Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,275

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Wednesday, July 26th 2017, 10:06pm

Ef’âl-i Mükellefîn



Ef’âl-i Mükellefîn Nelerdir?

İslâm dîni akıllı ve bâliğ olan müslüman erkek ve kadınlara bazı emir ve yasaklarda bulunmuştur. Bu emir ve yasaklara teklif, müslümanlara da mükellef denir. Mükelleflerin işlemeleri veya işlememeleri gereken şeylere ef’âl-i mükellefîn denir.

Ef’âl-i Mükellefîn Sekizdir

Farz: Kat’î delil ile sabit olan hükümlerdir ve iki kısımdır:
a) Farz-ı ayın: Mükellef her müslümanın ancak kendisinin yapması ile yerine gelen amellerdir. Beş vakit namaz ve oruç gibi.
b) Farz-ı kifâye: Bazı müslümanların yapmaları ile diğer müslümanlardan mesûliyet kalkan farzlardır. Cenâze namazı ve selâm almak gibi. Eğer böyle bir farzı müslümanlardan hiçbirisi yapmazsa hepsi mes’ûl olurlar.
Vâcip: Farz derecesinde kat’î olmayan delille sabit hükümlerdir. Vitir ve bayram namazları gibi.
Sünnet: Peygamberimizin sözü, işi ve başkası yaptığında hoş gördüğü şeylerdir. Sünnet ikiye ayrılır:
a) Sünnet-i müekkede: Peygamberimizin devamlı olarak yapıp, pek az terk ettiği sünnetlerdir. Sabah ve öğle namazının sünnetleri gibi.
b) Sünnet-i gayri müekkede: Peygamberimizin arasıra yaptığı sünnetlerdir. İkindi ve yatsı namazının ilk sünneti gibi
Müstehab: Peygamberimizin bazen işledikleri şeylerdir. Sadaka vermek ve nâfile oruç tutmak gibi.
Mübah: İşlenmesinde sevap, terk edilmesinde günah olmayan şeylerdir. Oturmak, kalkmak, yemek, içmek gibi.
Mekruh: işlenmesi hoş görülmeyen ve amelin sevâbını eksilten şeylerdir. Namaz içinde etrafa bakmak gibi.
Hanefi mezhebine göre mekruh; tahrimen mekruh ve tenzihen mekruh olmak üzere iki kısma ayrılır.
Tahrimen mekruh: harama yakın olan mekruhtur. Vacip olan bir şeyi terketmek gibi. Tahrimen mekruh olan bir şeyi işlememek sevaptır, işleyenin ise azaba uğrama ihtimali vardır.
Tenzihen mekruh: helâle yakın olan mekruhtur. Namazın sünnet ve adabını terk etmek gibi. Tenzihen mekruh olan bir şeyi terkedene sevap, yapana da azab yoktur, kınama vardır.
Müfsid: Başlanmış bulunan bir ibâdeti bozan şeylerdir. Abdestli iken bir yerinden kan veya irin çıkmak, namazda gülmek ve oruçlu iken bir şey yemek gibi.
Haram: İşlenmesi kat’i delille yasak edilen şeylerdir. Alkollü içki içmek, anaya-babaya âsi olmak gibi.
Helal :Sözlükte ‘düğümü çözmek’, ‘bir şeyin serbest ve helal olması’, anlamlarına gelen ‘hall’ ( الحل) mastarından türeyen helal kelimesi, ‘yapılması dinen serbest olan şey’ anlamına gelir.

Allah Teâlâ bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur…” ( Bakara, 2/29)

Bu ayet, yeryüzünde bulunan her şeyin insanlara mubah olduğunu gös­termektedir. Ama bunların zararlı ve pis olanlarıyla başkasının hakkı olmuş şeyler Kur’an-ı Kerim’deki diğer ayetlerle haram kılın­mıştır. İnsanların canı ile ırz ve namusu da haram kılınan şeyler­dendir. Hayatın devamı için şart olan can, mal, ırz ve namus güven­liği sağlandıktan sonra “Eşyada aslolan ibâhadır, haram olduğuna dair bir delil bulunmayan şey mubah kabul edilir.” sözü İslam hu­kukunun temel prensiplerinden olmuştur. Demek ki, aksine bir hü­küm bulunmayan her şey mubah ve helal sayılır.

Buna göre bir kimse, evine gittiği bir zat tarafından kendisine sunulan bir yiyeceği yiyebilir. “Acaba bunu helalinden kazanmış mı­dır; acaba bunun bedelini sahibine vermiş midir; yoksa bunu gasb mı etmiştir?” diye araştırması gerekmez.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir:

“Helal bellidir, haram da bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır ki, birçok kimse onu bilmez. Şüpheli şeylerden sakınan, dinini ve ırzını korumuş olur. Onları işleyen, bir korunun yakınında hayvanını güden bir çoban gibidir; yasak bölgeye düşebi­lir.” ( Buhari, İman 39, Büyû’ 2; Müslim, Müsâkât 107-108 )

Hadis-i şerif şöyle açıklanabilir:

Eşya üç kısımdır:

1- Helal olduğu açıkça belli olan ve bu hususta kapalı bir yanı bu­lunmayan şeyler: Ekmek, meyve, su, konuşma, yürüme gibi.

2- Haram olduğu açıkça belli olanlar: Sarhoş edici içkiler, domuz eti, ölü hay­van eti, kumar, zina ve yalancılık gibi.

3- Kendilerinde kapalılık bulunan, helal mi yoksa haram mı ol­duğu açıkça belli olmayan şeyler. Bunlar, bazı yönleriyle helal, bazı yönleriyle haram olarak değerlendirilebilecek özellikte şeylerdir. Hem helal olduklarına hem de haram olduklarına dair delil getirile­bilir. İnsanların çoğu bu gibi şeyleri gereği gibi değerlendirip bir ka­rara varamazlar. Bu konudaki kararı ancak müçtehitler verebilir. Bu sahada bulunan bir şeyi müçtehidin biri helal sayarken diğeri haram sayabilir. İçtihat yapabilecek seviyede olmayanların bu sahada bulu­nan şeylerden sakınmaları bir takva gereğidir. Hadis-i şerifte tavsiye edilen budur. Müçtehitlerden birinin kararına uyarak hareket etmek de mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ, “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.” ( Enbiya 21/7) buyurmuştur.
Öncelikle şunu bilmemiz gerekiyor ki İslamiyet’te haramların ve helallerin ne olduğunu sadece Allah belirler.

Peygamberlerin bile herhangi bir şeyi haram kılma ya da helal sayma gibi bir yetkisi yoktur. Onlar sadece Allah’ın emir ve yasaklarını, koyduğu haramları ve helalleri yer yüzünde yaşayan insanlara bildirmek için birer aracıdır. İslamiyet’te Allah’tan başka hiç kimsenin de helalin ya da haramın ne olacağını belirleme yetkisi yoktur ve olamaz.

Hatta Allah’ın haram kılmadığı bir şeyi “haram” ilan etmek ya da Allah’ın helal kabul etmediği bir şeyi “helal” kabul etmek son derece çirkin bir davranış olarak görülmüş, haddi aşmak olarak kabul edilmiştir. Bunların ötesinde günah olarak kabul edilmiştir. Helal ve haram son derece önemli konular ve hassas dengelerdir. Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helal kabul edenlerin yolundan gitmek “şirk” olarak görülmüştür. ( Hangi Davranışlar Şirke Girer?) Yani Allah’tan başkasını ilah edinmek. Ve bu da Allah’ın affetmeyeceği iki günahtan birisidir. Diğeri kul hakkına girmektir. Elbette ki tövbe edip hal ve davranışlarını düzeltenlerin affolunacağını Allah insanlara Kuran – ı Kerim’de bildirmiştir.
Haram demek yapılması bizzat Allah tarafından yasaklanmış eylemler demektir. Allah’ın peygamberleri aracılığıyla kullarına yasak ettiği, izin vermediği davranışların bile bile yapılması demektir. Yapıldığı takdirde günah vardır. Örneğin; içki içmek, kumar oynamak, zina yapmak.

Helal ise, Allah tarafından serbest bırakılmış, yapılmasına izin verilen eylemlerdir.

Haram kılınmış bir şey herkes tarafından zamanla helal bir davranış gibi algılanıp yapılsa da, bu konuda getirilmiş ayetler hiçbir zaman değişmez. Allah yasak kıldığı şeyleri yapan kulları sevmez. Ancak zamanla haramdan uzaklaşıp tövbe eden kulların affedileceği bizlere Kuran’da müjdelenmiştir. Aynı şey, Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram kabul edenlerin yolundan gidenler için de geçerlidir.

Kuran-ı Kerim’deki Maide Suresi’nin 87. Ayetinde konuyla ilgili şu sözler bulunmaktadır: “Ey İman edenler! Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri ( kendi kendinize) haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.”

Bazı insanlar süs eşyalarının haram olduğu konusunda gayet emindir. Üstelik Allah’tan gelen böyle bir ayet olmadığı halde. Bakın Mümin Suresi’nin 56. Ayeti’nde ne yazılıdır: “Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir.”

Ve Yunus Suresi’nin 59. Ayetinden de bir alıntı yaparak konumuzu zenginleştirelim: “Ne oldu size de Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal?” De ki: “Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

Allah’ın bizlere Kuran’da belirttiği haram ve helallerin sayısı bu makalemize sığamayacak kadar çoktur. İşte bu yüzden, Hz. Muhammed ( SAV)’in ölmeden kısa bir süre önce yaptığı “Veda Hutbesi”’nde en çok vurguladığı haramlara değinmek istiyoruz.

Putperestlik ve Cinayet Hutbesi; Peygamber Efendimiz ( SAV)’in Veda Hutbesi’nde ilk olarak dile getirdiği haram; putperestlik ve insanların birbirini haksız yere öldürmesidir. Bakın Peygamber Efendimiz ( SAV)’in bu konuyla ilgili sözleri nasıldır: “Sakın benden sonra eski sapıklıklarınıza dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız!”

Faiz; İkinci olarak vurguladığı haram, faizdir. Her kim ki bir diğer kişiden faiz amacıyla bir şey aldıysa onu hemen sahibine vermesini emrediyor. Faizin her türlüsünün kaldırıldığını belirtiyor ve kaldırmış olduğu ilk faizin de amcası Abbas’ın faizi olduğunu belirtiyor. Elbette ki faiz amacıyla verilmiş ana paraların helal kabul edilip geri alınabileceğini de ekliyor. Sadece faiz kısmını haram ilan ediyor.

Cahillik Adetleri ve Kan Davaları; Peygamberimizin üçüncü olarak vurguladığı haram ise cahillik adetleri ve kan davalarıdır. Cahillik dönemindeki adetlerin hepsini ayağının altına aldığını belirtiyor ve bütün kan davalarını kaldırıyor. Ve ilk başta da kendi akrabalarının kan davasını kaldırıyor. Ve şeytana her ne olursa olsun uyulmamasını orada bulunan Müslümanlara buyuruyor.

Kadın Haklarına Uymamak; Daha sonrasında Peygamber Efendimiz ( SAV)’in üzerinde durduğu en büyük haram, kadın haklarının gözetilmemesidir. Onların hakkının yenmesidir. Erkeklerin, eşlerini Allah’ın bir emaneti olarak aldığını belirtiyor ve de bu emanete çok iyi bakılması gerektiğini emrediyor. Hem erkeklerin kadınlar üzerinde hakkı olduğunu açıklıyor hem de kadınların erkekler üzerinde hak sahibi olduğu konulara değiniyor.

Eşlerin Birbirine Karşı Görevi; Kadınların erkeklere karşı görevinin yataklarına bir yabancıyı almamaları ve kocalarının hoşnut olmadığı, sevmediği kişileri onların izni olmadan eve almamalarıdır. Erkeklerin kadınlara karşı görevi ise, yukarıda sayılan kadın görevlerini yapmadıkları sürece onlarla yatağa girmemeleri ve onları bu yoldan sakındırmaya çalışmalarıdır. Ve onlara yiyeceklerini, giyeceklerini temin etmektir. Müslümanlara Kuran – ı Kerim’i ve Peygamber sünnetlerini emanet olarak bıraktığını, Müslümanların bunlara uydukça asla yoldan şaşırmayacaklarını açıklıyor.

Cinayet ve Hırsızlık; Müslümanlara Müslüman’ın kanının ve malının haram olduğunu belirtiyor. Elbette ki gönül rızasıyla alıp verdiğiniz mallar bu haram kategorisine girmemektedir.

Miras; Her miras sahibine, mirastan kalan hakkın tas tamam verilmesini de emretmiştir. Elbette burada belirtilen bütün haram ve helaller Peygamber Efendimiz ( SAV)’e Hz. Cebrail aracılığıyla bildirmiştir. Hz. Muhammed ( SAV) bu haram ve helalleri insanlara duyuran bir aracıdır.

Soyunu İnkar Etmek veya Kendi Soyunu Üstün Kabul Etmek; Ayrıca, insanın kendi babasını, soyunu inkar etmesini de yasaklamış; bunu yapanları lanetlenmekle korkutmuştur. Ve bu kimselerin şahitliğinin kabul edilmeyeceğini bildirmiştir. Ayrıca bu kimselerin tövbesinin de kabul olunmayacağını söylemiştir. Bunun dışında üzerinde en çok durduğu haramlardan biri de kendi soyunu, ırkını, sülale veya aileni diğerlerinden üstün tutmaktır. Bu konuda insanları çok dikkatli bir şekilde uyarmış ve hiç kimsenin bir diğerinden zenginlik, köken, ırk vb. sebeplerle üstün olamayacağını ilan etmiştir. Asıl üstünlüğün, din ve takva yönünden olduğunu belirtmiştir. Arap’ın Türk’e ya da Türk’ün Kürt’e karşı bir üstünlüğü yoktur. Elbette ki kimin dini inancı daha kuvvetli ise ve kim Allah’ın emir ve yasaklarına daha iyi uyuyorsa asıl üstün olan odur dinimize göre.

Hiç Kimse İşlemediği Bir Günahtan Yargılanamaz; Peygamber Efendimiz ( SAV)’in üzerinde durduğu en önemli noktalardan birisi de, hiç kimsenin kendi işlemediği bir suçtan ceza alamayacağıdır. Bir babanın işlediği suçun cezasını evladı dahi çekemez. Çünkü o cehalet döneminde insanlar başkalarının suçlarından ceza alabiliyorlardı ve Hz. Muhammed ( SAV), Veda Hutbesi’nde bu konunun yasak olduğunu bildirmiştir.

İslam'da Helal Olan Şeyler Nelerdir?
Helal Nedir?

Helal meşru manasına gelen bir Arapça kelimedir Allah ( cc) Kuran-ı Keriminde
Müslümanlara ve bütün insanlara helâl olan şeyleri yemelerini emrediyor Bu
mesajı bildiren pekçok ayetin arasında yer alan birkaç ayet meali şöyledir: “Ey
İnsanlar ! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin,
şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır”
( 2/168 ) “Ey İman edenler! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yiyin, eğer
siz gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükrediniz” ( 2/172) “Allah’ın
size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş
bulunduğunuz Allah’tan korkun” ( 5 /88 ) Aşağıdaki gıda maddeleri kesin
Helâldir:

-İnek,koyun deve ve keçi sütü

-Bal

-Balık

-Sarhoşluk vermeyen bitkiler

-Taze veya tabii olarak dondurulmuş meyveler

-Yer fıstığı, antep fıstığı, fındık, ceviz gibi kabuklu ve reçineli meyveler
Buğday, arpa, pirinç, çavdar, yulaf gibi taneli gıdalar Sığır, deve, koyun,
keçi, geyik, tavuk, ördek gibi hayvanların ve av kuşlarının etleri de Helâldir
Ancak İslâmi usule göre kesilmiş olmaları şarttır İslami usulle kesme ise şöyle
yapılmaktadır: Öncelikle hayvanı kesecek olan insan Müslüman olmalıdır ( Ehl-i
Kitab’da olabilir) Hayvan yere yatırılmalıdır Gırtlağı üç ana kan damarının
kesilebilmesi için keskin bir bıçakla yarılmalıdır Hayvanın gırtlağının acı
vermeden kesimi esnasında, kesen şahıs Allah’ın adını zikretmeli veya “Bismillah
Allah-u Ekber” gibi duayı tekrar etmelidir

Haram Nedir?

Haram; gayri meşru, meşru olmayan manasına gelen bir Arapça kelimedir Kuran-ı
Kerim ve Peygamberimiz ( sav) in sünnetinin ışığında fakihlerin Haram
olduklarında ittifak ettikleri maddeler aşağıda çıkarılmıştır:

-Domuz

-Kan

-Et yiyen hayvanlar

-Ölmüş hayvanın parçaları

-İslâmi usulle kesilmemiş, eti helâl hayvanlar

-Sürüngen ve böcekler Şarap, Etil alkol ve İspirto Yukarıda zikredilmiş maddeler
Haramdır ve bütün müslümanlar tarafından kaçınılmalıdır “Ey İnsanlar!
Yeryüzünde temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o,
sizin için apaçık bir düşmandır” ( Bakara 168 ) âyet-i kerimesine dikkat
edilirse Cenab-ı Hak bu husuta sadece Müslümanlara değil, bütün insanlara hitab
etmektedir Ayrıca Maide sûresi üçüncü ayetinde de Cenab-ı Zül Celâl hazretleri
iman edenlere şöyle buyurmaktadır: “Leş, kan, domuz eti, Allâh ( cc)’dan
başkası adına kesilenler, boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp
yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından yenmiş olanlar ( canları çıkmadan önce
kesmemişseniz) ve dikili taşlar üzerinde boğazlananlar haram’dır” Helâl ve
haram hususunda İslâm’ın temel kaideleri ise şöyledir:

-Helâl eşyanın aslındadır

-Helâl ve haram kılma hakkı yalnız Allah ( cc) ındır

-Helâl’i haramlaştırmak, Allah ( cc) ‘a ortak koşmanın eşidir

-Haram emri, bir şeyin çirkin ve zararlı oluşuna göredir

-Helâl’de, haram’dan kaçınmak için her şey vardır

-Harama götüren herşey haramdır

-Haramı helalleştirmek için hile yapmak haramdır

-Sadece iyi niyet haramı helal yapmaz

-Şüpheli olan herşeyden kaçınmak esasdır

-Haram herkes için haramdır Zaruretler mahzurları mübah kılar Kısaca
özetlersek: Helal olma şartları: Alkol kullanmadan, eti helal ve kesimi İslami
usulle yapılan hayvani veya bitkisel tabanlı katkı maddeleri %100 helal kabul
edilir Haram olma şartları: Yenmesi haram kılınmış veya kesimi İslami usulle
yapılmamış hayvani kaynaklı veya bitkisel olduğu halde alkolle muamele görmüş
maddelerden yapılmış katkı maddeleri %100 haram kabul edilir Şüpheli olma
şartları: Yenmesi haram kılınmış veya İslami usulle kesilip kesilmediği, bitki
kökenli olduğu halde alkolle muamele yapılıp yapılmadığı bilinmeyen katkı
maddeleri de şüpheli kabul edilir

Haram olan işler / Günahlar


Allah’a şirk ( ortak) koşmak,
insan öldürmek,
sihir ( büyü) yapmak,
namazı terk etmek,
zekatı vermemek,
anne-babaya karşı gelmek,
faiz alıp-vermek,
haksızca yetim malını yemek,
Peygamberimiz’e yalan isnad etmek ( Hadis uydurmak),
özürsüz Ramazan orucunu bozmak,
savaş meydanından kaçmak,
zina yapmak,
liderin halkına zulmedip zorbalık yapması,
içki içmek,
büyüklenmek,
kendini beğenmek,
övünmek,
yalan yere şahitlik etmek,
livata yapmak,
iffetli kadınlara iftira atmak,
ganimetten, zekat malından ve devletten para ve mal çalmak,
insanların mallarını haksız yollarla almak,
hırsızlık yapmak,
yol kesmek,
yalan yere yemin etmek,
yalan konuşmak,
intihar etmek,
hâkimin hükmünde haksızlık yapması,
kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemeleri,
hulle yapmak ve yaptırmak,
leş, kan ve domuz eti yemek,
haraç toplamak,
riyakarlık yapmak,
Allah’a ve Resulü’ne ihanet etmek,
ilmi gizleme ve sadece dünya için öğrenme,
yaptığı iyiliği başa kakmak,
kaderi inkar etmek,
insanların duymalarını istemediği şeylerini gizlice dinlemek,
lanet okumak,
devlete karşı çıkmak,
kahin, büyücü ve müneccimi ( falcı) tasdik etmek,
nüşûz ( kadının beyine haksız yere huysuzluk yapması),
akrabalarla ilişkiyi kesmek,
koğuculuk yapmak,
ölenin arkasından bağırıp-çağırıp,
kendini dövmek,
soya-sopa sövmek,
haddi aşma, başkalarının hakkını çiğnemek,
silahlı isyan yapmak ve büyük günahları kabul etmemek,
müslümanlara eziyet ve küfretmek,
evliyaullaha eziyet ve düşmanlık yapmak,
kibrinden elbiseyi yerlerde sürümek ( Elbiseyle gösteriş yapmak),
erkeklerin altın ve ipek giymeleri,
Allah’tan başkası adına kurban kesmek,
sınır ve insanlara yol gösteren levhaların yerini değiştirmek ve sökmek,
sahabelere sövmek,
sapıklığa çağırma veya kötü bir çığır açmak,
herhangi bir kesici aleti kardeşine doğru tutarak korkutmak,
bilerek babasından başkasına baba demek,
uğursuzluğa inanmak,
altın ve gümüş kaptan içmek ( kullanmak),
Haktan saparak münakaşa tarzında tartışmak,
niza yapmak, hizmetçilerine haksızlık edip zulmetmek,
tartıda ve ölçüde haksızlık yapmak,
Allah’ın azabından emin olmak,
Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek,
iyilik yapana nankörlük yapmak,
fazla suyu hapsedip kimseye vermemek,
hayvanın yüzünü dağlamak,
kumar oynamak,
Harem ( Mekke) bölgesinde taşkınlık yapmak,
Cuma namazını terk edip tek başına namaz kılmak,
Müslümanları gizlice izlemek ve mahremlerini açığa çıkarmak.

-------

Mekruh ile ilgili Bilgiler


Mekruh, Şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil anlamında usûl-i fıkıh terimidir.

Sözlükte "çirkin bulmak, kötü görmek, istememek; meşakkat, sıkıntı, zorluk" gibi anlamlara gelen kerh ( kûrh, kerahet, kerâhiyyet) kökünden türeyen mekruh kelimesi "içerisinde zorluk ve sıkıntı bulunan, hoşa gitmeyen, çirkin ve kötü görülen şey" demektir. "Kerh" ve "kürhün” aynı mânaya geldiğini söyleyenlerin yanı sıra, bunlar arasında farklılığın bulunduğunu belirten dilciler de vardır.

Kerh, insanın dıştan gelen baskı sonucunda katlanmak zorunda kaldığı meşakkati, kürh ise kendi iradesiyle katlandığı hoş olmayan bir durumu ifade eder. Bu da tabiatı itibariyle hoşlanmadığı ve akıl yahut dinin hükmü açısından tasvip etmediği hususlar olmak üzere iki türlüdür. Dolayısıyla bir kimsenin aynı şey için, "Bunu istiyorum, fakat kerih görüyorum" dediğinde, "Mizaç olarak onu istiyorum, ancak aklî veya şerî bakımdan hoş görmüyorum." anlamını ya da bunun aksini kastetmesi mümkündür.

Aynı kökten türeyen kerih "çirkin görülmüş, hoşa gitmeyen şey", ikrah da "bir kimseyi istemediği ve hoşlanmadığı bir fiili yapmaya zorlamak" anlamına gelir.

Usûl-i fıkıh terimi olarak mekruh genellikle "şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil" şeklinde tarif edilir. Ayrıca fürû-i fıkıh kitaplarında bazı haram, mekruh ve helâl fiillerin ele alındığı bölümlere "kitâbü'l-kerâhiyye ve'l-istihsân" adı verilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde kerh kökünden türemiş kelimelerin sözlük anlamlarında sıkça kullanıldığı görülmektedir. Mekruh ise sadece,

"Bütün bu sayılanların kötü olanları rabbinin nezdinde çirkindir."( İsrâ 17/ 38 )

mealindeki âyette geçer. Bundan önceki âyetlerde Allah katında hoşa gitmeyen ve çirkin görülen davranışlar geçim endişesiyle çocukları öldürmek, zinaya yaklaşmak, haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın saygın kıldığı cana kıymak, yetimin malını haksız yere yemek, ölçüye ve tartıya riayet etmemek, hakkında bilgi sahibi olunmayan şeyin ardına düşmek, yeryüzünde böbürlenerek yürümek şeklinde sayılmıştır. ( İsrâ 17/ 31-37).

İlk dönem İslâm âlimlerinden bazılarının bir davranışın dinî hükmünü belirtirken kullandıkları, "Bu mekruhtur; bunu çirkin görürüm" şeklindeki ifadelerde, mekruh kelimesinin ve aynı kökten türeyen fiillerin yerleşik fıkıh usulü terminolojisinde kısmen haram, kısmen de mekruh terimleriyle belirtilen durumları karşıladığı görülür.

Fıkıh usulünde "teklifi hüküm" başlığı altında şâriin mükelleften bir işi yapıp yapmamasını istemesi veya onu serbest bırakması beş ana ihtimale göre ele alınır. Kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmasını istedikleri vacip ( farz), kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmasını istedikleri mendup, kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmamasını istedikleri haram, kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmamasını istedikleri mekruh ve serbest bıraktıkları mubah terimiyle ifade edilir.

Şafiî mezhebine mensup usulcülerce ( mütekellimîn) şâriin mükelleflerin fiillerine ilişkin hitabı, Hanefî usulcülerince ( fukaha) bu hitabın sonucu hüküm olarak nitelendirildiğinden, birinci gruptakilere göre şâriin bir fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istemesi ( mekruh kılması), ikinci gruptakilere göre böyle bir hitabın sonucu ( o fiilin mekruh olması) hükümdür; fakat Arapça'da her iki anlamı belirtmek üzere "kerâhe" kelimesi kullanılır. Buna karşılık meselâ haramda fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda isteyen hitap "tahrîm", bu hitabın sonucu ise "hürmet" olarak adlandırılır.

Mekruh lafzının fakihler arasında farklı mânalarda kullanıldığını belirten Gazzâlî bunları şöyle açıklar

1. "Haram kılınan ( mahzur)" anlamında. İmam Şafiî çok defa, "Bunu kerih görüyorum" derken haramlığı kastetmiştir.

2. "Tenzîhen yasaklanan" anlamında. Bu mânada mekruh, yapılmasına ceza verilmese de bir fiilin terk edilmesinin işlenmesinden daha iyi olduğunu belirten bir kavramdır.

3. "Yasaklanmış olmasa da en uygun olanın terk edilmesi ( terkü'l-evlâ)" anlamında. Meselâ kuşluk namazının kılınmamasının mekruh sayılması, bu hususta bir yasaklama bulunmasından dolayı değil, faziletinin büyüklüğü sebebiyledir.

4. "Haram kılındığında şüphe ve tereddüt bulunan" anlamında. Meselâ yırtıcı hayvanların etini yemek böyledir. Ancak bu anlamdaki mekruhlar içtihada açıktır. Eğer bir müctehidin içtihadı kendisini söz konusu fiilin haram olduğu sonucuna götürürse, bu onun açısından haram iken içtihadı helâl olduğu sonucuna ulaştıran müctehid açısından helâl sayılır ve artık bunu mekruh addetmenin anlamı kalmaz. Fakat karşı görüş sahibinin bu kanaati müctehidin kalbinde haramlık şüphesi meydana getirdiği takdirde kendi, galip zannı helâllik yönünde olsa bile bu fiil için kerahet kelimesinin kullanılmasında sakınca yoktur. Nitekim Hz. Peygamber ( asm),

"Günah kalbin rahatsızlık duymasıdır.” buyurmuştur. ( bk. Mustasfâ, 1/66-67)

Gazzâlî'nin mekruhun anlamıyla ilgili bu açıklamaları Fahreddin er-Râzî, Seyfeddin el-Âmidî, İbnü'l-Hâcib, Zerkeşî ve Şevkânî gibi usulcüler tarafından benzer ifadelerle nakledilmiştir. Fıkıh usulünde genellikle mekruh terimiyle kastedilen, Gazzâlî'nin saydığı anlamlardan ikincisi yani tenzîhen yasaklananlardır. Bu da dinen kesin bir yasağa konu olmayıp, ilgili delillerden terkedilmesinin işlenmesinden daha iyi olduğu anlaşılan durumları belirtmektedir. Zerkeşî "terkü'1-evlâ" ( hilâfü'l-evlâ) adı verilen durumların usulcülerce ihmal edildiğini ve fakihlerce ele alındığını, fakat çoğunluğun kerahet ile ibâha arasında yer alan bu durumların mekruh olarak nitelenmesine karşı çıktığını belirtir.

Usul eserlerinde mekruhun mahiyetini belirlemeye yönelik incelemeler daha çok bunun yasaklanmış bir fiil sayılıp sayılmayacağı, onu işlemenin mâsiyet ve günah olup olmadığı ve bu tür fiillerin kabih/çirkin olarak nitelenip nitelenemeyeceği tartışmaları üzerinden yürütülmekte, bunun simetriği kabul edilen mendup teriminin incelenmesi esnasında belirtilen görüş ve gerekçelere atıf yapılmaktadır. Mu'tezile âlimleri ise mekruhu "terkedilmesinde herhangi bir maslahat bulunan fiil" şeklinde tanımlamışlardır. ( Zerkeşî, 1/296-303)

Şâriin bir fiilin yapılmamasını kesin olarak yasaklamaksızın istemesi değişik şekillerde olabilir; bunların başlıcaları şunlardır:

1. Kesin yasak anlamına gelmeyecek bir bağlamda "kerâhe" lafzını kullanması. Meselâ Hz. Peygamber'in, "Allah analara saygısızlık göstermeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi -ödenmesi gereken hakkı- önlemeyi ve -hak edilmeyen şeyi- istemeyi haram kılmıştır. Onun bunun dediklerini aktararak vakit geçirmeyi, çok soru sormayı ve malı boşa harcamayı da sizin için mekruh görmüştür ( bk. Dârimî, Rikâk, 38; Buhârî, Zekât, 53; Müslim, "Akzıye", 10, 13, 14) mealindeki hadisinin son cümlesinde "kerâhe" kökünden türemiş bir fiil kullanılmıştır.

2. Yasaklayıcı bir sîga kullanmakla beraber bunun haramlığı değil, mekruhluğu ifade ettiğini gösteren başka bir delil ( karine) bulunması. Meselâ,

"Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığı ( ezan okunduğu) zaman hemen Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın." ( Cum'a 62/9)

mealindeki âyette geçen "alışverişi bırakın" emri aslında "alışveriş yapmayın" mânasına gelen, yani cuma namazı sırasında bu işi yasaklayan bir ifadedir. Ancak başka deliller ve bağlam, bu yasağın bizzat alım satımın kötü görülmesi sebebine değil, mükellefi cuma namazının edasından alıkoyması gerekçesine bağlı olduğunu göstermektedir.

3. Bir fiilin yapılmamasını özendirici ifade kullanması. Meselâ,

"Mehrin ( veya nikâhın) en iyisi kolay olanıdır." ( Ebû Dâvûd, "Nikâh", 31)

mealindeki hadiste mehirde kolaylaştırma yolunun özendirilmesi, zıt anlamıyla mehir miktarında aşırıya gitmenin mekruh olduğunu göstermektedir.

Mekruh bir fiilin işlenmesi fakihlerin çoğunluğuna göre cezayı gerektirmez, fakat kınanan ( Müslümana yakışmayan) bir davranış sayılır; bu tür fiilleri Allah rızâsı için terk eden kimse övgüye lâyık olur ve sevabı hak eder.

Hanefî fakihleri ise mekruhu "tahrimen" ve "tenzîhen" kısımlarına ayırıp hükmünü de buna göre belirlemeye çalışmışlardır. Tahrîmen mekruh şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği, ancak bu talebin haber-i vâhid gibi zannî bir delille sabit olduğu durumları ifade eder. Bu tür mekruh harama yakın ve vacibin simetriği kabul edildiğinden, işlenmesinin vacibin terkinde olduğu gibi cezayı gerektireceği belirtilir. Tahrîmen mekruha, başkalarının devam etmekte olan akid müzakeresine katılıp yeni bir teklif yapmak, başkasının evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmak fiilleri örnek verilebilir. Çünkü Hz. Peygamber ( asm) böyle davranışlardan sakınmayı kesin ve bağlayıcı tarzda istemiştir. ( bk. Buhârî, Nikâh, 4; Müslim, Nikâh, 38, 49) Ancak bu talep zannî bir delil olan haber-i vâhidle sabit olduğu için fiil haram değil tahrîmen mekruh sayılmıştır.

Tenzîhen mekruh ise, şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir; helâle yakın sayıldığından bu fiili işlemek cezayı gerektirmezse de kınanır. Allah rızâsı için onu terk eden kişi sevabı hak eder. Bu tür mekruha camiye gidecek kimsenin çiğ soğan ve sarımsak gibi ağır kokan şeyler yemesi örnek verilebilir. Zira Resûl-i Ekrem'in ilgili ikazından ( Buhârî, Ezan, 160; Ebû Dâvûd, Eteime, 41) böyle bir sonuç çıkarılmıştır. ( Ta’rifât, "Mekruh" md.)

Fakihlerin çoğunluğu, konuya ilişkin şer'î delilin kat'îlik ve zannîlik durumunu değil fiili terk etme talebinin kesinlik ve bağlayıcılık özelliğini dikkate aldığından kesin ve bağlayıcı tarzda yasaklanan fiile haram, böyle olmaksızın yasaklanana ise mekruh adını vermiştir. Dolayısıyla her olaya ilişkin delillerin değerlendirilmesi neticesinde farklı somut sonuçlara ulaşılabilmesi bir yana Hanefîler'in terminolojisindeki tahrîmen mekruh cumhur tarafından haram kapsamında mütalaa edilmekte, tenzîhen mekruh ise cumhurun mekruh dediğine karşılık gelmektedir. Bu anlayışın bir uzantısı olarak Hanefîler'e göre vacip zannî delille sübût bulduğundan bunun terki de tahrîmen mekruh kapsamında değerlendirilmiştir. Öte yandan bu ayırım delilin kafîliği-zannîliği ölçüsüne dayalı olduğu için haramı inkâr küfrü gerektirdiği halde tahrîmen mekruhu inkâr böyle bir itikadı sonuca yol açmaz. Hanefî imamlarından Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî'den, bütün mekruhların ( mutlak zikredildiğinde mekruh kelimesinin) haramı belirttiği ve tahrîmen mekruhun harama yakınlığı değil zannî delille sabit haramlığı ifade ettiği nakledilir. Bu nakillerden onunla Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf arasında bu konuda köklü bir görüş ayrılığının bulunduğu izlenimi edinilirse de İbnü'l-Hümâm, Şeybânînin asıl maksadının tahrîmen mekruhu inkârın küfrü gerektirmeyeceğini vurgulamak olduğunu ve bu imamlar arasında esasa ilişkin görüş ayrılığı bulunmadığını ileri sürmektedir. ( bk. İbn Âbidîn, I, 438-439)

Şâtıbî, tek tek ele alındığında mekruh sayılan fiillerin devamlı işlenmesinin âdet haline getirilmesi durumunda konuya küllî bir bakış yapılması ve bunun memnu kapsamında düşünülmesi gerektiğini savunur. Yine mekruhla haram arasında -mendupla vacip arasındaki gibi- bir hazırlama ve hatırlatma ilişkisi bulunduğunu, yani mekruhtan kaçınma gayreti gösteren kişinin öncellikle haramdan uzak durma çabası içinde olacağını vurgular. Diğer taraftan mekruhların mekruh olarak yerleşebilmesi için gerek haramlarla gerekse mubahlarla denk tutulmaması gerektiğine dikkat çeker; birinci tutumun zamanla bunların haramlığı, ikinci tutumun da mubahlığı yönünde bir inancın doğmasına yol açabileceğini belirtir. ( Muuâfakât, 1, 133, 151-152; IV, 331-332)

Müctehid imamların "tahrîm" lafzından çekindikleri için zaman zaman "kerahet" ( mekruh) kavramını "haram" anlamında kullandıklarını hatırlatan İbn Kayyim el-Cevziyye de bu noktayı dikkatten kaçıran bazı mezhep mensuplarının, belirtilen durumları haram değil mekruh olarak nitelemeleri sonucunda o hususlarda tenzihî bir kerahetin, hatta terk-i evlânın söz konusu olduğu kanaatinin yaygınlaştığını, böylece dine ve müctehidlere karşı büyük bir yanlışlığın yapıldığını ifade eder. ( İ'lâmü'l'Muvakkıîn, I, 39-40)
Sırf dinî sebeplerin yanında dünyevî bir maslahat sebebiyle de ( kerâhe irşâdiyye) Şâri’ tarafından bazı fiillerin mekruh sayıldığı ( Zerkeşî, Bahr, 1, 298 ) göz önüne alındığında bütün ibadet ve muamelât bahislerinde mükellef tarafından işlenmesi hoş karşılanmayan birtakım davranışların söz konusu olabileceği tabiidir. Bu tür davranışlar genellikle fürû-i fıkıh kitaplarında her bir ana konu içerisinde incelenir. Namaz kılınması mekruh olan vakitler, namazın mekruhları, orucun mekruhları gibi. Ayrıca yeme içme, giyim kuşam, temizlik, kadın-erkek ve karı-koca ilişkileri, alım satım gibi konularda dünyevî herhangi bir maslahat sebebiyle mekruh sayılan bazı davranışlar fıkıh ve ilmihal kitaplarının "kerâhiye ve istihsan" bölümleriyle ahlâk ve âdâb kitaplarında müstakil olarak ele alınır.
----------
Etiketler : Ef’âl-i Mükellefîn,islamda,sorumluluklarimiz,nelerdir,islami görevler,farzlar,sünnetler,Ef’âl-i Mükellefîn Sekizdir,müslüman erkek ve kadınlara,bazı emir ve yasaklar,Bu emir ve yasaklara teklif,müslümanlara da mükellef denir,Mükelleflerin işlemeleri,işlememeleri gereken şeylere,Vâcip,Müstehab,Mübah,Mekruh,Müfsid,Haram,

israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,340

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Wednesday, July 26th 2017, 10:06pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi