Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,370

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Tuesday, June 27th 2017, 9:34am

Üçler, yediler, kırklar diye halk arasında sıkça duyduğumuz şeylerin manası nedir?



Üçler, yediler, kırklar diye halk arasında sıkça duyduğumuz şeylerin manası nedir?

CEVAP:

Tarikatlarda ricâlu’l-gayb (gayb erenleri) olarak bilinen ve üçler, yediler, kırklar olarak da adlandırılanlar, kimliklerini gizlediğine inanılan ve kutup, gavs, evtâd, revâsî, nukebâ ve nucebâ adı verilen kimselerdir.

Kutup, en büyük velî bilinir. Tarikatçılara göre, erenlerin başı ve Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir. Yani evreni yönetmede yetki sahibidir.

Gavs, tarikatçıların darda kalınca sığındıkları ve yardım istedikleri kutuptur. Darda kalan sûfiler, “Yetiş ya Gavs!” diye gavsa sığınır­lar. Gavs olarak bilinenler, esmâ ve sıfât-ı ilahî mazharı sayılırlar. Yani Allah’ın isim ve sıfatlarının onların şahsında ortaya çıktığına inanırlar. Abdülkadir Geylânî, “Gavs-ı azam = en büyük gavs” lakabıyla ünlüdür.

Revâsî “dağlar”, evtâd “direkler” anlamına gelir. Onlara göre felaket za­manında kullar evtâda, evtâd da revâs­îye yönelir. Revâsîyi Kutup idare eder.

Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” derler. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn (sağdaki imam) kutbun hükümle­rine, imam-ı yesâr (soldaki imam) da haki­katine maz­har sayılır. Yani biri kutbun kararlarını, diğeri de gerçek yönünü bilir, derler. Kutup ölünce yerine imam-ı yesâr geçer. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur.

Bunlardan başka, sayıları se­kiz veya kırk olan “nücebâ” ile sayıları on veya üç yüz olan “nukebâ” bulunduğu ve onların in­san­ların iç dünyalarından haberdar olduğu kabul edilir.

Üçler, yediler, kırklar şeklinde söylenen şeyin anlamı nedir? Şirk konusu ile bu hiyerarşiyi birlikte değerlendirir misiniz?

Hadis rivayetlerinde konuyla ilgili bilgiler vardır:

“Bu ümmetin Ebdalleri otuzdur. Hepsi de Halilu’r-Rahman gibidir (yani Allah’a olan sevgi ve dostluğunda çok samimidirler). Her ne zaman onlardan biri ölse, Allah onun yerine bir başkasını getirir.”(Mecmau’z-zevaid, X/62).

Diğer bir rivayet de şöyledir. Hz. Ali (ra) Irak’ta iken, bir gün yanında Şam halkından bahsedildi. Bazıları, onları lanetlemesini istediler. Bunun üzerine Hz. Ali (ra) Resulüllah (a.s.m)’tan şunları işittiğini söyledi:

“Ebdaller kırk kişi olup Şam’da ikamet ederler. Onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde düşmana karşı zafer kazanılır ve onlar sayesinde Şam halkından azap uzaklaştırılır.”(Ahmed b. Hanbel, I/112).

Bu rivayetler, hadis otoriteleri tarafından sahih olarak değerlendirilmiştir.(bk. Avnu’l-Mabud, Ebu Davud’un ilgili hadis şerhi).

Ebdal; onlardan biri öldüğünde yerine başka birisi -onun bedeline- getirildiği için bu adı almıştır.(Avnu’l-Mabud, VI/467-Şamile). Istılah olarak ebdal, bütün nefsanî arzularından tamamen sıyrılmış tertemiz veliler manasına gelmektedir.

Bu konuda Kütüb-ü Sitte'den yalnız Ebu Davud’da “Şam’ın Ebdalleri” ifadesi yer almıştır(Ebu Davud, Mehdi, 1).

Bu cemaatlerin varlığı, daha çok keşfî tecrübeye dayalı olarak bilindiği görünüyor.

Manevî alemleri velilerin idare etmesi diye bir şey olmaz. Çünkü, manevî alemlerde cereyan eden hadiselerin geneli, maddî alemlerde olduğu gibi, yaratmaya ihtiyaç duyan olaylardır. Yaratmak ise, yalnız Allah mahsustur.

Ebdallerin oluşturduğu kırk kişilik bir cemaat, küçük çapta manevî bir organize olduğu için, -hiyararşik bir düzen içerisinde- birbirlerini tanımaları mümkündür. Bu konuda -bu tarz bir düzende organize olmamış- sahabeye benzemez.

Genel olarak bazı evliyalar için söz konusu edilen, tasarruf, hiçbir zaman bir yaratma anlamında değildir. Yukarıdaki hadiste geçen, tam doğru bir ifadeyle “onların sayesinde yağmur yağdırılır, zafer kazandırılır” ifadesinden anladığımız şudur:

Allah, salih amelleri şefaatçi kabul ettiği gibi, salih amel sahiplerini de şefaatçi kabul eder. “Üç mağara arkadaşlarının iyi amellerini şefaatçi kılarak kurtuldukları”na dair sahih hadisler vardır.(bk. Buhârî, Enbiya, 53, Büyû,98; Müslim, Zikr,100).

Yukarıda da ifade edildiği üzere, velilerin tasarrufu, yaratmaya ait olmayan işlerle ilgilidir. Onların Allah’a yalvarmasıyla bazı şeyler meydana geldiği gibi, Allah’ın izin ve inayetiyle, sevdiklerine yardım eder, onları himaye edebilirler. Kur’an’la sabit olan koruyucu meleklerin varlığı Allah’a şirk anlamına gelmediği gibi, insanlık camiasının bir çeşit melekleri olan velilerin himaye ve korumaları da şirk anlamına gelmez.

* * *

Bedel'in çoğulu olan "büdelâ", sofîler arasında ricâlullahtan yedi önemli kimsenin müşterek unvan-ı mahsusu olarak bilinmektedir. Bunlar, yerinde tayy-ı mekân eder ve yerinde de nûraniyet sırrıyla bir anda farklı bölgelerde bulunabilirler. Bu intikal ve bulunuşlar dublelerin ve misalî vücudların aksi mi, yoksa, bizzat vücudun "tayy-ı mekân" etmesi mi, konu net değildir.

Aslında, bazen büdelâ, kendileri bile böyle esrarlı bir intikalin farkına varamayabilirler. Fütühât-ı Mekkiyye sahibi büdelâyı yediler diye kaydeder ve yaklaşık olarak şu mütalâada bulunur: Büdelâ, yedi ayrı iklimde Cenâb-ı Hakk'ın icraatının nezâretçileridirler.

Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın şuunât-ı Sübhaniyesini temâşâ eder ve insan ufku itibarıyla hem o icraata perdedâr görünürler hem de alkışlarlar. Bunların hepsi üveysiyyü'l-meşrebdir; dolayısıyla da herhangi bir pîrin daire-i irşadına girmeleri söz konusu değildir.

Sofîyeye göre ebdâl, velâyet mertebesini ihraz ettiği hâlde, çok defa görünüp bilinmeden hayır işlerinde koşan hak erleri demektir. Ve bunlar, birbirinden farklı iki grup teşkil etmektedirler:

Birinci grup itibarıyla ebdâl, bütün kötü hasletlerden sıyrılmış, mesâvi-i ahlâkını mehâsin-i ahlâka çevirebilmiş ve her türlü şekavete karşı duran süedâ zümresinin müdavimi olmuş hak erlerine,

İkinci grup itibarıyla da, üç yüzler ya da kırklar, yediler gibi "evliyâullah"dan muayyen bir misyonu olan belli sayıdaki kimselere denir. Bunların sayılarının, kırk, yedi ya da daha çok ve daha az olması hiç de önemli değildir; önemli olan onların Hak nezdindeki yerleri, pâyeleri, vazifeleri ve hususiyetleridir.

Ebdâldan biri vefat edince ondan boşalan yer, hemen alt tabakadan biri ile doldurulur. Bunlardan herhangi biri, bir hizmet münasebetiyle yerinden ayrılmak istediğinde, ya dublesiyle ayrılır ve kendi olduğu yerde kalır veya kendi gider dublesini bedîl olarak orada bırakır.

Parapsikolojide, insanın perispirisi veya dublesiyle alâkalı benzer şeyler nakledildiğini hatırlamakta yarar var... Konumuzun dışında olduğu için biz şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz.

Bazıları, evtâd, iki imam ve kutbu bunlardan tamamen ayrı ve bir üst tabaka kabul ettiklerinden, ebdâla hâl ehli, ikincilere de makam sahibi nazarıyla bakmaktadırlar. Birincileri "seyr ilallah" yolcuları olarak görmekte, ikincileri de "seyr fillah", "seyr anillah" müntehîleri farz etmektedirler.

-------------------

Gaybı bilmek, levh-i mahfuzdan haberdar olmak ve rical-i gayb hakkında bilgi verir misiniz? Gelecekle ilgili tahminde bulunmak doğru mudur?

Gayb, bilinmeyen demektir. "Allah’tan başka kimse bilmez" mealindeki ayet bu hakikati ihtar etmektedir.

Cin suresi 26. ayette "gaybı ancak Allah’ın bileceği" ifade edilir. Ancak devamındaki ayette ise, razı olduğu kullarına gelecek ve geçmişten bilgiler vereceği haber verilir. Demek ki, Allah bildirirse Allah'ın sevgili kulları yani evliyalar da gaybı bilebilir.

"O gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez. Ancak seçtiği resüller başka. (Onlara bildirir.) ..."(Cin, 72/26 ve 27)

Öyleyse "Gaybı ancak Allah bilir" sözünü, "Allah bildirmezse kimse gaybı bilemez" diye anlamak gerekir. Nitekim Peygamberimiz (asm) kendinden sonra olacak ve önceden olmuş bazı olayları, Allah’ın izniyle haber vermiştir.

Evet, Allah kendi iradesi gereği bir sevgili kuluna (peygamber veya evliyaya ) gaybı bildirebilir. Bu zat-ı muhteremler de vukuundan önce bir hadiseyi haber verebilir. Yani bir hadise daha vuku bulmadan önce Allah başkalarına da bildire bilir. Bu durum Allah’ın hür iradesinin de delilidir.

Şayet "Allah’tan başka kimse bilmez", deyip peygamber ve evliyalarında gaybı bilemediğini iddia etsek, o zaman hem ayetin sıhhatine de zarar vermiş hem de Allah’ın iradesinin de kayıtlanması anlamında bir fikri peşinen kabullenmiş olacağız. Bu ise, bizim itikatımıza terstir.

Vahiy sadece peygamberlere gelir; İlham ise Allah'ın veli ve sevgili kullarından herkese gelebilir.

Size alimlerimizin bu ayete verdiği tefsiri verelim:

GAYB, duygu ve ilimde veya varlık âleminde hazır olmayan demektir. Birçok şey hadd-i zatında, varlık âleminde, görünen âlemde hazır olduğu halde birbirlerine göre gaip olur. Mesela bir kimsenin kalbindeki kendisine göre hazır olduğu halde başkasına göre gayp olur ve o kalp onun, başkasına göre gaybıdır.

Nitekim وَيُقِيمُونَ بِالْغَيْبِ "Gayba inanırlar"(Bakara, 2/3) bir manaca بِالْقَلْبِ "kalbe inanırlar" diye tefsir edilmiştir. Fakat onun ğaybı, mutlak bir gayb değil, bağıntılı gaybtır. Yani mutlak manada gayb değil, başkasına göre gaybtır. Aslında mevcut ve hazır olduğu için, doğrudan doğruya veya işaret ve izlerinden bilinmek şanıdır.

Allah, henüz varlık âlemine gelmeyen, işaret ve izleri de bulunmayan ve bazılarına göre gayp olan şeyleri bildiği gibi, henüz vücuda gelmemiş olanları da bilir. Ona göre gayp yoktur. فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا Fakat o kendi gaybını, -yani bütün varlıklara göre mutlak gayp olan ve Bâtın (yani gizlilikleri bilen) isminin ortaya çıktığı yer olan kendi ilmini- kimseye açmaz. Açık ve kesin şekilde gösterecek kesin bir keşf ile gaybını kimseye açmaz. Onun için ne insan, ne cin, ne melek ne de bir başka varlık mutlak gaybı yakînen bilmez. Böyle olması izafi gayb (göreli gayb)a dair bazı bilgiler edinilebilmesine aykırı olamayacağı gibi, rüya, ilham, keramet veya gizli bazı sebeplerle mutlak gayba dair bazı şeyler sezilebilmesine de aykırı değildir.

Bununla beraber bunların hiçbiri zan ve kuruntudan arınmış tam bir keşf ve ortaya çıkarma mânâsına kesin bir ilim olamaz. Bundan dolayıdır ki olaylar üzerinde cereyan eden bilimsel araştırma ve buluşların, delile dayanarak mantıkî neticeler çıkarmanın bile yarın için hükmü bir kıyastan öte geçemez. Matematiksel bir kesinlik ifade etmez. Dış görünüşe göre düşünüp fikir yürütmek başka; meydanda, açık olmak yine başkadır. Yüce Allah henüz vücuda çıkarmamış olduğu gaybını kimseye açmaz, açığa çıkarmaz.

إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِن رَّسُولٍ Ancak elçileri içinde seçip dilediği bir elçi hariç. Dilerse ona gaybından bazı şeyleri açar. Henüz varlık âlemine gelmeyen şeyleri açıkça bildirir. Bunlar onun ya elçiliğinin ilkeleri ve delilleri olan mucizeleri veya yükümlülükleri, hükümleri ve yaptırımları gibi elçiliğin temelleri ve gayeleriyle ilgili bilgiler olur. Bu durumda da yine o elçi gaybı bilmiş olmaz. Kendisine haber verilmiş, bildirilmiş olanı bilir. Onun için o kıyametin kesinlikle olacağı bildirilmemiş, قُلْ اِنَّمَاالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ "De ki, onun ilmi ancak Allah katındadır."(Ahkaf, 46/23) buyurulmuştur.

Fakat o elçi kendisine gayptan gösterilen şeylerin, cin ve şeytan işi kuruntu ve hayaller olmayıp da Allah tarafından bir gerçek olduğunu nasıl bilir? Bunu açıklamak için buyruluyor ki, (fe innehu) Çünkü Allah o gaybı gösterirken يَسْلُكُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا O elçinin önünden ve arkasından, her tarafından gözetecek bir takım gözetleyici melekler dizer. Onlar, o ilâhî sözler indirilip açıklanırken ona gizli bir şey karıştırılmaması; cin ve şeytan gibi sokulup aldatabilecek diğer yaratıklar tarafından bir müdahale ve karışma olmaması için gözetir, sokulmak isteyenleri yukarda açıklandığı üzere ateşi andırır kıvılcımlarla yakarlar.

Onun için Allah kelâmı, gizli bir noktası kalmaksızın elçiye açık bir biçimde, korunmuş olarak gelir. Bu nedenle o sırada cinler, şeytanlar ona bir şey karıştıramaz. Ancak o gözetleyicilerin dizilişinden uzaktan uzağa sezer, kulak hırsızlığı türünden bir şey çalmak ve bununla kahinlik yapmak için sokulmaya çalışırlar. Lakin yanaşıverenler, onları yakacak bir alev, apaçık bir kıvılcım ve delip geçen parlak ışık ile taşlanıp uzaklaştırılırlar ki, bu özellik, Hz. Muhammed (s.a.v)'in peygamberliğine mahsus olan şihâb (parlak alev) mucizesidir. (bk. Hak Dini Kur’an, Cin Suresi 26 ve 27 âyetlerin tefsiri)

Cevap 2:

İbadet, hayatın gayesidir. İbadetten maksat Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanmaktır. Ancak ibadet bir kalıplar ve şekiller bütünü değildir. O şekil ve kalıpların ardındaki mana, ibadetin özünü teşkil eder. “Kulun Rabb’ine en yakın olduğu an secde anıdır.” hadisi bu hakikati anlatır. İbadet sadece ödenmesi gereken bir borç da değildir. O, minnet, şükür, sevgi ve vefanın sembollerle ifade edilişinin adıdır. Bu sebeple ibadette kul ile Ma’bud arasında yoğun bir alışveriş söz konusudur.

“Bana dua edin, ben de duanıza karşılık vereyim.” (Gâfir, 40/60)

âyet-i celilesi bunu anlatmaktadır. Kul isteyecek, Allah verecek, kul O’na bir karış yaklaşacak, O buna daha büyük bir adımla karşılık verecek, kul O’na yürüyecek, O buna koşarak mukabele edecektir. Bu alışverişlerin sonunda bir yaklaşma ve yakınlaşma meydana gelecektir. Yakınlaşma kulun, kendi eksiğinin, kusurunun ve ihtiyacının farkına vararak Rabb’inin büyüklüğünü, kudretini ve kusur ve noksandan münezzehiyetini idrak ederek O’nu tanıma noktasına ulaşacaktır. Kul o zaman Rabb’inden başka sığınacağı bir melce, derdini açacağı bir makam ve hemhal olacağı bir dostun olmadığını anlar. Bu seviyeyi yakalayabilen kul, “Allah dostu” veya “velî” olarak ifade edilir. Halk arasında “evliya” olarak bilinen kelime “veli” kelimesinin çoğuludur. Allah’a dost olma makamına da “velâyet” denir. Allah’a dost olana her şey dost olur.

Bu seviyeyi elde edebilen insanlar hem Kur’an’da hem hadis-i şeriflerde övülmüştür.

“Allah’ın velî kulları için korku ve tasalanma söz konusu değildir. Velîler o kimselerdir ki O’na iman edip, emirlerine aykırı hareketlerden sakınırlar.” (Yunus, 10/62-63)

ayet-i kerimesi ve

“Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona karşı harp ilan ederim...” (Buhari, Rekaik, 38 )

kudsi hadisi bunun öne çıkan örnekleridir. Elmalılı Hamdi Yazır, söz konusu ayetin tefsirinde “Evliyaullah” kelimesini, “Allah’a dost olanlar, Allah için dost olanlar ve Allah için birbirine destek olanlar” şeklinde tarif eder. Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine “Evliyaullah”ı soran birisine şöyle cevap vermişlerdir:

“Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatırlar.” (İbn Mace, Zühd, 4)

Bediüzzaman’a göre velayet iki kısımdır

Bediüzzaman Hazretleri velayeti “büyük” ve “küçük” olmak üzere iki kısımda ele alır. Büyük velayet, sahabenin mazhar olduğu velayettir. Sahabe efendilerimiz, gerek dinin hayat bulması adına eda ettikleri misyon, gerekse Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in sohbetinde bulunmaları sebebiyle, başkalarının uzun yıllar süren bir gayretle kazandıkları manevi seviyeden daha fazlasını çok kısa zamanda elde etmişlerdir. Bu çeşit velayette çok az keşif ve keramet görülür.

Küçük velayet ise, bahsimize konu olan ve uzun yıllar süren manevi çalışmalar ve gayretler neticesinde, kullara İlahi bir ikram olarak verilen velayettir. Velayet, kitaplardan okuduğumuz iman hakikatlerinin vicdanımızda ve kalbimizde tam manasıyla ve gözle görülmüş gibi idrak edilmesi maksadıyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in miracının gölgesinde ve O’nun sünneti çerçevesinde takip edilen yolda (tarikat) elde edilen bir makamdır. Tamamen kalple sürdürülen bu yolun anahtarları ve vesileleri Allah’ı çokça zikretmek ve kâinata tefekkür nazarıyla bakmaktır.

Velayet, aynı zamanda Kur’an’ın beyan ettiği ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in getirdiği hakikatlere delil teşkil etmektedir. Çünkü velayet yolunda yürüyen bir insan, aklıyla kabul ettiği iman esaslarını aynen görmüş gibi bir kesinlik içinde kalbiyle de tasdik eder. Kur’an’dan secde emrini alan bir Müslüman, velayet sayesinde secdede kendisinin Rabb’ine ne kadar yakın olduğunu hisseder ve secdenin gerçek anlamını öğrenir.

- Onlar kimlerdir?

Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Allah’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, enbiya değiller, şehit de değiller; ama kıyamet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı nebiler ve şehitler kendilerine imrenerek bakacaklardır."

Bunun üzerine oradakiler,

“Bunlar kimlerdir ve ne gibi ameller yapmışlardır, bize bildir de biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim?” dediler.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)

“Bunlar öyle bir topluluktur ki aralarında ne akrabalık, ne ticaret ne de başka bir dünya menfaati olmaksızın birbirlerini sadece Allah için severler. Vallahi yüzlerinde bir nur vardır, kendileri de nurdan minberler üzeredirler. İnsanlar korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” buyurdu ve ardından Yunus Suresi’ndeki 62-63. âyeti okudu. (Hâkim, Müstedrek, IV/170)

Veli insan, velayeti ya lütuf ya da imtihan görür

Bazıları “veli”yi “Kendi uzaklığını aşarak bize şah damarından daha yakın olan Cenab-ı Hakk’ın yakınlığına ulaşmış kişi” olarak tarif eder. Bu manâda veli olabilmenin bazı şartları vardır. Bu şartların başında hiç şüphesiz İslam’ın vazgeçilmez emirlerini yerine getirmek ve yasak olan şeylerden kaçınmak gelir. Bunu “Allah’ın kulları için belirlediği hudutlara saygılı olmak” şeklinde de ifade edebiliriz. Bu hudutlara saygıyı bazıları çile çekerek, bazıları zikir ve ibadette derinleşmekle süslemiş, böylece bedene ait uzaklığı aşarak “Kalp ve ruhun hayat derecesine yükselmişlerdir.” Bu insanlar, kulluk yolunda sürekli farklı şeyler duymuş, farklı şeyler hissetmiş, farklı bir mertebede yaşamış ama bunların hiçbirini bir fevkalâdelik saymamışlardır. Onlar bu farklılıklara Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine birer lütfu ya da imtihanı olabileceği nazarıyla bakmışlardır. Bu örnek insanlar, Allah’a ulaşma ve O’na dost olma gayretlerinde hiçbir beklenti içine girmemiş, ibadetlerindeki derinleşmelerini havada uçmaya, suda yürümeye bina etmemişlerdir.

“Dini yalnız O’na has kılarak Allah’a kulluk et.” (Zümer, 39/2)

emri gereği dini de, diyaneti de halisane yalnız O’na tahsis ederek, ömürlerini Allah’a kullukla geçirmişlerdir.

Bu yol, sadece velilerin değil, Allah’a kul olma şerefini yaşamak arzusundaki herkesin izlemesi gereken bir yoldur. Bize düşen, kulluk adına vazifemizi eksiksiz yapmaktır. Bu esnada Cenab-ı Hak bize ekstradan lütuflarını ihsan ederse, o lütufları hamd ederek karşılar ve şükürle iki büklüm oluruz. Ancak bu tür lütuflar kesinlikle kulluğumuzun hedefleri arasında olmamalıdır. Zira Allah dostu olmanın yegâne yolu bu değildir. Mesela, sahabe-i kiramın hepsi velidir, ama hiçbiri velilerin geçtiği yoldan geçmemiştir.

Sahabenin hepsinin veli olduğu meselesi, İslam âlimleri arasında genel kabule mazhar olmuş ve çokları tarafından dile getirilmiş bir kanaattir. Çünkü sahabe, Nebi sohbetinin bereketine mazhar, her gün oturdukları yerden semavi sofralar ile ödüllendirilip din adına yeni, orijinal mesajlarla karşılaşan, böylece gökler ötesini her gün bir kere daha kendine has rengi ve deseniyle duyan insanlardır. Bu açıdan hiç kimse onların seviyesine ulaşamaz ve kulluk adına mutlak fazilet onlara aittir. Dolayısıyla “Veli” ya da “Evliya” derken derecesine göre akla ilk önce sahabe-i kiram gelmeli, sonra yine derecesine göre tâbiîn ve tebe-i tâbiin gelmelidir.

Allah dostları gaybı bilmezler…

Bazı veliler, kendilerinin veli olduklarını bilmezler. Bediüzzaman, bu durumu

“Evliyâullah Allah’ın bildirdiği şeyleri bilirler. Allah bildirmezse bilmediklerine delil, Ashab-ı Kiram arasındaki kavgalardır.”

diyerek açıklıyor. Demek ki bir insan “veli” bile olsa Allah bildirmeyince bilmez. Öyleyse, her devirde fertler içinde çok büyük veliler olabilir. Allah bildirmezse o kişiler veliliklerini bilmezler. Gaybı bilen sadece Allah’tır. Allah dostlarının gayb gibi görünen bazı bilgileri vermeleri, kendilerinden değil tamamen Allah’ın onlara bildirmesiyle olmaktadır. Bu hassas noktayı göz önüne almadan o insanların gaybı bildiklerini zan ve iddia etmek, herhalde en çok Allah dostlarını üzecek bir şirk ifadesidir. Bu durum onlar hakkında Allah’ın ayrı bir lütfu ve ihsanıdır. Bazıları vardır ki konumlarını bildiklerinde onu başkalarına karşı övünme sebebi görebilirler. “Şu rüyayı gördüm, şunu şöyle müşahede ettim” diyerek Allah’ın kendilerine olan özel ikramlarını herkese anlatırlar.

Tasavvuf Hakk’a ulaştırır

İslam tarihi boyunca pek çok maneviyat büyüğü, kendi kulluk tecrübelerini çevrelerinde bulunan insanlarla paylaşmışlardır. Bu, onların yaşadıkları güzellikleri başkalarının da yaşamasını istemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu kutlu insanlar tarafından anlatılan tecrübeler zamanla sistemli bir hal almıştır. Tasavvuf ilmi de bu tecrübelerin belli bir sisteme dönüştürülmesi çabalarından ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla tasavvuf, teorik bir ilim değil, yaşanarak öğrenilen bir kulluk tecrübesidir. Bu tecrübeleri başka insanlara duyuran ve öğreten kollara “Tarîkat” denmiştir. Tasavvufun ve tarikatların tek amacı, insanlara Allah’a daha güzel kulluk yapmanın yollarını öğretmektir. Çok istisna olsa da tarihte bu amaçtan uzaklaşan bazı düşüncelerin bulunması tasavvuf ve tarîkatın ehemmiyetini düşürmez.

On dört asırlık İslam tarihi boyunca Allah dostları, herkes tarafından derin bir saygı ve büyük bir sevgiye mazhar olmuşlardır. Gerçek hak dostları bu sevgi ve saygıyı hiçbir zaman istismar etmemişler, çevrelerinde toplanan insanlara hep iyiyi ve doğruyu öğretmişlerdir. Kendilerine gösterilen bu teveccühü hak adına adeta bir kredi gibi kullanarak, insanların nazarlarını Kur’an’a ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e çevirmişlerdir. Onların istekleri dışında mazhar oldukları kerametler ve bazı olağanüstü haller, insanların onlara olan bağlılık ve güvenlerini artırmıştır. Onlardan günümüze intikal eden pek çok hadise ve menkıbe, yaşanmıştır ve gerçektir. Arada bazı efsanevi hikâyelerin bulunması, onlara olan güvenimizi sarsmamalıdır.

İslam’da sınıf ayrılığı yoktur

İslam tarihinin hiçbir döneminde tarikatlar insanları sınıflara ayırmamıştır. Müslümanların vefa ve kadirşinaslık duygularıyla maneviyat büyüklerine saygı göstermelerini başka şekillerde yorumlamak hakkaniyetli bir davranış değildir. Kulluk adına bir kısım eksiklerinin farkında olup onları tedavi etmek isteyen bir Müslüman’a, o yollardan geçmiş bir maneviyat büyüğünün kendi tecrübelerini aktarması, ona nasihatlerde bulunması kadar tabii ve Müslümanca bir davranış olamaz. Bunu bir sınıf farklılığı olarak algılamak bu gayretlere karşı yapılmış bir haksızlıktır.

Allah dostlarını sevmek, bir Müslüman için özgüven kaybına yol açmaz. Aksine, onları gören ve tanıyan insan, kendisinin de onlar gibi olması gerektiği düşüncesiyle kulluk yolunda daha çok gayret eder. Eğer öyle bir özgüven kaybı söz konusu olsaydı, Cenab-ı Hak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ve diğer bütün peygamberlere yüzlerce mucize ihsan etmezdi.

Burada biz Müslümanların dikkat etmesi gereken en önemli husus, şirke düşme tehlikesidir. Çünkü Allah dostları da bizim gibi fani insanlardır. Onlarda görülen bazı özellikler, yukarıda da ifade edildiği gibi, tamamen Yüce Allah’ın bir ihsanıdır. Kendilerinden değildir. Onlarda olanı kendilerinden bilmek ve Allah’tan isteyeceğimiz şeyleri onlardan istemek ve beklemek bizi farkında olmadan şirke götürebilir. Her şeyde olduğu gibi sevgi ve alakada da dengeli olmak ve o insanlardaki güzelliğin asıl sahibine (celle celâluhu) yönelmek, kulluk anlayışımızın temeli olmalıdır.

Tasavvuf kâmil insanı hedefler

Tasavvuf her zaman bize “insan-ı kâmil” olma yollarını göstermiştir. İnsan-ı kâmil, mükemmel insan demektir. En mükemmel insan da imanı en kâmil olan insandır. Çünkü “İman insanı insan eder.” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in “Sizden biriniz şunları yapmadıkça kâmil imanı elde edemez…” diye başlayan pek çok hadisi vardır. Bu hadislerde O, ümmetine kâmil insan olmanın formüllerini vermiştir. En kâmil insan da insanlığın iftihar tablosu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dir. Bir Müslüman’ın en büyük gayelerinden biri, yaradılış maksadına uygun olarak kâmil imanı elde edip mükemmel bir insan olmaktır.

- Ricalü’l-gayb var mıdır ve ne demektir?

Allah dostlarıyla alakalı olarak tartışılan konulardan biri de “Ricalü’l-gayb” (görünmeyen adamlar) meselesidir. Ricalü’l-gayb, hayatını Allah’ın istediği istikamette yaşamış ve en güzel biçimde noktalamış nebi, sıddık, şehit, veli gibi Hak dostlarıdır. Bu yüce ruhlar, vefatlarından sonra da Allah’ın izni ve sevkiyle dünyada ihtiyaç olduğu takdirde bazı vazifeleri yerine getirirler. Şanlı tarihimiz bu tür hadiselerin en büyük şahididir. Bedir Savaşı’ndan en yakın zamanda yaşadığımız Kıbrıs harekatına kadar pek çok hadisede bazı insanların gördüğü atlılar, yeşil sarıklılar, daha önceki savaşlarda şehit olmuş askerler vardır. Bunlar Kur’an’ın beyanıyla öldüklerinin farkında olmayan şehitlerdir. (Bakara, 2/154) Allah ruhlarını kendisi için feda eden bu dostlarını isterse ve hikmeti gerektirirse bazı işlerde kullanabilir. Allah’ın bu tasarrufuna hiçbir şey mani değildir.

Ancak bu gerçekler bizi asıl vazifelerimizden uzaklaştırmamalı ve tembelliğe sevk etmemelidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca sayısız inayet ve lütfa mazhar olmuştur; ama O, bütün işlerinde sonuna kadar sebeplere de riayet etmiştir. Uhud Savaşı’nda kendisinin iki tane zırh giymesi, okçular tepesini kontrol altında tutmak istemesi ya da Hendek Savaşı’nda Medine’nin etrafına hendek kazması bunun en açık örnekleridir.

Kulluk, bir rıza pazarıdır. O pazardan herkes kabiliyetine ve gayretine göre bir şeyler kazanır. Bu pazarın zenginleri Allah dostlarıdır. Ama bütün zenginlikler gibi bunu da veren Allah’tır. Dolayısıyla Allah dostlarının elindeki bütün güzellikler, gayretlerinin ve samimiyetlerinin neticesinde kendilerine yüce Yaratıcı tarafından ihsan edilmiştir. Bu güzellikleri Allah dostlarının kendilerinden bilmek insanı şirke götürür. Müslüman’a düşen, tevhid akidesini sarsmadan Allah dostlarına hak ettikleri saygı ve hürmeti göstermek, onları örnek alıp kulluk tarzını onlara benzetmeye çalışmaktır. Tevhid ve şirk arasındaki bu ince çizgiyi kavrayamayanlar ya şirk kokan yanlışların içine düşer ya da şirke düşmeme adına, pek çok maneviyat büyüğüne saygısızlık edip sayısız feyiz ve bereketten mahrum olurlar.

- Allah dostlarına ilham eder mi?

Allah dostlarının önemli özelliklerinden bir tanesi de maddi manevi berekete mazhar olmalarıdır. Bereket, halk arasında daha çok maddi değerler için kullanılır. Rızkını helal yoldan kazanan, boğazından haram bir lokmanın geçmemesi için azami gayret sarf eden insanların kazançlarına Allah bereket ihsan eder. Bu kazanılan paranın, değerinden çok daha fazla bir fayda temin etmesi demektir. Kulun o samimi gayretine karşılık Allah’ın bolca ikramda bulunmasıdır.

Aynı husus manevi âlemde de geçerlidir. Allah yolunda ilim tahsil eden insanlara gayretlerindeki samimiyetten dolayı Yüce Allah bereketler ihsan eder. O insanın aklını, zihnini ve gönlünü ilme açar. Zorlandığı ya da tıkandığı noktalarda Allah kalbine yeni ilhamlar gönderir.

Bir bal arısına bile nasıl hareket edip balı nasıl üreteceğini ilham eden Allah (Nahl, 16/68-69), insanlığın hayrı ve imanlarının kurtulması için hayatını feda eden âlimlerin kalplerini de elbette ilhamsız bırakmayacaktır.

------------------

Soru: Üçler, yediler, kırklar diye halk arasında sıkça duyduğumuz şeylerin manası nedir?
Cevap:
Tarikatlarda ricâlu’l-gayb (gayb erenleri) olarak bilinen ve üçler, yediler, kırklar olarak da adlandırılanlar, kimliklerini gizlediğine inanılan ve kutup, gavs, evtâd, revâsî, nukebâ ve nucebâ adı verilen kimselerdir.
Kutup, en büyük velî bilinir. Tarikatçılara göre, erenlerin başı ve Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir. Yani evreni yönetmede yetki sahibidir.
Gavs, tarikatçıların darda kalınca sığındıkları ve yardım istedikleri kutuptur. Darda kalan sûfiler, “Yetiş ya Gavs!” diye gavsa sığınır­lar. Gavs olarak bilinenler, esmâ ve sıfât-ı ilahî mazharı sayılırlar. Yani Allah’ın isim ve sıfatlarının onların şahsında ortaya çıktığına inanırlar. Abdülkadir Geylânî, “Gavs-ı azam = en büyük gavs” lakabıyla ünlüdür.
Revâsî “dağlar”, evtâd “direkler” anlamına gelir. Onlara göre felaket za­manında kullar evtâda, evtâd da revâs­îye yönelir. Revâsîyi Kutup idare eder.
Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” derler. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn (sağdaki imam) kutbun hükümle­rine, imam-ı yesâr (soldaki imam) da haki­katine maz­har sayılır. Yani biri kutbun kararlarını, diğeri de gerçek yönünü bilir, derler. Kutup ölünce yerine imam-ı yesâr geçer. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur.
Bunlardan başka, sayıları se­kiz veya kırk olan “nücebâ” ile sayıları on veya üç yüz olan “nukebâ” bulunduğu ve onların in­san­ların iç dünyalarından haberdar olduğu kabul edilir.
Bunlar, Kur’ân’ın, küfür ve şirk sayarak yasakladığı şeylerdir. Müslümanlar, namazın her rekâtında “Yalnız sana kul olur ve yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha 1/5) diyerek zihinlerini canlı tutarlar ki, bu hale düşmesinler. (KAYNAK: Abdulaziz Bayındır, Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2009, s: 98-99)
Kutub: Tasavvufta, evrenin manevi yönetiminden sorumlu veliler hükümetinin başkanı. Mutasavvıflara göre değirmen taşı milin çevresinde döndüğü gibi bütün evren de kendisinin çevresinde döndüğü için, veliler başkanına kutub denilmiştir. Herhangi bir sıfatla birlikte kullanılmadığında kutub kelimesi bu başkanı dile getirmekle birlikte, birden çok kutubdan söz etmek mümkün olduğundan Kutub yerine "Kutbu'l-Aktab" (Kutublar Kutbu) deyimi kullanılır. Kutub'a, kendisine sığınanlara yardım eden anlamında Gavs ya da "Gavsu'l-Azam" da denir.
Kutub, varlığın yaratılış nedeni olan Muhammedî hakikatin (Hakikat-ı Muhammediye) kendisinde tecelli ettiği kişidir. Veliliğin son ve en yüksek makamı olan kutubluğa kişi kendi çaba ve çalışması ile değil, ancak Allah'ın bağışı, vergisi sonucu gelebilir.
Kutubluk makamının Kutbu'l-İrşad ve Kutbu'l-Aktab ya da Kutbu'l-Vücud denilen iki çeşidi vardır. Kutbu'l İrşad, nübüvvet (peygamberlik) kurumunun içyüzünü (batın); Kutbu'l Vücud ise son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s)'in içyüzünü temsil eder. İrşad kutubları nebiler gibi çok olabilir; fakat Vücud Kutbu her dönemde ancak bir tane bulunabilir.
Tasavvufi kitaplarla mutasavvıflar arasında sık kullanılan "Aktab-ı Erbaa" (Dört Kutub) deyimi, genellikle Abdülkadir Geylani, Ahmet Rufai, Ahmet Bedevi ve İbrahim Desuki'yi dile getirir. Bazan Ebu'l-Hasan eş-Şazili, İbrahim Desuki yerine dördüncü kutub olarak anılır. Mevlana Celaleddin Rumi, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli ve Şeyh Şaban Veli de Anadolu'nun dört kutbu kabul edilir.
Kutb'un başında bulunduğu Ricalu'l-Gayb (Gayb Erenleri), Merdan-ı Huda, Merdan-ı Gayb ve Hükumet-i Sufiye (Mutasavvıflar hükümeti) gibi adlarla anılan veliler düzeninde Kutub'un sağ ve solunda İmaman denilen iki imam yeralır. Kutub'un sağında yeralan imam (İmam-ı Yemin), Melekût âleminin işleri ile; sol yanında yeralan imam (İmam-ı Yesar) ise Mülk âleminin işlerine bakar. Sağdaki imam, Kutub'un hükümlerine; soldaki imam, Kutub'un hakikatine mazhardır. Kutub öldüğü zaman yerine soldaki İmam geçer.
Halk arasında daha çok "Üçler" olarak anıları Kutub ve İmaman'ın altında yeryüzünün dört yönünü yöneten Evtad-ı Erbaa (Dört Direk), daha aşağılarda ise yedi iklimi yöneten Yediler (Abdal, Ahyar), halka yardım eden Kırklar (Nüceba) ve insanları gözetleyip denetleyen Üçyüzler (Nükeba) bulunur.
Hucviri gibi bazı mutasavvıf yazarları "Bunların sıhhati üzerinde Ehl-i sünnetin icmaı vardır." (Keşfu'l Mahcub, Hakikat Bilgisi, İstanbul 1982, s. 330) demektedir. Ancak bazı kelam ve hukuk bilginleri, Kutub inancını İslam'ın temel inanç ilkeleriyle bağdaşmaması nedeniyle onaylamamışlardır. Bize göre böyle bir anlayışın esassız olması düşünülemez. Ancak İslami inanca uygun olmayan düşünce ve değerlendirmelere de dikkat etmek gerekir.


bu söz kalıpları içinde, evliya dedikleri kişilere olağanüstü yetkiler yakıştıran kimi tarikatlar da onlara bu yetkiyi Allah’ın verdiğini iddia eder.Halbuki bu sözlerin Kur'an ve Sünnet'de yeri olmadıklarını da bilirler.
Kendi kaynaklarında geçen bu sözlere sundukları anlamlar;

Velîlerin üstün vasıflı olanlarına “evtâd” (direkler) denir. Onların üstünde “revâsî” (dağlar) vardır. Bir felaket zamanında kullar evtâda yönelir, evtâd da revâsîye yönelir. Revâsîyi Kutup idare eder.
Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” denir. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn kutbun hükümlerine, imam-ı yesâr da hakikatine mazhardır. Kutup
ölünce onun yerini imam-ı yesâr alır. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur. Kutup en büyük velîdir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir.

Gavs: Darda kalındığında sığınılan ve istimdâd edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sûfiler, “Yetiş ya Gavs!” diye gavsa sığınırlar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır.
Abdülkadir Geylânî, “Gavs-ı a’zam” lakabıyla ünlüdür Bunlardan başka, sayıları bir rivayette sekiz, diğer bir rivayette kırk olan “nücebâ” ile, sayıları on ya da üç yüz olan “nukabâ” denilen ve insanların iç dünyalarından haberdar olan şahsiyetler

Kutup: En büyük velî bilinir. Tarikatçılara göre, erenlerin başı ve Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir. Yani evreni yönetmede yetki sahibidir.

Kutb'ul İrşad :"son derece az bulunur. Uzun zamanlar ve asırlar geçtikten sonra ortaya çıkar, hidayet ve zuhurunun nuru ile karanlık cihanı aydınlatır. Onun irşadı bütün cihana yaygındır. Arştan yeryüzünün merkezine kadar her kime rüşt, hidayet, iman ve marifet ulaşırsa onun yolundan ulaşır ve ondan alınır.Onun aracılığı olmadan bu devlet kimseye nasip olmaz. Kutbu inkar eden yahut ondan rahatsız olan kimselere gelince, Allahın zikir ile meşgul olsalar bile gerçek rüşd ve hidayetten mahrum olurlar. kutbu seven ve ona içten inanan kimseler, ona gönülleriyle yönelmeseler, Allahın zikir ile meşgul olmasalar dahi, yalnızca sevgileri sebebi ile rüşt ve hidayetin nuru onlara ulaşır."İmam Rabbânî, el-Mektûbât, Arapça nüsha,, c. I, s. 254, 260. mektubun son bölümü tercüme Hayreddin Karaman, ımamı Rabbani ve ıslam Tasavvufu, ıstanbul, 1992, s. 219-220
Ricalü'l-gayb: Gayb erleri, bilinmeyen kişiler demektir. Ricalü'l-gayb'a dahil olan kişileri kimse tanıyamadığı için kendilerine bu ad verilmiştir.

Bunların başı: Kutbü'l-Bausül - Ferd el - Cami'dlr.
Bu zat, Ruhaniyetiyle dünyanın dört .köşesini dolaşabilmektedir. Allah (C.C.) kendisini çok sevdiğinden O'nu herkesten gizlemiştir. Gerek havastan gerek avamdan hiç kimse O'nu tanıyamamaktadır. Kendisi cahil gibi görünür, âlimdir: anlayışsız görünür, ama çok zekidir. Hem yakın görünür, ama uzaktır. Hem alır görünür, ama almaz. Hem kendisinden korkulur, hem de kendisine emniyetle bakılır. Hâlleri böyle çok değişik tir. Veliler arasındaki veri, daireye göre merkezi nokta gibidir. Alemin düzen ve salâhı onunladır.

Nükaba (seçilmiş kişiler) kırk kişiden: Nüceba ise üçyüz kişiden oluşur . Bunlardan Kutbü'1-Gavs ne zaman vefat ederse dörtlerin en iyisi onun yerine seçilir. Dörtlerden birisi vefat ederse yedilerin en iyisi onun yerine seçilir. Yedilerin birisi vefat ederse kırklardan en iyisi onun yerine seçilir. Besyüzlerden birisi vefat ederse. Salihlerden birisi onun yerine seçilir. Ne zamanki Allah (C.C.) kıyametin kopmasını dilerse hepsi birden vefat ederler. Zira bunların aracılığı ile Allah'ü Teala kullarından bela ve musibeti def eder. Yine bunların vesilesiyle yağmur yağdırır (S.131)Seyyid Abdülhakim El Hüseyni ve Nakşibendi Tarikatı , Menzil Kitabevi

Kutb'un Yardımcıları

1- İmâmân (iki imam): Kutbun iki veziri mesabesindedir. Biri melekut, diğeri mülk alemi ile görevlidir.
2- Evtadı Erbaa (dört kazık): Bunların üç kişiolduğu da söylenir. Zamanın kutbu ölünce onlardan biri onun yerine geçer. Bilgileri Kutbu'l-Aktab'tan bir feyizdir.Bunlar ölecek olursa bütün alem bozulur.
3- Ebdal (bedeller): Bedel, velisi göçmüş olanbölge ruhlarının toplandığı ruhani bir hakikattır. Sayılarıkırktır. Yirmi ikisi Şam'da, on sekizi Irak'tadır.
4- Nuceba' (soylular): Bunlar Ebdal'dan aşağıdırlar.
Yerleri Mısır'dır. İşleri yaratıkların yüklerini taşımaktır.Yetmiş kişidirler.
5- Nukeba' (başkanlar): Sayılarının üçyüz veya beşyüz omlduğu söylenir. Görevleri, yerin altındaki gizlilikleri ortaya çıkarmaktır.

İbn Arabi ;Futuhat-ı Mekkiye'de

ayrıca Recebiler denilen ehlullahtan bir zümre anlatılır. Bunlar kırk kişidirler. Ne fazla ne eksik. Recep ayının ilk gününde sanki gökler onlar üzerine çökmüş gibi bir kenara çekilirler. Asla bir harekete güçleri yoktur. Ne ayak üzere durabilirler, ne oturabilirler... Bu taifeden Recep ayında birçok tecelliler, keşifler ve gayba muttali olmak gibi haller meydana gelir. (İbn Arabi'nin onlardan birini gördüğünü, bu Receb'in Rafıziler'i simalarından tanıdığını kaydeder). İmâmân; iki şahıstır. Biri gavs (Kutbu'l-Aktab)'ın sağındadır. Nazarları alemi melekûtadır. Ona Abdurrab denir. Biri de solundadır. Nazarları alemi melekedir. Ona Abdulmelik denir. Mertebe bakımından bu İmam Abdurrab'dan daha faziletlidir. Evtad: Alemin dört rüknünde dört kişidirler. Biri doğudadır ve adı Abdulhay'dır. Biri batıdadır ve adı Abdulalim'dir. Biri kuzeydedir ve adı Abdulmürid'dir. Biri
de güneydedir ve adı Abdulkadir'dir." (Ondan sonra ebdal, nuceba, nukeba, rukeba ve hususiyetleri, görevleri anlatılır).

------------------

Velîlerin üstün vasıflı olanlarına “evtâd” (direkler) denir. Onların üstünde “revâsî” (dağlar) vardır. Bir felaket zamanında kullar evtâda yönelir, evtâd da revâsîye yönelir. Revâsîyi Kutup idare eder.
Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” denir. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn kutbun hükümlerine, imam-ı yesâr da hakikatine mazhardır. Kutup
ölünce onun yerini imam-ı yesâr alır. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur. Kutup en büyük velîdir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir.

Gavs: Darda kalındığında sığınılan ve istimdâd edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sûfiler, “Yetiş ya Gavs!” diye gavsa sığınırlar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır.
Abdülkadir Geylânî, “Gavs-ı a’zam” lakabıyla ünlüdür Bunlardan başka, sayıları bir rivayette sekiz, diğer bir rivayette kırk olan “nücebâ” ile, sayıları on ya da üç yüz olan “nukabâ” denilen ve insanların iç dünyalarından haberdar olan şahsiyetler

Kutup: En büyük velî bilinir. Tarikatçılara göre, erenlerin başı ve Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir. Yani evreni yönetmede yetki sahibidir.

Kutb'ul İrşad :"son derece az bulunur. Uzun zamanlar ve asırlar geçtikten sonra ortaya çıkar, hidayet ve zuhurunun nuru ile karanlık cihanı aydınlatır. Onun irşadı bütün cihana yaygındır. Arştan yeryüzünün merkezine kadar her kime rüşt, hidayet, iman ve marifet ulaşırsa onun yolundan ulaşır ve ondan alınır.Onun aracılığı olmadan bu devlet kimseye nasip olmaz. Kutbu inkar eden yahut ondan rahatsız olan kimselere gelince, Allahın zikir ile meşgul olsalar bile gerçek rüşd ve hidayetten mahrum olurlar. kutbu seven ve ona içten inanan kimseler, ona gönülleriyle yönelmeseler, Allahın zikir ile meşgul olmasalar dahi, yalnızca sevgileri sebebi ile rüşt ve hidayetin nuru onlara ulaşır."İmam Rabbânî, el-Mektûbât, Arapça nüsha,, c. I, s. 254, 260. mektubun son bölümü tercüme Hayreddin Karaman, ımamı Rabbani ve ıslam Tasavvufu, ıstanbul, 1992, s. 219-220
Ricalü'l-gayb: Gayb erleri, bilinmeyen kişiler demektir. Ricalü'l-gayb'a dahil olan kişileri kimse tanıyamadığı için kendilerine bu ad verilmiştir.

Bunların başı: Kutbü'l-Bausül - Ferd el - Cami'dlr.
Bu zat, Ruhaniyetiyle dünyanın dört .köşesini dolaşabilmektedir. Allah (C.C.) kendisini çok sevdiğinden O'nu herkesten gizlemiştir. Gerek havastan gerek avamdan hiç kimse O'nu tanıyamamaktadır. Kendisi cahil gibi görünür, âlimdir: anlayışsız görünür, ama çok zekidir. Hem yakın görünür, ama uzaktır. Hem alır görünür, ama almaz. Hem kendisinden korkulur, hem de kendisine emniyetle bakılır. Hâlleri böyle çok değişik tir. Veliler arasındaki veri, daireye göre merkezi nokta gibidir. Alemin düzen ve salâhı onunladır.

Nükaba (seçilmiş kişiler) kırk kişiden: Nüceba ise üçyüz kişiden oluşur . Bunlardan Kutbü'1-Gavs ne zaman vefat ederse dörtlerin en iyisi onun yerine seçilir. Dörtlerden birisi vefat ederse yedilerin en iyisi onun yerine seçilir. Yedilerin birisi vefat ederse kırklardan en iyisi onun yerine seçilir. Besyüzlerden birisi vefat ederse. Salihlerden birisi onun yerine seçilir. Ne zamanki Allah (C.C.) kıyametin kopmasını dilerse hepsi birden vefat ederler. Zira bunların aracılığı ile Allah'ü Teala kullarından bela ve musibeti def eder. Yine bunların vesilesiyle yağmur yağdırır (S.131)Seyyid Abdülhakim El Hüseyni ve Nakşibendi Tarikatı , Menzil Kitabevi

Kutb'un Yardımcıları

1- İmâmân (iki imam): Kutbun iki veziri mesabesindedir. Biri melekut, diğeri mülk alemi ile görevlidir.
2- Evtadı Erbaa (dört kazık): Bunların üç kişiolduğu da söylenir. Zamanın kutbu ölünce onlardan biri onun yerine geçer. Bilgileri Kutbu'l-Aktab'tan bir feyizdir.Bunlar ölecek olursa bütün alem bozulur.
3- Ebdal (bedeller): Bedel, velisi göçmüş olanbölge ruhlarının toplandığı ruhani bir hakikattır. Sayılarıkırktır. Yirmi ikisi Şam'da, on sekizi Irak'tadır.
4- Nuceba' (soylular): Bunlar Ebdal'dan aşağıdırlar.
Yerleri Mısır'dır. İşleri yaratıkların yüklerini taşımaktır.Yetmiş kişidirler.
5- Nukeba' (başkanlar): Sayılarının üçyüz veya beşyüz omlduğu söylenir. Görevleri, yerin altındaki gizlilikleri ortaya çıkarmaktır.

----------------------

Gavs ifadesi bu gün bazı hak tarikatlarda şeyhe verdikleri ön isim olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle her gavs ismini duyduğunuz zaman durup düşünmenize gerek yoktur.
Gavs: Allah’u Teala’nın yeryüzünde tasarruf hakkı verdiği manevi orduya başkanlık yapan kişi… Bu kişilerin varlığı hadisi şerifler ile sabittir.

Her dönemde ümmetimin en hayırlısı beş yüz (kişi) dir. Bunlardan
kırkı abdallar (yani kırklar) dır. Ne beş yüzlerin, ne de kırkların sayısı
hiç noksanlaşmaz. Çünkü beş yüzlerden biri ölünce, onun yerine
başka biri ve kırklardan biri ölünce, onun yerine de başka biri alınır.
Bunlar kendilerine zulüm edeni af eder, kötülük yapana iyilik yapar ve
Allah’ın kendilerine verdiği (maddî, mânevî) nimetlerden herkesi eşit
şekilde yararlandırırlar. (Ebû Nuaym)

Utbe bin Gazvan (Radıyallahu anh)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Sizin biriniz bir şey kaybederse yahut yanında arkadaşı bulunmadığı bir yerde yardım dilerse:
‘Ey Allah’ın kulları bana yardım edin! Ey Allah’ın kulları bana imdad edin!’ Desin. Çünkü Allah’ın bizim göremediğimiz kulları vardır.” (Taberani, el-Mu’cemu’l Kebir, No:290, 17/117; Haysemi, Mecme’u’zevaid, No: 17103, 10/188 )
İbni Abbas (Radıyallahu Anh)dan rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ’nın hafaza meleklerinin dışında yeryüzünde melekleri vardır ki, ağaç yapraklarından düşenleri yazarlar.
Sizin birinize çöl arazisinde bir aksaklık isabet ederse: ‘Ey Allah’ın kulları! (Bana) yardım edin’ diye seslensin.” (İbn-i Hacer El-Askalani, Muhtasar-u Zevaidi’l-Bezzar, No:2128, 2/420)
Abdullah ibn-i Mes’ud (Radıyallahu anh)den rivayet edilen diğer bir hadisi şerifte, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Sizin birinizin sahrada hayvanı kaçarsa: ‘Ey Allah’ın kulları hapsedin! Ey Alalh’ın kulları durdurun’ diye seslensin. Çünkü Allah’ın yeryüzünde hazır bulunan kulları vardır ki, kısa bir zaman içinde onu tutarlar.” (Ebu Ya’la, El-Müsned, No:5269, 9/177, İbni Hacer, el-Metaibu’l Aliye, No:3375, Taberani, El-Mu’cemu’l Kebir, No: 10518, 10/217, Deylemi, Müsnedü’l Firdevs, No: 1311, 1/330”
İşte farklı rivayetlerle gelen ve aynı manayı işaret eden bu hadisi şerifler ismini dahi bilemeyeceğiniz insanların, Allah’u Teâlâ tarafından kullarının yardımına koşulması için görevlendirilmiştir.
Başka bir hadis-i şerifte
“Allah, onlar sebebiyle yer halkından belaları kaldırır.” (Ali el-Müttaki, Kenzu’l Ummal, No:34612, 12/190; Ahmed İbni Hanbel, El-Müsned, No:896, 1/238 ) hadis-i şerifi de bazı insanlar sebebiyle belaların def edildiğini bildiriyor.
Peki, Peygamberin hayatta olduğu zaman bile “hürmetine rızık verilen, sebebi ile belalar kaldırılan” bu insanlar kimdir?
Bakınız Suyuti bu konuda ne buyuruyor:
“Hadisi şerifteki zayıflardan murat; Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanındaki fakir muhacirlerdir. Kutup ve gavs onlardandır. “Allah’ın kulları, Rahmanın kulları” denirdi ki Kur’an-ı Kerimde de (İnsan suresi 6, Furkan suresi 63) bu tabirler mevcuttur.
Zamanımızda bu zatlara “kutup”, “Ğavs” “Evtad”, Nüceba” ve “Ebdal” (birler, dörtler, yediler, kırklar, üçyüzler” şeklinde isimler verilmektedir. (Suyuti el-Havi 2/455)
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah’u Teâlâ’nın yağmura, rızıklara vesile kıldığı, insanların yardımına gönderdiği bazı kulları vardır. Bu gerçek yukarıdaki hadisi şerifler ile sabittir. İnkâr edenler kâfir olmamakla birlikte, büyük bir hakikati perdelemek amacı taşımaktadırlar.
DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUS!
Bu inkâr edilemeyen gerçekte bir şeye dikkat etmemiz gerekiyor. Biz yukarıdaki hadisi şeriflerde de bildirildiği gibi zamanın gavsının veya kutbunun kim olduğunu bilemeyiz. Ancak hüsnü zan ederiz. Hüsnü zan ettiğimiz kişinin gavs olması veya olmaması hadisi şeriflerde bildirilen gerçeği değiştirmez. Yani herkes kendi hocasına, Allah dostu diyebilir. Kişi onların demesi ile gavs olmayacağı gibi, onların inkârı ile de gavslıktan çıkmaz. Bu tamamen manevi bir iştir.
Diğer husus ise “gavs” ismidir. Peygamberimiz hadisi şerifte bu insanları vasfederken “görmediğimiz” “hazır kullar” buyuruyor. Bu kişilerin varlığı inkâr edilemeyeceğinden, bunları “gavs” “kırklar” gibi isimlendirmekte bir mahzur yoktur. İsmin “gavs” veya “üçler” veya “kırklar” olması da bu gerçeği değiştirmez.
BİZE DÜŞEN…
Hadis-i şerifler bu insanların varlığını haber verdiği gibi onlardan yardım istemenin meşru olduğunu da beyan etmektedir. Onların Allah’ın izniyle yardım edeceklerini bildikten ve böyle inandıktan sonra bize düşen şey hadis-i şeriflerin bildirdiği hakikati inkâr etmemek, Allah’ın hazır ordusundan istifade etmektir. İnkar etmek dinen bir mesuliyet gerektirmez ancak yarın Resulüllah’ın huzuruna varıldığında O’nun bildirdiği gerçekleri inkar etmenin mahcubiyetini kaldırmak zordur.

----------------------



Kaynak :
fetva net
Sorularla İslamiyet




israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,340

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Tuesday, June 27th 2017, 9:34am

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi