Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Sunday, August 13th 2017, 11:23am

Zühd Vera ve Takva Nedir?



Zühd Vera ve Takva Nedir?

Zühd nedir? İslamda zühd kavramı

Zühd lûgatte, soğuk ve ilgisiz davranmak, rağbet etmemek, yüz çevirmek demektir.

Tasavvuf ıstılâhında ise zühd, şu mânâlara gelmektedir:

Hakk’a yönelmek için dünyadan da âhiretten de el etek çekmek... Elde mevcut olsa bile, gönülde mal-mülk sevgisine yer vermeyip, dünyaya rağbet etmemektir. Ayrıca bu, dünyaya rağbet etmeme hâlini gözde büyütmemek ve buna hiçbir değer vermemektir. Kısacası, dünyalığın varlığı ile yokluğunun, kişinin nazarında müsâvi olmasıdır.

Ve yine zühd, fuzûlî ve lüzumsuz olanı, zarûrî olmayan her şeyi, helâl ve mubâhın da ihtiyaçtan fazlasını terk etmektir.

Zühdün üç derecesi vardır:
1. İçinde dünya sevgisi olduğu halde onu terk etmek,
2. Âhirete nazaran dünyanın ehemmiyetsiz olduğunu görüp onu terk etmek,
3. Zühdüne karşı da zâhid olmak. Yani, zühdünü gözünde büyütmemek

İsteksizlik, rağbetsizlik, aza kanaat. Terim olarak, dünyaya ve maddî menfaate değer vermemek, çıkarcı, menfaatperest ve bencil olmamak, kalpte dünya ve çıkar kaygısı taşımamak, kanaatkâr olmak demektir. "Elde olan dünyalığa sevinmemek ve elden çıkana üzülmemek, elde bulunmayan şeyin gönülde de bulunmamasıdır" şeklinde de tarif edilir.

Zühd sahibi olanlara; zahid denilir. Zühd, dünyayı tamamen terk edip çalışmayı bırakmak, dünya nimetlerine sırt çevirip, kuru ekmek yiyerek aba giymek değil, lezzet verici şeyleri azaltmak, onlara dalmamaktır. Başka bir ifadeyle: Ahireti unutup, dünyaya esir olmamaktır ( Süleyman Uludağ, Kuşeyrî Risâlesi, 252 vd).

Hz. Peygamber, zühdün; helâllara haram kılmak veya malı telef etmek değil, elde olana güvenmemek olduğunu bildirmiştir ( Tirmizî, Zühd 29; İbn Mâce, Zühd, 1).

Allah ( c.c) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşru olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman meşru sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti hiç bir zaman unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.

Zühd üç kısma ayrılır:

a- Haramları terketmek: Zühdün, bu türünün bütün müslümanlarda bulunması gerekir. Herkes için farzdır.

b- Helâllardan, gerekli olmayanları terketmek: Bu kullukta ileri derecelere ulaşanlarda bulunur.

c- Allah'la meşgul olmayı engelleyen her şeyi terketmek: Bu da, "ârif ' denilen Allah'ı tam bilip ona itaat eden kullara ait olan zühddür ( Süleyman Uludağ, a.g.e., 256).

Zühd bir şeye meyli terk etmektir.Tasavvufta ise ilahi yasaklardan zevken ve vicdanen buğz ve nefret etmek ve onlardan yüz çevirmektir.

Haramda zühd şarttır.Helal,Allah’ın emriyle mübah kılınmış olduğu içindir ki,ondan zühde varmak,yani helalden yüz çevirmek caiz değildir.Ancak bazı durumlarda helalde zühd fazilettir.Çünkü kul haline şükreder,sabreder ve Allahu Teâla’nın kendisine ayırdığı kısmete razı olur ve Rabbinin ihsanına kanaat getirirse,bu durumda az mal ile iktifa etmek,dünyada zengin ve rahat olarak yaşamaktan daha mükemmel ve daha iyidir.Çünkü Allahu Teâla:”De ki: Dünya zevki ne de olsa azdır,ahiret Allah’a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır.( Nisâ Suresi-ayet 77)”ayeti ile insanlara dünyaya karşı zâhid olmayı emir buyurmuştur.

Cüneyd-i Bağdadi( r.a):”Zühd,elin boş olduğu şeyden,kalbin de boş olmasıdır.”demiştir.Yine der ki:”Zühd,elde bulunmayan şeyin,gönülde de bulunmamasıdır.”

Fahr-i Kâinat( s.a.v)Efendimiz buyuruyor ki:

***”Dünyaya karşı zahid olan ve zühd konusunda vaaz etme meziyeti ihsan olunan bir kimse gördünüz mü ona yaklaşınız.Çünkü o hikmet telkin eder.( İbni Mâce)”

Bir müminin,malını ibadet maksadıyla taat olan yerlere harcaması,haline sabretmesi,yasak olan şeyleri terk etmesi iyi bir haldir.Kul için uygun olan,kısmetini gözeterek muhtaç olmadığı lüzumsuz şeyleri talep etmemesidir.

Dünyaya karşı zühd sahibi olmak,kanaat sahibi olmak demektir.Yoksa bir hırka giymek ve bir lokma yemek zühd değildir.

Zahid,kısmetinde iki defa ödüllendirilir.Önce nefsine uyma ve nimetleri terk etmesi sebebiyle ödüllendirilir.Sonra sırf dünyadan nasibini alması emredildiği için kısmetini alır.Nefsine kapılmayıp,hevasına karşı durmayı başardığında,veliler,salihler ve arifler arasına girer.Bu merhaleden sonra,nimetleri almakla emrolunur.Zaten,kaderinde o nimetler ona yazılmıştır ve bir başkasının olmaları söz konusu değildir.Emredildiği şeyi yaparken,nefsi,iradesi ya da hevasının etkisinde kalmadan yaptığı için,bu nimetler kendisine verilir ve böylece ikinci defa ödüllendirilmiş olur.

Hak Teâla buyuruyor ki:

“Zira benim velim,o kitabı indiren Allah’tır.Ve O,salih kullarına sahip çıkar.( A’raf Suresi-ayet 196)”

Seriyü’s-Sakatî( r.a):”Hak Teâla,evliyayı dünyadan soyup çıkardı,saf insanları ondan korudu.Aşıkların gönüllerinden dünyayı tamamen çıkardı;çünkü dünya kirinin bunlara bulaşmasına razı olmadı.”demiştir.

“Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız.( Hadid Suresi-ayet 23)” emri ilahisi, zühdün kaynağıdır.Zühd ehli,elindeki dünyalığa sevinmez,elden çıkana da hayıflanmaz.Zühdünde sadık olana dünya boyun eğerek gelir.

Abdullah b. Mübarek:”Zühd,fakirliği seve seve Allahu Teâla’ya güvenmektir.”demiştir.Zira kul,Allah’a güvenmedikçe zühde takat getiremez.Kul,gayretiyle ve Allah’ın yardımıyla dünyayı küçük görür ve onun kalpteki olumsuz tesirlerini siler.Sonunda nefsani arzulara karşı zahid olana kadar bu devam eder.

Zühd bir sultan gibidir.Kötü ve çirkin huylardan arındırılmamış kalpte durmaz.

Derler ki,kul dünyada zahid oldu mu,Allahu Teâla kendine vekaleten bir melek gönderir.Bu melek,o kulun kalbine hikmet fidanını diker.

Ahmed b. Hanbel( r.a)der ki:

“Zühdün üç şekli vardır:

Birincisi haramı terk etmektir,halkın zühdü budur.

İkincisi helalin lüzumlu olmayan kısmını terk etmektir,havasın zühdü de budur.

Üçüncüsü ise,Allahu Teâla ile meşgul olmaya engel olan her şeyi terk etmektir,ariflerin zühdü de budur.

Yahya b. Mûaz( k.s),dünyayı süslü bir geline benzeterek der ki:

“Dünyaya rağbet edenler,onu taramak ve süslemekle meşguldürler.Zahid,bu gelinin yüzünü kömürle karartır,saçlarını yolar,elbisesini yırtar.Arif ise,Allahu Teâla ile meşgul olduğu için bu geline iltifat etmez.”

Zühd nedir?[1] Hiçbir kul, dünyanın ne olduğunu öğrenmedikçe zühdün ne olduğunu öğrenemez. Âlimler zühd hakkında birçok şey söylemişlerdir.

Allah Teâlâ, Yusuf Suresi 20.ayet-i kerimede: “Onu ucuz bir fiyata, sayısı belli( birkaç) dirheme sattılar. Onun hakkında zahidlerdendiler.” buyurur. Kervancılar, Yusuf’u( as) satarken aşırı bir fiyat istemedikleri için “zahid” sıfatıyla nitelenmişlerdir. Aynı şekilde kul da kendi canını ve malını Allah Teâlâ’ya sattığı zaman, hevâsından çıkarak O’nun yoluna girmiş ve zahitlerden olmuş olur. Allah Teâlâ bu anlamda şöyle buyurmuştur: “Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere-canlarını ve mallarını satın almıştır.”( Tevbe-111) Allah Teâlâ başka bir ayetinde bir kulunun ağzından şöyle buyurmuştur: “ve nefsi de hevadan arındırırsa, şüphesiz cennet( onun için) bir barınma yeridir.” ( Nazi’at-40-41) Her iki ayette de satılan mal iki iken, karşılığı tek bir şey yani cennet olmaktadır. Kul ise, malını nefsini Allah Teâlâ’ya vermekte ve bu iki hususta hevayı uzaklaştırmaktadır.

Heva dünya hayatı olduğu için bunun aksi nefse sahip çıkmak, nefsi bunun yani malın üzerinde tutmak olmaktadır. Bunun zıddı ise hevanın nefisten çıkarılması ve malın fakirlikle değiştirilmesidir. Bu da dünyada zühttür. Bu ise, kötülüğü emreden nefsin işi değildir. Çünkü bu hayır ve iyiliğin zirvesi ve nefsin hevadan yani mal ediniminden sakındırılmasıdır. Kötülüğü emreden nefsin nitelemesiyle dünya, mal edinmektir. Çünkü o kötülüğün kendisidir. Bu sıfatlara sahip biri için nefsi değersiz olamaz. Değersiz olmadığı zaman da kişi onu satıcı olmayacaktır. Satılmadığı zaman ise, satın alınmış olmayacaktır. Böyle bir nefse sahip olan kişi, malı kendinde toplayıp kimseyle paylaşmayan, dünyayı arzulayıp onu seven biri olmaktadır. Bu ise mü’minin sıfatı değildir.

Allah Teâlâ’nın zühdün hakikatiyle ilgili bir diğer açıklaması da şöyledir. Zühd, nefisten istiğna edilmesi ve malın O’nun yolunda harcanmasıdır. Bunu da, satılan mallar ve müşteriyi açıkça belirttiği aynı buyruğunda görmekteyiz: “Allah yolunda savaşır, ölür ve öldürürler.”( Tevbe-111) Zühd, hevaya boyun eğmeyi terketme ve nefsi Mevla’nın emriyle hevadan sakındırarak Allah Teâlâ’ya satmaktır. Bunun karşılığı ise cennettir. Zahid, O’nun zorla almasından önce canını kendi isteğiyle sattığı Rabbinin makamından korkan kimsedir. O, Allah Teâlâ tarafından sevilen ve yakın kılınan bir kuldur. Böyle bir kul, Allah Teâlâ’yı sevdiği için Allah Teâlâ da onu katında yakın kılınanlardan yapmıştır.

Dünya, hevaya boyun eğmek ve şehvani nefsin zevkleri için aşağı dünya hayatını arzulamaktır. Bu tür arzularla dolu olan biri, Allah Teâlâ’nın tuzağından emin olur. O, dünya hayatını satın alabilmek için ahiret hayatını satmıştır. Çünkü o, Allah Teâlâ’yı sevmemektedir. Kötü seçimi sebebiyle de O’ndan uzak kılınanlardandır. Ahirette onun için hüsran ve cehennem azabı hak olmuştur. Çünkü o, Allah Teâlâ’ya yakın kılınan, el- Yakîn ve el-Habib olan Rabbinin komşuluğundaki yakınlık evini kazanan zühd sahibinin tam tersi bir kişiliktir.

Zühd, iki noktada olur. İlki, mevcut olan bir şey hakkında gösterilecek zühddür. Bu noktadaki zühd; zühde konu olan şeyin akıldan çıkarılması ve kalbin ondan ayrılmasıdır. O şeyin kalpte baki kılınmasıyla birlikte zühdde bulunmak sahih olmaz. Çünkü bu, kişinin ona rağbet ettiğini gösterir. Bu tür bir zühd, ancak zenginlerin zühdü olabilir.

Zühde konu olan şey kalpte mevcud değil ise ve şartlar da onun yokluğu yönünde ise, bu durumdan memnun olmak zühddür. Bu, aynı zamanda yokluğa rıza göstermedir. Buda fakirlerin zühdüdür. Hevanın terkindeki zühd hakkındaki görüş de böyledir. Bu tür bir zühd, ancak o heva ile sınanma ve ona muktedir olma halinde sahih olur.

Görüldüğü üzere bunlar zühdün bazı sebep ve kurallarıdır. Zühdün bu hakikatini bilmeyenler, bir takım değişik yaklaşımları görerek kuşkuya kapılabilir ve zühd olmayan bir hareketi zühd zannedebilir. Rağbet ve tamah, zühdün zıddıdır. Bir hal mevcutken onun zıddıyla vasfedilmek mümkün müdür? Bir şey hakkında zahid olduğunu sanıp kendini böyle göstermek isterken bir yandan da ona sıkıca sarılan kişi için şu iki tanımdan biri uygun düşer: o kişi, ya zühdün ne demek olduğunu bilmiyordur, ya da nefs kaynaklı şehvetinin gizli yönlerinden habersizdir. Her ikisi de işine geldiği gibi davrananlar için geçerlidir.

Nefsin arzu ettiği şeyi kalbinden çıkaran kişi, o hususta zühdü gerçekleştirmiş kimsedir. Bir şeyi sıkıca tutup onunla sevinen, onun için kaygılanan ve bütün kalbiyle onu düşünen kimse ise tamah ve rağbete dalmış kimsedir. Bir şey için emel besleyip onu kendine saklayan kimse, o şey hakkında zühd sahibi olmamış olur. Ancak onu elinden ve kalbinden çıkardığı zaman zahid olarak nitelenebilir. Hakkında kendinizi zahid sandığınız şey, elinizden çıkmadıkça ve onun karşılığında Allah sevgisi ve O’nun rızası, ya da O’nun katındaki sevabını kazanmadığınız sürece gerçek zahid olamazsınız. İşte böyle bir noktada, o şey hakkındaki zühdünüz hakiki ilim üzere olur. Âlimler nezdinde de samimi ve sadık olursunuz. İşte o safhada, zahid olarak nitelenirsiniz. Zahidler de sizi zahid olarak adlandırır.

Zühd, Züht Nedir, Tasavvufta Zühdün Mahiyeti ‘Zühd, Arapça rağbetsiz olmak, yüz çevirmek demektir. ‘ Kuran-ı Kerim’de sadece Yusuf suresinin 20. ayetinde geçer: ‘Onlar Yusuf’a rağbetsiz idiler. Onu az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar.’ Yani Hz. Yusuf’u ( a.s.) elde tutmak istemiyorlardı. Onu hemen biraz para karşılığında köle olarak elden çıkarmak istediler. Zühd de Hz. Yusuf ( a.s) gibidir. Onu az çok elde edenler, peygamberlere yaraşan bir imana ve ahlaka sahip olabilirler. Ama insanların büyük çoğunluğu zühdün kıymetini bilmezler. Onu hemen dünyalık biraz paraya satarlar. Zühd yerine dünyaya bağlı kalmayı isterler.

İslam tarihinde hicri üçüncü asırda başlayan tasavvuf, başlangıçta bir zühd hareketi idi. Sahabeler, tabiinler, tebe-i tabiinler içerisinde pek çok kişi ehl-i tasavvuf gibi dünyadan, dünya nimetlerinden yüz çevirmişler, ibadetlere, Allah’ın rızasına yönelmişlerdi. Özellikle peygamberimiz ( s.a.s) döneminde mescidin bitişiğindeki çardaklarda kalan Ashab-ı suffeyi tasavvuf hareketinin başında görebiliriz. Bunlar gecesi gündüzü ibadetlerle geçen, maişet hususunda çalışmayıp Allah’a tevekkül eden kimselerdi.

Zühd konusu iyi kavrandığı taktirde bundan doğan tasavvuf ve tarikatlar kavram ve olgusu da doğru anlaşılacaktır.

Dinin ruhu ahrettir. Bütün peygamberler, insanları ahrette ebedi yaşamı cennette geçirmek için hak dinlere davet etmişlerdir. İnsanların hak dinlere girmemesinde en büyük etken, dünya hayatından hiçbir fedakârlıkta bulunmamayı, haram helal demeden dünya hayatından yararlanmayı istemeleridir. Dünya hayatına razı olmaları, onu yeterli görmeleridir. Oysa hak dinler, bunda bir sınırlama getirmiştir. Haram ve helal sınırları ile dünyanın bir imtihan yurdu olduğunu belirtmişlerdir. Kişi helal ve haram sınırlarına dikkat ettiği anda Müslüman ve mümin unvanlarına hak kazanmaktadır. Helal ve haram sınırları dünyanın sunduğu zevkleri ortadan kaldırmamakta, bunu insan onuruna uygun olarak düzenlemektedirler. Aslında haram olan şeyler, helallere göre hem çok azdır hem de helal olan şeylerden bunları karşılayan nice nimetler vardır.

Yüce Allah ( c.c.), insanları dünya hayatına, dünyanın zevklerine, nimetlerine değil de ahrete talip olmaya pek çok ayetle teşvik etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: ‘Ey inananlar! Eş ve çocuklarınızdan bir kısmı size düşmandır. Onlardan sakının… ( Tegabün suresi, 14)’ ‘Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir, imtihan konusudur ( Enfal suresi, 28 ).’ ‘Dünya hayatı gurur ( aldanma) metaından başka bir şey değildir ( Al-i İmran suresi, 181).’ ‘Dünyanın metaı azdır. Ahret ise Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır ( Nisa suresi, 77).’ ‘Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir ( En’am suresi, 32).’ ‘Ahret dururken dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının geçimi ahrete nispetle çok azdır ( Tevbe suresi 38 ).’

Bütün yaşamı Kuran-ı Kerim’i hayatına uygulamak olarak niteleyebileceğimiz peygamberimizin ( s.a.s) dünya karşısında ahretin seçilmesi, dünyaya değer verilmemesi hususunda pek çok hadis-i şerifi vardır. Bunlardan bir kaçı şunlardır: ‘Dünya sevgisi, her kötülüğün başıdır.’ ‘Kimin himmet ve kaygısı dünya olursa Allah o kişinin işlerini dağıtır. Fakirliği gözünün önüne koyar. Kimseye nasibinden fazla dünyalık gelmez. Niyet ve himmeti ahret olanın işlerini Allah toparlar. Gönlüne zenginlik verir. O arkasını dönse de dünya ona gelir.’ ‘Dünya sevgisi helake götürür.’ ‘Ey Bilal, bu cihandan giderken zengin değil, fakir olarak gitmeye bak!’ ‘Allah’ın seni sevmesini istiyorsan dünyada zahid ol.’

Tasavvuf ve tarikat yoluna tövbe kapısında girilir. Bu, büyük dış kapıdır. Tövbe günahlardan uzaklaşmaktır. Bu, manevi bir makamdır. Ondan sonra zühd gelir. Kişi tövbe ettikten sonra manevi halleri ve makamları yaşamak ve aşmak için kendisine helal olan şeylerde de bir kısıtlama yaparsa, daha doğrusu bunlara karşı da bir isteksizlik içerisinde bulunursa, vaktini dünya ile ilgili şeyleri talep etmeye ayıracağına ibadetlere ve Allah’ın rızasına verirse böylece zühd sahibi olur. Yoksa fakir kişinin hali zühd değildir. Kişi dünyadan elini çekmişse buna zühd denir. Elde edemiyorsa ona fakir kişi olarak bakmak lazımdır. Çünkü fakir kişinin kalbi dünyayı arzuluyor olabilir. Zühd hali, istek ve irade ile meydana gelmektedir. Fakirlik ise mecburiyetten kaynaklanmaktadır. Fakir insanların genellikle olduğu gibi gönülleri dünya ile dolu olabilir.

Elbette fakir bir kişinin zühd halini elde etmesi, zühd yolunda manevi derecelere ulaşması varlıklı bir kişiye göre çok daha kolaydır. Zira fakir insanların bunda kaybedecekleri bir şeyleri yoktur. Zengin kişilerin ise en az varlıklarını gönüllerinden çıkarmaları gerekir ki bu da kolay bir şey değildir. Çünkü sermaye, mal mülk insanın kalbini çok meşgul eder. Kalbe milyonlarca damarla bağlı bulunurlar. Dinin özü ise kalpte yer alır. Böyle birisinin zühd sahibi olması şurada dursun ihlâsla ibadetlere ve Allah’a yönelmesi bile kolay kolay gerçekleşemez. Dikkat edilirse tarih boyunca tasavvuf yoluna girenler genellikle sermaye, mal mülk sahipleri değil de kaybedeceği bir şeyleri olmayan fakir kişiler olmuştur.

Zühd, tasavvufun temel kavramlarından birisidir. O yüzden usul-i aşere içerisinde yer alır. Bir insan tasavvuf ve tarikat yoluna girdiğinde nefsini usul-i aşeredeki kavramlarla terbiye ederek manevi makamları kat eder. Nefis bunlarla zinetlenmediği zaman tezkiye olmuş kabul edilemez. Usul-i aşeredeki hususlar ise şunlardır: Tövbe, zühd, uzlet ( Allah’la baş başa kalmak), kanaat ( Eldekiyle yetinmek, şükür), tevekkül ( Elinden geldiğini yaptıktan sonra işleri ve sonuçları Allah’a bırakmak, kaygılanmamak), daimi zikir hali, Hakk’a teveccüh ( Her hususta Allah’a yönelmek), sabır, murakabe ( Daima Allah’ın kendisinin yanında olduğunu, kendisini gözetlediği varsaymak), rıza ( Allah’tan razı olmak).

Zühd, tasavvuf ve tarikat yolunda tövbeden sonra gelir, adeta iç kapıdır. Zühd hali meydana gelmeden kişinin Allah’la başbaşa kalması mümkün değildir. Böyle birisinin uzlette kalbi hep dünyalık şeylerle meşgul olur. Yine zühd hali gerçekleşmeden eldekine kanaat ve şükür de meydana gelmez. Zira zühde sahip olamayan kişi, dünyaya rağbet eder, tutkuyla ona yapışır. Bunları artırma dertleri ile kanaat ve şükür aklının ucuna bile gelmez veya bu konuda istenilen düzeye ulaşamaz. Zühd kişide hal ve makam seviyesine gelmeden kişinin Allah’a tevekkül etmesi de mümkün değildir. Zira kalpteki dünyalık şeyler, nefsin ve şeytanların vesveseleri sonucu kaybedilebileceği yönündeki kaygılarla kişinin Allah’a gereği şekilde tevekkül etmesine mani olur. Zühdün sağlayacağı huzur ve sükûn halleri gerçekleşmeden kişinin istenilen düzeyde daimi zikre kavuşması ve Hakk’a teveccühte bulunması da imkânsızdır. Bütün bunlar da nefsin Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermesini engeller. Nefis Allah’tan razı olmayınca Allah da kuldan razı olmaz. Dolayısıyla Allah’ın rızasını elde etme yolu olan tasavvuf ve tarikattan beklenen netice gerçekleşmez. Bütün emekler boşa gitmiş olur.

Dikkat edilirse, nefsin en çok zorlandığı husus, zühddür. Tövbe için Allah’ın tehditleri vardır. Kişi korku ile günahlarına tövbe edebilir. Ama zühd kişinin iradesine ve isteğine kalmış bir şeydir. Yaparsa tasavvuf ve tarikat yolunda büyük faydasını görür. Ama kişi, tasavvufta istenilen derecedeki zühd haline ermeden de İslam’ın emir ve yasaklarına dikkat etmek şartıyla kendisini kurtarabilir. Allah’ın rahmetine erebilir.

Haramlardan, şüpheli şeylerden zaten yüz çevirmek gerekir. Bu bir Müslüman’da ve müminde aranan temel bir vasıftır. Zühd değildir. Zühd Allah’ın Müslüman ve müminlere ancak helal ve mubah ettiği şeylere karşı söz konusudur. Elbette bunun da bir ölçüsü vardır. Yüce Allah ( c.c.), Kuran-ı Kerim’de bu konuda çeşitli ayetlerle bizlere yol göstermiştir. Bir ölçü vermiştir. Sınır çizmiştir: ‘Sonra bunların peşinden art arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. Kendiliklerinden icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir ( Hadid suresi, 27).’

Hıristiyanların Allah’ın rızasını kazanmak için icat ettikleri ruhbanlığın en temel özellikleri ömür boyu evlenmemek, manastırlara çekilmektir. Oysa yüce Allah ( c.c.), insanı hem sosyal bir varlık olarak yaratmış hem de cinsel içgüdü ile donatarak evlenmesine zorlamıştır. Evlenmemek zina gibi büyük bir günaha kapı açabilir. Ayrıca kişinin kafasını sürekli cinselliğe takacağı için manevi ilerlemesine de büyük engel teşkil edebilir. Bu durum pek az insan için ancak bir istisna oluşturur. Elbette bunlar da cinsel enerjileri ya yeterli düzeyde olamayan veya cinsel enerjilerini başka sahalara yüceltebilen, örneğin bununla çeşitli ruhsal, zihinsel melekelerin işlemesine imkân oluşturabilen çok idealist kişilerdir. Yoksa insanların büyük çoğunluğu cinsel enerjilerini ( şehvetlerini) evlilik yolu ile meşru zeminde tatmin edemedikleri zaman çeşitli sapıklıklara veya zinaya düşebilirler. Dolayısıyla bu yolla zühde girmek doğru değildir. Yukarıdaki ayette de zaten bu durum dolaylı bir şekilde yasaklanmaktadır. Nitekim ömür boyu evlenmemek, cinsel aletlerini kesmek… gibi yollarla kendilerini ibadetlere vermek isteyen sahabelere ( Allah onlardan razı olsun) peygamberimiz ( s.a.s) izin vermemiştir. Kendi sünnetlerinde evlilik bulunduğunu özellikle belirtmişlerdir. Zühd sahibi kişi, örnek olarak peygamberimizin yaşantısını ( sünnetini) temel olarak almadığı zaman ilgili ayetin muhatabı durumuna düşebilir. Bu işin bir uç noktasıdır.

Zühdde dikkat edilmesi gereken diğer uç nokta ise, helal olan şeyleri nefse ömür boyu haram kılmamaktır. Bu konuda yüce Allah ( c.c.), şöyle buyurmaktadır: ‘Ey peygamber, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek Allah’ın sana helal kıldıklarını niçin haram kılıyorsun? Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir ( Tahrim suresi, 1).’ Bu ayet, peygamberimizin ( s.a.s) içtiği bal şerbetinden güya kötü bir koku geldiğini iddia eden eşlerinin hatırı için bir daha bal şerbeti içmemeye yemin etmesi, onu nefsine haram kılması üzerine inmiştir. Ayeti genel olarak zühd kavramı içerisinde mütalaa ettiğimizde helal şeylerin haram olarak kabul edilmesinin yasaklandığını göstermektedir. Tasavvufta kişi nefsanî terbiyede, oruç, riyazet, çile ( halvet) gibi durumlarda belli bir zaman için bazı nimetlerden kendisini kısıtlayabilir ama bunları her zaman, ömür boyu nefsine haram kılması doğru değildir.

İnsanın dünya hayatına karşı ilgisi ile zühd arasında ince bir çizgi vardır. Bir yanda dünya yaşamını sürdürme endişesi, öbür yanda zühdden uzak olma tedirginliği bulunmaktadır. Bu iki çizgi üzerinde Allah’ın rızasını bulmak, her Müslüman’ın yaşamsal bir ödevi ve sorumluğudur. Bu konu her Müslüman’ı düşündürmeli ve dünyaya karşı bir tavır almasını gerekli kılmalıdır. Kişinin dünya görüşünün, hayat felsefesinin temeli bu noktada kendisini somut olarak göstermektedir. Elbette insanların fıtratları farklı farklı olduğu gibi İslam dinindeki takva ölçüleri de birbirinden büyük ayrılıklar göstermektedir. Dolayısıyla herkesin zühdü birbirine benzememektedir. Zühd, tasavvufi bir kavramdır. Dolayısıyla zühdî bir hayat herkese farz değildir. Bir Müslüman’ın zühd kadar önem vermesi gereken diğer husus da dünyanın imarıdır. Bunun için dünyaya çalışmak gerekir. Tasavvufta ise insanın nefsanî isteklerinden ve dünyadan uzaklaşması amaçlanır.

Müslüman’ın dünyaya değer vermemesi ile dünya hayatını imar etmesi gerçekliği görünüşte birbiriyle çatışmaktadır. Peygamberimizin ( s.a.s) şu hadis-i şerifi bu konuya büyük bir aydınlık getirmekte ve çelişkiyi ortadan kaldırmaktadır: ‘Yarın ölecekmiş gibi ahret için hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışınız.’

Yazımızın bu noktasında zühd konusunda iki farklı yaklaşımı konu alacağız ve aralarındaki çelişkiye dikkat çekip bir uzlaşmaya gideceğiz. Bunlardan birincisi şudur: ‘’Şibli’ye ( k.s) zühdden sorulur. O da şu cevabı verir: Aslında zühd diye bir şey yoktur. Zira insan ya kendisine ait olmayan bir şeye rağbet etmez. Bu ise zühd değildir. Ya da kendisine ait olan bir şeye rağbet etmez. O zaman da insanın yanında ve beraberinde bulunan bir şeye rağbet etmemesi nasıl mümkün olur? Rağbet etmeseydi o şey elinde bulunmazdı. İnfak ederdi.’’

Şibli’nin paradoksal görülen zühd açıklamasına dikkatimizi verdiğimizde konu iki bölüme ayrılmıştır. İlkinde elde olunmayan şeye karşı zühd gösterilemeyeceği belirtilmektedir. Oysa biz şu ana kadar olan açıklamalarımızda zühdün genellikle elde olunmayan şeylere, dünyalıklara karşı olan bir ‘isteksizlik’ durumu olduğunu ifade ettik. Şibli ise burada insanın elde edemediği şeylere karşı rağbet etmesini mümkün görmemektedir. Bu görüş, bütün tasavvuf literatüründe kabul gören zühd kavramına karşı durmaktadır. Hepimiz biliyoruz ki, insan tabiatı elde edemediği şeylere karşı rağbet duygusu yanında büyük bir hırs ve şehvet de gösterebilir. Bunu elbette mubah ve helallere karşı düşünüyoruz. Şibli ( k.s) bu karşı çıkışıyla acaba ne anlatmak istemiştir? Zira bu sözüyle tasavvufun temel kavramlarından zühdü adeta inkâr etmektedir. Konuya onun psikolojisi icabı bakarsak, zannedersem, büyük bir aydınlık yaşanacaktır. Şibli ( k.s), bir Allah dostudur. Allah’ta fani olduğu için dünyaya rağbeti yoktur. Dünya ile ilgili her şeyi adeta boşamıştır. Kendi gözlüğü ile tüm insanların tabiatlarını değerlendirmek gibi bir hatada bulunmaktadır. İnsanların kendisi gibi elde edemediği şeylere, dünyalıklara rağbet hissinden yoksun olduklarını düşünmektedir. Bu durum Şibli’nin ( k.s) bu sözü manevi bir sarhoşluk ( sekr) eseri olarak söylediğini kanıtlamaktadır. Zira ancak bir manevi sarhoş, kendi durumunu tüm insanlar için teşmil edebilir.

Şibli’nin açıklamasının ikinci bölümü de calib-i dikkattir. Burada ise insanın kendisine ait olan bir şeye rağbet etmemesinin mümkün olmadığı, rağbet etmeseydi bunun infak edileceği belirtilmektedir. Bu konu insan-eşya münasebetine değindiği için açıklama ve yorum beklemektedir. İnsanın temel ihtiyaç maddelerini, nesnelerini infak edemeyeceği bir gerçektir. Çünkü kendisine gerekli olan temel şeyleri ( günlük veya yıllık yiyecek miktarı, giysiler, ev, araba) infak etmesi doğru değildir. Bunları infak ederse bunlara muhtaç olur. Fakirlik ise manevi bir bunalım doğurabilir. Oysa tasavvuf yolu bu tür manevi bunalımları ortadan kaldırmak için vardır. Öyle ise Şibli’nin burada kastettiği şey, ihtiyaçtan öte olan şeylerdir. Bunların elde bulunması gönülde bunlara karşı bir rağbetin işaretine açıktır.

Gerçekten insan olarak sahip olduğumuz pek çok şeye ihtiyaç duymadığımız halde onları elimizde bulundurmamız bunlara bir bağlılıktır. Bir rağbettir. Yüce Allah ( c.c.) konu ile ilgili şöyle buyurmaktadır: ‘‘Yine sana hangi şeyleri nafaka vereceklerini soruyorlar. De ki: ‘İhtiyacınızdan geri kalanı harcayın.’ Allah ayetlerini size böyle açıklıyor ki düşünesiniz ( Bakara suresi, 219).’’

İhtiyaçtan arta kalan şeyler nelerdir? Bu nesneler ve eşyalar için söz konusu olabilir ama sermaye için büyük bir tehlike arz edebilir. Zira biliyoruz ki sermaye artmakla güçlenir. Dünyayı imar, sermayenin artması ve onun gerekli yerlerde kullanılması ile mümkün olmaktadır. İslam dininde sermaye her yıl zekâtla temizlendikten sonra ne kadar olsa da mubah ve helal kapsamındadır. Elbette yukarıdaki ayetin işaretiyle veya emriyle bu sermaye olduğu gibi veya kısmen yoksul insanlara infak edilebilir. Onun İslam dininin hizmetinde kullanılması ise büyük bir fazilettir, ibadettir. Bu her sahada söz konusu olabilir. Bunun yanında her yıl zekâtı verildikten sonra kişinin elinde bulunmasında da bir sakınca yoktur.

Tasavvuf yolunda bulunan kişilerin, böyle Şibli’nin dediği gibi, sermayeden uzak olmaları mı gerekmektedir? Zühd tasavvufun temel bir kavramı olduğuna göre, bu yola giren kişiler, elinde avucunda bulunan her ihtiyaçtan fazla şeyi infak etmek zorundalar mı? Evet, sözün özü şu ki, Şibli yukarıdaki sözleri ile bunu gerekli görmektedir. Nitekim çeşitli menkıbelerden biliyoruz ki, pek çok büyük sufi, bu yola girdiklerinde elinde avucunda bulunan şeyleri önce infak etmişlerdir. Bu durum tasavvuf yoluna giren her kişi için gerekli midir, zorunlu mudur? Zühd tasavvufun kilit bir kavramı olduğuna göre bu yola giren her kişinin yüce hal ve makamlara ulaşmak için, daha doğrusu Allah’ın rızasına ermede elinde avucunda bulunan her fazla şeyi ve sermayesini infak etmesi mi lazımdır?

Şibli’nin mantığını temel alırsak kendisine yetecek miktarın ötesinde para, mal mülk, sermaye sahibi olan her insanın bunları infak etmedikçe zühdü elde edemeyeceğini düşünürüz. Çünkü sahip olduğu şeyler onu dünyaya bağlamaktadır. Şibli’nin bu görüşü, madde ile insan arasındaki ilişkiyi çok materyalist bir tarzda tanımlamaktadır. Oysa bir Müslüman her şeyden önce idealisttir. Onun için öncelikle Şibli’nin ( k.s) bu görüşüne katılmadığımı özellikle belirteyim.

Bu noktada Bahaeddin Nakşbend Hazretlerini ( k.s) hatırlamamak mümkün değildir. O, zühd konusunda ikinci farklı yaklaşımı temsil etmektedir: ‘Bahaeddin Nakşbend Hazretleri ( k.s) hacca gittiğinde Mina pazarında bir gencin 5000 dinarlık ticaret yaptığı halde kalbinin bir an bile Allah’tan gafil kalmadığını müşahede ederek ondan övgüyle bahsetmiştir. ‘

Gerçekten Nakşbendiyye tarikatında zühd kavramı bu çağa ve bugünün insanına daha uygun bir şekilde ele alınmaktadır. ‘El kârda, gönül yârda’ bu tarikatın adeta düsturudur. Yani bir insan ne kadar sermayeye, mala mülke sahip olsa da gönlü sevgilide oldukça bu ona zarar vermemektedir.

Şibli ( k.s) konuya insanın sahip olduğu şeyleri infak etmedikçe zühde eremeyeceği görüşüyle bakarken Bahaeddin Nakşbendi Hazretleri ( k.s) konuyu sahip olunan şeylerin zühde engel olamayacağı yargısıyla değerlendirmektedir. Elbette Şibli’nin ( k.s) konuya bakışı çok materyalist iken Bahaeddin Nakşbendi Hazretlerinki ( k.s) ise çok idealist olmuştur. Konuyu insan psikolojisi ve tabiatı açısında bir değerlendirelim: Gerçekten maddenin bir çekim gücü vardır. Buna ağırlık denir. Bu dünyada yaşadığımıza göre bu kanuna tabiyiz. Hiç kimse öyle kolay kolay nefsinin eğilimlerinden kurtulamaz. Her birimiz dünyaya sahip olduğumuz şeyler nispetinde bağlı durumdayız. Gerçeklik budur. Bunlar bizlerin Allah’a yönelmemizde, O’na karşı aşk ve şevk duymasında engel teşkil etmektedir. Bu noktaya kadar Şibli haklıdır. Ama bazı insanlar bir tarikata girip seyr ü sülüğa başladıklarında dünyadan yüz çevirmeyi başarabilmekte, Allah’a karşı büyük bir aşk ve şevk duyabilmektedirler. Bunlar ne kadar sermayeye, mala mülke sahip olsalar da bu durum onları Allah’a karşı aşk ve şevklerinde geri kılmamaktadır. Çünkü burada maddenin değil ruhun kanunları geçerli olmaktadır. Bahaeddin Nakşbendi Hazretlerinin, yukarıda dile getirdiğimiz, hacda bir gençte müşahede ettiği durum da bundan ibarettir.

İnsan, nefsinin hesabıyla baktığında dünyaya karşı aşırı bağlıdır. Ama insan sadece nefisten oluşmamakta, onda yaratıcıdan gelen bir nefha olan ruh da bulunmaktadır. Ruh, Allah’a karşı büyük bir aşk ve şevk duyduğunda ise pek çok maddeye sahip olsa da buna değer vermemektedir. Pek çok insanın gözünü bile kırpmadan canlarını ve mallarını İslam yolunda vermeleri bunun tanığıdır, ispatıdır. Burada ruh nefse üstün gelmektedir. Öyleyse Şibli ( k.s) zühdü ele alırken onu nefsanî boyutta, Bahaeddin Naşkbendi Hazretleri ( k.s) ise ruhanî yönüyle değerlendirmişlerdir. Böylece aralarındaki çelişki de anlaşılmış olmaktadır. Şibli ( k.s) zühd konusunda nefsanî bir bakışla materyalist bir düşünceyi dile getirirken Bahaeddin Naşkbendi Hazretleri ( k.s) ise ruhi bir bakış açısı ile idealist bir yorumu ortaya koymuştur. Her ikisi de doğruyu söylemişler ama insana farklı boyutları ile bakmışlardır.

Şibli ( k.s) nefsini tezkiye kılarak tasavvuf yolunda ilerlemişken Baheddin Nakşbendi Hazretleri ( k.s) ruhu ( kalbi) tasfiye ederek seyr ü sülüğunu tamamlamıştır. Sonuçta her ikisi de Allah dostluğunda buluşmalarına rağmen, tasavvuf yolundaki veya tarikatlarındaki yöntem farklılığı, maddeye, dünyaya bakış açılarını da etkilemiştir. Bu yüzden zühd konusunda görünüşte birbiriyle çelişen sözler söylemelerine neden olmuştur.

Sonuç Zühd, dinin ileri derecedeki gayesini ve hedefini oluşturmaktadır. Tasavvufun giriş iç kapısı mesabesindedir. Tasavvufta zühd için ileri sürülen, elde bulunan varlığın ve sermayenin ihtiyaçtan fazlasının yoksullara infak edilmesi sadece bir görüştür. Bu nefse çok ağır gelen bir düşüncedir. Bunun yanında varlık ve sermayenin elde tutulması ama kalpten çıkarılması ise ( ‘El kârda, gönül yârda’) ayrı bir bakış açısıdır. Bu sonuncusu, insan tabiatına ve çağa daha kolay ve uygun görünmektedir.

Yüce Allah her birimize hidayet ve son nefeste iman nasip eylesin. Âmin.

---------------------
ZÜHD NEDİR?

Hak dostlarından örnek misallerle; Zühd kavramı nedir? Müslüman için önemi nedir?

ZÜHD NEDİR?

Bu itibarla zühd, fakirlik değil; zengin-fakir her mü’mine gereken bir kalbî tavırdır. İlâhî takdir neticesinde zâhiren fakr u zarûret içinde yaşayan bir kimse, kalben dünyevî arzular peşindeyse, o da, zühd ve istiğnâ ehli sayılmaz. Zira zühd ve istiğnâ, kaderin sevkiyle mecbûren aza kanaat değil; irâdî olarak, kendi isteğiyle kalbi dünyaya esir olmaktan muhafaza etmektir.

Rasûlullah Efendimiz, zühd hâlini ne güzel târif buyurmuşlar:

“Dünyada zâhidlik, ne helâli haram bilmek ne de malı mülkü terk etmekledir. Dünyada zâhidlik, ancak Allâh’ın mülkünde olana kendi elindekinden daha fazla îtimâd etmen ( yani rızka değil, Razzâkʼa güvenmen); başına bir musîbet geldiği ve yakanı bırakmadığı müddetçe, onun ecir ve mükâfâtından son derece ümitvâr olmandır.” ( Tirmizî, Zühd, 29/2340)

HAK DOSTLARINDAN ZÜHD MİSALLERİ

Hazret-i Mevlânâ ne güzel söyler:

“Dünya, Allah’tan gâfil olmaktır. Yoksa para, kumaş, kadın ve evlât sahibi olmak değildir. Seni oyalayıp Hak’tan gâfil kılan ne varsa, senin dünyan odur.”

Yûnus Emre Hazretleri, dünya devre-mülkünün hakîkatini ne kadar da veciz bir şekilde dile getirir:

Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan!

PÂRİSÂ HAZRETLERİ’NİN İBRETLİK HİKAYESİ

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken yolu üzerinde uğradığı Bağdat şehrinde, nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini zannederek üzülür. İçinden:

“Yazık! En güzel ibâdet edilecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!” der. Bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin dâimâ Allah ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Yani âzâlar dünyevî meşgûliyette, fakat kalp zikreder hâlde, Rabbiyle beraber…

Bu sefer:

“Mâşâallâh! El kârda, gönül Yârʼda!..” buyurarak genci takdîr eder.

Zira bu hâl; “halvet der encümen”, yani halkın içinde Hak ile beraber olup yalnız O’nunla kalabilme ve kesrette vahdet / çokluk içinde teklik, yani kalbin her an Cenâb-ı Hak ile beraberliğini temin edebilmektir.

Muhammed Pârisâ Hazretleri Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış içli içli ağlayan ak sakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüşüne bakarak:

“Keşke ben de böyle ağlayarak Hakk’a ilticâ edebilsem.” der ve adamın hâline gıpta eder.

Sonra onun da kalbine nazar edince görür ki bütün duâ ve ağlamaları, fânî bir dünyâlık talebi içindir. Bunun üzerine rakik kalbi mahzûn olur.

PARANIN YERİ GÖNÜL DEĞİL, CÜZDANDIR!

Hakîkî zenginliğin ölçüsü, mal çokluğu ve cüzdan kabarıklığı değil; kanaat ve gönülden infaktır. Paranın yeri gönül değil, cüzdandır!

Demek ki dünyaya karşı zâhid olmak, fakirlikte ve zenginlikte dünyadan kalben müstağnî kalabilmektir. Mühim olan; dünyevî meşgaleleri, âhireti ihmâl etmeksizin sürdürebilmektir. Yani dünya ile meşgûl olurken kalbi gafletten korumaktır.

Mevlânâ Hazretleri, insanı varlık deryâsında yüzen bir gemiye teşbih ederek buyurur ki:

“Şâyet deryâ, geminin altında bulunursa, ona istinadgâh olur. Fakat dalgalar geminin içine girmeye başlarsa onu helâke götürür.”

Yani gönül Hakkʼa râm olduğu zaman bütün dünya bir kulun tasarrufuna verilmiş olsa bile onun kulluk istikâmetini bozamaz. Fakat kalp, dünya muhabbetinden korunamadığı takdirde dünyanın zerresi bile kulun mâneviyâtını ifsâd edebilir.

ÇOK ZENGİNLİK İHTİRASI KAMÇILAYABİLİR

Fakirlikte de zenginlikte de sabrı bir mârifet hâline getirmek gerekir. Vasatın üstündeki zenginlik de vasatın altındaki fakirlik de çok zordur. Lâkin sabredildiği takdirde mükâfâtı çok büyüktür. Böyle olabilenler, yani “ağniyâ-i şâkirîn / şükür ehli zenginler ve fukarâ-i sâbirîn / sabreden fakirler”, toplum içinde azınlıktadır.

Gâfil insanlarda ise çok zenginlik de çok fakirlik de aynı günahta birleşir. Çok fakirlik ve çok zenginliğin, iffetsizliğin kapılarını açma riski vardır. Diğer taraftan çok zenginlik, ihtirâsı kamçıladığı için, çok fakirlik de sabrı zorladığı için, sirkati, haksız kazancı mübah gösterebilir. Bunun içindir ki Efendimiz:

“Yâ Rabbi, unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten… Sana sığınırım.” [1] ( İbn-i Abdiʼl-Berr, Câmiu Beyâniʼl-İlmi ve Fadlih, c. I, sf. 727.) niyâzında bulunmuştur.

Hadîs-i şerîfte de buyrulduğu üzere Allâh’a isyan ettirecek derece fakirlik ve azdıran zenginlik, birbirine muâdil görülmüştür.

------------------------

Vera Nedir?

Vera; hayırlı ve övgüye değer amellere sarılıp, geçici dünya hevesi peşinde koşmayı terk etmeyi gerektirir. Yine vera; emredilen ve nehyedilen bütün dini hükümleri teferruatı ve incelikleriyle tatbik etmeyi gerektirir. Bunun gereği olarak, ağızdan giren ve çıkanın Allah ve Rasulü’nün sevdiği şeyler olmasına dikkat etmek, günaha düşmekten ve harama bulaşmaktan kaçınmak için şüpheli şeylerden uzak durmak, zerre kadar da olsa kimsenin hakkını üzerine geçirmemek veradır. Hz. Ebubekir ( r.a.) “Bir nevi harama düşeriz korkusuyla yetmiş çeşit helali terkeyledik.” sözüyle vera örneği sergilemiştir.
Gereksiz şeyleri terk etmek demek olan “malayani” yi terk etmek de vera cümlesindedir. Zaten Hz. Peygamber ( s.a.v) bir hadisinde kişinin lüzumsuz şeyleri terk etmesinin o kişinin İslami güzelliği gereği, bir başka deyişle İslam’ı iyi anlayıp uyguladığının delili olduğunu söylemiştir. ( Tirmizi, Zühd,11;İbn Mace, Fiten, 12)
Vera ile Zühd arasındaki fark,vera şüpheli şeyleri, zühd ise ihtiyaç fazlasını terk etmektir. Vera’yı takva karşılığı alanlar olsa da vera; takvanın ileri bir merhalesidir. Veranın sevabı ve neticesi, ahirette hesabın hafif olmasını sağlar.
Haramda vera( kaçınmak) dindarlıktır. Lakin bunun da dereceleri vardır. İmam-ı Gazali veranın dört derecesi olduğunu söyler:
A_ Haram olan şeylerden kaçınmak,
B_ Şüpheli şeylere karşı korunmak ( ki bu salihlerin vera’ı dır)
C_ Harama sebep olması ihtimalini düşünerek helali terk etmek ( ki bu muttakilerin vera’ı dır)
D_ Her ne kadar kendini harama düşürmeyecekse de, Allah’a yakınlığının artmayacak şekilde ömrünün bir kısmının boşa geçeceği korkusundan dolayı , bütün mevcudiyetiyle Allah’a teveccüh edip, Allah’ın dışında her şeyden yüz çevirmek ( ki bu da sıdıkların vera’ı dır)
Allah’ın helal kıldığı şeyleri, mubahları haram kılmak hiçbir kimsenin haddi değildir ve tehlikelidir.!!
Peygamber Efendimiz( s.a.v)’in Vera ile ilgili bazı Hadis-i Şerifleri
Ebu Hureyre( r.a.) anlatıyor: “Rasulullah( s.a.v) buyurdular ki: “Ey Ebu Hureyre, vera sahibi ol ( harama götürme şüphesi olan şeylerden de kaçın) ki insanların Allah’a en iyi kulluk edeni olasın! Kanaatkarlığı esas al ki insanların Allah’a en iyi şükredeni olasın. Nefsin için sevdiğini insanlar için de sev ki ( kamil) mü’min olasın. Sana komşu olanlara iyi komşuluk et ki ( kamil bir) Müslüman olasın. Gülmeyi az yap, zira çok gülmek kalbi öldürür.”
Ebu Zerr ( r.a) anlatıyor: Rasulullah ( s.a.v) buyurdular ki: “Tedbir gibi akıl yoktur. Sakınmak gibi vera yoktur. İyi huy gibi haseb ( itibar vesilesi) yoktur.
Ebu Zerr ( r.a) anlatıyor: Rasulullah ( s.a.v) buyurdular ki: Ben bir kelime “Bir ayet” biliyorum. Eğer insanların hepsi onu tutsaydılar hepsine kafi gelirdi. ‘Ashab: ‘Ey Allah’ın Rasulu , bu hangi ayettir?’ dediler, Aleyhissalatu vesselem: ‘Ve kim Allah’tan korkarsa, Allah o kimseye ( darlıktan genişliğe) bir çıkış yolu ihsan eder.’ ( talak-2) ayetini okudu.”
Abdullah ibnu Amr ( r.a) anlatıyor: “Rasulullah( s.a.v)’a : ‘En efdal insan kimdir?’ diye sorulmuştu. ‘kalbi mahmum( pak), dili doğru sözlü olan herkes’ buyurdular. Ashab: ‘doğru sözlülüğün ne demek olduğunu biliyoruz. Mahmumul kalb ne demektir?’ diye sordu.
( Mahmumul kalb), Allah’tan korkan tertemiz kalptir, içinde günah yoktur, zulüm yoktur, kin yoktur, haset yoktur “ buyurdular.

İslamda Vera Kavramı


Takvâ, sakınma, korunma, günahtan hassasiyetle kaçma ve korkma, haramlar bir tarafa, şüpheli olan şeylerden, mâlâyânî ve boş şeylerden uzak kalma. Vera', kısaca "dînî hükümlere riayette titizlik" manasına gelir.

Vera', hayırlı ve övgüye değer amellere sarılıp, geçici dünya hevesi peşinde koşmayı terketmeyi gerektirir. Yine vera', emredilen ve nehyedilen bütün dinî hükümleri teferruatı ve incelikleriyle tatbik etmeyi gerektirir. Bunun gereği olarak, ağızdan giren ve çıkanın Allah ve Rasûlünün sevdiği şeyler olmasına dikkat etmek, günaha düşmekten ve harama bulaşmaktan kaçınmak için şüpheli şeylerden uzak durmak, zerre kadar da olsa kimsenin hakkını üzerine geçirmemek vera'dır. Hz. Ebû Bekir ( r.a), "Bir nevi harama düşeriz korkusuyla yetmiş çeşit helâli terkey-ledik" sözüyle vera' örneği sergilemiştir.

Gereksiz şeyleri terketmek demek olan "mâlâyânî"yi terketmek de vera' cümlesindedir. Zaten Hz. Peygamber ( s.a.s) bir hadîsinde, kişinin lüzumsuz şeyleri terketmesinin o kişinin İslâmî güzelliği gereği, bir başka deyişle İslâmî iyi anlayıp uyguladığının delili olduğunu söylemiştir ( Tirmizî, Zühd, 11; İbn Mâce, Fiten, 12).

Haramda vera' ( kaçınmak) dindarlıktır. Lakin bunun da dereceleri vardır. Gazâlî vera'nın dört derecesi olduğunu söyler:

1- Haram olan şeylerden kaçınmak,

2- Şüpheli şeylere karşı korunmak ( ki bu salihlerin vera'ıdır);

3- Harama sebep olması ihtimalini düşünerek helalî terketmek ( ki bu muttakilerin vera'ıdır).

4- Her ne kadar kendini harama düşürmeyecekse de, Allah'a yakınlığının artmayacak şekilde ömrünün bir kısmının boşa geçeceği korkusundan dolayı, bütün mevcudiyetiyle Allah'a teveccüh edip, Allah'ın dışında her şeyden yüz çevirmek ( ki bu da sıddıkların vera'ıdır) ( Gazali, İhya, I, 25, II, 95). Vera'nın en düşük seviyesi Allah'ın nehyettiklerinden sakınmak, en yüksek seviyesi de Allah'ı zikirden alıkoyacak her şeyden kaçınmaktır. Şurasını belirtmekte yarar vardır ki sûfiler, mübah olmadığı konusunda en küçük şüphe bulunan hususlardan da haramdan kaçınır gibi kaçınırlar; şüpheli şeylere girmenin kendilerini harama sürükleyeceğinden endişe ederler. Ayrıca helal ve mübah olduğu kesinlikle bilinen şeylerin ihtiyaç ve zaruret miktarından fazla olan kısmını da terkederler. Bu konudaki fikir ve davranışları herkes için değil kendileri gibi olmak isteyenler için örnektir. Yoksa Allah'ın helâl kıldığı şeyleri, mubahları haram kılmak hiçbir kimsenin haddi değildir ve tehlikelidir.

Vera' ile zühd arasındaki fark, vera' şüpheli şeyleri, zühd ise ihtiyaç fazlasını terketmektir. Vera'yı takva kargılığı alanlar olsa da vera', takvanın ileri bir merhalesidir. Vera'nın sevabı ve neticesi, âhirette hesabın hafif olmasını sağlar.


-----------------------

Takva Nedir? İslamda Takva Kavramı


Takva; korunma, sakınma demektir. Yüce yaratıcıya karşı sorumluluk duyarak, her türlü günahlardan kendini korumanın niyet ve gayreti içinde olmadır. Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için, O’nun himayesine girerek emirlerine sımsıkı sarılmak ve yasaklarından da sakınmaktır. Korunmak istenilen günahlar nelerdir? Bunların başında takvanın zıddı olan şirk yani Allah’a ortak koşma ile küfür, yani örtme manasına gelen Allah’ı inkar etme nankörlüğü ve imansızlık gelir. Kur’an; nefsin kötü sıfatlarından zulüm, bozgunculuk, kibir, yalancılık, her türlü azgınlık, hainlik, israf vs.’den de korunulması gerektiğini belirtmektedir. Takvanın ilk şartı ; insanın yaratıcısına karşı minnet ve şükran borcunu fark edip, kul olduğunu sezme bilincine ermesidir.
Takva sahipleri, Allah’ın Rasulünü örnek alarak ibadeti ve insanlara hizmeti “Muhammedi Şefkat” anlayışıyla yaparlar. Böyle bir gayret içinde olan mü’minler, nefsini kötü sıfatlardan arındırarak kazandığı ilahi ahlak ile kemale erer ve takva sahibi kul olma mutluluğuna erişirler. Kurtuluşa erenler onlardır, cennet onlar için hazırlanmıştır. Takva sahipleri, Kur’an’a göre Cenab-ı Hakkın sevdiği kullarının başında gelmektedirler.
...Allah, takva sahiplerini sever.( 3/ 76 )
…Hiç kuşkusuz ki Allah, takva sahipleri ve ihsanda bulunanlarla beraberdir.( 16/ 128 )
…Muhakkak ki, Allah yolunda en değerli olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.( 49/13)
Allah’ın dostluğuna ve sevgisine takva sahipleri erişmişlerdir. İmanın kuvvetlendirilmesi ve nefsin kötülüklerden arınması ile kemale erenler takva sahipleri, Allah’ın kendilerine ihsan ettiklerini, onlar da insanlara ihsan etmek suretiyle yansıtan yüce benliklerdir.
Kur’an’da Takva

…İşte o kitap. Şüphesiz, takva sahiplerini hidayete erdiricidir. O takva sahipleri ki gaybe iman ederler,namazı dosdoğru kılarlar,kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda infak ederler. Onlar, sana gönderilene ( kur’ana ) ve senden önceki peygamberlere gönderilene de iman ederler ve ahirete de kesinlikle inanırlar. İşte böyle kimseler,rablerinden gelen bir hidayet üzerindedirler. Mutluluk ve kurtuluşa kavuşanlarda onlardır.( 2/25)

Cenab-ı Allah ; hidayete erdirici olarak temel ve tek kaynak yalnız ve yalnız kur’anı kerim olduğunu vurgulamaktadır. Kur’an Arapça indiğine göre bu lisanı bilmeyenler hidayete nasıl ereceklerdir? Muteber kur’an çevrilerini okumak, muhakkak ki en doğru yoldur.böylece kur’anı çok iyi anlamak ve üzerinde düşünerek ilahi yasaları öğrenmek, hidayete ermenin başlıca kaynağı olduğu vurgulanmaktadır.
Kur’anda üç mertebede ifade buyrulmuştur.
… İman eden ve iyi işler yapanlara,hakkıyla sakınıp ( takva ile hareket edip)iman ettikleri ve iyi işler yaptıkları sonra yine hakkıyla sakınıp iman ettikleri, sonrada hakkıyla sakınıp yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde yaptıklarından dolayı günah yoktur. ( Önemli olan inandıktan sonra iman ve iyi amelde sebattır.) Allah iyi ve güzel yapanları sever.( 5/93)
Görüldüğü gibi bu ayette iman ve salih amel iki kere, takva ise üç mertebe olarak zikredilmiştir.
İnsanın iman edip şirkten korunması mahiyetinde olan ilk mertebe kişinin kendi nefsi ve vicdanı arasında olan bir takvadır. İkincisi, insanın kendisiyle diğer insanlar arasındaki hususlarla ilgili olan takvadır. Üçüncüsü de, insanın kendi ile Allah arasındaki takvası ve imanıdır. Bu ayetle takvanın üçüncü derecesi, ihsan olarak zikredilmiştir.
… Hidayete ermiş olanlarında Allah, hidayetlerini arttırdı ve onlara takvalarını verdi.( 47/17)

Kur’an’da Takvayı Över Mahiyette çok Ayet Vardır

Bunlardan bazılarının meali şöyledir:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah’ın yanında en değerli ve en üstün olanınız takva bakımından en üstün olanınız( Allah’tan çok korkanınız)dır. Şüphesiz Allah bilendir. Her şeyden haberi olandır.( 49/13)
“Kim takva sahibi olur( Allah’tan korkar)sa , Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O kendisine yeter. Şüphesiz Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” ( 65/2-3)
Hz. Muhammed ( s.a.v)’in takva hakkında söylediği bazı hadisler:
“İnsanın cennete girmesine en çok sebep olan şey, onun Allah’a karşı duyduğu takvasıdır.”( Ahmed b. Hanbel , 2. 392, 442)
“Allah’a karşı takva sahibi olmanızı tavsiye ederim.”( Ebu Davud, Sünen, 5; Tirmizi, İlim, 16; Ahmed b. Hanbel ,325)
“Arabın arap olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”( Ahmed b. Hanbel, 5, 411)
Hz. Ömer ( r.a.) de takva için şöyle buyurmuştur: “Mü’minin keremi , takvasıdır.”( Muatta, Cihad, 35)
Takva;Yüce Allah’ın inanan kulları için işaret buyurduğu bir toplanma ve yardımlaşma noktasıdır. Kur’an’da : “İyilik ve takvada yardımlaşın. Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.”( 5/2) diyerek takvanın İslam’daki yerini göstermiştir.

Takva Yaşamı

Kur’an’ın emir ve yasaklarına uyanlar, Mutmaine Nefse ulaşarak cennete layık olurlar. Ancak Allah katında daha yücelmeyi dileyenler takvaya sarılmalı, onun özelliklerine göre yaş----- yön vermelidir. Cenab-ı Allah’ın dostluğuna ancak “takva sahibi” olmakla erişilebilir. Her Müslüman takvanın niteliklerini mutlaka bilmeli, bunları ceht ve gayretle uygulamalı, diğer bir deyişle takvanın yaşamını kendisine temel prensip edinmeli, eğer tam uygulayamıyorsa Allah’u Teala’nın rahmetine sığınmalıdır. “Gücünüz yettiği ölçüde takvada bulunun…”( 64/16)

Takva’da On Temel İbadet

Cenab-ı Allah’ın halife olarak yarattığı insandan istediği en erdirici kulluk görevi, takva sıfatlarına sahip olmasıdır. Hz. Peygamberimiz bu gerçeği “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın” hadisiyle belirlemiştir. Olgunlaşma ve kemale erişim mutlak yolu, ilahi ahlaklanma olan takva yaşamından geçer. Allah’u Teala’nın dostluğuna bu özelliklere sahip olmakla erişilir. Takva yaşamı; nefsin kötü sıfatları olan yalancılık, şirk, kibir, alaycılık, cimrilik, kıskaçlık, öfke vs.’den tamamı ile kurtulmak için; 1) İnfak ve Sevgi, 2) Namaz, 3) Zekat, 4) Af edici ve Dileyici olma, 5) Sabır, 6) Oruç, 7)Muhsin olma, 8 ) Ahde Vefa, 9) Adalet ve Dürüstlük, 10) İlim gibi sıfatlara bürünmekle elde edilir. Böylece kul; takva özelliklerine kavuşma oranında, nefsin kötü sıfatlarını da disipline ederek onlardan kurtulmaya başlar. Kötü nicelikler, Cenab-ı Allah’ın istediği ilahi özelliklere bürünmeden nefsi asla terk etmez. Takva sıfatları kazanıldıkça, kötü sıfatlar kulu bir bir bırakmaya başlar. Kemal mertebesinde de tam arınıp yücelerek kurtuluşa ve mutluluğa erişilir.
Cennet, takva sahipleri için hazırlanmıştır. Böyle nimetlere erişmek için biz de onlardaki özellikler olan takva yaşamı ile hayatımızı tazim etmeliyiz. Ancak bu şekilde sonsuz mutluluk ve kurtuluşu elde edebiliriz.
“Gerçekten takva sahipleri, cennetlerde ve pınar başlarındadır.”( 51/15)
“YÜCE RABBİM! BİZLERE DE İHSAN VE LÜTFUNLA TAKVA SAHİBİ KULLARININ MAKAMINI KISMET ET.”

---------------------------------

Takva, Vera ve Zühd

Sual: Takvanın dindeki önemi nedir?
CEVAP
Takva, Allah’a inanıp, Onun emir ve yasaklarına riayet etmek, yani Allahü teâlâdan korkup haramlardan sakınmak demektir. Takva ehli şüpheli işlerden de sakınırsa vera sahibi olur. Helal malın fazlasından, şüphelilere düşme korkusu ile mubahların çoğunu terk etmeye ve dünya sevgisinden sakınmaya Zühd denir.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Dünyada felaketlerden, ahirette azaptan kurtulmak için iki şey gerekir. Emirlere sarılmak ve yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu, ikincisidir ki, buna Vera ve Takva denir. İnsanların meleklerden daha üstün olabilmesi, vera sayesindedir. Vera ve takva üzere olmak, her şeyden daha lüzumludur. ( m. 76)

Vera hakkında hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
( İmanın esası vera’dır.) [Hatib]

( Dinimizin direği vera’dır.) [Beyheki]

( Hiçbir şey, vera gibi olamaz!) [Tirmizi]

( Vera, amellerin efendisidir.) [Taberani]

( İman insanı vera sahibi yapar.) [Deylemi]

( Vera, şüpheli şeylerden kaçmaktır.) [Taberani]

( Dinimizdeki en hayırlı şey vera’dır.) [Hakim]

( Vera güzeldir, âlimlerde daha güzeldir.) [Deylemi]

( Dininiz ancak vera ile ayakta kalır.) [Mekt. Masumiye]

( Vera sahibi imamla kılınan namaz kabul olur, onunla oturmak ibadet, onunla sohbet sadaka olur.) [Deylemi]

( Vera ehli imamla kılınan iki rekat namaz, vera’sızla kılınan bin rekattan efdaldir.) [Ebu Nuaym]

( Şu üç şey bulunan kimsenin imanı kâmildir: Herkesle iyi geçinen güzel ahlak, kendini haramlardan alıkoyan vera, cehlini örten hilm.) [Nesai]

( Farzları eda et ki, insanların en âbidi olasın, haramlardan kaç ki, insanların en vera ehli olasın, Allahü teâlânın senin için yaptığı taksime razı ol ki, insanların en zengini olasın.) [İbni Adiy]

Takva hakkında Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
( Cennet, takva sahipleri için hazırlanmıştır.) [Al-i İmran 133]

( Allah indinde en şerefliniz, takva ehli olanınızdır.) [Hücurat 13]

( Allah, ancak takva ehlinin [ibadetlerini] kabul eder.) [Maide 27]

Peygamber efendimiz de buyuruyor ki:
( Takva, imanın elbisesidir.) [Deylemi]

( Takva, her hayrı içine alır.) [Ebu Ya'la]

( Takva ehli hesap vermeden Cennete girer.) [Taberani]

( Her şeyin esası vardır. İmanın esası da vera [takva]dır.) [Hatib]

( Üstünlük takva iledir. Başka bakımdan üstünlük yoktur.) [Taberani]

( Ahirette, Allahü teâlâya yakın olanlar, vera ve zühd sahipleridir.) [İbni Lal]

( Zühd ile vera her gece kalbleri dolaşır, iman ve haya bulunan kalblere yerleşir, böyle olmayan kalblerde durmaz, geçip giderler.) [İ. Gazali]

( İlmiyle amil olmayan âlim, vera’sı olmayan da abid olamaz. Zahid değilse vera sahibi olamaz.) [Askeri]

Zühd ve zâhid nedir?
Sual: ( Allahü teâlâ, zühd sahiplerini sever) deniyor. Zühd nedir?
CEVAP
Helâl malın fazlasından, şüphelilere düşme korkusuyla mübahların çoğunu terk etmeye ve dünya sevgisinden sakınmaya ( Zühd) denir. Zühd sahibine de ( Zâhid) denir.

Zühd üç türlüdür:
1- Câhilin zühdü, haramlardan uzaklaşmak,
2- Âlimlerin zühdü, helâl olanların fazlasından sakınmak,
3- Âriflerin zühdü, Allahü teâlâyı unutturan her şeyi terk etmektir. ( İmam-ı Ahmed)

Bir hadis-i şerif:
( Zühd, Allah’ın sevdiğini sevmek, sevmediğini de sevmemek ve dünyanın helâlinden de sakınmaktır. Zira dünyanın helâline hesap, haramına azap vardır. Kendine acıdığı gibi, bütün Müslümanlara da acımak, haram sözden kaçtığı gibi faydasız sözden de kaçınmak, çok mal ve ziynetten ateşten kaçar gibi kaçmak ve dünyada emelini kısa tutmak zühddür.) [Deylemî]

Hazret-i Ali, ( İlim, insanı Allah’ın emrettiği şeylere götürür, zühd ise o şeylere erişilmesini kolaylaştırır) buyuruyor. İki hadis-i şerif:
( Âhirette, Allahü teâlâya yakın olanlar, vera ve zühd sahipleridir.) [İbni Lal]

( Zühd ile vera, her gece kalbleri dolaşır, iman ve hayâ bulunan kalblere yerleşir, böyle olmayan kalblerde durmaz, geçip giderler.) [İ. Gazâlî]

İmam-ı Rabbânî hazretleri, ( İnsanların en akıllısı zâhiddir. Çünkü o dünyaya gönül bağlamaz) buyuruyor. Birkaç hadis-i şerif:
( Allahü teâlâ, bir kula hayır murad ettiğinde onu dinde fakih, dünyada zâhid kılar ve ona ayıplarını görecek basiret verir.) [Beyhekî]

( Dünyayı sevmek, bütün hataların başıdır. Dünyadan sakınan, zâhiddir.) [Beyhekî, İbni Ebid-dünya, Hâkim, İ. Süyûtî]

( Mütevazı olmayan zâhid olamaz.) [Taberânî]

( Dünyada zâhid olanı görürseniz, ona yaklaşın, çünkü o hikmet saçar.) [Ebu Ya'lâ]

( Allah’ın ve herkesin beni sevmesi için ne yapayım?) diye soran birine, Peygamber efendimiz, ( Dünyadan elini çekip zâhid olursan, Allahü teâlâ, seni sever. Halkın elindekilere karşı zâhid olursan [Kimsenin malında gözün olmazsa], insanlar da seni sever) buyurur. ( İbni Mâce)

Zâhid âlimin iki rekât namazı, zâhid olmayanın ömür boyu kıldığı namazdan daha sevabdır. ( Berîka)

---oOo---

___O___

0

--------------------
Kaynaklar :
Mumsema
islamiyasam
ihyaca
Kadin ve Aile
islam Dergisi
islam ve ihsan



Etiketler :
_____________
Zühd Vera ve Takva Nedir?,Zühd nedir, Vera Nedir, Takva Nedir, Ne Nedir,,Nedir,Anlami,Manasi, hakkinda bilgi,okui,din,islam,islamda,dinde,

israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,383

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Sunday, August 13th 2017, 11:23am

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

3

Monday, August 14th 2017, 2:25am

Begeni için Teşekkürler

4

Monday, August 14th 2017, 2:25am

Ellerinize sağlık paylaştığınız için Teşekkür ederim. :N1LaLaLaHL:

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi