Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,370

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Friday, August 11th 2017, 12:25pm

“Ehl-i Beytim Nuh’un gemisi gibidir, ona binen kurtulur, uzak duran boğulup helâk olur.” hadisini açıklar mısınız?



“Ehl-i Beytim Nuh’un gemisi gibidir, ona binen kurtulur, uzak duran boğulup helâk olur.” hadisini açıklar mısınız?





“Ehl-i Beytim Nuh’un gemisi gibidir; ona binen kurtulur; uzak duran
boğulup helâk olur.” ( Hâkim, Müstedrek, III, 151; Ahmed, Müsned, III,
157; Tabarânî, el-Kebîr, No:2636-2638.)



“Rabbim bana, Ehl-i Beytim içinde kim Allah’ın birliğini ve benim
peygamberliğimi kabul ederse ona azap etmeyeceğini vaadetti.” ( Hâkim,
Müstedrek, III, 150.)



Şu hâdiseden ibret alalım:



Ashabın hafız ve ileri gelen âlimlerinden Zeyd b. Sâbit’e ( r.a) binmesi
için bir hayvan getirildi. Abdullah b. Abbas ( r.a) hemen üzengisini
tutup binmesine yardımcı olmaya çalıştı. Zeyd ( r.a): “Ey Resûlullah’ın
amcaoğlu, lütfen böyle yapma, üzengiyi bırak!” dedi. İbn Abbas ( r.a):
“Biz âlimlerimize ve büyüklerimize karşı böyle davranmakla emrolunduk”
dedi. Bunun üzerine Zeyd b. Sabit ( r.a): “Elini bana verir misin?” dedi
ve İbn Abbas elini uzatınca onu öptü ve biz de Hz. Peygamber’in Ehl-i
Beytine karşı böyle davranmakla emr olunduk” dedi. ( İbn u Abdilberr,
Beyâni’1-tlm, I, 127; Kandehlevî, Hayâtu’s-Sahâbe, II, 440. Son kısmı
hâriç bkz: ibnu Hacer, el-lsâbe, No:2888; ( Beyrut, 1995); Hâkim,
Müstedrek, III, 423.)



Müfessir İbn Kesir ( r.a.) demiştir ki: “Ehl-i Beyte karşı hayır
tavsiyede bulunan, onlara karşı iyiliği, hürmet ve ikramı emreden
kimseyi yadırgamayız. Çünkü onlar tertemiz bir zürriyetten
gelmektedirler. Onlar, övünme, nesep ve itibar yönünden yeryüzündeki en
şerefli hanenin evlâtlarıdır. Özellikle Hz. REsûlullah’ın şerefli
sünnetine tâbi olan ve ondan hiç ayrılmayan Ehl-i Beyt, bu hürmet ve
hizmete en lâyık kimselerdir. Çünkü Efendimiz ( s.a.v) sahih bir
hadiste: “Size iki tane hukuku ağır emanet bırakıyorum. Birisi Allah’ın
Kitabı, diğeri de Ehl-i Beytimdir. Kur’an ve Ehl-i Beytim, kıyamette
havzın başında bana kavuşana kadar birbirinden ayrılmayacaktır”
buyurmuştur. ( İbn u Kesir, Tefsir, VII, 201. ( Riyad, 1997))





Müfessirlerin imamı Fahruddin er-Râzî ( rah.) demiştir ki:



“Resû’lüm onlara de ki: Ben bu davetime karşılık olarak sizden bir
karşılık ve ücret beklemiyorum; sadece yakınlarıma sevgi göstermenizi
istiyorum” âyet-i kerimesi ( Şûrâ/23) Resûlullah’ın ( s.a.v) Eh-i
Beytini ve ashabını sevmenin vacip olduğunu göstermektedir. Allah
Resûl’ü ( s.a.v) sahih hadislerinde:



“Fatıma benden bir parçadır; onu üzen beni de üzer” ( İbn u Kesir,
Tefsir, VII, 201) buyurmuş, Hz. Ali’yi, Hasan ve Hüseyin’i sevdiğini
belirtmiştir. Efendimizin sevdiği kimseleri sevmek, bütün ümmete
vaciptir. Sonra, her namazın sonunda Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti’ne
salât ve selâm okunması, bütün ümmete emredilmiştir. Bu büyük bir
makamdır; onlardan başka hiç kimseye nasip olmamıştır. Bütün bunlar
gösteriyor ki, Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti’ni sevmek vaciptir.



Yukarıdaki âyetin içine Efendimize iman ve itaat eden bütün Sahâbe-i
Kiram da girmektedir. Onlar da Efendimizin yakınlarıdır. Kısaca, Ehl-i
Beyt’i ve Ashâb-ı Kiram’ı sevmek vaciptir. Bir hadiste: “Eh-i Beytim
Nûh’un gemisine benzemektedir. Ona binen kurtulur; binmeyen suda
boğulur.” buyrulmuştur. Bir diğer hadiste ise: “Ashabım yıldızlar
gibidir; hangisine tâbi olursanız doğru yolu bulursunuz” buyrulmuştur.
Şu anda bizler, ilâhî teklif denizinde bulunuyoruz. Bu arada şüphe ve
şehvet dalgalan da devamlı bize çarpıp durmaktadır. Denizde giden bir
kimsenin iki şeye ihtiyacı vardır. Birisi, kusuru bulunmayan ve içine su
geçilmeyecek şekilde sağlam bir gemi.



Diğeri de, yön tayin edecek açık parlak yıldızlar. Bir kimse sağlam bir
gemiye biner ve parlak yıldızlarla yönünü belirlerse, hedefine selâmet
içinde ulaşır. Bunun gibi, biz ehl-i sünnet cemaati de Hz Peygamberin
Ehl-i Beyt’inin muhabbet gemisine bindik ve gözlerimizi hidayet
semasının yıldızlan olan Ashâb-ı Kirama diktik; böylece yol alıyoruz. Bu
durumda Allah Teâlâ’dan ümidimiz bizleri dünya ve ahirette selâmete
ulaştırmasıdır. ( Râzî, Tefsir-i Kebir, XXVII, 143.)



“Allah ve melekleri devamlı Peygamber’e salât ediyor; ey müminler siz de
ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” ( Ahzab/56.)Âyeti
nazil olunca, Ashab’tan bazıları, Rasûlullah ( s.a.v) Efendimize
gelerek:



“Yâ Rasûlallah! Size nasıl selâm vereceğimizi biliyoruz, fakat size,
Ehl-i Beytinize nasıl salât okuyalım?” diye sordular. Efendimiz ( s.a.v)
şöyle buyurdu:



Şöyle deyin:

“Allahım! Efendimiz Muhammed’e ve onun âline ( ailesine ve zürriyetine)
salât et. Peygamberin İbrahim’e ve âline salât ettiğin gibi. Allahım!
Efendimiz Muhammed’e ve onun âline ( ailesine ve zürriyetine) bereket
ihsan et, onları mübarek kıl. Peygamberin İbrahim’e ve âline bereket
verdiğin gibi.” ( Buhârî, Ehâdisü’l-Enbiyâ, 10; Müslim, Salat, 65-69.)
Bu ayet ve hadislerden anlaşılacağı gibi namazın son oturuşunda
Efendimize salât okumayı namazın farzlarından saymıştır. Getirilecek
salâtın en kısasının, tercih edilen görüşe göre “Allahümme salli alâ
Muhahemmedin ve âlihi” olduğu belirtilmiştir. ( Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc,
I, 270 ( Beyrut, 1997. Tahriçli Baskı); Zuhaylî, el-Fıkhu’l-Islâmî ve
Edilletühû, I, 670.)Yukarıda geçen sözle bu kastedilmiştir.



Meşhur şair Ferazdak, Ehl-i Beyt’ten Zeynelâbidin’i tanıtırken bir
beytinde şöyle söyler: “O öyle bir ailedendir ki, onları sevmek din,
onlara buğzetmek küfürdür. Onlara yakınlık kurtuluş ve emniyettir.” (
Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, III, 139; ibnu Hacer el-Heytemî,
es-Savâiku’l-Muhrika, II, 574)



--------------------



Şia'nın Hz. Ali'nin ilk halife olması gerektiği iddiasına getirdikleri deliller nelerdir, bu iddialara nasıl cevap verilebilir?



Bu iddialara çeşitli başlıklar altında cevap vermek mümkündür.



1. "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Şayet yapmazsan
O'nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan
koruyacaktır."( 1)



Ayetin ifadesinde Hz. Ali'nin hilafetiyle ilgili hiçbir şey yoktur.
Şevkani'nin de belirttiği gibi, ayet umum ifade etmektedir.( 2) Yani,
"Rabb'inden sana ne indirilmişse, hepsini tebliğ et." demektir. Nitekim
Hz. Aişe,



"Her kim 'Muhammed kendisine indirilenlerden bir şey gizledi.' derse, yalan söylemiş olur."



demiş ve üstteki ayeti okumuştur.( 3)



Durum böyle iken, Şia bazı zayıf ve uydurma rivayetlere dayanarak,( 4)
mezkur ayetin Hz. Ali'nin hilafetini bildirdiğini söyler. Halbuki bu
iddialarıyla Hz. Peygamberi görevini tam yapmamakla itham etmektedirler.
Zira ayet eğer onların anladığı gibiyse, Hz. Peygamber bunu tebliğ
etmeden gitmiş demektir.



2. Hz. Peygamber bir sefere ( Süyutinin rivayetinde Tebük seferine)
giderken yerine Hz. Ali'yi bırakır. Hz. Ali, "Beni kadın ve çocuklarla
mı bırakıyorsun?" deyince, Hz. Peygamber şu cevabı verir:



"Benimle Hz. Musa ve Harun misali olmak istemez misin? Ancak şu var ki, benden sonra peygamber yoktur."( 5)



Hz. Peygamberin cevabında Hz. Musa'nın Tura gidiş olayına işaret vardır.
Hz. Musa, yerine kardeşi Harunu bırakarak Tura gitmiştir. Hz. Harun da
kardeşi Musa gibi bir peygamberdir.



Üstteki rivayetten Hz. Ali'nin faziletine istidlalde bulunmak son derece
makuldür ve buna kimsenin bir itirazı da yoktur. Fakat bu rivayetten
"İlk halife Hz. Ali olmalıydı." neticesine varmak zoraki bir yorumdur.
Zira Hz. Peygamber sefere giderken Hz. Ali'den başkalarını da yerine
bırakmıştır. Abdullah b. Ümmi Mektum bunlardan biridir.( 6)



3. "Bera b. Azib anlatıyor: "Bir seferde Ğadir-i Hum'da konakladık.
Namaza nida olundu... Namazdan sonra Hz. Peygamber Hz. Ali'nin elini
tuttu.



'Ben kimin efendisiysem Ali de onun efendisidir. Allah'ım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol.' dedi."( 7)



Bu rivayet sahih olarak kabul edilse bile, buradan Hz. Ali'nin ilk
halife olması lüzumunu anlamak mümkün değildir.( 8 ) Çünkü Hz. Ali
gerçekten Müslümanlar içinde en seçkin kimselerden biridir. Cesaretiyle,
Allah'ın aslanı ünvanını taşır. Şah-ı velayet makamına sahiptir. Bunlar
gibi seçkin özellikleri sebebiyle tarih boyunca bütün Müslümanların
efendisi olmuştur. Alusinin dediği gibi, şayet Hz. Peygamber yerine
halife olarak Hz. Ali'yi bırakmak istese, "Ey insanlar! Bu, benden sonra
idareciniz, emirinizdir. Dinleyin itaat edin." derdi.( 9) Böyle bir
emir ise, mutlaka yerine getirilirdi. "Anam babam sana feda olsun" diyen
sahabelerin, böyle ciddi bir konuda Paygamberin sözünü dinlememeleri
elbette düşünülemez. Nitekim, "Benden sonra size Ömeri tavsiye ederim."
diyen Hz. Ebu Bekir'in isteği yerine getirilmiş, Müslümanlar Hz. Ömere
biat etmişlerdir.( 10)



4. Şianın haklılıklarına delil olarak ileri sürdükleri rivayetlerden biri de şudur:



"Hz. Peygamber, vefatı öncesi hastalığı ilerlediğinde,



'Bana kalem kağıt getirin, size benden sonra sapmamanız için vasiyet yazdırayım.' der. Hz. Ömer,



'Peygamberin rahatsızlığı şiddetlendi. Allah'ın Kitabı bize kafidir.' deyince ileri geri konuşmalar olur. Hz. Peygamber,



'Kalkın yanımdan. Benim yanımda niza ( çekişmek) yakışmaz.' der."( 11)



Şianın iddiasına göre Hz. Peygamber, yerine Hz. Ali'nin geçmesini
yazdırmak istemiş, Hz. Ömer ise buna engel olmuştur.( 12) Halbuki,
mezkur rivayette asla buna bir delalet yoktur. Rivayeti o tarzda
değerlendirmek sadece bir zorlamadır.



5. "De ki: Yaptığım tebliğe karşı ben sizden yakınlık sevgisi dışında bir ücret istemiyorum."( 13)



Bir rivayette, ayet nazil olunca Hz. Peygambere "Ya Rasulallah, sevmemiz
vacip olan yakınların kimlerdir?" diye sorulmuş, Hz. Peygamber, "Ali,
Fatıma ve oğulları" cevabını vermiş.( 14 )



Bu ayet Şia tarafından Al-i Beyt sevgisine bir delil olarak zikredilir.
Bunu işari bir mana olarak kabul etmek mümkün olmakla beraber, ayetin
sarih manasında buna bir delalet yoktur.



İbn-i Abbas'a bu ayetten sorulur. Daha cevap vermeden, orada
bulunanlardan Said b. Cübeyr, "Âl-i Muhammed" deyince, İbn-i Abbas
"Acele ettin, çünkü Kureyşin hiçbir ailesi yoktur ki Hz. Peygamberin
onlara akrabalık bağı olmasın. Ayetin manası "hiç olmazsa yakınlık
hakkını gözetin" demektir."( 15)



İbnu Kesir, ayetin yorumunda şu manaya dikkat çeker: "Bana yardım
etmiyorsanız, hiç olmazsa aramızda olan akrabalık sebebiyle eziyet
etmeyin."( 16)



Kendisinin şu yorumu da gerçekten zikre şayan bir incelik arzeder:



"Ayetten muradın 'Hz. Ali, Fatıma ve oğullarıdır.' şeklindeki
rivayet senet olarak zayıftır. Ayrıca, sure Mekki surelerdendir. Meke'de
ise Hz. Fatıma'nın çocukları yoktu. Hz. Ali ile evlilikleri hicretin
ikinci yılında Bedir Savaşı sonrası olmuştur. Ancak bu rivayeti kabul
etmemek, Âl-i Muhammede sevgi beslememek anlamında değildir. Çünkü onlar
temiz bir zürriyetten, fahr, hasep ve nesep noktasında yeryüzündeki en
şerefli evden gelmişlerdir."( 17)



Fahreddin razı,



"Ehl-i Beytim Nuh'un gemisine benzer; binen kurtulur." ve



"Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız hidayete erersiniz."( 18 )



rivayetlerini nazara verip şu yorumu yapar:



"Şimdi biz mükellefiyet denizindeyiz. Şüphe ve şehvet dalgaları bize çarpmaktadır. Denizde yol alan iki şeye muhtaçtır:



1. Sağlam bir gemi.

2. Işık saçan yıldızlar.



"İşte, böyle bir gemiye binen ve yıldızlara bakarak yol alanların
kurtulma ümidi fazla olur. Ehl-i Sünnet, Ehl-i Beyte muhabbet gemisine
binmiş, sahabe yıldızlarına bakarak yol almaktadır." ( 19)



Ehl-i Sünnetin Ehl-i Beyti sevmeme diye bir problemi yoktur. Her namazın
teşehhüdünde onlara dua ederiz ve onları ciddi severiz.( 20) Ehl-i
Sünnet arasında "Ali, Hasan, Hüseyin, Fatıma..." gibi isimler son derece
yaygındır.



----------------------



Seyyidler ve şerifler kimdir - ehl-i beyt



Ehl-i beyt, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselamın bütün aile fertlerine denir.

Ehl-i beytin fazileti

Ehl-i beyt, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselamın bütün aile
fertlerine denir. Mübarek hanımları, kızı Hazret-i Fatıma ile Hazret-i
Ali ve bunların evlatları olan Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin,
onların çocukları ve kıyamete kadar gelecek torunlarının hepsine de
Ehl-i beyt denir. Hatta Peygamberimizin temiz soyunun bağlı olduğu
Haşimoğullarına da Ehl-i beyt denir. Eshab-ı kiramdan Selman-ı Farisi de
Ehl-i beytten sayıldı. Fakat özellikle Ehl-i beyt denilince, Hazret-i
Ali, Hazret-i Fatıma ve mübarek iki oğlu Hazret-i Hasan ve Hazret-i
Hüseyin anlaşılır. ( radıyallahü teâlâ anhüm)

Resulullah efendimizin soyu, Hazret-i Fatıma'dan devam etti. Hazret-i
Hasan'ın çocuklarına ve torunlarına Şerif, Hazret-i Hüseyin'in nesline
de Seyyid denir. Peygamber efendimizin temiz ve mübarek kanını taşıyan
seyyidler ve şerifler, çeşitli ülkelerde yaşamaktadır. Her biri güzel
ahlak numunesi olup, yurdumuzda da sayıları pek çoktur.

Doğru yoldaki İslam âlimleri, Ehl-i beyt sevgisini, son nefeste iman ile
gitmek için şart görmüşlerdir. Ehl-i Beyti sevmek her mümine farzdır.
Bunlarda Resulullah efendimizin zerreleri vardır. Onlara kıymet vermek,
saygı göstermek her müslümanın vazifesidir. Çünkü imanın temeli ve en
kuvvetli alameti, Allahü teâlâyı sevmek ve Allahü teâlânın
sevmediklerini sevmemektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

( İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, Allah dostlarını sevmek ve Onun düşmanlarına düşmanlık etmektir.) [İ. Gazali]

Hak teâlâ, Hazret-i İsa'ya da buyurdu ki:

( Yer ve gökteki bütün mahlukların ibadetini yapsan, dostlarımı
sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.) [İ.
Gazali]

Allahü teâlâ, Ehl-i beyte buyuruyor ki:

( Allah sizlerden ricsi [her kusur ve kirleri] gidermek istiyor ve sizi tam bir taharet ile temizlemek irade ediyor.) [Ahzab 33]

Peygamber efendimiz, Hazret-i Ali'yi, Hazret-i Fatıma'yı, Hazret-i
Hasan ve Hazret-i Hüseyin'i mübarek abâları ile örterek şöyle dua etti:

( İşte benim ehl-i beytim bunlardır. Ya Rabbi, bunlardan kötülüğü kaldır ve hepsini temiz eyle!) [Mesabih]

Her namazda, Âl-i Muhammed diye dua ettiğimiz Ehl-i beyt bunlardır.
Allahü teâlânın en çok sevdiği resulü Muhammed aleyhisselamdır. Onun da
en çok sevdiği Ehl-i beyti ve Eshabıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu
ki:

( Şu üç hürmeti gözetenin, dini ve dünyası muhafaza edilir, yoksa hiç
bir şeyi korunmaz. İslam'a, Peygambere ve Onun nesline hürmet.)
[Taberani]

[İslam'a hürmet, Dinin emirlerine riayet etmektir, Peygambere hürmet,
sünnetine uymaktır, nesline hürmet seyyidlere, şeriflere hürmettir.]

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, ( Ehl-i beyt, asi [günahkâr]
olsalar da, bunları sevmek lazımdır. Bunları sevmek, kalb ile, beden ile
ve mal ile yardım yapmakla olup, bunlara riayet ve hürmet etmek iman
ile ölmeye sebep olur) buyurdu.

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:

( Ehl-i beyti seveni Hak teâlâ sever, buğz edene de buğz eder.) [İbni Asakir]

( İslam'ın esası, bana ve Ehl-i beytime sevgidir.) [İbni Asakir]

( Her şeyin temeli vardır. Müslümanlığın temeli eshab ve ehl-i beytimi sevmektir.) [İ. Neccar]

( Allah'ın kitabı ve Ehl-i beytime uyan, hidayette olur, uymayan sapıtır.) [İ. Hibban]

( Ehl-i beytim, Nuh'un gemisi gibidir. Tutunan kurtulur, tutunmayan, boğulur.) [Taberani]

( Tutunduğunuz vakit, asla dalalete düşmeyeceğiniz iki şeyi bıraktım: Allah'ın kitabı Kur'an ve Ehl-i beytim.) [Hatib]

( Ehl-i beytime buğzeden, yüzüstü Cehenneme atılır.) [İ. Ahmed]

( Ehl-i beytime, Cehennemlikten başkası buğzetmez.) [İ. Ahmed]

( Fatıma, Cennet hatunlarının üstünü, Hasan ve Hüseyin de Cennet gençlerinin yüksekleridir.) [Tirmizi]

( Ya Fatıma, Allahü teâlâ senin gazabın için gazap eder, senin rızan için razı olur.) [Hakim]

( Allahü teâlâ, Fatıma ve nesline Cehennemi haram kıldı.) [Hakim, Taberani]

( En iyiniz, Ehl-i beytime iyilik edendir.) [Hakim]

( Ehl-i beytimi sevmeyen, ihtilafa düşer ve şeytana yoldaş olur.) [Hakim]

( Vallahi Ehl-i beytimi sevmeyenin kalbine iman girmez.) [İ. Ahmed]

( Benim soyuma dil uzatarak, beni incitenlere, Allahü teâlâ çok azap yapar.) [Deylemi]

( Allahü teâlâ, oğlum Hasan'la iki Müslüman ordunun arasını barıştırır.) [Buhari]

( Ya Rabbi, Hasan ile Hüseyin'i seviyorum. Sen de sev. Bunları sevenleri de sev!) [Tirmizi]

( Fatıma benden bir parçadır. Onu inciten beni incitmiş olur.) [Hakim]

( Fatıma'yı Ali'den daha çok severim, Ali, bana, Fatıma'dan daha çok kıymetlidir.) [Hakim]

( Kızım Fatıma'nın adı, "Allah onu ve sevenlerini Cehennemden korur" manasındadır.) [Deylemi]

( Ali'yi ancak mümin olan sever ve ona ancak münafık olan buğzeder.) [Nesai]

( Ali'yi sevmek, ateşin odunu yaktığı gibi, Müslümanların günahını yok eder.) [İ. Asakir]

( Ali'ye düşman olanın düşmanı Allah'tır.) [Ramuz]

( Ben ilmin şehriyim, Ali ise kapısıdır.) [Deylemi]

( İlim on kısım. Dokuzu Ali'de, biri diğer halktadır. O, bu biri de onlardan iyi bilir.) [Ebu Nuaym]

( Ali'yi seven, beni sevmiştir. Ona düşmanlık, bana düşmanlıktır. Onu
inciten beni incitmiştir. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur.)
[Taberani]

( İmanın birinci alameti Ali'yi sevmektir.) [M. Ç. Güzin]

( Ensara ancak münafık buğz eder. Ehli beytime, Ebu Bekir ve Ömer'e buğz eden de münafıktır.) [İ.Asakir]

( Ehl-i beytimi ve Eshabımı çok sevenin, Sırat köprüsünde ayağı kaymaz.) [Deylemi, İ. Adiy]

( Eshabımı, ezvacımı ve Ehl-i beytimi seven, Cennette benimle beraber olur.) [Ramuz]

( Allah'ı seven beni sever, beni seven de, Ehl-i beytimi sever.) [Tirmizi]

( Benden sonra Ehl-i Beytimle imtihan olunacaksınız.) [Taberani]

( Bana ve Ehl-i beytime salevat getirilmedikçe, dua ile Allah arasında perde vardır.) [Ebuşşeyh]

Eshab-ı kiramla ilgili 4 ayet-i kerime meali:

( Mekke'nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşan eshabın
derecesi, fetihten sonra veren ve savaşanlardan daha yüksektir. Hepsi
için hüsnayı [Cenneti] söz veriyorum.) [Hadid 10]

( Eshabın hepsi, kâfirlere şiddetli ve birbirlerine merhametlidir.) [Feth 29]

( Sizler en iyi bir ümmetsiniz.) [Âl-i İmran 110]

( Muhacir ve Ensar ile iyilikte onların izinden gidenlerden, Allah razıdır.) [Tevbe 100]

Demek ki, kurtuluş için Ehl-i beytin ve Eshab-ı kiramın yoluna sarılmak
lazımdır. Ehl-i beyt, Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Ehl-i beytin fazilet
ve kemalatı pek çoktur. Saymakla bitmez. Onları anlatmaya, methetmeye,
insan gücü yetişmez.

İmam-ı Ali'yi çok sevmek, Ehl-i sünnet alametidir. Onu sevmek için, bir
veya birkaç sahabiyi sevmemek, doğru yoldan ayrılmak olur.

Ehl-i beyti sevmek, her mümine farzdır. Son nefeste iman ile gitmeye
sebep olur. Aklı az olan, iyi düşünemeyen bazı kimseler, burada
yanılıyor. Sevmek için sevgilinin düşmanlarını sevmemek lazımdır
diyorlar. İctihadları icabı olarak Hazret-i Ali ile muharebe etmiş olan
Hazret-i Âişe'yi ve Hazret-i Muaviye'yi ve Hazret-i Talha'yı ve Hazret-i
Zübeyr'i, Ehl-i beyte düşman sanarak, bu büyük insanlara düşmanlık
ediyorlar. Böylece doğru yoldan ayrılıyorlar. Halbuki, âyet-i
kerimelerden ve hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki, o muharebeler, dünya
hırsından, mevki ve şöhret sevgisinden değil idi. İctihad ayrılığından
idi. Muharebe etmek için değil, anlaşmak için karşı karşıya gelmişlerdi.
Abdullah bin Sebe yahudisinin ve arkadaşlarının hilesi ile harbe yol
açılmıştı. Eshab-ı kiramın hepsi, Ehl-i beyti seviyordu. Buna
inanmayanlar, yani Eshab-ı kiramı Ehl-i beyte düşman zan edenler, âyet-i
kerimelere ve hadis-i şeriflere inanmamış olur. Âyet-i kerime ve
hadis-i şerifler gösteriyor ki, Eshab-ı kiram, Ehl-i beytin sevgisini,
imanlarının sermayesi edinmişlerdi. ( Eshab-ı Kiram kitabı)

İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:

( Babam zahir ve bâtın ilimlerinde yani kalb ilimlerinde çok âlim idi.
Her zaman ehl-i beyti sevmeyi tavsiye ve teşvik buyururdu. Bu sevgi
insanın son nefeste imanla gitmesine çok yardım eder, derdi. Vefat
edeceklerinde baş ucunda idim. Son anlarında şuuru azaldığında kendisine
bu nasihatini hatırlattım ve o sevginin nasıl tesir ettiğini sordum. O
haldeyken bile, ( Ehl-i beytin sevgisinin deryasında yüzüyorum) buyurdu.
Hemen Allahü teâlâya hamd ve sena ettim.

Ehl-i beyti sevmemek, Harici olmaktır. Eshab-ı kiramı sevmemek sapık
olmaktır. Ehl-i beyti de, Eshab-ı kiramın hepsini de sevmek ve hürmet
etmek Ehl-i sünnet olmaktır.

Ehl-i beytin sevgisi, Ehl-i sünnetin sermayesidir. Ahiret kazançlarını,
hep bu sermaye getirecektir. Ehl-i sünneti tanımayanlar, bu büyüklerin
orta, adil, halis sevgilerini bilmeyerek, ifratı seçerek, sevgide
taşkınlık yaparak, orta ve adil sevgiyi sevmemek sanıyor. Ehl-i sünnete
harici damgasını basıyorlar. Bu zavallılar bilemiyorlar ki, aşırı ve
taşkınca sevmek ile hiç sevmemek arasında, bir de doğru, insaflı, orta
derecede sevgi vardır. Hakkın yeri de, her şeyde ortada, merkezdedir. Bu
hak ve adalet merkezi, Ehl-i sünnete nasip olmuştur.

Sevmenin aşırı ve tehlikeli olması şöyledir ki, Hazret-i Ali'yi sevmiş
olmak için, diğer üç Halifeye düşman olmak lazımdır diyorlar. İnsaf
etmeli, iyi düşünmeli, bu nasıl sevgidir ki, bu sevgiyi elde etmek için,
Resulullahın Halifelerine, yani vekillerine düşmanlık şart oluyor? Bu
nasıl sevgidir ki, insanların en iyisinin, Allah'ın habibinin, Allah'ın
resulünün eshabına sövmeyi, lanet etmeyi icap ettiriyor? Bu nasıl
sevgidir ki, Allah resulünün mübarek hanımına, damadına, kayınbirader,
kayınvalide ve kayınpederlerine sövmeyi, lanet etmeyi icap ettiriyor?
Bunlar, nasıl fena bilinir, nasıl kötülenir, nasıl temiz bilinmez ki,
Allahü teâlâ, hepsinden razı olduğunu, hepsine Cenneti vaad ettiğini
Kur'an-ı kerimde bildiriyor. Onun resulü Muhammed aleyhisselam da eshabı
hakkında kötü konuşmayı yasak ediyor. Buna rağmen onlara kötü, pis,
kâfir denilebilir mi? Bu nasıl iman, bu nasıl müslümanlıktır? ( Eshab-ı
Kiram kitabı)

Hepsini sevmek ehl-i sünnete nasip oldu

Resulullah, Eshab-ı kiramdan hiçbirinin sonradan kâfir olmayacağını,
hepsinin Cennete gideceklerini haber verdi. Herhangi birine dil
uzatmamızı yasak etti. Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramdan razı olduğunu,
Onları sevdiğini bildiriyor. Allahü teâlânın sıfatları ebedidir,
sonsuzdur. Onlardan razı olması sonsuzdur. Eshabdan hiçbiri mürted,
münafık olmaz. Allahü teâlânın bunlardan razı olması değişmez.
Münafıklar, Eshabdan değildir. Münafıklardan birkaçının,
imansızlıklarını sonradan açıklamaları, Eshab-ı kiramın sonradan mürted
olması demek değildir.

Abdülaziz Dehlevi hazretleri, Tuhfe-i isna aşeriyye kitabında diyor ki:

( Eshab-ı kiram arasında münafıklar vardı. Bunlar önceleri belli
değildi. Fakat, Peygamber efendimizin son senelerinde, müminler
münafıklardan ayrıldı. Resulullah vefat ettikten az sonra, bu
münafıklardan kimse hayatta kalmadı. Âl-i İmran suresinin, ( Ey
münafıklar! Allah, sizi kendi halinize bırakmaz. Halis müminleri
münafıklardan ayırır) mealindeki 179. âyeti ve Buhari'deki ( Medine
şehri, münafıkları müminlerden ayırır. Demirci ocağı, demiri pasından
ayırdığı gibi ayırır) mealindeki hadis-i şerif, münafıklarla kâfirlerin
ayrıldığını göstermektedir.

Yine ( Tuhfe) kitabında diyor ki:

( Hurufiler, Ehl-i sünnet, Ehl-i beyte düşmandır, diyorlar. Bu sözlerine
herkesi inandırmak için, acıklı hikayeler de söylüyorlar. Çirkin
hikayelerin hepsi yalan ve iftiradır. Ehl-i sünnet âlimleri sözbirliği
ile bildiriyorlar ki, Ehl-i beytin hepsini sevmek, kadın erkek her
müslümana farz ve lazımdır. Onları sevmek imanın şartıdır. Ehl-i sünnet
âlimleri, Ehl-i beytin üstünlüklerini bildiren çok sayıda kitap
yazmışlardır. Ehl-i sünnetin hepsi, her namazlarında, Ehl-i beyte hayır
dua etmektedir.

( Benden sonra, size iki rehber bırakıyorum: Allah'ın kitabını ve Ehl-i
beytimi bırakıyorum) hadis-i şerifi gösteriyor ki, Kur'an-ı kerimin bir
kısmına inanıp, başka yerlerine inanmamak fayda vermediği gibi, Ehl-i
beytin bir kısmına inanıp sevmek, ötekilere lanet edip kötülemek de,
ahirette fayda vermez. Kur'an-ı kerimin hepsine iman etmek lazım olduğu
gibi, Ehl-i beytin de hepsini sevmek lazımdır. Ehl-i beytin hepsini
sevmek de, ( Ehl-i sünnet)ten başka hiç kimseye nasip olmamıştır. Çünkü
Hariciler, Hazret-i Ali'ye ve Onun temiz evlatlarına düşman olmak
alçaklığına sürüklendiler. Sebeiyye fırkası, müslümanların mübarek
anneleri olan Hazret-i Âişe-i Sıddıka'ya ve Hazret-i Hafsa'ya ve
Resulullahın halasının oğlu Zübeyr bin Avvam'a düşman olmak felaketine
yuvarlandılar. Kiramiyye fırkası, Hazret-i Hasan'ın ve Hazret-i
Hüseyin'in imamlığına inanmadılar. Muhtariyye fırkası da, imam-ı
Zeynelabidin'e inanmadılar. İmamiyye fırkası, Zeyd-i şehide inanmadı.
İsmailiyye de, imam-ı Musa Kazım'a inanmadı. Bunlar gibi, daha nice
fırkalar, Ehl-i beyti sevmekten ve yukarıdaki hadis-i şerife uymaktan
mahrum kaldılar. Hiç birini ayırmadan hepsini sevmek Ehl-i sünnete nasip
oldu. ( H. S. Vesikaları)

Resulullahın yakınları

Sual: Suriye'ye gittiğimde biri ile tanıştım. Şiadan olduğunu söyleyen
ve aslında İbni Sebeci olan biri, Resulullahın hanımları olmak üzere
bütün eshaba sövüyor, namaz kılmıyor. Sonra da, "Biz Şura suresinin 23.
âyetine göre hareket ediyoruz. Bizim ehli beyti sevmemiz her şeye yeter"
diyor. "Şia Kur'anda da geçiyor" dedi. Bu konularda bilgi verebilir
misiniz?

CEVAP

Önce şia kelimesini izah edelim. Şia, fırka, kol, din, yol, fraksiyon
gibi anlamlara gelir. Bugünkü tabirle taraftar demektir. Kur'an-ı
kerimde iki âyette geçmektedir.

1- Min şiatihi: Onun taraftarı ( Kasas 15) Buradaki O, Musa aleyhisselamdır.

2- İbrahim de, onun taraftarıdır. ( Saffat 83) Yani İbrahim aleyhisselam da Nuh aleyhisselamın dininden idi demektir.

Kelime olarak, Nuh aleyhisselamın şiası olur, İbrahim aleyhisselamın ve
Musa aleyhisselamın şiası olur. Çünkü onlar bir din getirmişlerdir.
Muhammed aleyhisselamın şiası da olabilir. Buna âlimlerimiz, Ehl-i
sünnet demiştir. Yani Resulullahın sünnetine uyanlar demektir. Ama Ebu
Bekrin şiası, Ömer'in şiası, Ali'nin şiası olmaz. Böyle söylemek
bölücülük olur. Hazret-i Ali, Peygamber efendimizden ayrı yol tutmadı
ki, onun İslamiyet'ten ayrı bir dini olsun. Müslüman olan herkesin
Resulullahın yoluna uyduğunu bildirmesi gerekir. Resulullahın yolunda
olanlara da Ehl-i sünnet denir. Resulullahın sünnetine sarılan demektir.
Biri biz Ömer'in şiasıyız dese bölücülük olur. Ehl-i sünnet sahabenin
hepsini sever. Çünkü Kur'an-ı kerimde hepsinin Cennetlik olduğu
bildiriliyor. ( Hadid 10)

Ehl-i beytle ilgili olan âyetin meali de şöyledir:

( Ben bununla [İslam dinini getirmekle] akrabalık sevgisinden başka hiçbir karşılık istemiyorum.) [Şura 23]

Müfessirler, buradaki "Bana yakın olanlar" kelimesinin farklı şekilde
tefsir edildiğini bildirmişlerdir. Beydavi ve Medarik'te bildirildiğine
göre, şu üç şekilde tefsir edilmiştir:

1- Âyette geçen ( Kurbâ = yakınlık) kelimesi, Ehl-i beyt demektir.

2- Resulullaha akraba olan bütün Kureyşlilerdir.

3- Allah'a yakınlık demektir. O zaman âyetin manası şöyle olur:

( De ki: Ben bu dini getirmekle sizin iyi amellerle Allah'a yakın
olmanızdan, Onu ve Resulünü sevmenizden başka hiçbir karşılık
istemiyorum.) [Beydavi, Medarik]

Elbette her Müslümanın Resulullahı, arkadaşlarını, hanımlarını,
kayınpeder ve damatlarını sevmesi gerekir. Bunlardan bazıları sevilmezse
Resulullahı sevmek yalan olur. Hıristiyanların İsa'yı seviyoruz diyerek
Resulullahı inkâr etmeleri nasıl bâtıl ise, Hazret-i Ali'yi seviyoruz
diyerek sahabeye kin beslemek de bâtıl bir yoldur. İbni Sebecilerin
Hazret-i Ali'yi seviyoruz demeleri, Hıristiyanların Hazret-i İsa'yı
seviyoruz demelerine benzer. İsa, ilah diyorlar. Halbuki, Hazret-i İsa
böyle sevgi istemiyor. Hariciler Hazret-i Ali'ye düşmanlık etti,
Rafıziler de onu aşırı sevdi. Hazret-i Ali şu hadis-i şerifi haber
veriyor:

( Ya Ali, sen İsa gibisin! Yahudiler, Ona düşman oldu. Mübarek annesine
iftira ettiler. Hıristiyanlar da, Onu aşırı yükselttiler. Ona yakışan
dereceden daha yukarı çıkardılar. Allah'ın oğlu dediler.) [İ. Ahmed]

Sonra, Hazret-i Ali, ( Benim yüzümden iki türlü insanlar helak oldu.
Biri, beni aşırı severek, bende olmayan şeyleri bana takarlar. Ötekiler
de, bana düşman olup, birçok iftira yaparlar) buyurdu.

Bu hadis-i şerif, haricileri Yahudilere, Rafızileri de Hıristiyanlara benzetmektedir.







Seyyidlere hürmet

Sual: Resulullahın soyundan gelenler yani seyyidler ve şerifler günah işleseler de, onlara hürmet etmek gerekir mi?

CEVAP

Elbette hürmet etmek gerekir. Bir kimseyi sevenin, onun sevdiklerini,
çocuklarını, torunlarını da sevmesi gerekir. Düşmanlarını ise sevmemesi
gerekir. Bir kimsenin çocuğu, torunu yaramazlık yapsa ona kızar, hatta
belki döver, ama başkası yan gözle baksa üzülür, çocuğuna sahip çıkar,
onu korur. İşte bütün seyyidler ve şerifler de Peygamber efendimizin
torunlarıdır. Günah işleseler de, onlara kötü davranan, hürmetsizlik
eden Resulullahı üzmüş olur.

Peygamber efendimiz, ( Benim evlâdımın iyilerini, Allah rızası için
kerim tutun! Onlara hürmet edin! İyi olmayanlarına da benim hatırım için
hürmet edin!) buyuruyor. Büyüklerden birinin küçük bir kızı, oyuncak
bebeklerine birer isim takar. Birine de, Seyyid ismini verir. Babası,
bunlar put sayılır diye, oyuncak bebekleri ateşe atar. Kızı feryat eder,
( Baba, onu ateşe atma, o Seyyid'dir) der. Babası, oyuncak bebek olduğu
için, hiç aldırmadan ateşe atar. Bu zat rüyada Resulullah efendimizi
kızgın bir halde görür. ( Benim Ehl-i beytime bu hürmetsizliği niye
yaptın?) diye azarlar. Âlim korkuyla uyanıp tevbe ve istiğfar eder. (
Riyad-ün-Nasihin, Resail-i İbni Âbidin)





Ehl-i beyt Cennetliktir

Sual: Ehl-i beyt için, Cennetlik demek caiz midir?

CEVAP

Önce Ehl-i beytin kimler olduğuna bakalım. Âlimler farklı bildirmişlerdir.

Ehl-i beyt Resul-i ekremin zevceleri, çocukları ve torunlarıdır.
Hazret-i Ali de bunlardandır. O da, Ehl-i beytin akrabasındandır. (
Şehzade tefsiri)

Râzî tefsirinde de, böyle bildiriliyor. Ebüssüud tefsirinde ise, ( Ehl-i
beytim bunlardır) hadis-i şerifi, Ehl-i beytin sadece bildirenler
olduğunu göstermez deniyor. Başka bir hadis-i şerifte de, ( Aşere-i
mübeşşere Cennetliktir) buyuruluyor. Buna göre, sadece bu on zatın
Cennetlik olduğu, başka hiç kimsenin Cennetlik olmadığı söylenemez. (
Benim Cennetteki arkadaşım Osman'dır) hadis-i şerifi de, Resulullahın
Cennette başka arkadaşlarının olmadığını göstermez.

Demek ki, Ehl-i beyt, sadece Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hasan ve Hazret-i
Hüseyin'den ibaret değildir. Resulullahın bütün zevceleri, kıyamete
kadar Resulullahın torunları olan seyyidler ve şerifler, Ehl-i beyte
dahildir. Hazret-i Fatıma'nın sadece iki oğlu değil, kızları da Ehl-i
beyte dâhildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

( Her baba evladının kök sülalesi vardır. Nesebi onunla sona erer.
Yalnız Fatıma'nın sülalesi bana çeker. Bunlar benim Ehl-i beytimdir.
Onların faziletini inkâr edenlere yazıklar olsun. Onlara muhabbet edene
Allah muhabbet eder; onlara buğz edene de Allah buğz eder.) [Hâkim]

İşte bu yüzden Hazret-i Ömer, sırf Ehl-i beytle akraba olmak şerefine
kavuşmak için Hazret-i Fatıma'nın kızı Hazret-i Ümm-ü Gülsüm'le
evlenmiştir. Hazret-i Ömer, Eshab-ı kiramdan ve aşere-i mübeşşereden
olmasaydı, sırf bu akrabalık sebebiyle yine Cennetlik idi.

Başka bir hadis-i şerif de şu mealdedir:

( Rabbim söz verdi ki, kızlarıyla evlendiğim ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraberdir.) [Deylemi]

Bir âyet-i kerime meali:

( Ey Ehl-i beyt, Allah sizlerden ricsi [kusurları, günahları] gidermek
istiyor ve sizi tam bir taharetle temizlemek irade ediyor.) [Ahzab 33] (
Kusurları ve günahları yok edilince, Cennetlik olurlar.)

Bir hadis- i şerif meali de şöyledir:

( Allahü teâlâ, Fâtıma ve nesline Cehennemi haram kıldı.) [Hâkim, Taberani]

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, ( Ehl-i beyt, asi [günahkâr]
olsalar da, bunları sevmek gerekir. Bunları sevmek, kalble, bedenle ve
malla yardım yapmakla olup, bunlara riayet ve hürmet etmek, imanla
ölmeye sebep olur) buyurdu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

( Ehl-i beyti seveni Hak teâlâ sever, buğz edene de buğz eder.) [İbni Asakir]

( İslam'ın esası, bana ve Ehl-i beytime sevgidir.) [İbni Asakir]

( Her şeyin temeli var. İslam'ın temeli, Eshabımı ve ehl-i beytimi sevmektir.) [İ. Neccar]

( Ehl-i beytime buğzeden, yüzüstü Cehenneme atılır.) [İ. Ahmed]

( Vallahi, Ehl-i beytimi sevmeyenin kalbine iman girmez.) [İ. Ahmed]

( Allah'ı seven beni sever, beni seven de ehl-i beytimi sever.) [Tirmizi]

( Eshabımı, Ezvacımı ve Ehl-i beytimi seven, Cennette benimle olur.) [Ramuz]

( Şu üç hürmeti gözetenin, dini ve dünyası muhafaza edilir, yoksa hiç
bir şeyi korunmaz. İslam'a, Peygambere ve Onun nesline hürmet.)
[Taberani] ( İslam'a hürmet, Dinin emirlerine riayet etmektir,
Peygambere hürmet, sünnetine uymaktır, nesline hürmet seyyidlere,
şeriflere hürmettir.)



-------------------



Ehl-i Beyt Hakkındaki Ayet ve Hadisler



Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde yerini bulan Ehl-i Beyt konusu
çok önemli olmasına rağmen ne yazık ki, bugün bir çok Müslüman
tarafından yeterince bilinmemektedir.



Ehl-i Beyt'in kelime anlamı, "ev halkı" demektir. Terim anlamı ise;
"Peygamber Efendimiz'in ev halkı"dır. Ev halkının kimler olduğu
hususunda alimler arasında görüş ayrılığı vardır.



Ehl-i Beyt dört lafızla tavsif edilirler: Al, Ehl-i Beyt , Zü'l-Kurba ve el-İ'treh.



Bu lafızların sözcük manası şöyledir:



Al: Al kelimesinin aslı ehl'dir. ( H) harfi hemze harfine dönüştüğü
için "al" olmuştur. Bu tabir salavat-ı şerifede geçmektedir: "Allahumme
salli ala Muhammed'in ve ala al'i Muhammed". Lügat manası: Aile,
Akraba, Tabi demektir.



Ehl-i Beyt : Ev halkı. Ahzab suresi 33. ayette geçmektedir.



Zü'l-Kurba: Akraba olanlar. Enfal suresi 41. ayette geçmektedir.



el- İ'treh: Zürriyet. Bu tabir Efendimizin hadis-i şeriflerinde geçmektedir.

"Evlerinizde oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp
saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Rasûlüne itaat edin.
Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ( Rics'i) sadece günahı gidermek ve sizi
tertemiz yapmak istiyor". ( Ahzab suresi: 33)

Ehl-i Beyt'le İlgili Ayet-i Kerimeler:







Ehl-i Beyt ile ilgili ondan fazla âyet-i kerime bulunmaktadır.



1) Allah-u Teala, Peygamber Efendimiz'in hanımlarına hitaben:
"Evlerinizde oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp
saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Rasulüne itaat edin.
Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ( Rics'i) sadece günahı gidermek ve sizi
tertemiz yapmak istiyor". ( Ahzab suresi: 33)



"Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz
Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır." (
Ahzab suresi: 34)



Meşhur müfessir İbn-u Atiyye "rics"in manasını izah ederken şöyle
demektedir: "Rics; günah, azab, necis ve murdar şeylerdir. Allah-u Teala
bunların tamamını Ehl-i Beyt 'ten gidermiştir.



Bu hususta üç görüş vardır:



Ehl-i Sünnet alimlerinin bir kısmına göre bu ayet-i kerimede
kastedilen Ehl-i Beyt yalnızca Peygamber Efendimiz'in eşleridir.
Genellikle tefsirlere geçen ve Abdullah b. Abbas ( ra)'a nisbet edilen
bu görüşe dair rivayetlerin bir kısmı Abdullah b. Abbas ( ra)'ın kölesi
İkrime'den rivayet edilmektedir. Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'i sevmeyen ve
onlara buğz eden bir kimse idi. Bu sebeple bu rivayetler kabul edilemez.

Allah Rasûlü'nün zevceleri, evlatları, torunları olan Hz. Hasan ve
Hz. Hüseyin ve damadı Hz. Ali, Ehl-i Beyt'i teşkil ederler. Çünkü sadece
Peygamber Efendimiz'in zevcelerini ilgilendiren kısım müennes yani
dişilere hitab sigası ile olmuştur. Ehl-i Beyt ile ilgili bölümde ise
müzekker yani erkeklere ait siga ile hitab edilmiştir. Bir de ilk hitap
"Ey Peygamber Hanımları" diye başladığına göre, şayet yalnız onlar Ehl-i
Beyt olsalardı, "Ey Ehl-i Beyt" diye başlaması gerekirdi.

Bu ayet-i kerimede kast edilenler Hz. Peygamber'le beraber yalnızca Hz.Fatıma, Hz.Ali, Hz.Hasan ve Hz. Hüseyin'dir. ( 1)



Her görüş sahibinin kendilerine göre delilleri bulunmaktadır.Bu
hususda ifrat ve tefrit açıkça görülmektedir, ancak en doğrusu orta
görüştür.



Hz. Ali, Hz. Fatıma Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in Ehl-i Beyt'ten
oldukları hadis-i şeriflerle sabittir. Bu hadis-i şerifleri rivayet eden
sahabiler şunlardır:



Hz. Aişe, Ümmü Seleme, Ebu Said el-Hudri,Vesiletubnu'l-Aska', Enes b. Malik, Ömer b. Ebi Seleme.

''Bir sabah vakti Peygamber evden çıktı. Üzerinde keçi kılından
dokunmuş nakışlı bir mırtı bulunuyordu. Hasan geldi, onu içine aldı,
Hüseyin geldi, onu da içine aldı, daha sonra Fatıma geldi, onu da içine
aldı, en son Ali geldi, onu da mırtısının içine alarak şu ayeti okudu:
Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ( Rics'i) sadece günahı gidermek ve sizi
tertemiz yapmak istiyor. ( El-Ahzab suresi: 33)"



Hz. Aişe diyor ki;''Bir sabah vakti Peygamber evden çıktı. Üzerinde
keçi kılından dokunmuş nakışlı bir mırtı bulunuyordu. Hasan geldi, onu
içine aldı, Hüseyin geldi, onu da içine aldı, daha sonra Fatıma geldi,
onu da içine aldı, en son Ali geldi, onu da mırtısının içine alarak şu
ayeti okudu: Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ( Rics'i) sadece günahı
gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. ( El-Ahzab suresi: 33)" ( 2)



Bu hadis-i şerifi Hz. Aişe'den başka Ümmü Seleme, Ebu Said el-Hudri,
Vesiletubnu'l Aska', Enes b. Malik ve Ümmü Seleme'nin oğlu Ömer ibn Ebi
Seleme rivayet etmektedirler.



İmam Tirmizi'nin es-Sünen kitabında ( 3806 numara ile) Ümmü
Seleme'den rivayet ettiği hadis-i şerif de şöyledir: "Hz. Peygamber,
Hasan, Hüseyin, Ali ve Fatıma'yı - kendisi de onlarla beraber olmak
üzere - bir örtü ile örterek: "Ey Allahım, Ehl-i Beytim ve öz yakınlarım
bunlardır , onlardan ricsi ( murdarlığı) giderip onları tertemiz kıl".
Ümmü Seleme: "Ben de onlarla beraber miyim ya Rasûlullah?" dedim.
Buyurdular ki: "Sen hayır üzeresin.''( 3)



İmam Tirmizi'nin es-Sünen kitabında ( 3130 numara ile) rivayet
ettiği hadis-i şerifte Enes b. Malik ( ra) şöyle diyor : "Rasûlullah (
sav) sabah namazına çıkarken Fatıma'nın kapısından geçerek onlara şöyle
sesleniyordu: Ey Ehl-i Beyt namaza, Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden
murdarlığı giderip sizi tertemiz kılmak diler."( 4)



Şeddad Ebu Ammar diyor ki: Vesiletubnu'l Aska ( ra)'nın yanına
vardım. Yanında birileri vardı. Hz. Ali'yi konuşuyorlardı. Onlar kalkıp
gidince bana dedi ki: Rasûlullah ( sav)'dan gördüğümü sana anlatayım mı?
Evet, dedim. Bir gün Hz. Fatıma'nın evine gidip Ali'yi sordum?
Rasûlullah ( sav)'a gittiğini söyledi. Ben de oturup Ali'yi bekledim.
Rasulullah ( sav) geldiler, Ali, Hasan ve Hüseyin beraberindeydi. Her
biri bir elini tutmuştu. Eve girince Ali'yi ve Fatıma'yı önünde oturttu.
Hasan ve Hüseyin'i de dizlerine oturttu. Sonra üzerindeki örtüyü ( veya
abayı) onların üzerine örtüp şu ayet-i kerimeyi okudu: "Ey Ehl-i Beyt ,
hiç şüphesiz, Allah sizden murdarlığı giderip sizi tertemiz kılmak
diler." Ve şöyle devam etti: "Ey Allahım! Ehl-i Beyt'im bunlardır ."( 5)

Ashab: "Ya Rasûlullah, Sana nasıl salat okuyalım?" diye sordular.
Rasulullah buyurdular ki: "Ey Allah'ım İbrahim'e salat ettiğin gibi
Muhammed'e ,zevcelerine ve zürriyetine de salat kıl. ( rahmet eyle)
İbrahim'i mübarek kıldığın gibi Muhammed'i, zevcelerini ve zürriyetini
de mübarek kıl. Muhakkak sen övülen ve yüceltilensin."



2) Ehl-i Beyt'e salat ve selam okumak:



"Gerçekten Allah ve melekleri, Peygamber'e salat ederler. Ey iman
edenler! Siz de ona salat edin ve tam teslimiyetle selam edin." ( Ahzab
Suresi: 56)



Ashab: "Ya Rasûlullah, Sana nasıl salat okuyalım?" diye sordular.
Rasûlullah ( sav) buyurdular ki: "Ey Allah'ım İbrahim'e salat ettiğin
gibi Muhammed'e ,zevcelerine ve zürriyetine de salat kıl. ( rahmet eyle)
İbrahim'i mübarek kıldığın gibi Muhammed'i, zevcelerini ve zürriyetini
de mübarek kıl. Muhakkak sen övülen ve yüceltilensin."( 6)



3) Şura Suresi: "İşte, Allah'ın iman eden ve salih ameller işleyen
kullarına müjdelediği sevab budur. ( Ey Resulüm, tebliğde bulunmakta
olduğun kimselere) de ki: Ben ( bu tebliğime karşılık) sizden akrabalık
sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse, onun
sevabını fazlasıyla veririz. Muhakkak ki Allah Ğafur'dur,( çok
bağışlayan) şekurdur, ( şükrün karşılığını verendir)."



Bu ayet-i kerimede Allah Rasulüne şunu söylemesini emrediyor: "Size
tebliğ ettiğim ‘Din'e karşılık herhangi bir ücret istemiyorum, ancak
akrabalarımı sevmenizi istiyorum.''



Abdullah ibn Abbas'dan gelen bir rivayete göre; bu ayet-i kerime Medine'de nazil olmuştur.



Hz. Hüseyin'in oğlu Ali Zeynü'l-Abidin, Şam'a esir olarak
getirildiğinde halk onu görsün diye bir merdivenin üzerine
çıkartılmıştı. Şamlı bir adam ayağa kalkıp:'' Fitnenin kökünü kesen ve
sizi öldüren Allah'a hamd olsun'' deyince, Ali ona ‘Sen Kur'an'ı okudun
mu?' diye sorar. O da ‘evet' der. ‘Hamim Suresi'ni de okudun mu?', ‘Ben
Kur'an'ı okudum ama Hamim Suresi'ni okumadım.' cevabı üzerine Ali der
ki: "Bu din için akraba sevgisinden başka sizden hiç bir ücret
istemiyorum." ayetini okumadın mı? O da: ‘O ayettekiler sizler
misiniz?'der. Ali : ‘Evet' der.( 7)



Aynı manayı Hz. Hasan'ın hutbesinde ifade ettiğini Ebu Bişr
ed-Dulabi ez-Zürriyet et-Tahire ( 114 numara ile) de ve el-Hakim
en-Neysaburi el-Mustedrek ( 3/172) kitabında rivayet etmektedirler.



Abdullah ibn Abbas'dan gelen bir rivayet de şöyledir: Bu ayet-i
kerime nazil olduğunda Peygambere ‘sevgileri bize vacip olan akrabaların
kimlerdir?' diye sorduklarında, buyurdular ki: ‘Bunlar Ali, Fatıma ve
iki oğludur.'( 8 )



Aslında akrabalarının kimler olduğu Enfal suresi 41. ayette beyan
edilmiştir. Bu ayet-i kerime ile Ehl-i Beyt'e hisse de verilmiştir.

"Eğer Allah'a ve hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri
ile karşılaştığı gün ( Bedir Savaşı'nda) kulumuza indirdiğimize
inanmışsanız, bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte
biri Allah'a, Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve
yolcuya aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir".



4) "Eğer Allah'a ve hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun
birbiri ile karşılaştığı gün ( Bedir Savaşı'nda) kulumuza indirdiğimize
inanmışsanız, bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte
biri Allah'a, Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve
yolcuya aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir". ( Enfal suresi: 41) (
9)



İslam Tarihi'nden ve Hadis kitaplarından öğrendiğimize göre
Peygamber Efendimiz Kureyş'e hiç bir zaman humustan hisse vermemiştir. (
10)



Şeyh Muhammed Emin eş-Şankiti Advaü'l-Beyan ( 2/361) adlı tefsirinde
diyor ki: En kuvvetli delile göre bu ayette kast edilen akrabalar
Haşim ve Muttalib oğullarıdır. İmam Şafii, Ahmed b. Hanbel, Ebu Sevr,
Mücahid b. Cebr, Katade, İbn Cüreyc ve Müslim b. Halid bu görüştedirler.



Ashabdan Zeyd b. Erkam, Ali b. Hüseyin, Ömer b. Abdü'l-Aziz, İmam
Malik, Süfyan es-Sevri, Mücahid ve Evzai'ye göre ise bu ayette kast
edilen yalnızca Haşimoğulları'dır.



5) "İsa ( a.s.) Allah'ın kulu ve Rasulü olduğuna dair sana ilim
geldikten sonra onun hakkında seninle münakaşaya kalkışanlara de ki: "
Geliniz, sizler ve bizler dahil olmak üzere, oğullarımızı ve
oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, çağıralım sonra da
hepimiz dua edelim ve Allah'ın lanetini yalancıların üzerine okuyalım." (
Al-i İmran suresi: 61)



Büyük müfessir İbn Cerir et-Taberi tefsirinde ( 3/300-301) Necran
Hıristiyanları ile Hz. Peygamber arasında cereyan eden olayı isnad ile
rivayet etmektedir. Peygamber Efendimiz Necran Hiristiyanlarını İslam'a
davet eden bir mektup gönderdi. Onlar da din adamlarından oluşan bir
heyetle Medine'ye geldiler, Mescid-i Nebi'de ibadetlerini yapma
hürriyeti kendilerine verildi ve Peygamber Efendimizle münakaşaya
tutuştular. Bunun üzerine karşılıklı beddua etmeyi emreden ayet-i kerime
nazil oldu. Peygamber Efendimiz Hz. Fatıma, Hz Ali, Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin'i alarak beddua için dışarı çıktı. Hıristiyan alimleri: Bu
gerçekten peygamber ise bedduası kabul olunur ve biz helak oluruz
diyerek korktular ve Peygamber Efendimizin önerilerini kabul ettiler.



Bu ayet-i kerimede konumuzu ilgilendiren husus şudur: Ayette
"Geliniz, sizler ve bizler dahil olmak üzere, oğullarımızı ve
oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı" emri ilahisi üzerine
Efendimizin Ehl-i Beyti'ni alıp çıkmasıdır. Kimlerin Ehl-i Beyt
oldukları hiç bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde bu ayetle açıkça
belirtilmiştir. ( 11)

"Size iki ağırlık terk ediyorum, onlara yapıştığınız takdirde
dalalete ( sapıklığa) düşmezsiniz. Birisi Allah'ın kitabı, diğeri de
Ehl-i Beytim'dir".



Ehl-i Beyt'in Faziletini Bildiren Hadis-i Şerifler:



İmam Müslim ( 4425 numara ) ve İmam Tirmizi'( 3818 - 3720 numara
)'nin Zeyd b. Erkam ve Cabir b. Abdullah'dan rivayet ettikleri hadis-i
şerifte Rasûlullah Mekke ve Medine arasındaki Humm denilen suyun başında
bize hitab ederek şöyle buyurdu: "Size iki ağırlık terk ediyorum,
onlara yapıştığınız takdirde dalalete ( sapıklığa) düşmezsiniz. Birisi
Allah'ın kitabı, diğeri de Ehl-i Beytim'dir".



Bu hadis-i şerifi rivayet eden sahabiler şunlardır:



Zeyd b. Erkam, Cabir b. Abdillah, Huzeyfe't ubnu Useyd, Huzeyme't
ubnu Sabit, Zeyd b. Sabit, Sehl b. Sa'd, Dumayra, A'mir b. Leyla,
Abdurrahman b. Avf, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Adiyy b. Hatim,
Ukba b. A'mir, Ali b. Ebi Talib, Ebu Zerr el-Ğifari, Ebu Rafi', Ebu
Şureyh el-Huzai , Ebu Kudame el-Ensari, Ebu Hureyre, Ebu Said el-Hudri,
Ebü'l-Heysem b. Et-Teyhan , Ebu't-Tufeyl A'mir b. Vasilah , Ümmü Seleme ,
Ümmü Hani.( 12)



Rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, Peygamber bu hakikati defalarca
bir çok yerde ashabına tebliğ etmişlerdir. Veda Haccı'nda, Mekke ile
Medine arasında Humm denilen suyun başında.



Ehl-i Beyt'e yapışmanın, onlara tutunmanın manası gayet açıktır. O
asrın Müslümanları, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın hilafetinin
ilk altı senesinde olduğu gibi Hz. Ali'nin etrafında toplanıp, ona itaat
etselerdi, ümmet ayrılığa düşmez ve dalalete gitmezdi. Ama Rasûl-i
Ekrem'i dinlemedikleri için ayrılığa, tefrikaya ve dalalete düştüler.
Tabii şu hususu da belirtmek gerekir: Hiç kimsenin takdir-i ilahi'ye
itiraz etmeye hakkı yoktur. Allah'ın takdirini teslimiyetle kabul etmek
gerekir. Şunu da ifade edelim ki; Ehl-i Beyt'in başına gelenler muhakkak
ki ahiretleri için hayırlı olmuştur. Cennette mükafatlarını
alacaklardır.



Bediüzzaman Said-i Nursi'ye göre İmam Ali'nin hilafetinin
gecikmesindeki hikmet-i ilahi şudur; O zaman zuhur eden, ihtilaf,
tefrika ve fitnenin altından ancak her yönü ile dahi olan Hz. Ali'den
başkası kalkamazdı. Tabii o fitneyi ve tefrikayı göğüslemek onun ve
evladının hayatına mal olmuştur. Başka birisi olsaydı muhtemelen İslam
tamamen yok olabilirdi.

"Allah size nimetler verdiği için Allah'ı sevin. Allah'ı sevdiğiniz
için de beni sevin. Beni sevdiğiniz için de Ehl-i Beytimi sevin."



Ehl-i Beyt'i Sevmenin Gereğini Bildiren Hadis-i Şerifler:



İmam Tirmizi es-Sünen ( 3722 numara ) kitabında Abdullah b.
Abbas'dan rivayet ettiği hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz şöyle
buyurmuştur: "Allah size nimetler verdiği için Allah'ı sevin. Allah'ı
sevdiğiniz için de beni sevin. Beni sevdiğiniz için de Ehl-i Beytimi
sevin."



İmam Beyhaki'nin Şu'ab el-İman kitabında( 2/189-1505 numara) rivayet
ettiği hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: " Bir kimse
beni kendi nefsinden, akrabalarımı ve ehlimi de kendi akrabalarından
fazla sevmedikçe imanı kemale ermez".



El-Hakim en-Neysaburi el-Müstedrek ( 3/163 - 4720 numara) kitabında
Ebu Zerr el-Ğifari'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Ebu Zerr diyor
ki: "Beni tanıyanlar, zaten beni tanıyor, tanımayanlara diyorum ki: Ben
Ebu Zerr'im, Peygamberin şöyle söylediğini işittim: ‘Şunu bilin ki !
Ehli Beytim'in misali Nuh'un gemisi gibidir. Kim ona binse kurtulur. Her
kim dışında kalırsa boğulur.' ( Yani onlarla beraber olanlar kurtulur,
onlarla beraber olamayanlar ise helaka gider.)



İmam Buhari Sahihi'nde( 3712,4036,4241 numara) Hz. Ebu Bekir'den
şunu rivayet ediyor: "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki
benim için Peygamber'in akrabalarına iyilik etmek, kendi akrabalarıma
iyilik etmekten daha sevimlidir."



Yine İmam Buhari Sahihi'nde ( 3713, 3751 numara) Hz. Ebu Bekir'den
şunu rivayet ediyor: "Muhammed ( sav)'in akrabalarının hakkını gözetin(
haklarını koruyun)"( 13)



Hz. Hasan'ın oğlunun oğlu ( torunu) Abdullah diyor ki: "Bir ihtiyaç
için Ömer b. Abdü'l-Aziz'e gittim. ( Medine valisi iken) Bana dediler
ki; Bir ihtiyacın olduğunda, ya bana haber gönder veya bana yaz,( işin
görülecektir). Seni kapımda görmekten ( Allah'tan) haya ederim." (
ed-Dineveri: el-Mücalese kitabı: 1/261)

Bu zürriyete mensub olanları yalanlamamak, isbatlı neseb şecereleri
olduğu halde, bunlara itibar etmeyerek bunların doğru olmadığını,
uydurma olduğunu söylemek çok mesuliyetli bir tutumdur. Herhangi bir
insan için bile gayri meşru olmakla itham etmek asla caiz olmadığına
göre Ehl-i beyt'den olduğunu söyleyen birine inanmamak, menfi tutum
içinde olmak doğru değildir.



İmam Şafii'nin talebesi Rabi' b. Süleyman diyor ki; "İmam Şafii ile
beraber Hacc'a gittik. Yokuş çıkarken veya inerken ağlayarak şöyle
diyordu: ‘Peygamber'in Al'i benim vesilemdir, onlarla Allah'a
yalvarıyorum ki, yarın kıyamet gününde amel defterimin sağ elime
verilmesini umuyorum.' Yine şöyle diyordu:



‘-Ey Ehl-i Beyt-i Rasûlullah ! Sizi sevmek Kur'an'da nazil olan bir
farzdır. Kadrinizin yüceliği için şu husus yeterlidir: Size namazda
salat ve selam okumayanın namazı yoktur( kabul değildir)'.



Ehl-i Beyt'i sevdiğinden onu Rafizilikle itham edenlere şöyle söylüyor:



"Al'i Muhammed'i sevmek Rafizilik ise, Cin ve İns bilsin ki ben Rafiziyim."



Bu hadis-i şeriflerden Ehl-i Beyt'den olanlara gereken saygının,
sevginin gösterilmesi ve Peygamber Efendimizin zürriyeti olarak hak
ettikleri mevkie oturtulmaları gerekirken, şu hususlara da işaret etmek
gerekir.



Bu zürriyete mensub olanları yalanlamamak, isbatlı neseb şecereleri
olduğu halde, bunlara itibar etmeyerek bunların doğru olmadığını,
uydurma olduğunu söylemek çok mesuliyetli bir tutumdur. Herhangi bir
insan için bile gayri meşru olmakla itham etmek asla caiz olmadığına
göre Ehl-i beyt'den olduğunu söyleyen birine inanmamak, menfi tutum
içinde olmak doğru değildir.



Ehl-i Beyt'in nesepleri çok erken bir zamandan beri tespit edilmiş
ve bir çok kitap telif edilmiştir. Zaman ilerledikçe kitaplarla
tesbitleri zorlaşınca şecereler yazılmış ve Nakibül-eşraf olarak seçilen
yine Ehl-i Beyt'e mensub güvenilir kimseler tarafından bu şecereler
tasdik edilmiştir. Hiç bir zürriyete nasip olmayan bu ispat tarzı bu
mübarek zürriyete nasip olmuştur.



Şunu da belirtelim ki; bu temiz zürriyete hakikaten mensup olmadığı
halde, hilaf-ı hakikat olarak böyle bir iddiada bulunmak büyük bir günah
ve cinayettir.



Aşağıda zikredilecek olan hadis-i şerifler, nesebi sabit olanın
nesebini inkar etmenin veya hilaf-ı hakikat olarak iddiada bulunmanın ne
kadar büyük günah olduğunu bize açıkça ifade etmektedir.



İmam-ı Buhari'nin Sahih'inde ( 3509 numara) rivayet ettiği hadis-i
şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "En büyük iftira, bir
kimsenin gerçekte kendi babası olamayan bir kimsenin babası olduğunu
iddia etmesi, gözüyle görmediği bir şeyi gördüm demesi ve Peygamber'in
söylemediği bir şeyi 'söyledi' demesidir."



Yine İmam-ı Buhari Sahih'inde ( 4327 numara) şu hadisi rivayet
ediyor: "Bilerek babası olmayan bir kimseyi babamdır diye idida edene
cennet haramdır."( 14)



İbn-u Mace'nin ( 2610 numara) rivayet ettiği hadis-i şerifte
Peygamber şöyle buyuruyor: "Babası olmayana kendini nisbet edene;
Allah'ın, meleklerin ve insanların laneti üzerine olsun."



İbn-u Mace'nin es-Sünen kitabında ( 2744 numara), Ahmed b.Hanbel'in
Müsned'inde ( 6980 numara) rivayet ettikleri hadis-i şerifte, bir nesebi
inkar etmenin veya doğru olmadığı halde bir nesebi iddia etmenin küfür
olduğu beyan edilmiştir.



Şöyle bir ölçü kabul edilmiştir: İnsanlar nesebleri hususunda emin kabul edilirler.



Ancak şunu ifade edelim: Elinde isbatı olmayanların her ne kadar
ecdadından böyle bir nisbeti işitmiş olsa da, başkasını sui zanna
sokmamak için bu hususta susması gerekir.

Ehl-i Beyt'e Mensub Olan Kişilerin Dikkat Edecekleri Hususlar:



Ehl-i Beyt'e mensup olanların dindar ve takva sahibi olmaları,
İslami ilimleri öğrenmeye özen göstermeleri gerekir. Cehalet, bu yüce
zürriyete yakışmaz.



Kibirden, gururdan, kendini beğenmekden ve nesebi ile iftihar
etmekden kaçınmaları gerekir. Allah-u Teala Kur'an-ı Kerim'de şunu
buyurmaktadır: "Allah katında en değerli olanlarınız takva sahibi
olanlarınızdır." ( el-Hucrat:13)



Peygamber Efendimiz de: "En şereflileriniz takva sahibi olanlarınızdır." buyurmuştur. ( Buhari: ( 4/153) Müslim: ( 2378 ) )



İmam Müslim ( 4/2074) şu hadis-i şerifi rivayet ediyor: "Amel
etmediğinden dolayı geride kalan bir kimseyi nesebi ileriye
götüremez."



Güzel ahlak sahibi ve mütevazi olmaları, herkesi şefkatle
kucaklamaları gerekir. Hareket ve muameleleri ile "hakikaten Peygamber
torunudur'' dedirtmeleri onlara en yakışanıdır.







1. 'Şevkani Fethul-Kadir: ( 4/278- 279) der ki: Abdullah b. Abbas
İkrime, Ata, el-Kelbi, Mukatil ve Said b. Cubeyr´e göre: Bu ayette geçen
Ehl-i Beyt yanlızca Peygamberimiz'in zevceleridir. Ebu Said el-Hudri,
Mücahid b. Cebir, Katade ve el-Kelbi'den gelen bir rivayete göre ise: Bu
ayette geçen Ehl-i Beyt sadece Hz. Ali, Hz.Fatıma, Hz.Hasan ve Hz.
Hüseyin´dir. Bunların delili ise müzekker sigasının kullanılmasıdır.



2. Sahih-i Müslim: 4450 numara, ayrıca Bu hadis-i şerifi İmam
Müslim'den başka İbn Ebi Şeybe, Ahmed b. Hanbel, İbn Cerir et-Tabari,
İbn Ebi Hatim ve el-Hakimi en-Neysaburi hadis kitablarında rivayet
etmişlerdir.



3. Ümmü Seleme´den rivayet edilen bu hadis-i şerifi ayrıca Ahmed b.
Hanbel el-Müsned adlı kütabında 25339 , 25383 numaralarla, İbn Cerir
et-Tabari tefsirinin cilt: 22 sahife: 6, cilt: 22 sahife: 7 ve cilt: 22
sahife: 8 de ve ayrıca İbnü'l-Münzir, el-Hakim, ibn Merdeveyh,
el-Beyhaki, İmam et-Tabarani hadis mecmualarında daha geniş ve
tafsilatlı olarak rivayet etmişlerdir. Bazı rivayetlerde Ümmü Seleme (
ra) bu ayet-i kerimenin müstakillen evinde nazil olduğunu beyan
etmiştir. Ebu Said el-Hudri ( ra)'nin rivayet ettiği hadis-i şerifi,
İbn Cerir et-Tabari ve ibn Ebi Hatim tefsir kitaplarında, İmam
Tabarani, İbn Merdeveyh ve Hatib-i Bağdadi kitaplarında rivayet
etmişlerdir.



4. Ayrıca bu hadis-i şerifi Ahmed b. Hanbel el-Müsned kitabında(
13231,13529 numaralı hadisler) İbn Ebi Şeybe, İbn Cerir et-Tabari,
İbnü´l-Münzir, İmam Tabarani, el-Hakim en-Neysaburi ve İbn Merdeveyh
hadis mecmualarında Enes b. Malik´ten rivayet etmektedirler.



5. Ahmed b. Hanbel el-Müsned: ( 16374) İbn Ebi Şeybe, İbn Cerir
et-Tabari, İbnü'l-Münzir, İbn Ebi-Hatim, et-Tabarani, el-Hakim
en-Naeysaburi, el-Bayhaki hadis mecmualarında rivayet etmişlerdir. Ömer
b. Ebi Seleme ( ra)nun rivayet ettiği hadis-i şerif: الترمذي : 3129 -
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ سُلَيْمَانَ بْنِ
الْأَصْبَهَانِيِّ عَنْ يَحْيَى بْنِ عُبَيْدٍ عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي
رَبَاحٍ عَنْ عُمَرَ بْنِ أَبِي سَلَمَةَ رَبِيبِ النَّبِيِّ صَلَّى
اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ :“ لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الآيَةُ عَلَى
النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ
لِيُذْهِبَ عَنْكُمْ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ
تَطْهِيرًا فِي بَيْتِ أُمِّ سَلَمَةَ فَدَعَا فَاطِمَةَ وَحَسَنًا
وَحُسَيْنًا فَجَلَّلَهُمْ بِكِسَاءٍ وَعَلِيٌّ خَلْفَ ظَهْرِهِ
فَجَلَّلَهُ بِكِسَاءٍ ثُمَّ قَال: اللَّهُمَّ هَؤُلاءِ أَهْلُ بَيْتِي
فَأَذْهِبْ عَنْهُمْ الرِّجْسَ وَطَهِّرْهُمْ تَطْهِيرًا . قَالَتْ أُمُّ
سَلَمَةَ:وَأَنَا مَعَهُمْ يَا نَبِيَّ اللَّهِ، قَالَ : أَنْتِ عَلَى
مَكَانِكِ وَأَنْتِ عَلَى خَيْرٍ



6. 'İmam Malik´in el-Muvatta kitabında ( 357 numara), İmam Buhari (
3118, 5883 numara) ve İmam Müslim sahih ( 615) kitaplarında , Ebu
Davud ( 831, 832 ) İbn-u Maceh ( 895) es-sünen kitaplarında, Ahmed b.
Hanbel el-Müsned'inde ( 22494, 23090 numara) Abd b. Humeyd
el-Müsned'inde, ebu Humeyd es-Saidi´den rivayet ediyorlar.



7. İbn Cerir et-Tabari tefsiri: 11/144



8. Bu rivayeti İbn Cerir et-Tabari tefsirinde( 11/144), et-Tabarani
el-Mu´cem el-Kebir ( 11/351-12259 numara) adlı hadis kitabında, İbn Ebi
Hatim tefsirinde, el-Hakim İmam Şafi´inin menakıbı kitabında, el-Vahidi
el-Vasit kitabında, Ahmed b. Hanbel el-Menakib kitabında rivayet
etmektedirler.



9. Ayette zikredilen Peygamber'in akrabaları hakkında alimler
ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii´ye göre Haşim ve Muttaliboğullarıdır.
Bir görüşe göre de sadece Haşimoğulları'dır. Diğer bir görüşe göre zekat
almaları helal olmayan akrabalardır. Bir başka görüşe göre ise bütün
Kureyş kabilesidir. Savaşta alınan ganimetler beşe bölünür. Beşte biri
ayette sayılanlara tahsis edilir. Kalan da savaşa katılan gazilere
taksim edilir.



10. İmam Buhari es-Sahih ( 3/1290-4/1545) kitabında bize şu rivayeti
nakletmektedir: Cubeyr b. Mut´im diyor ki: Ben ve Osman b. Affan
Peygamber´e gittik ve şu istekte bulunduk: Ganimetlerden
Muttaliboğulları'na verdin ama bize bir şey vermedin, akraba olarak biz
ve onlar sizinle aynı derecedeyiz. Buyurdular ki: Haşimoğulları ve
Muttaliboğulları aynı şeydir. Cubeyr diyor ki: Abdi Şems ve
Nevfeloğullarına hisse vermedi.



11. Ayrıca İmam Müslim Sahih´inde( ( 2404 numara) İmam Tirmiz
Sünen´inde ( 2999 -3724 numara) Ahmed b. Hanbel el-Müsned ( 1608numara )
kitabında , el-Hakim en-Neysaburi el-Müstedrek kitabında ( 3/163 - 4719
numara), el-Beyhaki es-Sünen el-Kubra( 7/63- 13170 numara) da, yine
el-Beyhaki Delail en-Nübüvve kitabında tafsilatlı olarak bu olayı
nakletmektedir. İbn Kesir tefsiri: 1/369



12. Bu sahabilerin rivayet ettikleri bu hadis-i şerif şu hadis
kitaplarında rivayet edilmiştir: İmam Müslim, İmam Tirmizi, et-Tabarani (
el-Mu´cem el-Kebir, el-Evsat , es-Sağir) Nesai, Ahmed b. Hanbel,
ed-Darimi, el-Hakim en-Neysaburi el-Müstedrek´te , Ebu Ya´la el- Musili
el-Müsnedinde, İbn ebi Şeybe el-Musannafta, el-Bezzar el-Müsned´inde,
ed-Deylemi el-Müsnedinde Ed-Dulabi ez-Zürriyyet et-Tahire kitabında
rivayet etmişlerdir.



13. Bu hadisi İmam Müslim ( 1759 numara), en-Nesai ( 4141 numara) ile rivayet ediyorlar.



14. Ayrıca bu hadis-i şerifi yine İmam Buhari( 6767 numara) Müslim(
63 numara) Tirmizi ( 2053 numara) Ebu Davud ( 5113, 5115 numara)
İbn-u Maceh ( 2609, 2610, 2611 numara) Ahmed b. Hanbel dokuz yerde
rivayet etmişlerdir.





----------------





MÜCEDDİD NEDiR?



Yenileyen, yeni bir şekil veren, yeniden güçlendiren.



Peygamberimizin sünneti terk edilip bid'atlar yayılıncaya insanlara
yeniden dinlerini öğreten ve bu bid'atleri bertaraf etmeye çalışan İslâm
bilgini; "Cedde" fiilinden ism-i fail.



Cenab-ı Allah, insanlara doğru yolu göstermek için ihtiyaç nisbetinde
onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin
sonuncusu Peygamberimiz Hz. Muhammed ( s.a.s)'dir. Ondan sonra artık
peygamber gönderilmeyecektir. "Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası
değildir. O, ancak Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur" (
el-Ahzâb, 33/40).



Diğer ümmetlerde olduğu gibi Peygamberimizin ümmeti arasında da zamanla
bid'at ve hurafeler baş gösterebilir ve bunun neticesinde müslümanlar
dinden ve peygamberimizin sünnetinden uzaklaşmakla karşı karşıya
gelebilirler. Ayrıca her gün değişen hayat şartları ve ilerleyen
teknikle birlikte birtakım yeni meseleler ortaya çıkar ve bunlara dinî
açıdan bir hüküm verme ihtiyacı doğar.



Toplum içinde çıkan bid'atlere karşı koyacak, dine yapılan saldırılar
karşısında dini savunacak, yeni meselelere bir çözüm bulabilecek ve
müslümanlara yeniden dinlerini öğretip onları yönlendirecek şahsiyetlere
de bu ölçüde ihtiyaç hissedilir ki, peygamberlik müessesesi sona
erdiğinden ve bundan sonra artık peygamber gelmeyeceğinden bu görev
Peygamberimizin ümmetinden çıkan âlimlere düşmektedir. Bu âlimlere dinî
literatürde "müceddid" denilmektedir.



Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini
yenileyecek hir müceddid gönderecektir" ( Ebu Davud, Melahim, 1).



Hadisin bazı rivayetlerinde, gönderilecek müceddidin, Rasulûllah'ın
temiz sülalesinden olacağı bildirilmiştir. Ayrıca gelecek müceddidin bir
değil birkaç olacağını söyleyenler de vardır.



İmam Suyutî tecdid hadisesi hakkında bir eser yazmış ve gelip geçen
müceddidleri gösteren manzum cedveller nakletmiştir. Son cedvele göre o
zamana kadar gelip geçen müceddidler şunlardır: Ömer b. Abdulaziz, İmam
Şâfiî, İmam Ebu'l-Hasan el-Eş'arî, Ahmed İsferanî, İmam Gazalî,
Fahruddîn Razî, Takyuddin b. Dakîki'l-Iyd ve İmam Bulkînî ( Bulukkînî).



Bunların bazıları hakkında ihtilaf vardır. İmam Suyutî dokuzuncusunun kendisi olmasını ümit ediyor.



Dinde reform yapmak isteyenler, müceddidle ilgili bu hadisin kapsamına
girmez. Nitekim gelmiş geçmiş bunca ulema içinden bir tanesi bile bu
hadisi dinde reform manasına almamıştır.



Müceddid ile müteceddid'i birbirine karıştırmamak gerekir. Zira
aralarında büyük fark vardır. Müteceddid, yenilik taraftarı olan, İslâm
ile câhiliyye ( bugünkü anlamıyla pozitivizm, materyalizm)'nin
uzlaştırılmasından yeni bir sentez ortaya çıkaran ve ümmeti cahiliyye
rengine boyayan kimsedir. Bunların gayesi dini tecdid değil onu yeniye
uydurmadır. Müceddid ise; İslâm'ı cahiliyyenin bütün unsurlarından
temizleyen sonra da mümkün olduğu kadar onu katışıksız olarak, olduğu
gibi hayata iade eden demektir. Müceddid, cahiliyye ile anlaşmak ve
uzlaşmaktan uzak olur ve her ne kadar önemsiz olursa olsun cahiliyyenin
hiç bir izinin İslâm'ın herhangi bir kısmına yerleşmesine sabredemez.



Müceddidle peygamber arasında fark vardır. Peygamber; Allah tarafından
açıkça emir almıştır. Kendisine vahiy gelir, peygamberlik davasıyla işe
başlar ve insanları kendisine davet eder; îman veya küfür onun davasını
kabul etmeye veya etmemeye bağlıdır.



Müceddid böyle değildir. O, Allah tarafından memur olsa bile teşriî
olmayan, bir din ve düzen getirmekle ilgisi bulunmayan bir emirle memûr
olabilir. Çok defa kendisi müceddid olduğunu farketmez, ancak kendisi
vefat ettikten sonra fark edilir.



Müceddidde bulunması zarurî olan vasıflar şunlardır: Berrak bir zihin,
keskin bir görüş, dosdoğru bir düşünüş, ifratla tefrit arasındaki orta
yolu bulma ve buna riayet etmeye ait nadir kudret, asırlar boyu yerleşip
kökleşmiş kanaatlerin ve yeni durumların tesiri altında kalmaktan
sıyrılmış tefekkür gücü, doğru yoldan sapıtmış olan zamanının gidişi ile
mücadele cesareti, yeniden kurmak ve ictihad etmek için gerekli olan ve
Allah tarafından bağışlanmış bulunan liderlik ve önderlik kabiliyeti...
Ayrıca müceddidin İslâm esaslarını gönlünün derinliklerinden kabul
etmiş ve kendi görüş, anlayış ve düyuşu içinde gerçekten inanmış olması,
en küçük işlerde bile İslâm ile câhiliyyetin farkını bilmesi, asırların
topladığı çıkmazlar yığını altından hakkı, gerçeği gün yüzüne çıkarması
gereklidir.



Tecdîd işinin aşağıda belirtildiği üzere çeşitli şubeleri vardır:



Müceddidin, içinde yaşadığı muhite ait hastalıkları doğru bir şekilde
teşhis etmesi gerekir. Bunun yolu; zamanın durumunu her bakımdan
dikkatle gözden geçirerek cemiyete cahiliyyenin yerleştiği noktaları,
tesir derecesini, bunların topluma yayılma yollarını anlaması,
etkilerinin hayatın hangi noktalarına kadar vardığını, hal-i hazır
durumda gerçek müslümanlığın yerinin ne olduğunu görmesidir.



Müceddid, topluma yönelik ıslah çareleri bulmalı; yani cemiyet üzerinde
câhiliyyetin galebesini yok edip İslâm'ın sosyal hayata girme imkânını
hazırlamalıdır.



Müceddid, kendisini deneyip imtihan ederek; yapabileceği işin sınırını çizmeli; güç ve kuvvetini ölçmelidir.



d)Müceddidin fikri ve nazari bir inkılap meydana getirmek için
çalışması; yani insanların düşüncesini, inançlarını, duygularını, ahlâk
görüşlerinin yönünü İslâm'a uygun bir hale getirmesi, eğitim ve öğretim
sistemini ıslah etmesi, İslâm ilim ve sanatlarını ihya etmesi... Özetle
yeniden saf İslâm ruh ve düşüncesini diriltmesi, onun en temel
işlerindendir.



Müceddid, amelî ıslah hareketini ele almalı, câhiliyye âdet ve
geleneklerini iptal etmeli, ahlâkı temizleyip yükselterek, islâmî manâda
lider olacak kişileri yetiştirmelidir.



Müceddidin, dinin genel hükümlerini ve temel gayelerini bilmesi, kendi
asrındaki teknik ilerleme ve medenî gelişme şekillerinin yön ve
durumlarını anlaması, önceki nesillerden miras kalan eski medeniyet
tablosunda yapabileceği tadil ve değiştirme için bir yol çizmesi ve
metod bulması, bunu yaparken İslâm dininin ruh ve selâmetini ve
gayelerinin gerçekleşmesini temin etmesi, gerçek medeni ilerlemede
İslâm'ın cihanşümul önderliğine imkân vermesi gerekir.



Abdülcelil ÜNALAN



Not: M. Ali KAYA'nın "TECDİD VE MÜCEDDİDLER" adlı şu makalesini de okumanızı tavsiye ederiz:



Tecdit, yenileme, ıslahat anlamına gelir. Teceddüt ile
karıştırılmamalıdır. Zira teceddüt, modernizm anlamındadır. Tecdid,
İslam'ı, cahiliyenin tüm unsurlarından temizleyerek katıksız ve saf bir
şekilde aslına irca etmektir.



Müceddid, bir peygamberde bulunması gereken vasıfları taşıyan bir din
âliminin, akıl, zeka, ilim, ehliyet ve mücadelesi ile, İslam'ı ilk
devirlerdeki gibi anlatmasıyla, kendini ehl-i ilme kabul ettirmesidir.
Bu, manevi liderlik ve önderlik demektir. Peygamberler vahye
mazhardırlar. Müceddid ise, vahyi anlayıp anlatmada ilhama mazhar olan
kimsedir. Müceddide, ancak ruh ve tabiatında eğrilik bulunan kimseler
muhalefet ederler.



Kur'an kıyamete kadar hükmü baki olduğundan gelişen ve değişen zaman
dilimi içinde, değişen anlayış ve görüşlere Kur'an'ın sönmez ve
söndürülmez bir güneş olduğunu anlatmak ve izah etmek gerekecektir. Bunu
elbette "Âlimler" yapacaklardır. Bu âlimler "Allah'tan korkan( 1) ve
Kur'an'ın kastettiği manalara vakıf olan kişiler olmalıdır; yoksa din ve
hukuk alanında uzman olanlar değil...



Bu âlimler "Peygamber varisi" olan mücedditlerdir. Peygamber varisi
olmak demek, peygamber gibi vahye değil, bir nevi vahyin gölgesinde
ilhama mazhar olan ilmi ile amil, kalbi ile ilham-ı ilahiye mazhar
olabilecek safiyete malik olmaları gerekir. Allah'ın yardımına mazhar
olamayanlar ne derece âlim olurlarsa olsunlar "Hidayet" dediğimiz Allah
rızasına götüren yolu gösteremezler.



Müceddid, asrın hastalığını iyi teşhis etmeli, ıslah çarelerini
göstermeli ve kendini o işe vazifeli görmelidir. Saf islamın ilim, ruh
ve düşüncesini diriltmeli, ilmiyle amil olup, davranışları ile İslam'ı
temsil etmelidir. Yine müceddidin dinde içtihad etme gücü olmalıdır.
Metot göstermeli, din düşmanları ile mücadele etmeli, farz ve sünnetleri
ihya etmeli ve tecdidi cihanşümul olmalıdır.



"Peygamberlere varis olma" bunların vasfıdır. "Tam müceddid, bu
vazifelerin tümünü yapandır. Şimdiye kadar gelen müceddidler, bir
kısmını yapmışlardır" Bu durumda ahir zamanda gelecek olan "Mehdi" tam
müceddirdir.( 2)



Karıncayı emirsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Yüce Allah, insanları da
başıboş bırakmamıştır. Yüz yirmi dört bin peygamber göndermiş ve
Hatemü'l- Enbiya Hz. Muhammed ( SAV) ile bu kapıyı kapamıştır. Hz.
Muhammed ( SAV) son peygamber olduğu için, kıyamete kadar onun şeriatını
koruyacak olan müceddidlerin, ümmetinden geleceğini de "Muhakkak ki
Allah bu ümmete her yüz yılbaşında bir müceddit göndererek dini yeniden
ihya eder"( 3) hadisi ile bildirmiştir. İslam bilginleri yüzyıl başı
olarak genellikle hicri yılı kabul etmişlerdir.



İslam dinin kuvvetli ve güçlü olduğu zamanlar vardır. Güçlü olduğu zaman
herkesin dini konuda bilgi sahibi olduğu, âlim konuşunca dinlenildiği
ve itibar edildiği, cahil konuşunca susturulduğu zamandır. Zayıf olduğu
zaman ise herkesin dini konuda cahil olduğu, âlim konuşunca
dinlenilmediği, cahil konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği
zamandır. Bunun için dinin ihyası ilimle, zaafı da cehaletledir. Bunun
için mücedditlerin görevi ilmi yaymaktır. Dinin tecdidi, onun ihyası
demektir. İlmin ihyası dinin ihyası demek olduğundan müceddit mutlak
surette âlim olacak ve yazdığı eserler ile ilmi ihya edecektir.
Müceddidin âlim olması hususunda ulemanın ittifakı vardır.



Muhaddis ez-Zühri ( v. 124/740) ve Ahmed bn. Hanbel ( v.241/855)
müceddit olarak 1. asırda Ömer bn. Abdülaziz ve 2. asırda İmam-ı Şafi'yi
kabul ederler. Biri 101 yılında diğeri 204 yılında vefat etmişlerdir.
"Yüz yıllık bir zaman dilimi sona ererken hayatta olan, iyi tanınan ve
kendisine atıfta bulunulan âlim"( 4) müceddit sıfatını alır.



Yine mücedditler Al-i Beyttendirler. Nitekim peygamberimizin ( sav) :
"Allah dinine bağlı olanlara her yüz yılbaşında benim ehl-i beytimden,
dinle ilgili konuları onlar için ihya edecek birini ba's edecek,
gönderecektir"( 5) hadisi bunu teyit eder.



Müceddidin diğer görevleri ve fonksiyonu da "Yürürlükten kaldırılan
herhangi bir ameli Kitap ve sünnete göre ihya etmek ve
uygulanabilirliğini göstermektir."( 6) İmam-ı Şafi için "Sünneti izhar
etti, bid'atı ise imha etti" denilmiştir. Bu da tecdidin özüdür.



Müceddidin belirlenmesi, onunla çağdaş ulemanın zann-ı galibi;
talebelerinin ve yazılarının sağladığı fayda ile anlaşılır.( 7) Bu
açıdan İmam Muhammed el-Gazzali ( v.505/1111) tartışmasız tam
müceddittir.



Kur'an'da peygamberlerin görevlendirilmesi ile ilgili "Yeb'asü"
ifadesinin hadiste mücedditler için kullanılması cay-ı dikkattir.( 8 )
Bunun sebebi ise onun dağıttığı hidayettir. Genellikle Mücedditler
Şafi'î mezhebine mensup olup Tâceddin Abdülvahhab İbn-i es-Sübkî (
v.728/1326) şafi'i olanları sayar.( 9)



Tasavvuf erbabı bunun haricindedir. Tasavvufta kutup derecesine çıkan
aktablara, Hz. Peygamberimiz ( sav) Hulefa-i Raşidin, Abdülkadir-i
Geylani ve Hızır ( as) cübbe giyerek manevi âlemde manevi feyze ve
irşada tayin etmesi bunun dışındadır. Zira Müceddit, Şeriatta imamdır,
kutup ise tarikatta rehberdir. Tarikattaki kutupların şeriate ve şeriat
imamlarına katiyyen uyması zarureti vardır. İmam-ı Rabbani Müceddid-i
Elf-i Sani Şeyh Ahmed-i Sirhindi ( v. 1034/1624) ikinci bin yılının
müceddididir. Mektubatında der ki: "Bin yılda bir ulu'l-Azm peygamber
gelir. Şimdi ise bin yılda büyük bir müçtehit gelmektedir."( 10)



Şah Veliyullah Dehlevi ( v. 1176/1763) de Nakşibendî silsilesinden
müceddit cübbesi giymiştir. Kendisine "Hilatül-Müceddidiye" ihsan
edilmiştir. 13. asırda ise Sirhindi'nin manevi halifelerinden Mevlana
Halid-ı Bağdadi ( v.1242/1827) bu makama layık görülmüştür. Kendisi
"Gulam Ali" diye meşhur olan Şah Abdullah Dehlevi'nin talebesi olduğu
için Nakşibendî Müceddidi sayılmıştır.



Mücedditler sünnete bağlılığı teşvik ve bid'attan kaçınmaya davet ederler.



Allamelerden Aliyyu'l- Kari: ( v.1014) "Müceddidler ilmin azaldığı,
sünnetin terk edilmeye yüz tuttuğu, cehalet ve bidatlerin yayınlaştığı
bir dönemde çıkacaklarını" belirtir. Hafız Münavi de "Dini yenilemekten
maksadın, bidatleri sünnetten ayırmak, ilmi yaygınlaştırmak, ilimle
uğraşanlara destek olmak ve bidat sahiplerini zelil ve perişan etmek
olduğunu söylüyor. Alkami ise müceddidlerin görevinin "Kitap ve
sünnetten yaşanılmayan ve unutulanları tekrar canlandırmak ve emir
gereğince davranılmasını sağlamak" diye yorumlar.( 11) Her şeyden önce
müceddid sünnet-i seniyyeyi ihya ve neşirle tanınır. Gecesini-gündüzünü
buna verir. Ehl-i bidayı eserleri ve dersleriyle tesirsiz hale getirir.
Şayet bu özellikler müceddid denilen zatta bulunmazsa, ne derece âlim
olursa olsun müceddid sayılamaz.( 12)



Müceddidlerin vazifeleri, dini geldiği tazeliğiyle korumaktır. Üzerine
konan tozları silkelemek, bidat kirlerini temizlemek, dini asliyetine
kavuşturmaktır. Onlar kendilerinden yeni bir şey ihdas etmezler. İslam'a
ve sünnet-i seniyyeye harfiyen ittiba ederler. Ona yöneltilen
tecavüzleri defeder, dinin ulviyetini izhar ederler. Bunu yaparlarken,
"tavr-ı asasiyi bozmadan, ruhu asliyeyi rencide etmeden" yeni izah
tarzları ve yeni ikna usulleriyle yeni tevcihat ve tafsilat ile ifay-ı
vazife ederler.( 13) İhlâsta, sadakatta, samimiyette örnek
şahsiyetleriyle ve ilmi üstünlükleriyle İslam'ı anlama ve anlatmada en
ileri seviyededirler. Zamanın bütün ilimlerine vakıftırlar ve ilhama
mazhardırlar.



Şu vasıfları üzerlerinde taşırlar:



1- Kendilerine yalnızca Kur'an'ı rehber edinirler.



2- Her biri, fende mütehassıs geniş bir fikre, ince bir nazara ve tam
bir ihlâsa sahiptirler. Derin bir içtihat ve kuvve-i kudsiye
sahibidirler. Hakikatleri saf ortaya koymak için kendi hususi meslek ve
meşreplerinin tesirinde kalmamış ve hevesini karıştırmazlar.



3- Cenab-ı Hakkın rızasından başka hiçbir maddi manevi menfaati gaye
edinmezler ve bu halet de hayatında herkes tarafından müşahede edilir.



4- Kur'an-ı Kerim'in bulunduğu asra bakan veçhesini keşfedip, avamdan
havasa kadar her tabakanın anlayacağı, istifade edeceği bir üslupla
beyan ederler.



5- Kur'an ve iman hakikatlerini cerh edilmez delillerle ispat ederek ders verirler.



6- Aklı, kalbi, vicdanı ve ruhu tenvir, tatmin ve musahhar ederler ve
şeytanı dahi ilzam edecek derecede kuvvetli, gayet beliğ, nafiz ve
müessir dersler ile meselelerini anlatırlar.



7- Hakikatlerin derkine mani olan benlik, gurur, ucub ve enaniyet gibi
kötü hasletlerden kurtarıp tevazu, mahviyet gibi yüksek ve güzel
ahlaklara sahip kılarlar.



8- Resul-ü Ekrem'in ( sav) sünnetine ittiba ederler, ehl-i sünnet ve'l-
cemaat mezhebi üzere ilmi ile amildirler, azami züht ve takva, azami
ihlâs ve dine hizmetinde sebat, azami sıdk, sadakat ve fedakârlığa,
azami iktisad ve kanaate sahip ve malik olmak da onların
vasıflarındandır.



9- Kur'anî ve şer-î meseleleri beyan ederken, şu veya bu tazyik altında
kalmayan, işkence ve idamı nazara almayan, herhangi bir tesir altında
kalarak fetva vermeyen, dünyaya meydan okuyacak bir iman kuvveti ile
hakikatleri pervasızca söyleyen, İslami şecaat ve cesarete maliktirler.(
14)



Peygamberimiz ( sav) her yüzyılda bir Müceddit geleceğini bize
bildirdiği gibi kıyamete kadar gelecek mücedditlerin sayısını da haber
vermiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte "On iki halife gelecek ve sonra
İsa ruhullah nüzul ederek deccalı öldürecektir"( 15) buyurmuşlardır.
Yine "Bu din on iki halife elinde olduğu sürece aziz ve güçlü
kalacaktır. Bu imamların on ikisi de Kureyştendir"( 16) buyurmuşlardır
ki bu hadis mütavatirdir. İbn-i Kesir "Bu imamların Şianın iddiası gibi
"Ehl-i Beyt"in 12 imamı olmadığı açıktır" diyerek her asırda gelecek
olan mücedditlere işaret ettiğini söyler.



Tüm bu özelliklere dayanarak İslam âlimleri her asrın müceddidini
tespite çalışmışlardır, bu isimlerin bazılarında ittifak edilmiş,
bazılarında ise ihtilaf edilmiştir. Biz her hicri yüz yılda müceddid
kabul edilenlerden birer ismi şöyle sıralayabiliriz:



1- Ömer bn. Abdülaziz( 17) ( H. /17–102 / M. 638–720)



2- İmam-ı Şafii( 18 ) ( H. 150–204 / M. 767–819)



3- Ebu'l-Hasan Ali El- Eş'ari ( H.260–324 / M.873–936)



4- Ebu Bekir Bakıllani ( v. 403/1013)



5- İmam-ı Gazali ( H. 450–505/M. 1058–1111)



6- Fahreddin-i razı ( H. 544–606 / M.1149–1209)



7- Mevlana Celalettin-i Rumî ( H. 604–672/ M.1207–1273)



8- Zeynüddin-i Irakî ( v.H. 805/ M. 1402)



9- İmam-ı Sahavi( 19) ( v. H. 902)



10- Celaleddin-i Suyutî ( H.849–911/ M.1445–1505)



11- İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani( 20) ( H. 971- 1033 / M. 1563-1624)



12- Şah Veliyullah Dehlevi ( H.1114–1176 / M. 1702–1762)



13- Mevlana Halid-i Bağdadi( 21) ( H.1193–1242 / M. 1779–1826)



14- Bediüzzaman Said Nursi. ( H.1293 – 1380 / M. 1876–1960)



Mevlana Halid-i Bağdadinin talebelerinden Mustafa İsmet Efendi "Risale-i
Kudsiye" isimli Osmanlıca Nakşibendî Tarikatı Halidiye Kolu usulünü
beyan eden eserinde Mevlana Halid'den sonra Müceddit olarak "Mehdi"nin
geleceğini, başka müceddidin olmayacağını ehl-i keşfin haber verdiğini
açıkça yazar ve talebelerine ders verir.( 22)



Bediüzzaman Said Nursi yüz yıllık Mevlana Halid'in cübbesi Asiye hanımın
dedesi Küçük Âşık aracılığı ile intikal etmiştir. ( 23) Böylece her
cihetle Müceddit olduğu kesinlik kazanmıştır.



Bediüzzaman'ın çok belirgin ve diğerlerinden farklı bir özelliği de
Müceddit olarak zatını değil; "Risale'i Nuru" göstermiş olmasıdır.
Tecdit işi ve işlevi bir şahıstan bir kitaba intikal ettirilmiştir.
Bediüzzaman bunu tahdis-i nimet( 24) olarak ilan etmektedir. Buna yine
"Risale-i Nur'un Şahs-ı Manevisi" adını vererek kendisinden sonra bir
şahıs beklentisi içinde olunmaması gerektiğini ima ederek son Müceddit
olduğunu ince bir siyasetle ifade etmiştir.



Bu mücedditlerin dışında tarikat şahları ve aktapları vardır ki, onlar
hidayet rehberleri olmuşlardır. A. Kadir Geylani, Ahmed Yesevi,
Muhyiddin-i Arabi, Şazeli gibi... Ancak tarikat şeyhleri her ne kadar
âlim ve abid de olsalar mücedditlerin ve müçtehitlerin makamına
ulaşamazlar. Onlar da müçtehit ve mücedditlere uymak
mecburiyetindedirler. Çünkü bir Müslüman tarikat şeyhinin sözünü
tutmazsa bir şey lazım gelmez. Ama bir müçtehidin şeriattaki içtihadına
muhalefet etse günaha girer. Bunun için tüm ehli tarikat şeriatın kabul
ettiği bir ehl-i hak mezhebe uymuş ve tabilerini de uymaları konusunda
uyarmışlardır. Zira şeriatta imam olan bir müçtehid veya müceddid
zamanın imamı ve halifesi gibidir. O asırdaki tüm tarikat şeyhleri onun
emrindeki vali, kaymakam ve mahalle muhtarı gibidirler. Herkes haddini
bildiği ve imama ittiba ettiği ölçüde maiyetindekilere hükmedebilir ve
Allah'ın rızasını kazanabilirler. Tüm hak tarikatın şeyhleri bu
sınırları en iyi şekilde korumuşlardır.



Mehdi de son müceddit olacağı için âl-i beytten, yani peygamber
soyundandır. Bu husus Al-i Resulün, Al-i İbrahim gibi olacağı gerçeğine
de uygundur. Her müslümanın namazın tahiyyatında okuduğu salâvat
duasının bu istikametli yolu Allah'tan istemesi anlamında çok
manidardır.



Mücedditlerin çoğu Peygamberimiz'in ( sav) neslinden gelmişlerdir. Kimi
Haseni, kimi de Hüseyni'dir. Bundan dolayı peygamberimiz ( sav) "Size
iki şey bırakıyorum, biri Kitabullah, diğeri de Ehl-i Beytim"( 25)
"Kıyamette bu iki emanetten soracağım"( 26) buyurmuşlardır.



Yüce Allah da, "Resulullah sizden hiçbir ücret beklemez, ancak Ehl-i
Beyt'ine sevgi bekler"( 27) buyurarak nazarları o yöne çekiyor. Çünkü
"Ehl-i Beytim Nuh ( as)ın gemisi gibidir. Ona sığınan kurtulur."( 28 )
İmam-ı Rabbani de, "Ehl-i Beyt'imi sevmek, ehl-i sünnetin sermayesidir"(
29) hadisini nakleder.



Müminlerin devamlı duası selavat-ı Peygamberi olan "Allah'ım al-i
İbrahim gibi al-i Muhammed'in neslini de mübarek kıl" duası kabul
edilmiştir ki, Al-i İbrahim neslinden peygamber geldiği gibi, Al-i
Resulullah'dan da müceddid ve müçtehitler silsilesi gelmiş.
Peygamberimiz ( sav) Ehl-i Beyt'ine muhabbeti emrederek, ümmetin
istikametini istemiştir. Ehl-i Beytine sevgisinin sırat-ı müstakimi
netice vereceğini, beliğane ifade etmiştir.



Kıyamete yakın Hz. Mehdi tüm müceddid ve müçtehidler silsilesini
birleştirip son bir irşad görevi yapacaktır. Allah'ın ( cc) gerçek
velileri bu müceddit ve müçtehitlerdir. Çünkü İmam-ı Azam buyurdular:
"Alimler Allah'ın velileri değil ise yer yüzünde veli yoktur."



Peygamberimiz ( sav) veliler hakkında "Yüce Allah buyurdu, kim benim
velime, veli kuluma düşmanca davranırsa, ben ona harp ilan ederim.
Kulumun bana yaklaşmak için yaptıklarının katımda en sevimli olanı
üzerine farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum bana nafile ibadetlerle de
yaklaşmaya devam eder. Nihayet onu severim. Onu sevince de, onun
işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum.
Benden bir şey isterse, şüphesiz ona veririm. Bana sığınırsa onu
korurum, benden bir şey isterse kabul ederim" buyurmuşlardır.( 30)



İbn-i Hacer, "Veli, Allah'ı bilen ve ona itaatte devamlı olan ve ihlâslı
olan kişidir" der. Yemenli Şevkani de bunu kabul eder. Nitekim Yüce
Allah veliyi tarif ederken: "İman ve takvayı esas alır."( 31)



Veli, ihlâsla, Allah rızası için emr-i İlahiyi icraya çalışan ve rızadan
ayrılmayan kuldur. Şu halde, onun hiçbir günahı yokken ona düşman olup
yaptıklarına karşı çıkan, onun temsil ettiği iman ve ibadet ve ahlaka
düşman olmuş oluyor demektir.



İhlâs ve ihsan mertebesine ulaşan veliler de ibadeti, ceza ve mükâfat
için değil, Allah'a olan sevgi ve bağlılığından dolayı yaparlar. İbadet,
onların ruh gıdalarıdır. O'na yaklaşmak için vasıtalarıdır.



Farz ibadet içinde haramdan kaçmak da vardır. Nafile ibadetler içinde de
zikir, tesbih, dua ve tefekkür vardır. Hadisin anlamı: "İçlerine
koyduğum nurum sebebiyle onun kulağı, gözü olurum, emrim ve rızam dışına
çıkmazlar. Yaptıkları işlerde bu nur ile yardım ederim de, bu iş uygun
ve düzgün olur"( 32) anlamındadır. Şevkani bu hadisi izah eden
"Katru'l-Veli ala Hadisi'l Veli" adında müstakil bir eser yazmıştır.



Peygamberimizin ( sav) "Ehl-i Beyt'im Nuh'un ( as) gemisi gibidir. Buna
sığınanlar kurtulur"( 33) hadisinin anlamı mücedditler ve müçtehitlerden
her hangi birisine uyan kurtulur demektir. Tabii ki her asrın insanı o
asırdaki müceddide uymalıdır. Nitekim bu konuda da hadis vardır: "Asrın
imamını tanımayan cahiliye üzerine ölür." Cahiliyenin ne olduğunu bilen
bu hadisi anlamakta zorlanmaz.



Dipnotlar:

( 1) Kur'an-ı Kerim, Fatır, 35:28

( 2) Mektubat, ( 1998 ) 425; Kastamonu Lah. ( 2001) s.145

( 3) Şemsü'l-Hak Muhammed el-Azimabadi, Avni'l-Ma'bud fi Şerh-i Sünen-i
Ebi Davud, ( Medine, 1389/1969) XI: 385 Ebu Davud, Melahim, 1; Ebu
Davud, Mişkat, 1: 82; Keşfü'l- Hafa, 1: 243–244

( 4) Avnü'l-Ma'bud, XI: 386

( 5) Celaleddin-i Suyuti, et-Tehaddüs bi-Nimetullah, Nşr: E. Sartain ( Cambridge, 1975) 11:216

( 6) Azimabadi, Avnül-Ma'bud, XI: 386

( 7) Suyuti, Tahaddüs bi-Nimetilllah, 1:225–226

( 8 ) Kur'an, Âl-i İmran, 3:164; Â'raf, 7:103, Yunus, 10:74; İsra, 17:15; Kasas, 28:59; Mü'min, 40:34, 62:2

( 9) Suyuti, Tahaddüs bi-Ni'metillah, 1:218

( 10) Sirhindi, Mektubat, ( Karaçi, 1393/1973) 2:21 ve 1:390

( 11) Avni'l- Ma'bud, 11: 386

( 12) Sikke-i Tasdik-i Gaybi, ( 2001) s. 230–231; Şualar, ( 1997) s. 677

( 13) Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 230–231

( 14) Sözler, ( 1998 ) s. 706

( 15) İbn-i Hacer el- Askalanî, Fethu'l-Bârî, 13:213

( 16) Buhari, Ahkam, 51; Müslim, 3:1452; İbn-i Hibban, Sahih, 15:43; Hâkim, Müstedrek, 3:715

( 17) Hilafet noktasında. Bu isimde, Zühri, Ahmed bn. Hambel,
mütekaddidimin ve müteharrin imamlarından bazılarının ittifakları
vardır. ( Avnü'l- Ma'bud 11: 384–387)

( 18 ) Ahmed bn. Hambel onu müceddid olarak kabul ederken, ( Keşf'l-
Hafa, 1: 244) Mevdudi ise, dört mezhep imamını bir müceddid kabul eder. (
İslamda İhya Hareketleri, Mevdudi, s. 55–56)

( 19) Keşfü'l- Hafa, 1:244

( 20) Şualar, 152

( 21) Bediüzzaman, Sikke-, Tasdik, 15

( 22) Mustafa İsmet Efendi, Risale-i Kutsiye, ( Osm.) s. 76

( 23) Kastamonu Lahikası, 62; Sikke-i Tasdik, 14–16; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 44, 46, 47

( 24) Duha, 93:11

( 25) Tirmizi, 2:308; Müslim, Fazail-i Sahabe, 1

( 26) Ebu Nuaym, Hilyetü'l Evliya, 1: 355

( 27) Şura Suresi, 42:23

( 28 ) Hilyetü'l - Evliya, Ebu Nuaym, 4:306

( 29) İmam-ı Rabbani, Mektubat, c:2; 36.Mektup

( 30) Buhari, Rikak, 28

( 31) Yunus, 10:62–64

( 32) Şevkani, Katrü'l- Veli ala Hadisi'l- Veli, s.427–436

( 33) Mektubat-ı Rabbani 1: 51.Mektup





Kaynaklar :

----------------------

halveti tc

turkiyegazetesi

sonpeygamber info

Sorularla İslamiyet

israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,340

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Friday, August 11th 2017, 12:25pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi