 60) buyurarak mahlûkâtın rızık husûsundaki tevekkül, teslîmiyet ve kanaat hâline mukâbil, insanoğlunun bu husustaki hırs ve endişesinin ne kadar yersiz olduğunu vurgulamaktadır.

Hâfız-ı Şîrâzî de bir şiirinde insanı;

«يك قطره خونست، هزار انديشه»

( yek katre-i hônest, hezâr endişe) yani «bir damla kan, binlerce endişe» şeklinde târif etmiştir.

Yine etrafımızdaki ilâhî vitrinleri ibret nazarıyla seyrettiğimizde görürüz ki, basit birer ot gibi gözüken çeşitli çiçeklerin topraktan bulup çıkardıkları renkler, kokular ve yapraklar, hiçbir kimyagerin bir eşini yapmaya muktedir olamadığı ne kadar hârika keyfiyetlerdir!

Hayvan, otu et ve süt yaparken, varlıkların en mütekâmili olan insanoğlu, günümüzün en ileri teknolojisiyle donatılmış bir kimya laboratuvarında bile tonlarca ottan bir gram et veya süt îmâl edememektedir.

İnsan vücûdunda ilâhî bir program dâhilinde müthiş bir âhenkle işleyen organların veya sadece bir tek doku hücresi içindeki yüzlerce çeşit biyokimyasal reaksiyonun idâre ve kontrolü bir günlüğüne bizim elimize bırakılsaydı, belki birkaç dakika bile dayanamaz, kimbilir ona kaç ârıza yaptırırdık?

Ne ibrettir ki, bir yanda on tonluk bir filin -Cenâb-ı Hakk’ın musahhar kılmasıyla- on yaşındaki bir çocuğa tâbî olduğunu görmekteyiz; diğer yanda ise -insanın acziyetinin bir ifâdesi olarak- çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük bir virüsün nice güçlü-kuvvetli cüsseleri yere sermekte olduğunu!..

Demek ki insan, Ce­nâb-ı Hakk’ın lutfettiği kud­reti hiçbir zaman nefsine mâl etmemeli, aslâ büyüklenmemeli, nîmetin asıl sâhibini unutmamalı, dâimâ şü­kür duy­gu­ları için­de ol­malı ve ilâhî kudret karşısında kendisinin bir toz zerresi bile olmadığını anlayıp dâimâ Hakk’a ilticâ etmelidir. Zira alıp verdiği nefesin dahî büyük bir ilâhî nîmet olduğunu bilmelidir.

Hakikaten, en ileri teknoloji ile îmâl edilmiş bir uçağa bindiğimiz zaman bile; “Şayet yüksek irtifâdayken basınç düşerse otomatik olarak önünüze gelecek olan oksijen maskelerini takın!” diye anons edilir.

Hâlbuki hiç kimse; “Acaba yarın havadaki oksijen miktarı yüzde 21’den yüzde 25’e çıkar mı, yahut yüzde 18’e düşer mi, kendime bir oksijen tüpü alsam mı?” diye bir endişe geçirmiyor. Çünkü inanan-inanmayan herkes, ilâhî nizâma tabiî bir îtimad hâlinde hayatını sürdürebiliyor… Aksi hâlde insan, karşı karşıya olduğu her türlü hayâtî risk ve tehlikenin farkında olsa, hayat çekilmez olurdu.

Bunun gibi sayısız hakîkatleri lâyıkıyla tefekkür edebilen bir insan, dünya üzerindeki bütün canlıların, hayatta kalabilmek için bile nasıl büyük bir ilim ve kudretin yardım ve himâyesine muhtaç olduğunu kavramakta gecikmez. Tek başına gerçekleştirmeye katiyen güç yetiremeyeği müsait şartlar içinde, âdeta ilâhî hârikalar âleminde ve mûcize eseri yaşadığını anlar. Bunu anlayan hiçbir akıl, mantık, iz’an ve vicdan da, Âlemlerin Hâlık’ı ve Nâzım’ı olan Allah Teâlâ’ya baş kaldırma nankörlük ve küstahlığında bulunamaz.

HÂDİSELERDEKİ İBRETİ
GÖREBİLMEK

Kâinat kitabındaki bu manzaralar gibi, insanın hayatta karşılaştığı hâdiseleri de ibret nazarıyla okuması îcâb eder. Zira her oluş, hassas ve rakik bir gönül sahibi olan insana ince mesajlar verir.

Meselâ bir hasta gördüğümüz zaman düşünmeliyiz: “Ben de aynı durumda olabilirdim. Bu hasta insan, şu anda etrafından şefkat, merhamet ve alâka görmeye muhtaç. Demek ki benim ona yakınlaşıp onun sıkıntısını gidermeye çalışmam lâzım. Onun eksiğini telâfî edip muzdarip gönlünü tesellîye çalışmam lâzım. Zira Efendimiz r sık sık; «Bugün bir hasta ziyaret eden var mı?» diye sorardı…”

Yine bir trafik kazası gördüğümüz zaman; “O kazanın içinde ben de olabilirdim. Yahut en yakınlarım olabilirdi.” diye düşünerek sahip olduğumuz hayat, sıhhat ve âfiyet nîmetleri için şükretmeliyiz.

Bir yetim gördüğümüzde, o yetim bizi hissen tâ Peygamber Efendimiz’e kadar götürmeli, Efendimiz’in de bir yetim olarak dünyaya geldiğini hatırlatıp onlara karşı vazifelerimizi düşündürmeli. Bu husustaki durumumuzu muhâsebe etmeye sevk etmeli...

Öte yandan, hayattaki her nîmet gibi mah­rû­mi­yetlerin de bir imtihan cilvesi olduğunu hatırımızdan çıkarmamalıyız. Şâyet Allah bir şeyi nasip etmemişse, bunu da gönül gözüyle okuyup; “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek her hâlükârda şükredebilmeliyiz.

Meselâ Allah bir evlat nasip etmemişse, kahır gibi görünen bu hâdisede nice lutufların gizli olabileceğini düşünmeliyiz. Zira nice anne babalar, evlâtlarının içine sürüklendikleri ci­na­yet, fuhuş, narkotik, inançsızlık gibi rezillikler sebebiyle, evlât sahibi olmanın sevinciyle aslâ kıyaslanamayacak derecede şiddetli üzüntü ve pişmanlıklar yaşamaktadırlar. Hayatın hangi sürprizlere gebe olduğunu bilemeyeceğimiz için, içinde bulunduğumuz her hâle şükredebilme firâset ve dirâyetini göstermeye çalışmalıyız. Çün­kü bâ­zen Allâh’ın kahrı lutuf içinde saklı, bazen de lutfu kahır içinde gizli olabilmektedir.

Unutmayalım ki fânî bir imtihan âleminde bulunuyoruz. Burada asıl mesele de, Cenâb-ı Hakk’a güzel bir kullukta bulunabilmektir. Bu yüzden hayatın basit engellerine takılmadan gönlümüzün huzurunu muhâfaza etmeliyiz.

Hayattaki en mühim ibret vesîlesi ise karşılaştığımız cenâze manzaralarıdır. Nitekim Hâtem-i Esam Hazretleri’ne:

“–Biz, nasıl ve ne zaman dünyâya ibret gözüyle bakanlardan olabiliriz?” diye sorduklarında, Hazret şu karşılığı vermiş:

“–Dünyada her şeyin sonunun harap, herkesin gideceği yerin de toprak olduğunu gördüğünüz zaman! Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenâze çıkar da o kimse bundan ibret almazsa, ona ne ilmin, ne hikmetin, ne de vaaz ve nasihatin bir faydası olur.”

Bu sebeple bizler de bir cenâze gördüğümüzde­; “Bugün o tabutun içindeki ben olabilirdim.” deyip hayatımız üzerinde nefis muhâsebesine girebilme­liyiz. Dünyalık olarak yalnız ke­fe­ni­miz­le kabre gireceğimizi, daha sonra ise kefenimizin de cesedimizin de aslına, ya­ni top­rağa döneceğini ve geriye sadece îman ve amellerimizin kalacağını düşünmeliyiz. Gördüğümüz cenâzeye yapılacak muâmelenin, bizim de bir gün mutlaka başımıza geleceğini hatırlamalıyız.

Hasan-ı Basrî Haz­ret­le­ri’­nin şu hâli, bu hususta bizler için ne güzel bir irşad numûnesidir:

Katıldığı bir cenazede defin işlemleri bittikten sonra yanındaki bir zâta Hasan-ı Basrî Hazretleri sordu:

“–Bu vefât eden zât, acaba şu anda dünyaya geri dönüp sâlih amellerini, zikirlerini artırmayı ve günahlarına daha fazla istiğfar etmeyi düşünüyor mudur?”

O zât da:

“–Evet, tabiî ki düşünüyordur.” dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurdu:

“–O hâlde bize ne oluyor ki bu vefât eden kişi gibi düşünmüyoruz?” ( İbnü’l-Cevzî, el-Hasenü’l-Basrî)

Dolayısıyla biz de kalan hayatımızın, Rabbimizin bizlere tanıdığı bir mühlet olduğunu idrâk ederek ona göre değerlendirmeli ve kendimizi ölüm gerçeğine güzelce hazırlamalıyız.

Velhâsıl zerreden kürreye kadar bütün bir kâinat ve onda meydana gelen her türlü hâdise, okuyabilen gönüller için muazzam bir ibret ve hikmet dîvânıdır… İlâhî bir imtihan dershânesi olan bu hayattaki asıl tahsil de, bu dîvânı gönül gözüyle okuyabilmektir. Zira Şeyh Sâdî-i Şîrâzî’nin dediği gibi:

“Akıl sâhipleri nazarında yeşil ağaçların her bir yaprağı mârifetullah için bir dîvandır. Gâfiller için ise bütün ağaçlar bir yaprak bile değildir.”

Cenâb-ı Hak, kalplerimizi nefsâniyetin hoyratlığı içerisinde hantallaşmaktan muhâfaza buyursun. “Oku” emr-i celîli muktezâsınca, zer­reden kürreye her şeyi okuyabilecek hassas bir gönül kıvâmı nasîb eylesin. Kâinat ve hâdisat mektebinin sır ve hikmet derslerinden gönüllerimize ulvî hisseler lutfeylesin…

----------------

İbret Nazarıyla Tefekkür Etmek İlmi Fazlalaştırır

Hasan Basri ( ra) derdi ki:

“Bir saat tefekkür, bir gece boyu yapılan ibadetten hayırlıdır. Kimin bir sözü hikmet değilse o söz batıldır. Kimin susması tefekkür değilse o hatadır. Kimin ki bakışı ibret almak için değilse, o bir eğlencedir.”

Fahr-i Kâinat ( sav) ashabına “Gözlerinizin ibadetten nasibini veriniz.” diye tavsiyede bulundu.

“Ey Allah’ın Resûlü, gözlerin ibadetten nasibi nedir?” dediler. Resûlullah ( sav) cevaben buyurdular ki:

“Kur’ana bakmak, onda düşünmek, acayiplerinden öğüt ve ibret almaktır.”

Siz de gözlerinize ağlamayı, kalplerinize tefekkürü adet edinin. Dünyevi düşünceler ahireti perdeler. Bu durum salih kullar için bir azaptır. Ahiret düşüncesi hikmeti doğurur, kalbi ihya eder. İbret nazarıyla tefekkür etmek ilmi fazlalaştırır ve Allah korkusunu artırır. Kişinin tefekkürü uzadıkça Allah ona bilmediklerini öğretir, o da bildikçe daha çok amel eder.

Hadiselere sıhhatli bakış gururdan kurtuluştur. Ehl-i hikmete danışmak nefiste sebat, basirette kuvvettir. Mümin karar vermeden önce düşünmeli, hücumdan önce tedbir almalı, her şeyin evvelinde müşavere etmelidir.

------------------------

Bediüzzaman Hazretlerinin veciz bir ifadesi ile başlamak istiyorum.

Üstad-ı Muhterem ne güzel söylemiş. “Bu kâinatta görünen bütün güzellikler öyle bir Güzel’den ( Allah’tan) geliyor ki, bu mütemadiyen ( devamlı) değişen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatıyla, âyinedârlık dilleriyle, O Güzel’in cemalini tavsif ve tarif eder.” 1

Evet, bütün varlıklar O Sonsuz güzelin güzelliğinden bir pay almış ve kendi lisan-ı halleriyle yaratıcısını zikrederler. Kâinat Âlemine, Allah’ın yarattığı tüm mevcudata baktığımız zaman bizleri hayranlıkla bakmaya sevk etmelidir, adeta kâinatı hayranlıkla seyretmeliyiz. Bir ressamın yaptığı tabloya baktığımızda bizde hayranlık uyandırıyorsa, ne güzel resimdir, hangi ressam yapmış diye bir merak ve öğrenme çabası içerisinde oluyorsak, tıpkı yeryüzü de Allah’ın harika sanat tabloları olduğunu düşünüp, üzerinde tefekkür etmeliyiz. Yeryüzünün bahar mevsimi tablosuna baktığımız zaman, tabiat adeta nakış nakış ve dantel gibi özenle dokunmuş, her bahar mevsiminde bitkilerden ve hayvanlardan oluşan sayısız mahlûkat beraber ve birbiri içinde birbirine karışmadan, gayet mükemmel bir sanat-ı intizamla yeryüzü canlanıyor, nefes alıyor ve güzelleşiyor, kuruyan ağaçlar tekrardan yeşilleniyor, sayısız böcek ve hayvanat varlık sahnesine çıkıp rızıklandırılıyor, tüm bunları düşündüğümüz zaman Sonsuz Kudret Sahibi bir Zatın kudret eliyle işlediğini düşünmemek kar-ı akıl değildir. Yeryüzünde ve Âlemde ne varsa hepsi Allah’ın sanat eserleridir, bütün güzellikler O Sonsuz güzelin ( Allah’ın ) yansımalarıdır, işte tefekkür ile bakarsak bu yansımaları görüp tüm mevcudatın Allah’ı nasıl zikrettiğini kalp kulağıyla işitebiliriz. Nitekim Rabbimiz yüce kitabımızda şöyle buyurur;

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O Halim olandır, Bağışlayan’dır”. 2

Evet, her şey Allah’ı zikrediyor, yeter ki tefekkür gözlüğüyle bakmasını bilelim. Nasıl ki bir masa, marangoz ustasını, bir makine mühendisini hal dili ile bildiriyorsa tıpkı kâinatta hal diliyle yaratıcı ustasını ( Allah’ı) bizlere bildiriyor, tanıttırıyor.

Kudreti Sonsuz Rabbimiz Kuran-ı Kerimde buyurur ki: “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.” 3

Ayette, açık ve net olarak Rabbimiz, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünmemizi ve üzerinde tefekkür etmemizi istiyor, demek ki tefekkür bu kadar önemlidir. Kuran-ı Kerimin çoğu ayetlerinde “düşünmezler mi”, “düşünenler için apaçık deliller vardır” ifadeleriyle tefekkür etmenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Üzerinde tefekkür etmek için Allah sayısız delil yaratmıştır. Tüm yaratılan her şey Allah’ın bir tecellisi ve apaçık birer delilidirler. Bu sebepledir ki göklerde, yerde ve bunların aralarında bulunan her şey bakan gözler için birer tefekkür penceresidir. Evet, o pencereden bakmak lazım ki, varlıkların dillerinden zikr-i ilahiyi işitebilelim. Gökyüzü tablosuna, yeryüzü tablosuna, dört mevsim bahar, yaz, sonbahar ve kış tablolarına tefekkür-i nazar ile bakıp üzerinde düşünmemiz lazım, çünkü hepsi Allah’tan gelen birer mektuptur biz kullarına, o mektupları açıp okumamız lazım.

Kuran-ı Kerimde ilk inen ayet oku emridir “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” 4

Dikkat-ı nazar ile bakarsak bir ağaç Allah’tan gelen bir mektuptur, o ağaca bakıp geçmemeliyiz, onu bir mektup sayıp, açıp o ağaç mektubunu okumalıyız, ağacı okumak, onun nasıl yaratıldığını düşünmek, kocaman bir ağacın çekirdek kadar bir tohum habbesinden nasıl varlık sahnesine çıktığını ve o tohumda ağacın bütün ruh programının nasıl yazıldığı düşünmek, büyüyüp kuşlara, böceklere ev sahipliği yapmak, biz insanoğluna dal olan elleriyle nasıl meyve uzattığını düşünmeliyiz, ağaç bizleri bilmez tanımaz ve meyveye ihtiyacımızın olduğunu da bilmez. Demek ki bizleri bilen ve yaratan bizim meyveye ihtiyacımızın olduğunu da biliyor, yoksa ağaç bunları nasıl bilsin ki Evet, bunun gibi daha sayısızca örnek hepsi birer gerçek okuma olan tefekkür okumalarıdır. Ben sadece ağaç örneğini verdim bunun gibi sayısız örnekleri sizler çoğaltabilir ve tefekkür penceresinden bakıp Kâinat kitabını okuyabilirsiniz ve tefekkür ufkunuzu genişletebilirsiniz.

Evet, her zaman tefekkür ile bakmak neden bu kadar önemli? Çünkü her zaman tefekkür ile bakan öncelikle Allah’ı unutmaz, her şeyin bir hikmete binaen yaratıldığını düşünür, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine iman ederek imtihan dünyasında olduğunu unutmaz, O’nun emir ve yasaklarına uymanın bilincinde olur, namazlarını aksatmaz, kalbi tefekkür ile baktığı için her zaman Kâinat kitabını okumakla meşgul olur. Kalbi huzur bulur dünyada ve Ahiret hayatında sonsuz saadete kavuşur Allah’ın izniyle. Rabbim tefekkür ile bakmayı ve her zaman Kâinat kitabını okumakla meşgul edenlerden ve bunlardan kendimize imanımızı güçlendirecek birer hisse çıkarmayı nasib-i müyesser eylesin. Âmin.

----------------------

Sual: Tefekkürün dindeki yeri nedir?
CEVAP
Tefekkür, dinimizde önemli bir ibadettir. Tefekkür, günahlarını, mahlukları ve kendini düşünmek Allahü teâlânın yarattığı şeylerden ibret almaktır. Kur’an-ı kerimde iyiler övülürken buyuruluyor ki:
( Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken hep Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını inceden inceye düşünürler. “Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen [boş, manasız şeyler yaratmaktan] münezzehsin. Bizi Cehennem azabından koru” derler.) [A. İmran 191]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
( Allahü teâlânın azameti, Cennet ve Cehennem hakkında bir an tefekkür, bir geceyi ihya etmekten iyidir.) [Ebuşşeyh]

( Tefekkür, ibadetin yarısıdır.) [İ. Gazali]

( Tefekkür gibi kıymetli ibadet yoktur.) [İbni Hibban]

( Biraz tefekkür, bir sene [nafile] ibadetten kıymetlidir.) [K. Saadet]

( “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardından gelişinde [uzayıp kısalmasında] akıl sahipleri için elbette ibret verici deliller var” [A. İmran 190.] âyeti varken nasıl ağlamayım? Bu âyeti okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun!) [İ. Hibban]

( Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde düşünün, zatı hakkında düşünmeyin!) [Beyheki]

( Sükûtu tefekkür, bakışı ibret olup çok istiğfar eden kurtuldu.) [Deylemi]

Âlimler buyuruyor ki:
Tefekkür, insanı bilgili eder. Bilgili olan da amel eder. ( Vehb bin Münebbih)

Tefekkür, iyilik ve kötülüğünü gösteren bir aynadır. ( Fudayl bin Iyad)

Allahü teâlânın azametini düşünen insan, Ona isyan edemez. ( Bişr-i Hafi)

Tefekkür zekâyı açar. ( İmam-ı Şafii)

Dünyayı düşünmek, ahirete perdedir. Ahireti düşünmek, gafletten kurtarıp hikmet konuşturur. ( Ebu Süleyman Darani)

Her fırsatta Allahü teâlânın yarattıklarını tefekkür etmelidir. Mesela eline bakmalı. Parmakları olmasaydı, bir şeyi tutup alması ne kadar zor olurdu. Yahut parmakları hiç kıvrılmasaydı, eller hiç olmasaydı, gözümüz olmasaydı, gözümüz başka yerde olsaydı, halimiz nasıl olurdu? Tırnağın devamlı büyüdüğü gibi, dişlerimiz de büyüseydi ne olurdu? Dişlerimiz kemikle beraber olsaydı, çürüyünce nasıl çekilecekti? Saç uzadığı halde, kaşın ve kirpiğin uzamadığını düşünmeli. İnsan kavak gibi büyüyüp gitseydi, ne olurdu? Bitkilerin, meyvelerin yaratılışını, yıldızların, gezegenlerin bir ahenk içinde oluşunu düşünmeli. Bunları ne kadar mükemmel yarattığı için Allahü teâlâya hamd etmeli! Böylece insanın imanı da kuvvetlenir. Fakat devamlı bunlarla uğraşıp da kendine gereken fıkıh bilgisini ihmal etmek ise çok tehlikelidir.

Tefekkür, dört türlü olur:
1- Allahü teâlânın mahlûklarındaki güzellik ve faydaları düşünmek, Ona inanıp Onu sevmeye sebep olur.

2- Onun vaat ettiği sevapları düşünmek, ibadet yapmaya sebep olur.

3- Onun bildirdiği azapları düşünmek, Ondan korkmaya, kötülük etmemeye, günahtan kaçmaya sebep olur.

4- Onun nimetlerine, ihsanlarına karşılık, nefsine uyarak günah işlediğini, gaflet içinde yaşadığını düşünmek, Allah’tan utanmaya sebep olur. Allahü teâlâ, yerlerde ve göklerde bulunan mahlûkları düşünerek ibret alanları sever.

Hazret-i Musa’nın ümmetinden biri, 30 sene ibadet eder, bir bulut kendisini gölgeler. Bir gün bulut gelmez, güneşte kalır. Annesi, ( Bir günah işlemişsindir) der. Çocuk, ( Hayır, günah işlemedim) der. Annesi, ( Göklere, çiçeklere bakıp da Yaratanın azametini düşünmediysen, bundan büyük hata olur mu?) der.

Her şeyi intizamlı yaratmıştır
Sual: İman nasıl kuvvetlenir?
CEVAP
Aşağıdaki hususları öğrenen bir kimse, Ehl-i sünnet itikadını da biliyorsa, imanı kuvvetlenir. İmanı olmayan bir kimse ise, bunları incelerse, insafı ve nasibi de varsa, Allahü teâlânın varlığına ve kudretine inanır. Cenab-ı Hakkın varlığını, kudretini gösteren olaylardan birkaçı:

İnsanların, büyük bir süratle fezada tek başına dönmekte olan, içerisi ateş dolu yuvarlak bir gezegen üzerinde, sırf yer çekimi kuvveti ile kalarak yaşaması ne büyük bir olaydır. Dağlar, taşlar, denizler, canlı varlıklar, bitkiler nasıl bir büyük kudret sayesinde meydana gelebilmekte, gelişmekte ve türlü özellikler göstermektedir. Hayvanların bir kısmı toprak üstünde yürürken, bir kısmı havada uçar ve bir kısmı da su içinde yaşar.

Güneş, en yüksek ısıyı sağlar ve bitkilerin yetişmesini, bazılarının içinde ise, kimyevi değişiklikler yaparak, un, şeker ve daha başka maddelerin meydana gelmesini temin eder.

İnsan, kendi vücudunun ne muazzam bir fabrika ve laboratuvar olduğunun farkında değildir. Halbuki, yalnız nefes alıp vermek bile büyük bir kimya olayıdır. Havadan alınan oksijen, vücutta yakıldıktan sonra, karbondioksit halinde dışarı çıkarılır.

Sindirim sistemi ise sanki bir fabrikadır. Ağızla alınan gıda maddeleri ve içecekler, mide ve barsaklarda parçalanıp öğütüldükten sonra, vücuda faydalı kısmı, ince barsaklarda süzülerek kana karışmakta ve posası dışarı atılmaktadır. Bu olay, otomatik olarak ve büyük bir intizam ile yapılmakta, vücut bir fabrika gibi işlemektedir.

İnsanın vücudunda çok karışık formüllü maddeler imal eden, türlü türlü kimya reaksiyonları meydana getiren, analiz yapan, tasfiye eden ve zehirleri yok eden, yaraları tedavi eden, çeşitli maddeleri süzen, enerji veren tertibat olduğu gibi, mükemmel bir elektrik şebekesi, manivela tertibatı, elektronik bilgisayar, haber verme tesisatı, ışık, ses alma, basınç yapma ve ayarlama tertibatı, mikroplarla mücadele ve onları yok etme sistemi de mevcuttur.

Kalb ise, hiç durmadan işleyen muazzam bir pompadır. Bütün bu maddi mükemmellik yanında anlama, düşünme, ezberleme, hatırlama, hüküm ve karar verme gibi çok muazzam, manevi kudretler de bulunmaktadır. Bu kudretlerin kıymetini ölçmek, insanlar için imkansızdır. Demek ki, insanın bedeni yanında bir de ruhu mevcuttur.

Canlı-cansız varlıklardaki bu nizamı inceleyerek, bir yaratıcının bulunduğuna inanan, Peygamber efendimizin bildirdiklerinin hepsine inanmadıkça Müslüman olmaz.

Vücut sarayı
( Aşağıdaki yazı tıp otoritelerince hazırlanmıştır.)
Yaratıkların en mükemmeli olarak yaratılan insanın vücudu, incelenecek olursa, sayısız odadan meydana gelmiş muazzam bir saray olduğu görülür. Bu sarayda çeşitli fabrikalar var. Sarayın bütün cihazları noksansızdır. Muazzam bir gıda deposu, alarm tertibatı, ısıtma tesisleri, işitme cihazları, hazır kuvvet, askeri üsler, radarlar, odalar arasında muazzam yollar, modern taşıma vasıtaları, yemekhaneler, kanalizasyon şebekeleri, rasathaneler, mezarlık gibi gerekli her teşkilat mevcut. Bu sarayı gezen, sayısız harikalarla karşılaşır.

İnsan vücudunu tanıyan insanın bir yaratıcıya inanmaması nasıl mümkün olabilir? Elektron mikroskobunda ancak görülebilen hücrenin içinde, çok çeşitli fonksiyonlar gören organeller var.Her bir organel, ayrı bir vazife görmektedir. Bu kadar küçük bir yere, bu kadar iş görebilen organeller nasıl yerleştirilmiş, tesadüfen olabilir mi?

Organel, hücre içerisinde bulunan kendi içinde özelleşmiş organcıklardır. Vücut için organ ne ise hücre için de organel odur.

Bütün hücrelerde 46 kromozom varken, üreme hücrelerinde 23 kromozom vardır. Bunun tesadüf olması mümkün müdür?

Erkek ve dişi hücre birleşince, embriyo meydana geliyor. Bu tek hücreden daha sonra dokular, organlar, vücut meydana geliyor. Tesadüf ise niye hep kas, hep kemik, hep kıl, hep aynı organ olmuyor da, göz, kulak, beyin gibi mükemmel organlar meydana geliyor? Bir hücrenin içine, bu genetik kodun konmasına tesadüf denebilir mi? Aşağıdaki bilgiler bu gözle okunursa çok faydalı olacaktır.

Kan imali:
Kan, sıvı ve organellerden [organcıklardan] meydana gelir, içinde eritrosit, lökosit, trombosit, elektrolit, antikorlar, pıhtılaşmayı sağlayan maddeler var. Kısaca insan için gerekli her şey var. Bunlar nasıl tesadüf olabilir?

Vücuttaki kanın vazifeleri çoktur. Mesela hücrelerde lüzumlu gıda maddelerini sağlamak, gıdaların enerji haline gelmesine yarayan oksijeni hücrelere sevk etmek, vücuda dışarıdan girmeye çalışan hastalık mikroplarına karşı vücudu korumak, hücrelerde biriken kirli artıkları çeşitli kanallarla dışarı atmak, vücut ısısını ayarlamak gibi çeşitli vazifeleri vardır. Kandaki bu işleri, ayrı görevleri bulunan hücreler yapmaktadır. Mesela alyuvarlar oksijen nakliyle görevlidir. Akyuvarlar ise, vücuda girmeyi başaran mikropları zararsız hale getirir.

Kanda bunlardan başka, kanın pıhtılaşmasını sağlayarak kanamaları önleyici trombositler de vardır. Tekniğin ileri olduğu asrımızda bile, kandaki bir hücre bile yapılamamıştır. Hücreye hayat sağlayan ruhun yapılması ise imkânsızdır. Bu harikalar nereden gelmiş, niçin gelmiş, kim yapmıştır? Aklı olanın bunları düşünmesi lazımdır.

Hareketler:
Uzuvların hareketi kaslarla olmaktadır. Sinirler kasları, kaslar da uzuvları harekete geçirir. Dışarıdan gelen darbelere karşı koyan iskelet kaslarından başka isteğimiz dışında çalışan düz kaslar var. Kalb kası çizgili kas olmasına rağmen isteğimiz dışında çalışır. Eklem kasları gibi isteğimizle çalışsaydı ufak bir ihmal neticesinde kalb duruverirdi. Uyurken çalıştıracak bir şeye ihtiyaç olurdu. Kalb kasının çalışması elektriksel bir harekettir. Kalbimiz, bilmediğimiz bir elektrikle isteğimiz dışında çalışmaktadır. Bu harikalar nereden gelmiş, niçin gelmiş, kim yapmıştır? Aklı olanın bunları düşünmesi lazımdır.

Kaslar hareket sistemindendir. Kendi enerjisini kendi sağlar. İki kasılma arasında istirahat eder. Hep kasılsa kramp olur. Hep gevşek dursa insan düşer. Bu kadar mükemmel bir mekanizmaya nasıl tesadüf denebilir?

Muhabere işleri:
Ayağa bir diken batsa vücuttaki sinir sistemi sayesinde haberdar oluruz. Bu sistem, beyin, omurilik ve sinirlerden meydana gelir. Omurilik soğanı, solunum, boşaltım, dolaşım gibi hayati faaliyetleri idare eder. Omurilik, refleks hareketleri, iç uzuvlarımızın ve salgı bezlerinin faaliyetlerini idare eder. Bir ikazın nöron denilen sinir hücreleri tarafından teşekkülü elektrik akımına benzer. Felç halinde sinir sisteminde bozukluk olduğu için, uzuvlar istekle hareket edemez. Felçlinin eli ayağı olduğu halde tutmaz. Sinir sistemine böyle bir kuvveti kim vermiştir?

Duyu organlarından alınan uyarılar, duyu sinirleriyle belirli merkezlere gider, orada yorumlanıp anında motor sinirleri vasıtasıyla organlara bilgi verilir, organlar da buna göre çalışır. Milyarlarca hücrenin hiç aksatmadan görevini yapmasına tesadüf denebilir mi hiç?

Vücudun direği kemikler:
İnsan vücudunda birbirinden farklı yüzlerce kemik var. Her biri yerine uygun şekilde, tam oturmuştur. Bu kadar mükemmel bir yerleşime aklı olan nasıl tesadüf diyebilir ki? Niçin kafatasında tesadüfen bir uzun kemik yok da, yuvarlak kemik olmuş? Yapıcısı mükemmel ki, işe de, yaratması da mükemmel oluyor.

Kemikler, vücuda dayanak ve kasların irtibatını sağlar. Omurga, vücudun ana direğidir. Omurga zedelenirse, felç meydana gelir. O, üç tabaka sağlam zarlar içinde muhafaza edilmiş, en dışı da kolayca tahrip olmayan omurgayla kapatılmıştır. İnsan yürüdükçe birbirine sürten omurlar aşınır. Bu aşınmaya mani olmak için parçalar arasında conta gibi bir şeyin olması gerekirdi. Kıkırdaklar omurlar arasındaki aşınmayı önler. Vücudu taşımak gibi mühim bir vazifesi bulunan kemikler, sağlam olduğu kadar elastikiyet sağlayacak şekilde yaratılmıştır. El, kol, bacak ve parmak gibi kemikler eklemler sayesinde oynar, hareket eder. Bu harikalar nereden gelmiş, niçin gelmiş, kim yapmıştır? Aklı olanın bunları düşünmesi lazımdır.

Trafik işleri:
Vücuttaki taşımacılık işleri, dolaşım sistemi tarafından yapılır. Dolaşım sisteminin merkezi yürektir. Kalbin muntazam çalışmasıyla kan, damarlar vasıtasıyla vücut sarayının en ücra köşelerine kadar ulaşır. Kirlenen kan, akciğerlerde temizlenir. İstek dışında çalışan kalb, bir müddet dinlense, vücut sarayı yıkılır. Her uzuv, her makine gibi, yürek de dinlenmeye ihtiyaç gösterir. Yürek çalışırken dinlenecek şekilde yaratılmıştır. Her kasılıp gevşedikten sonra yarım saniye kadar istirahata geçer. Yüreğin pompaladığı kan, atardamarlarla vücuda dağılır, kılcal damarlarla dokulara kadar ulaşır. Kandaki besin ve oksijen lüzumu kadar dokulara verilmiş olur. Burada besin maddesi oksijen tarafından yakılır. Meydana gelen enerjiyle vücut makinesi çalışır. İrademiz dışında her şeyi intizamlı şekilde çalıştıran kimdir?

Alınan besinler ağızda tükürük ve dişler sayesinde parçalanır. Unlu gıdaların sindirimi ağızda başlar. Proteinler midede sindirilir, çok çeşitli enzimler sindirimde rol oynar. Mide asidi betona dökülse eritir; ama mideye niçin bir şey olmuyor? Çünkü koruyucu enzimler ve mukus var. Bu kadar ince bilgiler gerektiren bir şey, nasıl tesadüf olabilir? Mideden on iki parmak bağırsağına geçen gıdalar için gerekli enzimler pankreastan gelecek, bunu oraya kim bildirdi? Sonra yağları eritmek için safra lazım, buda karaciğerden safra kesesine depolanıp oradan on iki parmak bağırsağına akacaktır. Buna nasıl tesadüf denebilir? Sonra ince bağırsaklara geçen gıdalar emilip vücuda alınacaktır. Bunu yapan villustur. Villus, İnce bağırsak üzerinde bulunan, besinlerin emilimiyle kana karışmasını sağlayan yapıdır. Bunların hepsini tesadüfle açıklamak akıl işi mi?

Yemek ve enerji:
İş yapabilmek için vücudun enerjiye ihtiyacı vardır. Besinleri parçalamak için Allahü teâlâ, kesici, öğütücü dişler yaratmıştır. Tükürük bezlerinin salgılarıyla hamur haline gelen lokmalar, kolayca yutulur. Yutulurken yanlış yola gitmeyip mideye gitmesi için nefes borusu küçük dille kapanır. Gıdalar mideye gider. Mide duvarını saran kasların kasılmasıyla gıdalar sindirime hazır vaziyete gelir. Etten yapılan bir torba içinde etler ve başka gıdalar parçalanmakta ve dinimizin emrine uyulduğu takdirde ömür boyu bu mide bozulmadan vücut sarayına hizmet etmektedir. Eğer dinimizin emrine uyularak mide tıka basa doldurulmazsa, alkol ve daha başka zararlı maddelerle mide tahrip edilmezse, hayatın sonuna kadar insana rahat hizmet eder.

Tırnaklar kesilmezse çok uzadıkları halde, neden kirpikler, kaşlar ve dişler uzamıyor? Dişler uzasaydı, uçlarından kesmek ne kadar zor olurdu? Kirpiklere, kaşlara ve dişlere, fazla uzatmayıp dur diyen kimdir? Aklı olanın düşünmesi ve bulması lazımdır.

Dişlerin yaratılışı da bir harika! Ön dişler kalın olsaydı gıdayı kesemezdi, azı dişler ince olsaydı gıdayı parçalayamazdı. Uçları canlı olsaydı yemek yerken acırdı. Köklerde sinir olmasaydı çürüdüğünü fark etmezdik. Bunların hangisi tesadüf olabilir?

Teneffüs sistemi:
Vücuda alınan gıdalar, enerji haline gelebilmesi için yakılır. Gerekli oksijenin alınıp hücrelerdeki yanma olayından sonra karbondioksitin dışarı atılmasına teneffüs faaliyeti denir. Alınan gıdalar, hücrelerde oksijen vasıtasıyla yakılarak enerji haline döner. Yanmada meydana çıkan karbondioksit teneffüsle dışarı çıkar. Akciğerde kanın temizlenmesi için vazife gören hava, dışarı çıkarken nefes borusundaki telleri titreştirerek sesin teşekkülünü temin eder. Dışarı çıkan kirli hava, içeri giren temiz havayla karşılaştıkları halde onu kirletmez. Bunlar kendiliğinden mi oluyor? Neden böyle saat gibi çalışıyor? Bunları idare eden kimdir? Aklı olanın bunları düşünmesi gerekir.

Nefes almak ne kadar kolaydır. Astım hastasına sorarsan çok yorucu ve zor. Nefes için hem burun var hem ağız, tek delik olsaydı nasıl yemek yerdik. Nezle olan bir kimsenin burnu tıkanınca ağızdan nefes alıyor. Ya olmasaydı? Bu bile ne kadar bir merhamet ve bilgi işi. Bunlara tesadüf denebilir mi? Karın boşluğunda diafragma kası bulunmakta ve akciğerlere havanın girişini kolaylaştırmakta. Bu kas çalışmazsa nefes zor alınır. Bu kas oraya nasıl gelmiş? Akciğerlerde kan temizlenen alveoller üzüm salkımı şeklinde olup daha fazla havanın temizlenmesini sağlar. Bu şekilde olmasaydı temizlenen hava az olur, daha sık soluk alıp vermek zorunda kalırdık. Bu da bizi çok yorardı, iş yapamazdık. Bunlar nasıl tesadüf olabilir?

Boşaltma sistemi:
Gıdaların posası bağırsak vasıtasıyla dışarı atılırken, kan ve hücrelerdeki gıda artıkları ve vücuda zararlı maddeler de böbrekler vasıtasıyla süzülerek dışarı atılır. Bu iki temizleme vasıtası olmasaydı vücut pislik içinde kalır, uzuvlar zehirlenir, üstelik yeni gıda alma imkânı da olmazdı. Üre, ürik asit, tuz gibi maddeler kanla böbreğe gelerek idrar havuzunda toplanır. Bu idrar torbası olmasaydı devamlı idrar akıp duracaktı. Her uzvumuzu intizamlı şekilde yaratan kimdir?

Bunlar kendiliğinden mi oluyor? Neden böyle saat gibi çalışıyor? Bunları idare eden kimdir? Aklı olanın bunları düşünmesi lazımdır.

Temizleme organı olan böbreklerden zararlı maddeler atılmakta, faydalı maddeler ise geri alınmakta, idrara verilmemektedir. Bütün kanımız böbreklerden geçerek arıtılmaktadır. Bir et parçası olan böbrek faydalıyı zararlıyı nasıl ayırmakta? Niye hep zararlı şeyleri atmakta? Böyle tesadüf olur mu?

Gıda deposu:
Birçok vazifesi olan karaciğer, erzak deposu olan bir fabrikadır. İnce bağırsakta emilerek kana karışan gıdalar karaciğerde depo edilir. İhtiyaç halinde, kullanılmak üzere, şeker ve asitler, glikojen halinde kullanılmaya hazır vaziyette karaciğere depo edilir. Karaciğer, yağların sindirimine yardımcı olan safrayı çıkarır. Bu salgının, karaciğer hücreleri tarafından süzülen zehirli artıkları bağırsak vasıtasıyla dışarı atılır. Safra kesesi olmasa yağlı gıdaları sindirmek mümkün olmaz. Karaciğerin bir kısmı alınsa, kalan kısımdaki hücreler, çoğalarak eksik kısmı tamamlar. Yani kendini tamir eder.

Karaciğer vücudun deposu ve toksik maddeleri temizleme yeridir. Vücut için zararlı olan safra asitleri ve zehirli bir gaz olan amonyak burada temizlenir. Safra asitleri safra kesesinde depolanır. Amonyak ise üreye çevrilip böbreklerden atılır. Bunları hangi tesadüf açıklayabilir?

Bunlar kendiliğinden mi oluyor? Bunları idare eden kimdir? Aklı olanın bunları düşünmesi gerekir.

Konuşma uzvu:
Dil, ağızdaki lokmaları çevirerek sindirime yardımcı olur, tat alır ve konuşur. Gıdaların tadı, acı, ekşi, tatlı, tuzlu olmak üzere dörde ayrılır. Dilde yaratılan özelliklerle bu gıdaların tatları bilinir, faydalı olan zararlıdan ayrılır. Gıdaların kokuları tat alma hassasiyetini artırır ve iştah meydana getirir. Böylece gıda alma işi bir külfet değil, bir lezzet olur. Konuşmada da dilin önemi büyüktür. Bu özellikler nereden gelmiş, niçin gelmiş, kim yapmıştır? Aklı olanın bunları düşünmesi gerekir.

Dış cephe:
Vücudu örten deri, ırka göre değişir. Bir Japon, bir Zenci, bir Türk renginden bilinebilir. Deri, dokunma işini yapar, vücudu dış etkilerden, soğuk ve sıcaktan korur. Derinin dış tabakası ölü hücrelerden meydana gelmiştir. Derideki kıllar, saç, kaş, kirpik, aynı dokudan meydana geldiği halde, kaş ve kirpik belli bir uzunluktan fazla uzamaz. Kirpikler devamlı uzasaydı görmek zorlaşır, her zaman kirpikleri kısaltmak gerekirdi. Canlı hücrelerden cansız kıllar meydana getiren Rabbimiz sonsuz hikmet sahibidir. Eğer bu kıllar canlı olsaydı, tıraş olurken çok acı duyardık. Canlı hücrelerin besleyip büyüttüğü tırnaklar da cansızdır. Acı duymadan fazlasını kesip atarız. Canlı vücuttan, saç, tırnak gibi ölü şeyleri kim yaratmıştır? Tesadüfen mi olmuştur?

Vücudu örten deri olmasaydı insan ne kadar korkunç görünürdü! İnsana güzellik veriyor. Derinin en üst tabakasında sinir yoktur, damar yoktur, ölü hücrelerden meydana gelmiştir. Canlı olsaydı her dokunduğumuz şey canımızı acıtırdı. Bunlar tesadüfle nasıl açıklanabilir?

Dürbünler:
Görme organı olan göz, üç tabakadan meydana gelmiştir. En dışta sert tabaka olup kalın liflerden meydana gelmiştir. Bu lifler ön tarafa gelince saydamlaşıyor ve korneayı meydana getiriyor. Bunu saydamlaştıran kim? İkinci tabaka damar tabakası, oda arka tarafta tamamen kapalı iken önde bir delik yani göz bebeği oluşmuş ve göze rengi veren iris meydana gelmiştir.

Her uzuv önemli ise de, gözlerin önemi daha büyüktür. Gözler çok hassastır. Kaşlar terlerin göze gitmesini engeller. Göz kapakları istek dışında çalışır. Kirpikler de dışarıdan gelecek toz ve zararlı maddelerin göze girmesine mani olur. Gözü meydana getiren hücrelerde görme kabiliyetini kim yaratmıştır? Diğer hücrelere bu vasfı niye vermemiştir? Göz olmasaydı, herkes kör olurdu. Kulaklar olmasaydı herkes sağır olurdu. El olmasaydı herkes çolak olurdu, ayaklar olmasa herkes kötürüm olurdu. Dil olmasa, herkes dilsiz olurdu. Her organ yerli yerine yerleştirilmiştir. Artık aklı olan bunlara nasıl tesadüf diyebilir ki?

İşitme cihazları:
Kulaklar, işitme sinirleri sayesinde sesleri işitir. İşitme sinirleri gözde, görme sinirleri kulakta olsaydı, fonksiyonunu yapamazdı. Her hücreyi yerli yerinde en güzel şekilde kim yaratmıştır? Kulak zarının gergin durması ve ses dalgalarından zarar görmemesi için orta kulaktan nefes borusuna bir kanal açılmıştır. Ağzımız açık iken top patlasa kulak zarı patlamaz. Ağız kapalı da olsa burun deliklerinden giren sesle kulaktan giren ses birbirini dengeler. Kulak küçük ve büyük frekanslı sesleri işitebilecek vasıfta yaratılsaydı, maddelerin atomlarındaki sesler, birbirine karışır, hem konuşulanları duyamazdık, hem de gürültü içinde yaşama imkânı kalmazdı. Her şey hikmetle yaratılmıştır. Vücutta ve kâinatta tesadüfî ve maksatsız yaratılmış hiçbir şey yoktur.

Kemik içine yerleştirilen kulaklar da harika organlardır. Kulak kepçesi sesleri toplar, aynı zamanda estetik görünüm verir. Kulak yolunun bitiminde zar var. Sesin titreşimini artırıp içeri ilettiği gibi, kulağın içini de korur. Orta kulakta üç tane kemik var. Küçücük bir yerde küçücük üç tane şekilli harika kemik, sonra iç kulak, denge kanalları ve işitmeye yardımcı kanallar… Bunlar nasıl tesadüf olabilir?

Vücuttaki su:
Vücudun üçte ikisi sudur. İç salgı bezlerinin sıvıları, kana karışarak hayati faaliyetlerde önemli rol oynar. Gıdaların sindirilmesi, kan dolaşımı, tuz ve şeker gibi maddelerin dengelerini ayarlama vazifeleri bezler sayesinde olur.

Hipofiz, kan kaybını önler. Vücuttaki su dengesini korur. Eğer düzenli çalışmaz, fazla hormon salgılarsa dev hastalığı, az salgılarsa cücelik meydana gelir. Bu özellikler nereden gelmiş, niçin gelmiş, kim yapmıştır? Aklı olanın bunları düşünmesi gerekir.

Pankreas bezi, salgıladığı enzimlerle gıdaların vücuda yararlı hale gelmesine vesile olur. Pankreas, insülin hormonu salgılayarak kandaki şekeri ayarlar. İnsülin salgısı azalırsa şeker hastalığı meydana gelir.

Tiroid bezi, iyot ihtiva eden tiroksin hormonu salgılar. Yeterince iyot alınmazsa guatr meydana gelir. Bu bezi kim niye yaratmış?

Canlı maddesi olan protoplazma, gayet küçük ve mükemmel tanzim olunmuş bir makine gibidir. Hücre, hayatın ilk müstakil parçasıdır. Canlılar hücreden yapılmıştır. İnsan hücresi, bir elektrik makinesine, bir radyoya benzer. İnsan vücudu otuz trilyon hücre motorundan yapılmış muazzam bir fabrikadır. Bu özellikler nereden gelmiş, niçin gelmiş, kim yapmıştır? Aklı olanın bunları düşünmesi gerekir.

Kan: Vücutta 5–6 litre kan bulunur. Plazma denilen kan suyunun içinde Alyuvarlar ve Akyuvarlar vardır. Bir milimetreküp kanda beş milyon alyuvar vardır. 30–40 gün çalıştıktan sonra yaşlanırlar. Dalak, bu yaşlı alyuvarları kandan alarak öldürür. Kan kaybında ve bazı hastalıklarda kandaki alyuvar sayısı azalır. Kan azalmadığı halde kandaki alyuvar azaldığından halsizlik ve kalb çarpıntısı görülür. Buna kansızlık denir.

Saray muhafızları:
Akyuvarlar kanın muhafızlarıdır. Bir milimetreküpte 6–8 bin kadardır. Vücuda mikrop girince sayıları artar. Mikrop savaşında akyuvarlar ölür. İrin, bu akyuvar ölülerinin yığınıdır.

Lenf sistemi, vücuda giren mikropları zararsız hale getirir. Lenf düğümleri akyuvar imal eder. Ayrıca ikinci bir bakteri hücumuna karşı koymasına yardımcı olan bazı proteinler imal eder. Eskiden bademciklerin vazifesi bilinmiyordu. Bugün bademciklerin de bakteri hücumuna karşı protein imal ettiği bilinmektedir. Zamanla başka vazifeleri de tespit edilebilir. Dalağın da aynı işi yaptığı bilinmektedir.

İlk hücumdan sonra tutularak muhafaza edilen bakteriler, yeni bir bakteri hücumuna karşı değiştirilip vücudun müdafaasında muhafız olarak kullanılır. Düşman askerleri olan bakteriler, lenf düğümlerinde düşmanlık vasfı kaldırılarak yeni bakterilere karşı savaş açar. Lenf sistemi aynı zamanda sindirilen yağları toplardamarlara ulaştırır. Lenf sistemi, akyuvar muhafızlarının müdafaa hattı olduğu gibi, gıdaların hücrelere ulaşmasını sağlar. Tesadüfî olmayan bu işlerin ne muazzam bir sistem olduğu meydandadır. Her şeyi intizamlı şekilde yaratan Allahü teâlânın şânı çok yücedir. Bu özellikleri yerli yerinde, intizamlı şekilde kim yapmıştır? Aklı olanın bunları düşünmesi lazımdır.
Muntazamdır cümle işlerin senin,
Aklı ermez, hikmetine kimsenin.

------------------------

Tefekkür ne demektir?

Kâinat, muazzam mânâların ifade edildiği muhteşem bir kitap; insan ise, bu kitabın en anlayışlı muhatabıdır. Bir arının çiçekten çiçeğe konup bal yapması gibi, insan dahi kâinat kitabının sayfalarında seyahat ederek, tefekkür balı yapar.

Tefekkür, varlıklara Allah namına bakmaktır. Şüphesiz, pencereye bakmakla pencereden bakmak bir değildir. Pencereye bakanlar lekeleri görür, pencereden bakanlar ise, güzellikleri seyrederler. Tefekkür, mevcudat pencerelerinden Allah’ın isim ve sıfatlarına nazar etmektir. Her bir varlık, Allah’tan bir mektuptur.

Bayrak, bir bez olmanın ötesinde devleti sembolize eder; dalgalandığı yerlerin, o devlete ait olduğunu haykırır. Onun gibi, her bir varlık dahi, Allah’ın Rububiyet saltanatını ilan etmektedir.

Yeryüzü ve semavattaki varlıkları tefekkür nazarıyla temaşa edenler, İlâhi sanatın mükemmelliği karşısında hayret secdesine varırlar. Kalplerindeki iman coşar, yakînleri ziyadeleşir. İnce tefekkür duygularına, hislerini de katabilirlerse, İlâhî sanatı seyir ve temaşadan, tarifin fevkinde bir zevk alırlar. “Her şey bana Seni hatırlatıyor.” derler.

Şu ayetler, tefekkürle ilgili bir kısım esaslara işaret eder:

“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece gündüzün peş peşe gelişinde, akıl sahipleri için ayetler ( deliller, ibretler) vardır. Onlar, ayakta iken, otururken ve yanlarına uzandıklarında Allah’ı anarlar ve göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. ‘Ya Rabbena, Sen bunları boşuna yaratmadın, Seni tenzih ederiz. Bizi cehennem azabından koru’ ( derler)." ( Âl-i İmran, 3/190-191)

1. İnsan, tefekkür ederken Allah’ın zâtını değil, yarattıklarını düşünmelidir. Resulullah, bir topluluğa vardığında ne yaptıklarını sormuş, “Allah’ın azametini tefekkür ediyoruz.” cevabını alınca,

“Allah’ın mahlukatını tefekkür edin, kendisini değil. Çünkü buna güç yetiremezsiniz.” demiştir.( Aclûnî, I/311)

2. Hilkatte abes yoktur. Her şey yerli yerinde yaratılmıştır. Bütün ilimler, yaratılıştaki mükemmelliğin şahididirler.

"Çevir gözünü, bir çatlak ( kusur) görebilir misin? Sonra, bir daha, bir daha çevir. Sonunda göz, yorgun argın sana geri dönecektir.”( Mülk, 67/3-4)

ayeti, bu mükemmelliğe dikkat çekmektedir.

3. Gâibane tefekkür, neticede insanı Allah’a seslenişe sevk edecektir. Nitekim, bu ayette anlatıldığı gibi, önce göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür etmişler, sonra birden hitap makamına yükselip, yalvarışa geçmişlerdir.

Gerek kâinat kitabının ayetlerinin tefekkürü, gerekse Kur’ân ayetlerinin tefekkürü, her müminin en belirgin vasıflarından olmalıdır.

Selam ve dua ile...

-------------------------------
Kaynaklar :
Rasit Tunca
osmannuri Topbaş
islam ve ihsan
Nurnet
ihyaca
Altinoluk Dergisi
Hakikat Rehberi
Ehlibeyt Alimleri
Dinimiz islam
Sorularla islmiyet
Ehli sünnert Büyükleri



-------------------------------
Etiketler : Tefekkür Nedir?, Kainata Tefekkür ile Bakmak, ibret Nazari ile Bakmak, Nedir?,ibret almak,ibret nazari,kainata bakış,allahin yarattiklarindan ibret elmak,bilimin ve icadin bulmamnin kaynagi olan ibret bakışı,ibretli bakış,


israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,340

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Sunday, August 13th 2017, 12:05pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,370

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

3

Monday, August 14th 2017, 2:25am

Begeni için Teşekkürler

4

Monday, August 14th 2017, 2:25am

Ellerinize sağlık paylaştığınız için Teşekkür ederim. :N1LaLaLaHL:

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi