Giriş yapmadınız.

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,889

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Wednesday, April 26th 2017, 2:04pm

Evrensel Hak Din İslam



Evrensel Hak Din İslam - islam evrenselmidir

Bir ateist, İslamiyet’in evrensel olmadığını, sadece Arapların dini olduğunu söyleyerek bazı sorular sordu. İlk sorusu şöyledir :

Sual : Kur’an evrensel midir?
CEVAP
Elbette evrenseldir. Başka bir din de gelmeyecektir. Muhammed aleyhisselam son Peygamberdir. Kur’an-ı kerimde mealen bildiriliyor ki :
( Muhammed, Allah’ın resulü ve Peygamberlerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]

Ateist diyor ki :
Sual : Oruç ve namaz olayını ele alırsak, tüm ibadet zamanlarını ay ve güneşin hareketlerine göre belirleyen İslamiyet, sadece Arabistan yarımadasına hitap eder. Bu da İslamiyet’in evrensel olmadığını göstermez mi?
CEVAP
Ay ve Güneş sadece Arabistan’da mı doğuyor? Avrupa, Asya, Amerika, Afrika’da ve Avustralya’ya güneş doğup batmıyor mu? Kur’an, yalnız Araplara mı hitap ediyor. Ey akıl sahipleri, Ey insanlar, Ey iman edenler, Ey kâfirler, Ey kitap ehli diye birçok âyet vardır. Akıl sahipleri sadece Arabistan’da mı? İnsanlar, iman edenler ve kâfirler yalnız Arabistan’da mı yaşıyor? Bu ne bozuk mantık!

Ateist diyor ki :
Sual : Aynı ibadetler, kutuplarda veya oraya yakın yerlerde yapılmaya kalkılsa bir oruç günü 6 ay sürebilecek ve insanlar 6 ay boyunca nasıl aç kalabileceklerdir?
CEVAP
Bu, dini bilmemekten ileri gelen bir düşüncedir. Kur’an-ı kerimde her şey açıkça yazılmamıştır. Bunun açıklamasını Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine havale etmiştir :
( Kur'anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]

Hadis-i şerifler de dinimizde delildir. Ayrıca iki delil daha vardır. Birinin adı icma öteki de kıyas-ı fukaha’dır. Siz bunları bilseydiniz ve inansaydınız o soruları gündeme getiremezdiniz. Namaz, oruç ve diğer ibadetler bu delillerle anlaşılır. Birkaç saat fark aynı ülkede de olabilir. Hatta aynı şehirde bile kışın geceler uzun yazın kısadır. Yazın gündüzler birkaç saat daha fazla uzun diye oruç tutulmaz mı? Allahü teâlâ şöyle ayarlamıştır ki, kameri aylar, her yıl on gün önce gelir ve yılın her mevsimine isabet eder. Mesela Ramazan ayı, kışın kısa günlere geldiği gibi, çok uzun olan yaz günlerine de gelmektedir. 36 senede bir aynı güne gelir.

Kur’anda, beş vakit namazın vakitleri, çeşitli âyetlerde bildirildiği halde, Beş vakit namaz tabiri geçmez. Sebeplerinden biri de, kutuplarda ve kutuplara yakın yerlerde, beş vakit namazın hepsinin vaktinin girmemesidir. Zengin, İslam’ın beş şartını da yapmakla yükümlü iken, fakire zekât vermek ve şartları yoksa, hacca gitmek de farz değildir. Şu halde, İslam’ın şartlarını eda etmek zengine göre beş iken, fakire göre üçtür. Fakire de, ( Sen İslam’ın beş şartını yapmaya mecbursun) denilemediği gibi, kutuplardaki Müslümana da, beş vakit namaz kılma mecburiyeti olmaz. Kılınırsa iyi olur. ( Nimet-i İslam)

Ramazan ayı gelince, oruç tutmak farz olur. Ancak seferi olanın oruç tutması farz değildir. Kutuplara ve aya giden Müslüman, seferi ise oruç tutmaz. Geriye dönünce kaza eder. Gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur. ( Dürer)

Ateistin deveye benzeyen mantığı
Ateist diyor ki :
Sual : Kuran’da adı geçen deve, hurma türü şeyler ancak Arabistan yarımadasında yetişen canlı türleridir. Sadece çöl bitkileri ve çöl hayvanlarını içeren Kur’an nasıl evrensel olabilir?
CEVAP
Ne kadar bozuk bir mantık bu! Hangi öğretmen öğrencisine, bilmediği görmediği şeylerden örnekler verir ki? Elbette herkesin bildiği bir örnek verilir. Kur’anın Arapça olarak gönderilmesi de böyledir. Yani Arap olan insana Türkçe veya İngilizce bir dil ile gönderilse idi ne anlayacaklardı? Bununla beraber, Kur’anda, incir, zeytin, nar, üzüm, kiraz, muz gibi meyvelerden, hıyar, sarmısak, soğan, mercimek gibi sebzelerden ve buğday arpa gibi ekinlerden de bahsedilir. Birkaç âyet meali özetle şöyledir :
( Ekinleri, zeytin ve narları yaratan Allah’tır.) [Enam 141]

( Allah, ekin, zeytin, hurma, üzüm ve diğer meyveleri bitirir.) [Nahl 11]

( Bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik.) [Abese 25]

( İncir ve zeytine and olsun.) [Tin 1]

( Musa’nın kavmi, çeşitli sebze, hıyar, sarmısak, mercimek ve soğan istedi.) [Bekara 61]

( Allah gökten su indirip çeşit çeşit meyveler yarattı.) [Saffat 41]

( Hurma, üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik.) [Enam 99]

( Amel defterleri sağdan verilen mutlu kimseler için Cennette sedir ağaçları kiraz, muz ve bol meyveler vardır.) [Vakıa 27- 44]

Kur’anda Cennet şöyle tasvir edilir :
( Cennetin içinde su, süt, şarap ve bal ırmakları ile meyvelerin her çeşidi vardır.) [Muhammed sûresi 15]

Bir hadis-i şerif de şöyledir :
( Cennette, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hayal bile edilemeyen nimetler vardır.) [Buhari]

Kur’an-ı kerimde, at, eşek, katır, koyun, keçi, inek, köpek, domuz, kurt, maymun, zebra, aslan, balık birçok hayvan ismi geçer. Bunların arasında deveyi görmek art niyetin işaretidir. Bekara sûresi bir hayvan adıdır. Sığır demektir. Enam sûresi var, [kurbanlık] hayvanlar demektir. Fil sûresi var. Daha başka hayvan ismi olan sûreler de vardır. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir :
( Rabbin bal arısına, her çeşit üründen, çiçekten yemesini öğretti. Karınlarından şifalı bal çıkardı. Düşünen bir millet için bunda ibret vardır.) [Nahl 68,69]

( Yunus’u bir balık yuttu.) [Kalem 142]

( Allah, erkekli dişili sığır da yarattı.) [Enam 144]

( Yahudilere tırnaklı hayvanlar ile sığır ve koyunun iç yağını haram kıldık.) [Enam 146]

( Kâfirler hayvan [davar] gibidir, hatta daha aşağıdır.) [Furkan 44]

( Allah sekiz çift hayvan yaratmıştır : Koyundan iki ve keçiden iki...) [Enam 143]

( Sizin için at, katır ve eşekler yaratılmıştır.) [Nahl 8]

( Mağara ehlinin köpekleri de vardı.) [Kehf 18]

( Onlar, aslandan ürküp kaçan yaban eşeği [zebra] gibidir.) [Müddessir 50.51]

( Onlara, aşağılık maymun olun dedik.) [Araf 166]

( Rabbin fil sahiplerinin üstüne ebabil kuşlarını gönderdi.) [Fil 1- 4]

( Evlerin en dayanıksızı örümcek yuvasıdır.) [Ankebut 41]

( Musa’nın asası bir yılan olmuştu.) [Araf 107]

( Onlara; tufan, çekirge, haşarat, kurbağa ve kan gönderdik.) [Araf 133]

( Domuz eti ve canavarların öldürdüğü hayvan haramdır.) [Maide 3]

( Yusuf’u kurt yedi dediler.) [Yusuf 17]

( Süleyman'ın, cin, insan ve kuşlardan müteşekkil orduları vardı.) [Neml 17]

( En çirkin ses eşek sesidir.) [Lokman 19]

Genç ateistin hezeyanları
Genç ateist, bir kelimenin iki veya daha fazla anlamı olacağını bilmediği için veli kelimesine takılmış. Soruyor :
Sual : Hiç Allah’ın velisi olur mu?
CEVAP
Bilindiği gibi yüz kelimesinin birkaç anlamı vardır. Baba kelimesi de öyle. Mafya babası, Bektaşi babası, Fakir babası, Para babası, Baba adam gibi farklı anlamlarda kullanılır. Harç kelimesinin de kullanıldığı yerlere göre çeşitli anlamları vardır. Mesela Maliye’de harç demek, vergi demektir. İnşaatta yenice su, kum karıştırılmış çimento demektir. Ziraatta gübre karıştırılmış toprak demektir. Mutfakta da harç vardır, köfte harcı, dolma harcı gibi.

Genç bunları bilmediği için, diyor ki :
Sual : Veli ne demek, koruyan, gözeten demek. Okula başlayan her öğrencinin velisi olur. Öğrenci velisinden sorulur. Allah'ın velisi deyince de Allah'ı koruyan biri anlaşılır. Demek ki sizin Allah’ınızı koruyup gözeten veliler var öyle mi?
CEVAP
Ne kadar cahillik bu. Bir kelimenin birkaç anlamı olur diye yukarıda açıkladık. Veli, ermiş kimse demektir. Veli kelimesinin çoğulu evliyadır. Öğrenci velileri toplandı denilince bu, evliyalar anlaşılmaz. Senin bu yanlışlığın, 1970 lerdeki bir olayı hatırlattı. Belki o zamanlar sen doğmamıştın. Fikir babanız Prof. İlhan Arsel, ( Biz üniversitede kapıcılık bile yapamayız) diyerek istifa ettiği zaman, Meydan dergisinde bir yazar, sizin yanlışlığınıza benzer bir yanlışlığını hatırlatmıştı. İlhan Arsel, Ebussuud efendinin bir fetvasını okumuş, sizin gibi yanlış anlamış. Genç bir kızın pire verilip verilmemesi ile ilgili fetvasındaki pire vermek sözünü anlayamamış. ( Görüyorsunuz, Müslümanların şeyh-ül-islamı, bir kızı pire ile evlendiriyor) demişti. Halbuki, o kelime pire değil pir idi. Pir ise ihtiyar demektir. Bu ateistler hep böyle mi diye hatırıma geldi.

Genç ateist soruyor :
Sual : Hepimiz Âdem’den geldi isek niçin dil, din, renk ve kültürümüz bir değil?
CEVAP
Taberani’deki bir hadis-i şerifte : ( Allahü teâlâ, Hazret-i Âdem’e her şeyin sanatını, ilmini öğretti) buyuruluyor. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselama, dünyada mevcut bütün dilleri öğretti. Hazret-i Âdem de, Arapça, Süryanice, İbranice ve diğer bütün dillerde kitaplar yazıp her dil ile konuşmuştur. Bu husustaki delillerden biri Bekara sûresinin, ( Allahü teâlâ, Âdem'e bütün isimleri [bunların sanatını ilmini, ne işe yaradığını, nasıl kullanılacağını] öğretti) mealindeki 31. âyet-i kerimesidir. Hazret-i Âdem, bunları öğrendiği için, varlıkların adlarını, bütün dil ve lügatleri biliyordu. Çocukları bütün dilleri konuşuyordu. Hazret-i Âdem vefat edince, çocukları kafileler halinde çeşitli ülkelere göç ettiler. Her kafile, ayrı bir dil ile konuşuyordu. Böylece torunlar, dedelerinin konuştuğu diğer dilleri unutmuşlardı. O anda konuştukları dil ile kaldılar. ( Mirat-ı Kâinat)

Biyolojide modifikasyon denilen dış değişikliği yanında, mutasyon denilen genlerde değişiklik olayı vardır. Beyaz insandan siyah, esmer veya sarı insanlar türeyebilir. Hadis-i şerifte de buyuruldu ki :
( Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamı dünyanın her tarafından alınan topraktan yarattı. Bu sebeple neslinden, siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bu renkler arasında bulunanlar da oldu. Bazısı yumuşak, bazısı sert, bazısı da halis ve temiz oldu.) [Ebu Davud]

Dil ve rengin farklı oluşunu açıkladık. Dinlerde inanç farklı değildi. Her semavi dinde, Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara, Cennete, Cehenneme iman esastı. İnsanlar tarafından bozulunca farklı gibi zannediliyor. Diğer dinleri insanların bozduğu, Kur’an-ı kerimde bildiriliyor. Kültür ise, her toplumun yaşadığı iklime, coğrafi bölgeye göre farklı olur.

İslamiyet kolaylık dinidir
Ateist genç diyor ki :
Sual : İslam kolaylık dini imiş, kime yutturuyorsunuz bunu? Nasıl kolaylık dini bu? Oruç tut, namaz kıl, hacca git ve zekât ver. Bunları yapmanın neresi kolay? Bir kısmında beden yoruluyor, bir ay aç duruluyor, bir kısmında ise para gidiyor.
CEVAP
Müslümana bunların hiç biri güç gelmez. Mesela sen sabahları uykuda iken biz sabah namazına kalkıyoruz. Elbette bunlar, sana ve senin gibilere zor gelir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki :
Allahü teâlâ, kullarına yapabilecekleri şeyleri emretmiştir. Güç yetirilemeyen işleri emretmemiştir. İnsanları zayıf yarattığı için, kolaylık göstermiştir. Bir âyet meali şöyledir :
( Allah, size hafif, kolay emretmek istedi, çünkü insan, zayıf yaratılmıştır.) [Nisa 28]

Namaz, oruç kolaydır. Zekât için de malın tamamının değil, kırkta birinin verilmesini emretmiştir. Dinin diğer emirlerine dikkatle ve insafla bakılırsa, bu kolaylıklar görülür. Bununla beraber ibadet etmenin güç geldiği kimseler yok değildir. İbadetlerin zor gelmesi, Allah’ın düşmanı olan nefstendir. Namaz kılmak ve diğer ibadetleri yapmak, ancak müminlere kolay gelir. Kalbi kararmışlara, kâfirlere zor gelir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki :
( Bu din [inanıp ibadet etmek] müşriklere [imansızlara] güç gelir.) [Şura 13]

( [Her çeşit günahtan çekinmek, oruç tutmak ve diğer ibadetleri yapmak için] Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım isteyiniz. Sabır ve namaz, yalnız Allah’tan korkan müminlerden başkalarına zor gelir.) [Bekara 45]

Bedeni hasta olana bazı işleri yapmak güç geldiği gibi, kalbi ve ruhu hasta olana, kâfir olana da ibadetler güç gelir. ( 1/191,289)

Ateist genç diyor ki :
Sual : Siz dinin yolundan değil de aklın yolundan gitmelisiniz. Biz akılcıyız, siz dincisiniz. Dinci olan akılcı olabilir mi? Tanrı simgesel bir anlatımdır. Tanrı diye bir şey yoktur. Varsa göstermeniz gerekir.
CEVAP
Bir bilgisayar, bir uçak kendiliğinden meydana geldi diyene inanan mı akıllıdır, yoksa bunların elbette bir yapanı var diyen mi? Bu kâinattaki canlı ve cansız yaratıklar kendiliğinden meydana geldi diyen mi akıllı, yoksa elbette bunun bir yaratıcısı vardır diyen mi? O halde tesadüfen oldu diyen nasıl akıllı olabilir ki? Başına gelecek işlerden dolayı bir tedbir almayan, istikbalini düşünmeyen kimseye akıllı denir mi? Hazret-i Ali, dirilmeye inanmayan bir ateiste, “Biz inanıyoruz. Diyelim ki senin dediğin gibi tekrar dirilmek olmasaydı, inanıp ibadet etmekle bizim hiç zararımız olmazdı. Bizim inancımız doğru ise, sen sonsuz olarak ateşte yanacaksın” diyor. Ateist ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. İslamiyet’e göre ise, o Cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan da, sonsuz nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Halbuki, ahiret hayatı, bir ihtimal değil, apaçık bir gerçektir. O halde aklı, ilmi olanın, Allah’a ve ahirete inanması gerekir. İnanmamak, ahmaklık olur.

Hazret-i Ali’nin buyurduğu gibi, ihtiyatlı, tedbirli olmak mı akıl kârıdır, yoksa sonsuz tehlikeyi göze almak mı? İslamiyet akla çok önem veren bir dindir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki :
( Aklı olmayanın dini yoktur.) [Ebuşşeyh]

( Akıllı kimse kurtuluşa ermiştir.) [Buhari]

( Aklı olan kimse iman eder.) [Beyheki]

Tevekkül, kader ve kısmet
Ateist genç diyor ki :
Sual : Din sağlıklı düşünmeye engeldir. İnsanı tevekkülcü, kaderci, kısmetçi yapar.
CEVAP
İslamiyet’i bilmediğiniz için böyle rastgele konuşuyorsunuz. Tevekkül, kader, kısmet gibi şeyleri de bilmiyorsunuz. İslam âlimleri buyuruyor ki :
Sebeplerin tesir etmesinin Allahü teâlâdan olduğunu bilen, tesiri Allahü teâlâdan bekleyen ve tecrübe edilmiş sebepleri kullanan kimse, Allahü teâlâya tevekkül etmiş, yalnız Ona güvenmiş olur. Tesir etmeyen, hayali sebepleri kullanmak, tevekkül olmaz. Tesiri çok görülmüş olan sebepleri kullanmak gerekir. Ateş yakar, fakat, ateşe yakma kuvvetini veren, Allahü teâlâdır. Aç olan, bir şey yer; bu şeye doyurma kuvveti veren Odur. Gerektiği zaman, böyle sebepleri kullanmadığı için zarar gören kimse, Allah’a asi olur. Tecrübe edilmiş sebepleri kullanmak gerekir. Allahü teâlâ, istişareyi, yani bilenlere danışmayı emretti. Danışmak, sebebe yapışmaktır. Tevekkül sebeplere yapıştıktan sonra sonucu sabırla beklemektir. Tevekkül, iş yapmayıp tembel oturmak değildir. Bir işe başlamak ve başlanan işi başarmak için tevekkül gerekir. Güç bir işi başaramamak korkusunu gidermek için de tevekkül gerekir.

Al-i İmran sûresinin ( Azmedip de bir işe başlayınca, Allah’a tevekkül et, Ona güven! Allah size yardım ederse, kimse size galip gelemez. Size yardım etmezse, kimse yardım edemez. O halde, müminler Allah’a tevekkül etsinler) mealindeki 159. ve160. âyetleri, tevekkül ile beraber çalışmayı ve çalışmada azmin de gerektiğini bildiriyor. Demek ki her Müslüman çalışacak, azmedecek ve sonra da güvenecektir. Tevekkül bir zaaf, bir acizlik değil, tam aksine bir kuvvettir. Tevekkül edenin kaybedecek bir şeyi de yoktur. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki :
( Deveni sıkı bağla ve sonra Allah’a tevekkül et!) [İbni Asakir]

Dinimiz, insanlara daima çalışmak, aklını doğru kullanmak, her türlü yeniliği öğrenmek, başarmak için her türlü meşru çareye başvurmayı emretmektedir. Bir Müslüman ancak herhangi bir işte aklını kullandığı, her çareye başvurduğu ve son derece de çalıştığı halde, bir başarıya ulaşamazsa, üzülmemeli ve bu sonucun, Allahü teâlânın kendisi için uygun gördüğü bir husus olduğunu kabul ederek kaderine razı olmalıdır. Yoksa hiçbir şey yapmadan, çalışmadan, öğrenmeden ve bilmeden yan gelip yatarak beklemek, İslamiyet’te yoktur. Böyle yapmak büyük günahtır. Ateistler tevekkülü böyle bir şey zannediyorlar. Bir âyet meali şöyledir :
( İnsana, ancak dünyada çalışarak yaptığı işler fayda verir.) [Necm 39]

İnsanlar, bazen her şeye başvurdukları ve çok çalıştıkları halde, istediklerine kavuşamazlar. İşte o zaman, bu işte kendi ellerinde olmayan bir kudret bulunduğunu ve bu kudretin insanların yaşamaları ve başarıları üzerinde etkili olduğunu ve onlara yön verdiğini kabul ederler. İşte kader kısmet budur. Bu aynı zamanda büyük bir teselli kaynağıdır. ( Ben görevimi yaptım, ama ne yapayım ki kısmetim bu imiş) diyen bir Müslüman, bir işte başarısız olsa bile, ümitsizliğe kapılmaz ve büyük bir iç huzuru ile çalışmaya devam eder. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki :
( Güçlükle beraber elbette bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine teşebbüs et ve hacetini yalnız Rabbinden iste!) [İnşirah 5-8]

Yani başarısızlıktan ümitsizliğe düşmeyip çalışmaya devam etmelidir. Dinimiz çalışmayı emrederken, Müslümanlara tevekkülcü ve kaderci diye saldırmak, İslamiyet’i bilmemekten ileri gelen fanatik bir durumdur.

Tesettürü Kur’an emrediyor
Ateist genç diyor ki :
Sual : Başını ve vücudunu, hele kol ve bacakları örtmek asla Kur’anda yoktur. Buna rağmen kapanmak nasıl Allah’ın emri olur?
CEVAP
Resulullah efendimiz, kapanma hükmü Kur’an-ı kerimde olmadığı halde mi emretti? Asırlardır Müslümanlar Kur’ana, sünnete uymuyorlar mı? Ne kadar basit bir görüş bu. Tesettürle ilgili âyet-i kerimeleri Peygamber efendimiz açıklamış, âlimler de bizlere bildirmiştir. Bu husustaki tartışmalar kasıtlıdır. Kur'an-ı kerimde genel olarak hükümler, kısa olarak bildirilmiştir. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Çünkü Kur’an-ı kerimde mealen, ( İndirdiğim Kur’anı insanlara açıkla) buyuruluyor. ( Nahl 44)

Bir kimse, İsra sûresinin ( Ana babana öf deme) mealindeki 23. âyete bakarak, ana babasına öf demeden, sopa ile dövse, sonra da ( Ben öf demediğim için, Kur'anın emrine uydum) dese, doğru olur mu? Bunun anlamı, ( Ana babanızı üzmeyin, hatta onlara öf bile demeyin) demektir. ( Beydavi)

Bunun için tesettür âyetlerinden göğüs kısmını kapatıp başka yerleri açmak anlamı çıkmaz. Bu bakımdan Kur'an tercümesine bakmak çok yanlış olur. Herkes Kur'andan hüküm çıkarabilseydi, Peygamber gönderilmesi lüzumsuz olurdu. Dinimizin bir hükmünü öğrenmek için herkes Kur'an-ı kerime bakıp anlayamaz. Kur'an-ı kerim, hadis-i şeriflerle açıklanmıştır. Hadis-i şerifleri de anlamak büyük ilim işidir. Bunları da İslam âlimleri açıklamıştır. Onun için hiç kimseye Kur'an tercümesi okumasını tavsiye etmiyoruz. Tıp kitabı okuyarak, ilaç yapmak ve hastaya teşhis koymak yanlıştır. Kur'an tercümesinden hüküm çıkarmak bundan daha büyük yanlıştır. Çünkü yanlış ilaç öldürebilir; ama yanlış hüküm, imanı kaybettirip, sonsuz azaba düşürebilir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir :
( Kur'anı kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa bile, muhakkak hata etmiştir.) [Nesai]

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki :
[Yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [ziynet takılan yerlerini] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]

Bu âyet-i kerimeden kadınların başörtüsü ile sadece yakasını örteceği, baş ve vücudunun diğer yerlerini örtmenin gerekmediği anlaşılabilir. Gözünü neden sakınacak, ırzını nasıl koruyacak, ziynetten maksat nedir? Kına, sürme, boya mıdır, altın, gümüş gibi ziynetler midir? Bu hususlar açık değildir, hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir :
( Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına [dışarı çıkarken] cilbablarını [dış elbiselerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, eza edilmemelerine daha uygundur.) [Ahzab 59]

Bu tercümeye bakıp "Kadın, tanınıp eza edilmemesi için elbise giyer. Tanınıp eza edilmezse, çıplak gezebilir" diyenler çıkmıştır. Önemli olan Resulullahın açıklamasıdır. O buyuruyor ki :
( Kadının [yüz ve iki elinden başka] bütün bedeni avrettir) [Mecmaul-enhür, El-mugni]

Bu hadis-i şerifte kadının tesettürü açıkça bildiriliyor. Kur'an-ı kerimin 17 yerinde Resulullaha ( De ki, bana tâbi olun) buyuruluyor. Resulullaha tâbi olup Onun bildirdiği şekilde tesettüre riayet etmelidir!
Resulullah efendimiz, baldızını, ince elbise ile görünce, ( Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. ( Ebu Davud)

Hazret-i Âişe buyurdu ki :
( İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti inince, hemen peştamallarını yırtıp başlarını örttüler) buyurdu. ( Buhari, Nesai)

Hak din hangisi?
Sual : Almanya’da oturuyoruz. Küçük kızım, okuldan gelince, “Anne, ya Hristiyan dini hak ise, onun hak din olmadığını nereden biliyoruz?” dedi. Küçük çocuğuma nasıl bir cevap vermeliyim?
CEVAP
Çocuk her şeyi sorabilir. Ona şimdilik şu kadarını söyleseniz yeter :
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamdan beri, insanları doğru yola iletmek üzere bir çok peygamber göndermiştir. Bazılarına da kitap vermiştir. Kitap verdiği peygamberler, bir din ile gelmiştir. O din bozulunca Allah başka bir din göndermiştir. Mesela İbrahim aleyhisselamın dini bozulup insanlar, doğru yoldan ayrılınca, Allah onlara Musa aleyhisselamı göndermiştir. Onun dinine Musevilik deniyordu. Şimdi Yahudilik deniyor. Yahudilik dini bozulunca da, Allah İsa aleyhisselamı gönderdi. Dinine İsevilik deniyordu. Şimdi Hristiyanlık deniyor. Hristiyanlık da bozulunca, Allah, bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı gönderdi. Onun dininin adı İslamiyet’tir. Allah, artık bu din bozulmayacak, kıyamete kadar kalacak dedi. Ben İslamiyet’ten razıyım dedi. Şimdi Hak din ancak İslamiyet’tir dedi. İslamiyet’ten başka din arayanları, başka dini hak bilenleri Cehenneme atarım dedi. Bütün Peygamberler de müslüman idi. Onları ve getirdikleri kitapları inkâr etmeyiz. Onlar da hak idi, ancak İslamiyet ile Allahü teâlâ onları yürürlükten kaldırdı, böyle olduğuna inanmayanların kâfir olduğunu bildirdi.

Din ne demektir?
Sual : Din ne demektir? İslamiyet’e sırat-ı müstakim yani doğru yol denir mi?
CEVAP
Elbette İslamiyet sırat-ı müstakimdir.
Din, insanları sonsuz saadete götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demektir. Din ismi altında insanların uydurduğu yollara din denmez. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamdan beri, her bin senede, bir Peygamber vasıtası ile, insanlara bir din göndermiştir. Bütün Peygamberler, hep aynı imanı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere iman etmeyi istemişlerdir. Yani bütün Peygamberler Müslüman idi. Fakat, kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lazım olan şeyleri başka başka olduğundan, Müslümanlıkları da ayrıdır. Mesela namaz vakitleri kiminde az kiminde çok idi. Bazı şeyler kiminde haram, kiminde helal idi.

Her din, kendisinden önce gelen dini nesh etmiş, yani değiştirmiştir. En son gelen ve her dini değiştiren ve dinlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıyamete kadar hiç değişmeyecek olan din, Muhammed aleyhisselamın dinidir. Bugün, Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği din de, bu ahkam ile kurulmuş olan İslam dinidir. Sırat-ı müstakim, sadece İslamiyet’tir. Üç âyet-i kerime meali şöyledir :
( Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran 19]

( Sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]

( İslam’dan başka din arayanın bulacağı din asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85]

İslamiyet sırat-ı müstakimdir. Kur’an-ı kerimde otuzdan fazla yerde, İslamiyet için sırat-ı müstakim ifadesi geçer. Bunlardan bazılarının mealleri şöyledir :
( Doğu da Allah’ın, batı da. O, dilediğini doğru yola [İslamiyet’e] iletir.) [Bekara 142]

( Allah'ın Kitabına sarılan elbette doğru yola [İslamiyet’e] kavuşur.) [Al-i İmran 101]

( Allah, kendisine inanan ve Kitabına sarılanları rahmetine ve bol nimetine kavuşturur, onları kendisine götüren doğru yola [İslamiyet’e] ulaştırır.) [Nisa 175]

( Allah, rızasını gözetenleri onunla, selamet yollarına eriştirir ve onları, iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, doğru yola [İslamiyet’e] iletir.) [Maide 16]

( İşte Rabbinin doğru yolu [İslamiyet] budur. Biz, âyetlerimizi, düşünen bir topluluk için beyan ettik.) [Enam 126]

( İşte benim doğru yolum [İslamiyet] budur; ona uyun. Sizi bu yoldan ayıracak başka yollara uymayın. Kötülüklerden sakınmanız için Allah size bunları emretti.) [Enam 153]

( İblis dedi ki : Sen beni azgınlığa mahkûm ettin, ben de yemin ederim ki, insanları saptırmak için, senin doğru yoluna [İslamiyet’e] pusu kuracağım [onlara vesvese verip saptırmaya çalışacağım.]) [Araf 16]

( Allah, iman edenleri, doğru bir yola [İslamiyet’e] iletir.) [Hac 54]

( Resulüm, elbette sen, onları doğru yola, [İslamiyet’e] çağırıyorsun.) [Müminun 73]

( Kur’an-ı Hakim'e and olsun ki, sen doğru yol [İslamiyet] üzere gönderilmiş Peygamberlerdensin.) [Yasin 2-4]

( Ey Resulüm, elbette sen, doğru bir yola [İslamiyet’e] çağırıyorsun.) [Şura 52]

İslamiyet evrenseldir
Sual : Bir ateist, ( Kur’anda Peygambere Mekke halkını Müslümanlığa davet et deniyor. Ben Mekkeli olmadığıma göre, Müslümanlık beni bağlamaz) diyor. İslamiyet evrensel bir din değil mi? Sadece Mekke halkına mı geldi?
CEVAP
Mealden İslamiyet öğrenilmez. Görüyorsunuz kâfir bile anlamayıp veya yanlış anlayıp kâfirliğini katmerleştiriyor, ben böyle dine inanmam diyor.

İslamiyet evrensel olup kıyamete kadar geçerli tek dindir. Bu konuda bir çok âyet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Bu konudaki iki hadis-i şerif meali şöyledir :
( Her Peygamber yalnız kendi kavmine geldi, ben ise bütün insanlara gönderildim.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai]

( Benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şey bana verildi. Bunlardan biri, her Peygamber sadece kendi kavmine gönderilirken ben bütün dünyadaki insanlara gönderildim.) [Buhari, Müslim, Nesai, Tirmizi]

Birkaç âyet-i kerime meali :
( De ki, ey insanlar, ben, Allah’ın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.) [Araf 158] ( Yukarıdaki hadis-i şerifler gibi, bu âyet-i kerime de, Peygamber efendimizin bütün insanlara geldiğini açıkça göstermiyor mu?)

( Biz seni ancak bütün insanlara [Müminlere Cenneti] müjdeleyici ve [kâfirlere azabı haber verici] uyarıcı [bir resul] olarak gönderdik; ama insanların çoğu [bu gerçeği] bilmez.) [Sebe 28]

( Âlemlere [Bütün insanlara ve cinlere ilahi azap ile] korkutucu [uyarıcı] olarak Furkanı [Kur’anı] kuluna [Resulüne] indiren [Allah’ın şânı] ne yücedir.) [Furkan 1]

( Biz seni âlemlere [insan, cin ve diğer bütün mahlukata] rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]

Ateistin konu edindiği iki âyet-i kerime şu mealdedir :
( Bu Kur'an, kendinden önce [gönderilen ilahi] kitapları tasdik eden, şehirlerin anası ( merkezi olan Mekke) halkını ve çevresindeki [dünyadaki] bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitaba da inanıp namazlarını devamlı kılarlar.) [Enam 92] ( Mekke şehri, İslam dünyasının merkezidir. Onun çevresi bütün dünyadır. Dünyadaki Müslümanlar her yıl bir sefer Mekke’de bulunan Kâbe’de toplanırlar.)

( Şehirlerin anası [olan Mekke] halkını ve çevresindeki [bütün dünyadaki] insanları uyarman ve varlığında hiç şüphe olmayan kıyamet gününün dehşetinden onları korkutman için sana Arapça bir Kur'an indirdik. İnsanların bir kısmı [müminler] Cennete, bir kısmı da [kâfirler] Cehenneme gidecektir.) [Şura 7]

Demek sadece Mekkelilerin değil, insanların bir kısmı, inanmadıkları için Cehenneme, bir kısmı da inandıkları için Cennete gidecektir. Cenneti değil de, Cehennemi tercih etmek, ne kadar (BibBiiiiiib Kafa) ça bir iş olur! Mekke, Âdem aleyhisselamdan beri bütün müminlerin yani bütün semavi dinlerin merkezidir. Bütün Peygamberler müslüman idi. Kâbe-i muazzamayı ilk defa Âdem aleyhisselam, sonra da İbrahim aleyhisselam yaptı. Resulullah efendimiz zamanında da tamir edildi.

Hak din İslam’dır
Sual : Musa peygambere inanana Musevi, İsa peygambere inanana İsevi deniyor da, Muhammed peygambere inanana Muhammedi denmiyor da, niçin Müslüman deniyor?
CEVAP
Diğer dinler, belli bir kavme, belli bir bölgeye gönderilmiştir ve belli bir zaman yürürlükte kalmıştır. İslamiyet ise, cihanşümul [evrensel, üniversal] bir din olup, bütün insanlığa gönderildiği ve hükümleri de, kıyamete kadar geçerli olduğu için, gönderilen peygamberin ismi ile bildirilmemiştir. Muhammed aleyhisselamın getirdiği dine, İslamiyet dendi. Önceki dinlerin hiç biri bozulmamış olsaydı bile, nesh edildiği, yani yürürlükten kaldırdığı için, artık o dinlerin hiç biri ile amel etmek caiz olmaz. Bir âyet-i kerime meali :
( Allah indinde hak din, yalnız İslam’dır.) [Al-i İmran 19]

İslam dini evrenseldir
Sual : ( Kur’anda “Anlayabilmeniz için, Kur’anı Arapça olarak indirdik” denmesi, Kur’anın aslını ve tercümesini herkesin anlayabileceğini ve İslam dininin evrensel olmadığını, yalnız Arapların dini olduğunu gösterir) diyenlerin sözü yanlış değil midir?
CEVAP
Elbette yanlıştır. Bunları, dinsizler söylüyorlar. Hangi dille gelseydi, aksini söylerlerdi. Yusuf sûresinin, ( Anlayabilmeniz için, Kur’anı Arapça olarak indirdik) mealindeki ikinci âyet-i kerimesi, tefsirlerde şöyle açıklanıyor :
( Kur’anı herhangi bir dille değil, en geniş, en açık dil olan Arapça olarak indirdik. Eğer iyi düşünürseniz, bu kitabın yüceliğini, kendisinin bir şaheser, sözlerinin bütün insanlığa hitap ettiğini görür, Müslüman olmayı en büyük vazife, en yüksek saadet telakki edersiniz. Ey Araplar, Kur’anın, edebiyatçıların, şairlerin sözlerine benzemediğini gördünüz. Bunun insan sözü değil, ilâhî bir kelam olduğunu düşünürseniz, anlarsınız.)

Demek ki âyette geçen anlamak ifadesi, bunun ilâhî kelam olduğunu anlamaktır. Yoksa ahkâmını anlamak değildir. Eğer öyle olsaydı, Allahü teâlâ, ( Resulüm, Kur’anı insanlara açıkla!) buyurmazdı. ( Nahl 44)

Fussilet sûresinin, ( Eğer biz Kur’anı yabancı bir dille gönderseydik, “Âyetler tafsilatlı şekilde açıklanmalıydı. Arapça olmayan bir kitabı biz nasıl anlarız” derlerdi. De ki : O Kur’an, bütün inananlar için, doğru yolu gösteren bir rehber ve şifadır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. Sanki onlara uzaktan bağrılıyor da, Kur’anın ne söylediğini anlamıyorlar) mealindeki 44. âyetin açıklaması şöyledir :
Kur’an, [Çince, Yunanca, Rusça veya başka bir dilde değil de] kendi diliniz olan Arapçadır. Siz, ifadelerinin vecizliğinden, şaheserliğinden bu Kur’anın ilâhî bir kelam olduğunu anlarsınız. Yoksa ( Arap olduğunuza göre, Kur’anın hükümlerini de anlarsınız) denmiyor. Âyetin devamında, [Arap oldukları hâlde] inanmayanların Kur’anı sağırlar gibi duymadıkları bildiriliyor. Bilinmesi farz olan iman bilgileri, farzlar ve haramlar, ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkhı, müctehid âlimler, âyet ve hadislerden çıkarmıştır. ( Hadika)

---------------

İslam sonradan gelmiş bir dindir, onun doğru din olduğu nasıl ispatlanır? Hz. Peygamberin kendi düşünceleri olamaz mı?

Burada bu konuyu detaylarıyla açıklama imkânımız yoktur. Bununla beraber, burada konuya ışık tutacak bazı bilgileri birkaç madde halinde özetlemeye çalışacağız :

- Hz. Peygamber( a.s.m)’in üstün bir akıl ve zekâya sahip olduğu doğrudur. Ancak, bu akıl ona Allah’ın vahyini algılama imkânını sağlamıştır. Yoksa -haşa- kendisini hayatı boyunca, Allah’a iftira eden bir kimse durumuna düşürmemiştir. Hayatı boyunca, yalan ve yalancılarla mücadele eden bir insanın, aynı zamanda en büyük bir yalancı olması mümkün müdür? Bu insanların fıtratına aykırı olduğu gibi, akıllı insanların da nefret ettiği bir husustur.

- Hz. Muhammed ( a.s.m) ya doğruluğun zirvesinde, güzel ahlakı kendisinde toplamış, herkesten daha çok Allah’tan korkan, ona saygı duyan bir Peygamberdir; yahut -haşa, yüz bin defa haşa- yalancıların temsilcisi, ahlaksız, Allah’tan korkmaz, en büyük bir sahtekârdır. Hayatı boyunca, herkesten daha çok Allah’a bağlanması, ona saygı duyması, ondan korkması, ona ibadet etmesi, bütün insanlığı kendine meftun edecek şekilde yüksek bir ahlak performansını göstermesi, bu ikinci ihtimalin kendisi hakkında asla mümkün olmadığını göstermektedir.

- İslam dininin en büyük mucizesi Kur’an’dır. On beş asırdır Kur’an’ın “Haydin gelin Kur’an’ın bir tek suresine bir benzer yapın... Eğer yapmaktan âciz kaldıysanız, bilin ki bu Kur’an, göklerin ve yerin gaybını bile Allah’ın kelamıdır.” manasına gelen meydan okuyuşu, şimdi de geçerlidir. Kur’an’ın belagatı mucize olduğu gibi, koyduğu evrensel ahlakî prensipleri de birer i’caz parıltısını göstermektedir. Okuma-yazması olmadığı Kur’anla sabit olan Hz. Muhammed ( a.s.m) gibi öksüz büyümüş, ahlakın tefessuh ettiği bir muhitte yetişmiş bir insanın, İslam dini gibi A’dan Z’ye bütün hükümleri, prensipleri makul, âdil ve ahlakî olan bir nizamı ortaya koyması, başlı başına bir mucizedir.

- Peygamber olmadan önce de bulunduğu çevrede “Muhammedü’l-Emin = güvenilir, dürüst, Emin Muhammed” unvanıyla meşhur olan bir zatın, 23 yıllık hayatı boyunca, farklı bir karakter sergilemesi, bu görülen tarafının tam aksine bir şahsiyette olmasına ihtimal verenin (BibBiiiiiib) olması gerekir. Çünkü, şeytan dahi bunu ağzına almaya cüret etmez.

- Bir ağacın yaş veya kuru olduğu meyvelerinden bilinir. Hz. Muhammed ( a.s.m)’in diktiği İslam ağacının milyonlarca meyvesi olan evliya ve asfiyanın varlığı, bu ağacın kuru değil, yaş olduğunu, boş bir kütük değil, dal budak veren meyvedar bir ağaç olduğunu, yalan üzerine değil, doğruluk üzerine kurulmuş bir din olduğunu sönmemiş akıllara -gündüz gibi- göstermektedir.

İslam alimlerinin tespitlerine göre, Hz. Muhammed ( a.s.m)’in peygamber olduğunu gösteren mucizelerin ve delillerin sayısı binlercedir. Bu mucizeler, hadislerde geçtiği gibi, onlardan bazı misalleri Kur’an’da da görmek mümkündür. Aşağıda birkaç misal sunulmaktadır :

- İsra Suresi'nin birinci ayetinde, Hz. Peygamber ( a.s.m)’in gecenin çok küçük bir zaman diliminde Mekke’den Kudüs’e gidip, Mescid-i Aksa’yı ziyaret ettiği vurgulanmıştır. Hadis ve siyer kaynaklarında, olayın detayları da anlatılmış, aynı gecede onun tekrar Mekke’ye döndüğü ve yattığı, yatağının ısısının hala devam ettiği anlatılmaktadır.

Daha önce, Kudüs’e hiç gitmediği bilinen biri olarak, Mescid-i Aksa hakkında kendisine sorulan sorulara doğru cevaplar vermiş ve daha başka bilgiler vermek suretiyle de bu olayın doğruluğunu ispat etmiştir.

- Kamer Suresi'nin başında, Hz. Muhammed ( a.s.m)’in müşriklerin bir mucize istemeleri üzerine, bir parmağının işaretiyle gökteki Ay’ın ikiye bölündüğü bildirilmektedir. Orada bulunan kâfirler bu olayı yalanlayamamış, mecbur kalıp “bir sihir “olarak nitelemişlerdir. Bu olay detaylı olarak sahih hadis kaynaklarında incelenmiş ve tasdik edilmiştir.

- Kur’an’da, -fetihten iki sene önce inmiş olan- Fetih Suresi'nde, çok açık bir ifadeyle Mekke’nin fethedileceği haber verilmiş ve Hz. Peygamber ( a.s.m)’in bu hususta gördüğü rüyasının tasdik edildiği vurgulanmıştır. İki yıl sonra gerçekten Mekke fethedilmiştir.

- Yine, Kur’an’ın –Mekke’de inen- Rum Suresi'nde, müşrik-mecusî İranlılar karşısında yenik düşen ehl-i kitap olan Bizanslıların, en geç sekiz-dokuz yıl içerisinde, İranlılarla yeniden savaşa gireceği ve onları mağlup edeceği çok açık ifadelerle haber verilmiş ve aynı tarihte bu haber gerçekleşmiştir. Bu haber içerisinde “o gün Müslümanlar için de sevinç günü olacağını” detayına da yer verilmiş ve “Bedir Zaferi” ile de bu haber, ikinci bir gerçekle taçlanmıştır.

- Peygamberimiz ( a..s.m), hanımlarından birine gizli bir şey söylemiş, fakat o bu sırrı kumalarından birine aktarmış ve Peygamberimiz ( asv), onun söylediklerini kendisine aktarınca da, şaşırmış ve bunları nerden öğrendiğini sormuştu. Efendimiz ( asv) da ‘Bunları bana her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah bildirdi’ demiştir. Bu olay Kur’an’ın Tahrim Suresi'nde geçmektedir.

- Sahih hadis kaynaklarında, Hz. Peygamber ( a.s.m)’in İran, Bizans, Kudüs, Şam, İstanbul fethi gibi daha bir çok yerin fethedileceğini haber verdiği ifade edilmektedir. Zaman ise, o haberlerin aynen çıktığına onlarca kez şahitlik yapmıştır.

İşte birer örnek olsun diye verdiğimiz bu misaller, tereddüde yer vermeyecek derecede, Peygamberimizin nübüvvetini çok güçlü bir şekilde tasdik etmektedir. Çünkü, bu gaybî gerçekleri akılla bilmek ve bu harika olayları bir insan gücü, zekâsı ve aklıyla gerçekleştirmek imkân haricindedir. Demek ki, Hz. Muhammed( a.s.m) Allah’ın hak elçisi ve Kur’an da Allah’ın hak kelamıdır. Amenna.. ve Saddekna..

Not : Bu konularda size yardımcı olacak kitaplar için sitemizdeki bibliyografyayı tavsiye ediyoruz. Bu konuyu en iyi ispat eden kitapların başında Risale-i Nur Külliyatı gelir. Allah rızası ve dinimizi öğrenme adına bu eserleri okuyalım ve bilgilerimizi pekiştirelim.

Aİlave bilgiler için aşağıdaki linklere tıklayınızı ve ilgili yerleri okuyunuz :

Kur'an'ın değiştiğini ya da Peygamber sözü olduğunu iddia edenlere...

Kur’an insanların konuşmalarına benziyor. Allah’ın eserleri nasıl insanların eserlerine benzemiyorsa, O'nun sözleri de insanların sözlerine benzememeli?..

Kur’ân, madem insanları iyiliğe ve güzelliğe teşvik ediyor, kötülükten sakındırıyor. Öyleyse bunu dindar bir zat kendi eliyle yazıp sonra da insanlar üzerindeki etkisini arttırmak için “Bunu Allah gönderdi” demiş olamaz mı?

Dünyadaki insanların büyük çoğunluğu ve bazı meşhur ilim adamları Hz. Peygamberi kabul etmemektedirler. Onların kabul etmemeleri bazı delillere dayanıyor olamaz mı?

Hz. Muhammed’in hayatına bakıldığı zaman sıradan bir insanın hayatında olan yemek, içmek, uyumak, evlenmek, savaşmak gibi fiiller gözükmektedir. Bu fiilleri yapan insanın, sıradan bir insandan farkı ne?

-----------------


Kur'an-ı Kerim'in evrenselliğini örneklerle açıklar mısınız?


İnsanlığa doğru yolu gösterip, onları dünya ve ahiret saadetine eriştirmek için, Yüce Allah’ın indirmiş olduğu son ilâhî kitap, Kur’an’dır. Kur’an, Allah’ın ezeli kelamıdır. On dört asırdan beri insanlığın bütün ihtiyaçlarına cevap vermiş, kıyamete kadar gelecek olan insanların ihtiyaçlarına da cevap verecektir. Yeter ki insan, O’nu kabul etsin, inansın, gerektiği şekilde O’nu okuyup anlasın ve hayatında uygulasın.

İnsanlık Kur’an’a sarıldığı, onu doğru anlayıp yorumladığı ve hayatına uyguladığı müddetçe, doğru yoldan sapmayacaktır. Çünkü en doğru ve en sağlam yol, Kur’an yoludur. O, Allah’ın sağlam, kopmayan ipi ve sırat-ı müstakimidir.

Kur’an’ın Biz İnsanlar İçin Getirmiş Olduğu Evrensel Prensipler Nelerdir?

Kur'an-ı Kerim'in evrenselliği geniş bir konudur. Bu bakımdan bu konu geniş bir kitap mahiyetindedir. Burada kısaca bir kaç noktaya değineceğiz.

Peygamber Efendimiz ( asm) O’nu şöyle tarif buyurmuştur :

“Allah’ın kitabı olan Kur’an’da sizden öncekilerin kıssaları, sizden sonrakilerin haberleri, kendi aranızda olanların hükümleri vardır. O, doğruyu eğriden ayıran kitaptır. O, hiçbir zaman anlamsız konuşmaz. O, Allah’ın sağlam ipidir. O, zikr-i hakimdir. O, dosdoğru yoldur. Kötü arzular asla O’nu hedefinden saptıramaz. Diller O’nu karıştırıp bozamaz. Âlimler O’na doyamaz. Müttakîler O’ndan usanmaz. O tekrar tekrar okunmakla eskimez. O, cinlerin işitir işitmez : “Biz acayip bir Kur’an işittik ki, doğruya iletir. Derhal ona inandık.”( Cin, 72/1-2) dedikleri kitaptır. O’nun ölçülerine göre konuşan doğruyu söyler. O’na göre davranan sevap kazanır. O’nunla hükmeden âdil olur. O’na çağıran doğru yola çağırmış olur." ( Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 14; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’an, 1)

Kur’an, yüceler ve hak hedefler için indirilmiş bir kitaptır. Bizzat Kur’an’ın kendisi açık bir şekilde ne için indirildiğini yine kendisi bize haber veriyor. Şu ayet mealleri bunun en çarpıcı örnekleridir :

“Elif. Lam. Mim. O kitap ( Kur’an); Onda asla şüphe yoktur. O, muttakîler için yol göstericidir.”( Bakara, 2/1-2)

“( Ey Muhammed!) İşte bu ( Kur’an), ayetlerini inceden inceye düşünsünler, akıl sahipleri ( aklını kullananlar)da öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübârek ( feyiz kaynağı) bir Kitaptır.”( Sâd, 38/29)

Yani Kur’an muttakîlere hidayet kaynağı olsun, insanlar üzerinde düşünsün ve düşüncelerini geliştirsin ve öğüt alsınlar için indirilmiştir. Bir başka deyişle Kur’an, biz insanlardan şunları istemek üzere indirilmiştir : Okunması, üzerinde düşünülmesi, anlaşılması, ihlâsla açıklanması ve ibret alınıp hayatta tatbik edilmesi.

İnsanın yaratılışından beri var olan ve çağımızda baş döndürücü bir hal alan değişim karşısında, 1.400 küsur yıl önce inmiş olan Kur’an, bugünün problemlerine çözüm getirebilecek ve çağımız insanını da bağlayacak prensiplere sahip bir kitaptır.

Bu prensipleri incelediğimizde, bunların genel prensipler olduğunu ve her zaman bütün insanların uygulayabileceği türden ilkeleri içinde barındırdığını görmekteyiz. Kur’an’ın getirmiş olduğu bu evrensel prensiplerden, emir manasını teşkil eden, evrensel beş prensip üzerinde kısa kısa açıklamalarda bulunacağız.

Bu evrensel prensiplerden yerine getirilmesi emredilen beş şey şunlardır : 1) Çalışmak, 2) Adil olmak, 3) Doğru olmak, 4) Ahde vefalı olmak, 5) Emanetin hakkını korumak.

Çalışmak, Allah’ın ezeli kanunudur. Yüce Allah, Kur’an’ında çalışmanın önemini belirterek şöyle buyurmaktadır :

“İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Onun çalışması yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.” ( Necm, 53/39-41)

Bu ayetler insanın ancak çalışmak suretiyle ilerleyebileceğini, dünya ve ahiret saadetinin anahtarlarının meşru yolda çalışmak olduğunu ifade etmektedir.

İslamın temeli adalettir. Adalet, düzgün hareket etmek, hak yememek, dengeyi gözetmek, doğruluktan ayrılmamak, doğru yoldan sapmamak gibi insani ve sosyal değerlerin bir bileşkesidir. Kur’an mutlak bir adaleti emreder. Bu hususta inanan inanmayan, yakın uzak, zengin fakir ayırımı yapmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır :

“...Yakınınız dahi olsa söylediğiniz zaman adaletten ayrılmayınız...” ( En’am, 6/152)

“Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik ediniz. Kendinizin, ana, babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa, ( şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar ( adaletten ayrılmayınız.) Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Onun için nefsinizin hevasına uyup da adaletsizlik etmeyiniz. Eğer ( şahitlik ederken) dilinizi eğip bükerseniz veya doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” ( Nisa, 4/135)

( Doğru olmak), Kur’an’da bizlere emredilen prensiplereden bir diğeri doğruluktur. Nitekim Kur’an’da bu hususta şöyle buyurulmaktadır :

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. ( Böyle davranırsanız) Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” ( Ahzab, 33/70-71)

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı da gitmeyiniz. Çünkü Allah, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” ( Hud, 11/112)

( Ahde vefa), Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu evrensel prensiplerden biri de ahde vefadır. Ahd, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, talimat vermek, söz vermek, emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına gelir. Kişinin verdiği söz ister Allah’a isterse insanlara karşı olsun, mutlaka kişi verdiği sözde durmalı ve sözünün gereğini yerine getirmelidir. Çünkü Yüce Allah,

“Ey iman edenler! Yaptığınız akitlerin gereğini yerine getirin...” ( Mâide, 5/1)

“Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever.” ( Âl-i İmran, 3/76)

“...Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” ( İsra, 17/34)

( Emanetin hakkını korumak), Üzerinde duracağımız son evrensel Kur’an prensibi ise, emanette olmaktır. Genelde emanet, “bir kimseye koruması için bırakılan mal ve eşya” anlamında kullanılmaktadır. Fakat bu anlamın yanında insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş bulunan ruhî, bedenî, ve malî imkanları da kapsar. İslam Hukukunda ise emanet, Allah Teala'nın gerek kendi hukuku, gerekse yaratıklarının hukuku ile ilgili olarak insana yüklediği vazifelerin tamamına verilen bir isim olarak tarif edilmektedir.

“Mü’minler, emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirirler.” ( Mü’minun, 23/8 )

Kur’an’ın her zaman ve şartta insanların uygulayabileceği türden evrensel emirlerine örnekler verdik. Bu prensiplerin her birisi ister Müslümanlar tarafından, isterse Müslüman olmayanlar tarafından uygulansın farketmez, o topluma mutlaka saadet getirir. Bu prensiplerin uygulanmadığı dünyada ise, -bu gün yeryüzünde olduğu gibi- insanlar mutsuz ve umutsuz olur. Kur’an’a gönül vermiş insanlar olarak, önce bizim bu güzel prensiplere uygun bir hayat tarzına kavuşmamız ve insanlığa örnek olmamız gerekir. Çünkü hayrın ve iyiliğin insanlığa ulaştırılması, bizim görevimizdir.

Kur’an’ın her zaman ve şartta insanların uygulayabileceği türden evrensel emirlerine örnekler verdik. Kur’an’ın getirdiği bir takım yasaklar var ki, bu yasaklardan sadece beş tanesini kısaca açıklamak istiyoruz. Bunlar : 1. Allah’a ortak koşmak; 2. Anne ve babaya asi olmak; 3. Haksız yere cana kıymak; 4. Rüşvet almak; 5. Dedi-kodu ve gıybet etmek.

Kur’an’a göre en büyük günah, Allah’a ortak koşmaktır. Allah’a ortak tanımak, taş, ağaç, güneş, ay, yıldız, melek, peygamber, şeyh veya Allah’tan başka bir varlığa tapmaktır. Kur’an, Allah’a eş ve ortak koşmayı şirk ve en büyük haksızlık; zulüm olarak tanımlamaktadır. Nitekim şu iki ayet-i kerimeler bunun en çarpıcı örneklerini teşkil etmektedir :

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”( Nisa, 4/116);

“...Şüphesiz ki şirk, büyük bir zulümdür.” ( Lokman, 31/13)

Zulüm, bir şeyi gerekli olan yerden kaldırıp başka bir yere koymak, maksattan ayrılmaktır. Allah, dirilten, öldüren, rızık veren, nimetlendiren ve ortağı olmayan Rab’dir. Başka bir şey Allah’a ortak koşulduğu zaman, en büyük zulüm işlenmiş olur. Onun için de Kur’an, şirk koşanların şiddetli azaba çarpılacaklarını ve cennete girmelerinin mümkün olamayacağını şöylece ifade buyurmuştur :

“Kim Allah’a ortak koşarsa şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur.”( Maide, 5/72)

Kur’an, bizlere anne babamıza iyilik etmemizi emretmekte onlara asi olmaktan bizleri sakındırmakta ve şöyle buyurmaktadır :

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve : ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara öyle rahmet et’ diyerek dua et.”( İsra, 17/23-24)

Bu ayetlerde Yüce Allah, kendisine ibadetten sonra ana-babaya iyilik etmeyi, hatta onlara “öf” bile denmemesini emretmektedir. Çünkü insanı yaratan Allah’tır, ana baba da yaratmanın sebebidir.

İnsan, yeryüzünde Allah’ın değer verdiği ve bütün canlılardan üstün kıldığı yüce bir varlıktır. Her ne sebep ve hangi şekilde olursa olsun, onun küçümsenmesi, ayıplanması, kusurlarının sağa sola taşınması, yasak olduğu gibi, haksız yere canına kıyılması da şiddetle yasaklanmıştır. Şu ayetlerde olduğu gibi, haksız bir insanın öldürülmesi bütün insanlığı öldürmek olarak kabul edilmiş, müminlerin özellikleri sayılırken de "cana kıymazlar" diye vasıflandırılmışlardır.

“Kim bir insana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.” ( Maide, 5/32);

“Müminler, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahının cezasını bulur.” ( Furkan, 25/68 )

Son iki evrensel yasak prensip ise, toplumu içten içe kemiren ve güven duygusunu yok eden insani ve sosyal iki hastalıktan oluşmaktadır. Bunlar rüşvet ve dedikodudur. Bu iki kötü şey Kur’an’da şu ifadelerle yasaklanmıştır :

“Ey inananlar, mallarınızı aranızda batıl sebepler ile yemeyin, ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaretle yiyebilirsizin.” ( Nisa, 4/29),

“Mallarınızı batıl sebepler ile yemeyin. Bile bile insanların mallarından bir kısmını günah bir biçimde yemeniz için onları hakimlerin önüne atmayın.” ( Bakara, 2/188 )

“Biriniz diğerinin arkasından çekiştirmesin ( gıybet etmesin.) Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah’tan korkun, şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.” ( Hucurat, 49/12)

Kur’an, insanları mutlu kılmak için indirilmiş bir kitaptır; prensipleri evrenseldir ve her zaman ve şartta uygulanabilecek özelliğe sahiptir. Herkes iyice düşünsün bakalım; acaba bu ilke ve prensiplerden hangisi bu çağda geçersizdir?

Not : Konuyla ilgili şu makaleyi de okumanızı önemle tavsiye ederiz :

KUR'AN-I KERİM'İN EVRENSELLİĞİ

Dünya varolduğu andan günümüze kadar ortaya çıkan her düşüncenin bir karşıtı olmuş, her tezin bir antitezi öne sürülmüştür. Kısaca belirtmek gerekirse, her şey çift olarak yaratılmıştır :

“Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp ders alasınız.” ( Zariyat, 51/49)

Yer-gök, hayat-ölüm, aydınlık-karanlık, melek-şeytan, artı-eksi, iyi-kötü, kadın-erkek vs. bunları çoğaltmak mümkündür. Her Âdem ( as)’in karşısında, bir şeytanın varlığı; her dinin karşısında, dinsizliğin mevcudiyeti, kabul edilen bir vakıadır. Ancak bu karşı olma, zaman zaman değişiklik göstermekte, farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Ve bu karşı oluş, dünya durdukça da sürüp gidecektir.

Kurulan bu dünya düzeninde Allah, insanları uyarmak, dünyaya geliş gayelerini öğretmek, eğri yolun encamından sakındırmak, ahlâklı ve faziletli olmanın yollarını bildirmek, böylece hem insanlığa, hem de kendilerine yararlı birer fert konumuna gelebilmeleri için insanlara, yine onların kendi içlerinden peygamberler göndermiştir :

“Evet, Biz seni gerçeğin ta kendisine malik olarak, rahmetle müjdeleyen ve kâfirleri azapla uyaran bir Peygamber olarak gönderdik. Zaten uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiç bir ümmet yoktur.” ( Fâtır, 35/24)

İnsanlık, ilim ve teknik yönünden ne kadar ilerlerse ilerlesin, ne kadar ilmî keşifler yaparsa yapsın, vahiy olmaksızın gerçek saadeti elde etmesi mümkün değildir. Bunun için de insanların, doğuştan fıtratlarında var olan dînî inanca dönmeleri en uygun ve tabiî bir yoldur. Bu yolun müşahhas olarak ismini verecek olursak, öteden beri bütün peygamberlerin üzerinde durup, kavimlerine anlatmaya çalıştıkları ve son olarak da âhir zaman peygamberi Hz. Muhammed’in ( s.a.s), tebliğiyle mükellef olduğu İSLÂM dinidir.

Aslında dinlerin özü birdir. Bütün peygamberlerin getirdiği inanç esasları aynıdır. Çünkü bütün dinlerin kaynağı, Yüce Yaratıcı olan Allah’tır :

“O, 'Dini doğru anlayıp hükümlerini uygulayın ve o hususta tefrikaya düşmeyin : ' diye, din esasları olarak Nuh’a emrettiğini, hem sana vahyettiğimizi, keza İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya emrettiğimizi sizin için de din kıldı.” ( Şura, 42/13)

Burada adı geçen peygamberler, ulu’l-azm peygamberler olup, bunların dışında kalanlar da aynı kategoride incelenmelidir. Yani özde ve esasta dinler birleşmektedir. Ayrılıklar teferruata dair meselelerdir. Rasûlullah ( s.a.s.)’ın şu sözü de bu konuya açıklık getirmektedir :

“Peygamberler baba bir kardeşlerdir. Anneleri ise muhteliftir. Dinleri birdir.”

Kur’ân’ın mesajı, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem ( as)’den itibaren başlayan vahyin bir devamıdır. Zira Allah katında bütün dinlerin esası bir olup, o da İSLÂM’dır :

“Allah katında din, İslâm’dır.” ( Âl-i İmran, 3/19)

Değişik dönem ve yerlerde gelen peygamberler, birbirlerini reddetmedikleri gibi, Hz. Muhammed ( s.a.s) de bunlardan hiçbirini reddetmemektedir :

“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de. Onlardan her biri Allaha, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler ve eklediler : 'İşittik ve itaat ettik ya Rabbena, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır...'” ( Bakara, 2/285)

“De ki : “Allah’a, bize indirilen ( Kur'ân)e,İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Ya’kûb’a ve torunlarına indirilene, Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O’na teslim olmuşlarız.” ( Âl-i İmran, 3/84)

Hz. Muhammed ( s.a.s.), bilakis bütün önceki peygamberlerin bir devamı, risaletlerinin tamamlayıcısı gibidir. Ancak şu farkla ki, kendisinden sonra bir peygamberin gelmesi mümkün olmayıp, o, peygamberlerin sonuncusu ve dolayısıyla İlâhî Mesaj’ı evrensel boyutlara taşıyandır.

Esasları itibariyle aynı olan dinlerin, zaman ve mekân açısından, teferruata ait meselelerde bir kısım farklılıklar göstermesi elbette gayet normal bir hâdisedir. Dünya değişmekte, insanlar değişmekte, ihtiyaçlar değişmekte, hasılı her şey zamanla farklılık arz etmektedir. İlk insanın ihtiyaç duyduğu şeylerle, daha sonraki dönemlerde yaşayanlar arasında büyük farklılıkların olduğunu söylemek malûmu i’lamdan ibaret olacaktır.

İnsanı yaratan, onu en ince noktalarına kadar bilen, ihtiyaçlarını karşılayan Allah, her dönemdeki insanlara gerekli mesajı ulaştırmış, son noktayı Hz. Muhammed ( s.a.s.) ile koymuştur. Demek ki bundan sonra peygamber gelmeyecek, vahiyde değişiklik olmayacak ve insanlar bu son vahiyle hayatlarını sürdüreceklerdir :

“...Bugün, dininizi kemâle erdirdim. Size ni’metimi tamamladım. Ve din olarak size İslam’ı seçtim...” ( Mâide, 5/3)

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ( bu din) ondan asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” ( Âl-i İmran, 3/85)

“Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allâh'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” ( Ahzab, 33/40)

Yani Hz. Muhammed ( s.a.s.), hem peygamberleri sona erdiren son peygamberdir, peygamberlerin en sonuncusudur; hem de bütün peygamberleri tasdik eden ve belgeleyen İlahî bir mühürdür. Eğer o gelmeseydi, diğer peygamberler unutulup gidecek, tarihte onların varlıklarını ve peygamberliklerinin gerçekliğini ilmen ispat etmek mümkün olmayacaktı. Hz. Muhammed’in ( s.a.s.) peygamberliği ile insanlık, din açısından, ilerlemenin son noktasına erişmiştir. O’ndan sonra başka peygamber beklememeli, Muhammedî nuru izlemelidir.

İslâm’dan sonra bir din, Hz. Peygamber ( s.a.s.)’den sonra da bir peygamber gelmeyeceğine göre, bu dinin, kıyamete kadar gelecek insanların ihtiyaçlarına cevap vermesi ve getirdiği esasların sonuna kadar geçerli olması gerekmektedir. Daha kısa bir ifade ile bu dinin, evrensel olması zaruridir. İşte biz de bu incelememizde, dine kaynaklık eden Kur’ân’ın bu yönüne bakacak, evrenselliğin olabilmesi için gerekli şartları tartışacak ve bunların Kur’ân-ı Kerim’de olup olmadığını araştırmaya çalışacağız. Âlemşümul, cihanşümul, tüm insanlığı ilgilendiren, dünya ölçüsünde, dünya çapında gibi anlamlara gelen evrenselliği, herhangi bir düşünce, fikir veya inancın, bütün zaman ve mekânlara şamil olması ve herkese hitap etmesi şeklinde tarif edebiliriz.

EVRENSELLİĞİN ŞARTLARI

Her fikrin, her ideolojinin, kendisinin evrensel olduğunu iddia etmesi, gayet tabiî bir şeydir. Çünkü devam etmeleri ve kabul edilebilir olmaları, ancak evrensel olmalarıyla mümkündür : Ancak bu iddialarında ne kadar doğrudurlar? Gerçekten iddia ettikleri gibi, evrensellik şartlarını taşımakta mıdırlar? Konumuz olan Kur'ân'ın evrenselliği hususuna gelince, Kur'ân'ın evrenselliğinin temel niteliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür :

1. Kaynağının İlahî Olması

Allah, kâinatı yaratmış, ancak bundan sonra da onu kendi hâline bırakmamıştır. İddia edildiği gibi kâinat, bir saat gibi kurulup, kendi hâline terkedilmiş değildir. Onda devamlı bir faaliyet, bir canlılık vardır. Onda her an Allah’ın iradesi hakimdir. İşte hakim olan bu irade, insanları kendi başlarına bırakmamış, en doğru yolun hangisi olduğunu göstermiştir. Çünkü beşer aklı, çoğu zaman kendisi için faydalı olan prensipleri kavrayamamakta, bir kısım yanlış yollara sürüklenmektedir.

İnsanı Allah yaratmıştır. Onu en iyi tanıyan da yine O’dur. İnsanın ihtiyaçları, yaşantısı, hayatta karşılaşacağı bir takım güçlükler, bu güçlükleri aşma yolları vs. Yaratıcı tarafından belirtilmiştir. Başka bir kısım kimselerin kalkıp, “insanlar en iyi şu prensiplerle yönetilir.” demeleri, akl-ı selîme uygun değildir. Kaynağı İlahî olmayan, insanın mutluluğu ve huzuru için, ne kadar fikir, düşünce akımı ortaya çıkarsa çıksın, bunların evrensel olmaları mümkün değildir. Bunlar ancak belli bir süre ve yer için geçerli olsa da, kısa bir süre zarfında eskitilip, yüzüne bakılmaz hâle gelmişlerdir. Bu çerçevede Yahudilik ve Hristiyanlık bile, temeli İlâhî olmakla birlikte, hemen belli zaman ve kavimle sınırlı olmaları, hem de aslî hüviyetlerini aynen koruyamadıkları gibi, yerlerini kâmil şekliyle Hz. Muhammed’in ( s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm’ın almış olması açısından evrensel değildirler.

Ortak özellikleri yaratılmışlık olan varlıklardan hiçbirinin, insanları hakka ulaştırması mümkün değildir. Gerçi enfüste ve âfakta Hakk’ın varlığına delâlet eden âyetler ve düşünenler için belgeler, melekler ve peygamberler ve bunlar aracılığıyla hidâyet büsbütün yok değildir; fakat bunların hiçbiri “Her şeye şâhid olan” ( Hac, 22/17; Sebe’, 34/47; Fussilet, 41/53; Mücâdele, 58/6...) Allah tarafından hidâyet almadıkça kendi kendine ne hidâyet edebilir, ne de hidâyeti bulabilir.

“...O halde hakka hidâyet eden kimse mi uyulmaya daha layıktır; yoksa hidâyet olunmadıkça asla kendiliğinden hidâyeti bulamayacak olan kimse mi?” ( Yûnus, 10/35)

âyetinde de bu, gayet açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Herhangi bir düşünce, fikir veya ideoloji, kaynağını sağlam vahye dayandırmıyorsa, onun her zaman ve her çeşit kimsenin ihtiyaçlarını karşılaması bir hayli zordur. Kaynağı İlâhî olmayan, akıllarına göre insanlara yön vermeğe çalışan bir kısım kimseler, tarih sahnesinde bir yere tutamamış, sadece insanların nazarında gülmeye vesile olan sözleriyle kalmayı başarmışlardır! Meselâ XX. asrın önemli halk liderlerinden Gandhi’den şu sözleri duymak, herhalde çokları için şaşkınlık sebebi olacaktır :

“Ben ineği gördüğümde, onu inek olarak telâkki etmiyorum. Çünkü ben ona ibadet ediyorum. Ve bunu bütün dünyanın huzurunda müdafaa etmeye de hazırım. İnek annem, gerçek annemden pek çok yönüyle daha üstündür. Meselâ : Gerçek dediğimiz anne, bizi bir veya iki sene emziriyor. Ancak buna karşılık, bütün bir ömür boyu bizden hizmet istiyor. İnek annemize gelince o, devamlı olarak süt vermesine mukabil, bizden basit bir yiyeceğin dışında istediği herhangi bir şey yoktur...”

Hz. Muhammed’in ( s.a.s.), insanlara tebliğ ettiği Kur’ân, İlahî kaynaktan gelmektedir. O, bir başkasının sözü olmayıp, bizzat Allah tarafından insanlara ulaştırılmaktadır. Bizzat bu Kitap, yani Kur’ân, kendisinin, Hz. Muhammed’in ( s.a.s.) olmayıp,

“Kur’an, değerli bir Elçinin, Cebrail’in getirip okuduğu sözdür! O Elçi ki çok kuvvetlidir. Yüce Arş sahibi Allahın nezdinde pek itibarlıdır. Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir.” ( Tekvir, 81/19-21)

olduğunu bildirir. Bu elçi de Cebrail olup, Alîm, Hakîm olan Rabbü’l-âleminden O’nu almış, sonra da Hz. Muhammed’in ( s.a.s.) kalbine açık bir Arapça hâlinde indirmiştir. Kur’ân’ın pek çok âyetinde, O’nun kaynağının, sadece ve sadece Allah olduğu üzerinde ısrarla durulmuş ve bu meseleye bir hayli tahşidat yapılmıştır :

“Hâ Mîm. Bu Kur'ân, Rahman ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. Bu, Arapça bir Kur'ân olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır. O, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Artık onlar gerçeği işitmezler. Onlar : 'Ey Muhammed! Senin bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Sen istediğini yap, çünkü biz yapıyoruz.' dediler. Ey Muhammed! De ki : 'Ben sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyediliyor. Artık hep O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin.' Kâfirler : 'Bu Kur'ân ( Muhammed’in uydurduğu) iftiradan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da kendisine yardım etmiştir.' dediler. Böylece haksızlığa ve yalancılığa saptılar. 'Kur'ân, öncekilerin efsaneleridir. ( Muhammed) onu başkalarına yazdırmış da, sabah-akşam kendisine tekrarlanıp okunuyor.' dediler. ( Ey Muhammed!) Sen onlara şöyle de : 'O’nu, göklerde ve yerdeki sırları bilen Allah indirdi. Şüphesiz ki O, çok affeden, çok merhamet edendir.'” ( Fussilet, 41/1-6)

“Kâfirler : 'Kur’ân onun uydurduğu bir yalan olup, bu hususta başkaları da kendisine yardımcı olmuşlardır.' diye iddia ettiler. Onlar böylece, kesin bir yalan söyleyip zulmettiler. Ayrıca : 'Onun söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir.' dediler. De ki : 'Onu, göklerdeki ve yerdeki bütün sırları bilen Yüce Allah indirdi. O, gerçekten Gafurdur, Rahimdir.'” ( Furkan. 25/4-6)

Evrenselliğin ilk ve en önemli şartlarından İlahî kaynaklı olma ilkesini, bugün ancak Kur’ân taşımaktadır. Zaten Musevîlik, İsevîlik, Budizm gibi dinler, şahıslara nispet edilerek adlandırıldıkları hâlde, Kur’ân’ın getirmiş olduğu prensipler hiç kimseye nispet edilmeyip, Cenab-ı Hak tarafından geldiği üzerinde vurgu yapılmış ve adı da Muhammedîlik değil, İslâm olmuştur. Günümüzde insanlığın saadeti ve mutluluğunu temin ve bütün insanlığa ışık tutma iddiasıyla ortaya çıkan bir kısım izmlerin, insanları nerelere götürdüğü ve bu iddialarında ne kadar isabetli oldukları hepimizin malumudur. Ancak Kur’ân’ın kurduğu medeniyet, kaynağı vahye dayandığındandır ki, inanmayanların dahi ( bir kısım art niyetliler hariç), dikkatini çekmiş, hak olduğunu tasdik ettirmiştir.

2. Kaynağının Sağlam Olması

Kaynağının sağlam olmasından maksadımız, kendisinin İlahî patentli olduğunu iddia eden bir sistemin, başlangıcından günümüze kadar, her türlü müdahaleden berî olmasıdır. Yani ortaya çıktığı zaman, kaynağının İlahî olması yetmeyip; bu özelliğini sonuna kadar koruması gerekmektedir. İnsanlık tarihi, Allah’ın görevlendirdiği elçilerle doludur. Bunlardan her biri, vazifelerini hakkıyla yapmış ve insanlığın mutluluğu adına çaba sarfetmişlerdir. Ancak hepsinin istediği neticeye vardığı söylenemez. Bir kısmı değil gelmiş olduğu coğrafyadaki kimseler, yakınlarındaki insanlar tarafından dahi tasdik edilmemeiş, bazısının hayatına kastedilmiş, bazısı da küçük bir topluluğa ancak kendisini dinletebilmiştir. Elbette buradaki hata, görevli peygamberin değil; karşısındaki inatçı topluluğundur. Ancak biz burada bir vakıayı tespit etmek için bunu hatırlatıyoruz. Yoksa peygamberler arasında, bu yönden bir üstünlük olduğunu söylemiyoruz.

Evet, öteden beri, peygamberlerle birlikte, insanların hayatlarını tanzim edecek bir de vahiy müessesesi vardır. Kendilerine indirilen vahiyle her peygamber insanlara yol göstermiştir :

“Onları, mu’cizelerle ve kitaplarla gönderdik. Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedilenleri açıklayasın. Belki düşünürler.” ( Nahl, 16/44),

“Şu kesindir ki Biz, resûllerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti gerçekleştirmeleri için, resûllerle beraber Kitap ve adalet terazisi indirdik...” ( Hadîd, 57/25)

Ancak her peygamber vefat edince, bu vahiy ya kaybolmuş, ya tahrif edilmiş, ya da daha sonra gelen bir peygamber tarafından yürürlükten kaldırıldığı için unutulup gitmiştir. Dolayısıyla bize kadar bozulmadan ulaşan ( Kur’ân dışında), herhangi bir peygamberin kitabı mevcut değildir. Şu anda elimizde bulunan Tevrat ve İncil’in, ilk şekliyle aynı olduğu( !) iddia edilse bile bu, sadece bir iddiadan ibaret kalır. Çünkü Kur’ân’ın kendisi bunu açıkça ifade etmektedir :

“Kitabı elleriyle yazıp sonra onu az bir değerle değiştirmek için : “Bu, Allah katındandır” diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından dolayı vay hallerine! Kazandıkları günahtan dolayı vay hallerine!” ( Bakara, 2/79)

“...Böylece onlar kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler...” ( Maide, 5/13)

“..Kelimeleri konuldukları yerlerden çıkarıp tahrif ederler...” ( Maide, 5/41)

Bugün elimizde bulunan İnciller, hususî bir durum arz ederler. Tarihî gerçekler muvacehesinde, her bir İncil, Hz. İsa ( as)’ın “dediği” yahut “yaptığı” ve söz konusu İncil yazarının diğer kaynaklardan öğrenebildiği diğer bir çok şeyi bize nakilden ibaret bir “Hz. İsa biyografisidirler...” Bu duruma göre Yeni Ahit ( İnciller), ne Kur’ân-ı Kerim’e ve ne de hadîs eserlerine benzer; fakat bunlar Hz. Muhammed ( s.a.s.)’in sîresi ile ilgili biyografi kitapları gibidirler ki, Resûlullah ( s.a.s.)’ın bu sîrelerinden bazıları, ya Hz. Peygamber ( s.a.s.)’in sahabileri devrinde, yahut onlardan az sonraki devirlerde kaleme alınmışlardır. Tarihte dört değil, çok daha fazla sayıda İncil kitabının olduğu, sadece eldeki dördün İS. 325 İznik konsilinde kabul edildiği bilinen bir gerçektir.

Kaynağının sağlamlığı bakımından Kur’ân’a baktığımızda O, hiçbir semavî kitaba nasip olmayan bir konuma sahiptir. Evvela O, ilahî te’yîdat altındadır :

“Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’anı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz.” ( Hicr, 15/9)

“Öyle bir kitaptır ki batıl ona ne önünden, ne ardından yol bulamaz.Tam hüküm ve hikmet sahibi, bütün hamdlerin ve övgülerin sahibi o Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmiştir.” ( Fussılet, 41/42)

“Eğer Kur’an Allah’dan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.”( Nisa, 4/82)

Yeterince dikkat çekicidir ki, ne Tevrat’ta ne İncil'de benzeri âyetleri, yani onların mutlaka korunacağına dair bir ifadeyi bulmak mümkün değildir. Bu kitapların tebdil ve tahriften masun kalamayıp, Kur’an’ın mutlak manâda korunması, bu konudaki Rasûlüllah ( s.a.s.)’ın, ashabının ve İslâm âlimlerinin gayretleri mahfuz, kader nokta-i nazarından, Rasûlüllah ( as)’ın son peygamber, İslâm’ın İlâhî dinin son, mükemmel ve evrensel şekli, Kur’an’ın da, artık bir başka kitabın inmesine ihtiyaç hissettirmeyecek evrensel bir kitap oluşundandır ve O’nun böyle olduğunu gösterir.

Kur’ân’ın bize kadar aktarılması, sebepler açısından, birbirinden ayrı düşünülemeyecek şu iki vesileyle olmuştur : Hafızalara kaydedilmesi ( ezberlenmesi) ve yazıyla tesbiti. Kur’ân-ı Kerim’in herhangi bir parçası nazil olduğunda, Rasûlüllah ( s.a.s.) okuma-yazma bilen sahabîlerinden birisini çağırıp, onun evvelce nazil olmuş bulunan âyetler topluluğu içinde nereye yerleştirileceğini bizzat gösterdikten sonra, inen âyet veya âyetleri yazıyla tespit ettiriyordu. Bu imlâ işi bittikten sonra da vahiy katibinden, yazdığı şeyi bir kere kendisine okumasını istiyor ve şayet vuku bulmuş ise herhangi bir tespit hatasını düzeltiyordu.

Rasûlüllah ( s.a.s.)’dan sonra Kur’ân, onu daha Rasûlüllah ( s.a.s.) döneminde ferden toplayanlar ve tamamını ellerinde bulunduranlar olmuşsa da ve ayrıca çok sayıda sahabî onu bütünüyle ezberlemiş bulunuyor idiyse de, Hz. Ebû Bekir ( r.a.) döneminde tamamen ve resmen toplatılmış, kitap hâline getirilmiştir. Bundan sonra da çoğaltılarak günümüze kadar her türlü tahrifattan uzak olarak bize ulaştırılmıştır. Kur’ân, nazil olduğu günden bu yana, ne itirazlara ne tenkitlere uğramıştır ama; bu mevzuda kurulan bütün mahkemeler Kur’ân’ın beraatiyle neticelenmiş ve mücadeleler O’nun zaferiyle noktalanmıştır. Demek ki evrenselliğin önemli şartlarından olan kaynağın sağlamlığı ilkesi, Kur’ân’da tamamıyla var olan bir özelliktir. Ve böyle bir özelliğe sahip, ikinci bir kitap göstermek de asla mümkün değildir.

3. Tebliğcinin, Davasında Samimi Olması

Bir düşüncenin ya da bir dinin evrensel olması için, onu temsil eden şahsın evvelâ anlattığı şeyleri kendi hayatında yaşaması ve göstermesi gerekir. Ta ki ikinci şahıslar, bu hayat tarzının yaşanılabilirliğine gönülden inansınlar ve ona sahip çıksınlar. İkincisi de, tebliğ ile mükellef kişinin, hayatta iken bu prensipler doğrultusunda bir toplum meydana getirmeye muvaffak olması gerekmektedir. Böylece bu düşünce ya da dinin, sadece fertlere ait olmayıp, aynı zamanda bir toplum meydana getirecek ve idare edecek kapasite de olduğu anlaşılmış olsun.

Beşer tarihine göz attığımızda, pratik ile teorinin her zaman aynı gitmediğini görürüz. Pek çok defa değişik zaman ve yerlerde bir lider ortaya çıkmış, insanları bazı prensipler etrafında toplamaya çalışmış, ancak her defasında ya benimsetmek istediği şeyleri kendisi yaşamamış, ya da yaşasa bile bu doğrultuda bir toplum meydana getirememiş, dolayısıyla hareketi uzun ömürlü olmamıştır.

Söylemek çok kolaydır. Ancak onları tatbik etmeye gelince o, başarılması çok zor bir iştir. Çok sayıda, kurtarıcı görüntüsünde şahsiyet ortaya çıkmıştır; yaldızlı laflar etmişlerdir; insanlar bir anda ona kurtarıcı nazarıyla bakmıştır. Ancak kısa bir süre geçmeden ya bu şahsın anlattığı şeylerle uzaktan yakından ilgisinin olmadığı veyahut da söylediği doğrultuda bir toplum meydana getiremediği görülmüştür. Böylece de hem bu kurucu veya kurtarıcı konumundaki şahıs, hem de fikirleri, tarihin yapraklan arasında eskiyip gitmiş ve unutulmaya yüz tutmuştur.

Evet lider, söylediğini yaşamalı, yaşadığını, yaşanabileceği söylemelidir. Bir başka ifadeyle, insanları davet ettiği prensipleri, faziletleri, vecîbeleri bizzat fiiliyatıyla ve ahlâkıyla ortaya koymuş olmalıdır. Sözleriyle davet ettiği bütün şeyleri, içtimaî, ailevî ve şahsî hayatında özellikle yaşamalıdır ki, daha sonra gelecik insanlar için, yaşantısı bir numune teşkil etsin.

Özellikle XIX. ve XX. asırlarda ortaya çıkan bir kısım akımları incelediğimizde, bunlardan hiçbirinin yukarıdaki özellikleri taşımadığını görürüz. Bunların durumu, gece karanlığında yanıp sönen ateş böceklerine benzer ki, yıldız olmadıkları er geç anlaşılıverir. Ve bütün çıplaklığıyla gerçek hüviyetleri anlaşılınca da, herkes tarafından terk edilip, unutuluverirler.

Bu yönlerden tarihe baktığımızda, yukarıda söylediğimiz şartları kendisinde en mükemmel biçimde toplayan zatın Hz. Muhammed ( s.a.s.) olduğu görülecektir. O, tebliğ etmeye çalıştığı evrensel Kur’ân ahkâmını önce kendi hayatında tatbik etmiş ve bu ahkâm üzerinde mükemmel bir toplum meydana getirmiştir. Tebliğ ettiği prensipleri sadece kendi hayatında yaşaÂmakla kalmamış, aynı zamanda bu prensiplerin tamamen yaşandığı bir devlet ve toplum örneğini de ortaya koymuştur. Konuyla ilgili çok sayıda misâl vermemiz mümkün ise de, burada birkaç misalle yetineceğiz.

a. “Bilakis, sen yalnız Allah'a kulluk et ve Ona şükredenlerden ol!” ( Zümer, 39/66)

Bu âyet Rasûlüllah ( s.a.s.) ’a, aynı zamanda bütün ümmete, sadece ve sadece Allah’a ibadet etmelerini, diğer şeylerin ibadete layık olmadığını ve şükredenlerden olmalarını emretmektedir. Biz Rasûlüllah ( s.a.s.)’ın hayatında, bu âyetin gayet açık bir şekilde, hem de çok ileri bir seviyede tezahürlerini görmekteyiz. Hz. Aişe’den ( r.anhâ) bununla ilgili olarak şu rivayeti aktarmak, her hâlde konumuzu aydınlatmak bakımından yeterli olsa gerektir :

“Hz. Peygamber namaz kılmak için geceleyin kalkar ve ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bunun üzerine kendisine : 'Ey Allah’ın Resulü! Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı hâlde, neden bu kadar çok ibadet yapıyorsun?' dedim. Bunun karşısında O, şöyle buyurdu : 'Allah’a karşı şükreden bir kul olmayayım mı?'”

Evet O, ümmetin Allah’ın, "kulluk edin.” mesajını ulaştırırken, kendisi bu kulluğu fiiliyatıyla gösteriyor; normal bir kulluğun ötesinde, belki de kimsenin yapamayacağı sevideki bir kulluk örneğini sergiliyor ve böylece tebliğ ettiği şeyleri ilk önce kendi hayatında yaşamış oluyordu.

b. “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, ana ve babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek hakkı olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” ( Nisa, 4/135)

“Aralarında, Allah’ın sana indirdiği ahkâm ile hükmet. Sakın onların keyiflerine uyma ve Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından seni caydırmalarından sakın...” ( Maide, 5/49)

Bu âyetlerde, adalet, insanlar arasında hüküm verirken veya şahitlik yaparken doğruluktan ayrılmama, hiçbir şeyi hakkın önüne geçirilmeme emrolunmaktadır. Bunu insanlara tebliğ ile mükellef olan Allah Rasûlü ( s.a.s.), aynı zamanda bu emirleri kendi hayatında da uygulayarak örnek olmuş ve başkalarından yapmalarını istediği davranışları sıkı sıkıya bizzat yapmıştır.

Meselâ, bir hırsızlık olayı ile ilgili olarak Rasûlüllah ( s.a.s.)’a müracaat edilmişti. Bu işi yapan soylu bir kabileye ait olduğundan affı isteniyordu. Hattâ araya hatırlı insanlar sokulmuştu. Ancak Allah Rasûlü ( s.a.s.) böyle bir aracılık karşısında, kaşlarını çattı, yüzü renkten renge girdi ve daha sonra da şöyle buyurdu :

“Sizden önceki milletlerin mahvolmasının sebebi şudur : İçlerinden şerefli biri hırsızlık suçunu işlediğinde onu cezasız bırakırlar; zayıf biri hırsızlık edince de, onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma da hırsızlık etse, elini ben keserdim ve cezasız bırakmazdım.”

Yine aynı konuyla ilgili olarak şu rivayet de, gayet güzel bir misaldir :

“Ensardan çokça şaka yapan birisi vardı. Bu sahabî, cemaatı güldürdüğü bir hengâmede, Rasûlüllah elindeki bir değnekle onu dürttü. Onun da birazcık canı incindi. Bu durum karşısında adam Rasûlüllah’a kısas talebinde bulundu. Rasûlüllah da hemen ona kısas için izin verdi. Daha sonra adam : 'Senin üzerinde elbise var, halbuki benim üzerimde yoktu.' diye itiraz edince, Rasûlüllah ( s.a.s.) da entarisini yukarıya kaldırdı. Bunun üzerine adam hemen atılarak Rasûlüllah ( s.a.s.)’ı sırtından, bilhassa Nübüvvet mührünü öpmeye başladı ve şöyle dedi : 'Ey Allah’ın Rasulü! Aslında benim istediğim bu idi.'”

c. “...Bir de senden ne infak edeceklerini sorarlar. De ki : İhtiyacınızdan artanı harcayın.” ( Bakara, 2/219)

“Onlardan bazı zümrelere, sırf kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süslerine gözünü dikme. Rabbinin sana verdiği nimet, hem daha hayırlı ve değerli, hem de daha devamlıdır.” ( Taha, 20/131)

Bu âyetlerde, Allah yolunda infakta bulunma ve inananların kâfirlere gıpta ile bakmamaları tavsiyesi yapılmıştır. Ancak Rasûlullah ( s.a.s.), buradaki ölçüyü en ileri bir seviyede kendisi uygulamış; o kadar infakta bulunmuş ki, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı olmuş; hattâ hayatı boyunca, arpa ekmeği ile dahi karnını doyuramamış, aylar geçtiği hâlde O’nun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmamıştır. Kendisinden bir şey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de va’d ederdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen verirdi.

Bir bedevi gelip O’ndan bir şey istemişti; Allah Resûlü ( s.a.s.) ona istediği şeyi vermişti. Bir başkası gelip istemiş, ona da vermişti. Üçüncü bir şahıs isteyince Allah Resûlü ( s.a.s.) bu defa verecek bir şey bulamadı da, eline ilk fırsatta mal geçtiğinde vermeyi va’d buyurdu. Bu durum Hz. Ömer ( s.a.s.)’i üzmüş, Rasûlüllah ( s.a.s.)’ın bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Ayağa kalkarak şöyle dedi : “İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir daha istediler va’d ettin. Yani bu kadar kendini eziyete sokma Ya Rasûlullah!”

Ancak bu sözler Rasûlüllah ( s.a.s.)’ın hoşuna gitmemişti. Tam bu esnada Abdullah b. Huzafetü’s-Sehmî ayağa kalkarak şöyle dedi : “Ver Ey Allah’ın Resûlü; sakın Allah’ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme!” Hz. Peygamber ( s.a.s.) bir süre sustuktan sonra şöyle buyurdu : “İşte zaten ben de bununla emrolundum.”

Bu konuyla ilgili Rasûlüllah ( s.a.s.)’ın hayatında pek çok misal görmemiz mümkündür. O, her konuda Kur’ân’ın emrettiği şeyleri hassas bir şekilde kendi hayatına uygulamış ve bu doğrultuda da bir ümmet yetiştirmiştir. Gerçek mânâda Kur’ân’ın yaşandığı dönemlerdeki Müslümanların hayatlarına baktığımızda, Peygamber’in hayatında olan pek çok şeyin, ümmet tarafından yerine getirildiği görülecektir. Burada sadece O’na yakın olan birisinin hayatından bir misalle iktifa edeceğiz.

Hz. Ebû Bekir ( r.a.), gayet sade ve fakirane bir hayat yaşıyordu. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı ama, bu defa da verileni çok buldu. O, Medine’nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu; iki buçuk senelik hilafeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere, bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer ( ra) halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitaben şöyle deniyordu :

“Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medine’nin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Binaenaleyh, bu paralar hazineye aittir ve oraya konulmalıdır.”

Buna benzer, insanı şaşkınlığa çeviren hâdiseler nadirattan vak’alar değildir. İslâm tarihini incelediğimizde, bunun benzeri sayısız olayla karşılaşırız ki, bunlar sadece bilinenleridir. Bir de bunun yanında hiç bilinmeyen, sadece Allah ile o şahıs arasında sır olarak kalanlar vardır ki, işte bütün bunlar, söylediklerini harfiyyen yaşayan ve bu doğrultuda bir toplum meydana getiren Hz. Muhammed’in ( s.a.s.) durumunu gösterir.

4. Peygamber’in ( s.a.s.) Bütün Yönlerinin Tesbiti

Bir dinin, bir düşüncenin evrensel olmasının şartlarından birisi de, o dini temsil eden şahsın ( peygamberin), hayat hikâyesinin en teferruatlı ve sağlam bir şekilde bilinmesidir. Hayatı, ne zaman, nerede, nasıl, hangi şartlarda yaşadığı bilinmeyen insanların temsil ettiği düşüncenin evrensel olması düşünülemez. Çünkü insanların, bu tür kimselerden, hayatlarının bütün yönleriyle ilgili prensipler edinmeleri mümkün değildir. Hayatları tam olarak bilinmeyen bir kısım kimseler etrafında toplanılsa bile, bu toplanma kısa süreli olup, süreklilik kazanmayacaktır. Zira insanlarda, arkasından gittikleri şahısların, bütün yönleriyle hayatlarını öğrenme merakları vardır. Belli bir süre bu, bazı hikâyelerle oyalama şeklinde devam ettirilse bile, bu oyalama sürekli olmayacak, çok geçmeden her şey ortaya çıkıverecektir. Bu açıdan tarihe baktığımızda, yukarıdaki özelliklere sahip tek şahsiyet vardır ki, o da Hz. Muhammed’dir ( s.a.s.).

Hayatının bütün yönlerinin tespiti bakımından, diğer peygamberler bu özelliğe sahip olmadığı gibi onların dışındaki diğer bir kısım şahsiyetler içinse hiç söz konusu değildir. Tarihe mâl olmuş hangi şahsiyeti ele alırsak alalım; pek çok yönlerinin kapalı kaldığına şahit oluruz.

Meselâ, Zerdüşt, kendisine tâbi olanların çoğunluğu tarafından büyük bir peygamber olarak tanınmaktadır. Ancak tarih, henüz onun gerçek şahsiyetinin üzerindeki karanlık perdeyi kaldırabilmiş değildir. Budizm en eski dinlerden olup, farklı bölgelerde yayılmış vaziyettedir. Ancak onun kurucusu Budha hakkında da tam ve teferruatlı bir bilgiye sahip değiliz. Yine tarihte her kavme bir peygamber gönderilmiştir. Bunlardan bazılarının isimlerini ve hayat hikâyelerini bize Kur’ân haber vermektedir. Bu peygamberlerin hayatlarının tamamını bilme imkânına sahip değiliz. Tevrat ve İncil’de birbirine zıt ve çelişkili bazı bilgiler verilse bile, bunlar hiçbir zaman doğruyu ifade etmemektedirler. Çünkü bu kitaplar, o peygamberlerden çok sonraları kaleme alınmıştır.

Her hâlde diğer peygamberlerin hayat hikâyelerinin teferruatlı bir şekilde bilinmemesinin hikmeti şu olsa gerektir : Bu peygamberler, yalnızca kendi zamanları ve kendi kavimlerine gönderilmiş peygamberlerdir. O peygamberlerin döneminde kendi kavimleri, onları görüp hayatları için alacakları örnekleri almışlardır. Ancak daha sonra gelecek dönemler için, bu peygamberlerin hayatlarının detaylı olarak bilinmesine gerek kalmamıştır. Çünkü bütün bu peygamberlerin nübüvvetleri, bütün zaman ve mekânlara şamil olan Hz. Muhammed’in ( s.a.s.) peygamberliğiyle son bulacaktır. Dolayısıyla hayatının her yönünün bilinmesi zarurî olan peygamber de yine O olmuş oluyordu.

Bu açıdan Resûlüllah ( s.a.s.)’ın hayatına bakacak olursak, hiç kimseye nasip olmayan bir durumun söz konusu olduğunu görürüz. Sözlerinden davranışlarına, ondan olaylar karşısındaki tutumlarına, ikrar ve sükûtlarına kadar, hattâ özel hayatının en ince detaylarına kadar bütün hayatının kaydedildiğini ve daha sonraki nesillere aktarıldığını görürüz. O’nun hayatının inananlar tarafından kaydedilmesi ve takip edilmesi, evvelâ Kur’ân tarafından emredilmektedir. Kur’ân’ın pek çok yerinde, Allah’a itaat anlatılırken, Peygamber’e itaat da emredilmiş ve ikisi âdeta birbirinden ayrılmaz bir bütün gibi ele alınmıştır. Bu âyetlerde, Allah’ı sevmenin şartı, Hz. Peygamber’e itaate bağlanmış ve ondan yüz çevirme küfür alâmeti olarak kabul edilmiştir. ( 1) Ayrıca Allah’a ve Resûlü’ne itaat edenlerin, altından ırmakların aktığı cennetlere konulup orada ebedî kalacakları, itaat etmeyenlerin ise sonsuza dek Cehennem’de kalacakları ( Nisa, 4/13-14); itaat edenlerin, Cennet’te peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerle beraber olacakları, ( Nisa, 4/69); Peygamber’in, kendisine itaatin dışında başka bir şey için gönderilmediği, ( Nisa, 4/64–65); aynı zamanda itaatin bir mü’minlik vasfı olduğu ( Tevbe, 9/71) gibi hususlar da açık bir şekilde belirtilmiştir. İşte bütün bu hususlar, Hz. Peygamber’in ( s.a.s.) hayat ve şahsiyetinin bütün yönleriyle bilinmesini gerektirmiştir ve bilinmesinin neticesidir.

İkinci olarak, gerek Kur’ân’ın tefsiri ve gerekse Kur’ân’da açıkça sözü edilmeyip, Hz. Peygamber ( s.a.s.) tarafından konulan birtakım hükümlerle ilgili olarak Resûlüllah ( s.a.s.)’ın söyledikleri, yaptıkları ve takrirleri de dinin bir parçası olduğundan, onlar da tespit edilmiş, üzerlerinde çalışılmış ve daha sonraki nesillere mükemmel bir şekilde aktarılmıştır. Ve bu aktarma işi de öyle sıkı bir gözetim altına alınmış ve prensiplere bağlanmıştır ki, O’na ait olmayan ve başkaları tarafından uydurulması ihtimali bulunan her şey ayıklanmıştır. Hattâ bundan da öte, bu aktarma işinde bulunan insanların dahi durumları göz önüne alınmış, mükemmel bir rivâyet silsilesi takip edilmiştir. Batılıların bile hayran kalıp, hayranlıklarını gizleyemedikleri bu sistem, yani Hadis İlmi’nin benzerini tarihte göstermek mümkün değildir. ( 2)

Başa dönecek olursak, şunları söyleyebiliriz : Diğer dinlerin bütün müessislerinin hayatlarına ait tarihler hep eksiktir. Meselâ Hz. Mesih ( as)’in 33 sene devam eden hayatının vak’alarından ancak üç seneye ait olanını biliyoruz. İran’ın dinî mücedditlerini ancak Firdevsi’nin Şehname’siyle tanıyoruz. Hindistan’da yetişen dinî mürşidlerin tarihi, efsanelere bürünmüştür. Hz. Musa ( as9 hakkındaki malûmatımızın menbaı ise, kaybolup, ancak onun irtihalinden asırlarca sonra, Babil esaretinin ardından toplanan Tevrat’tır. Belki bu durum, onların evrensel olmayışları şeklinde yorumlanabilir. Çünkü bütün bu peygamberlerin, bu müceddit ve mürşitlerin telkinatı her zaman için lâzım değildi. Belki bunun için onların bütün tarihi payidar olmamış, yalnız onların hayatından malûm olması lâzım gelen kısımlar korunagelmiştir.

Biz bütün dünyaya bir soru sorsak ve desek ki :

“Dinlerin kurucuları arasında en mükemmel bir varlığa sahip olan kimdir?”

Şüphesiz çeşit çeşit cevaplar alırız. Sorumuzun sözlerini biraz değiştirerek :

“Bir taraftan, getirdiği kitap, bütün mukaddes kitaplara nasip olmayan bir muvaffakiyetle ve tam bir sadakatle kayd ve tespit olunan, diğer taraftan hayatının bütün vak’aları, bütün harekâtı, bütün seferleri, hattâ elbisesinin biçimi ve giyim tarzı, simasının bütün çizgileri, söz söyleyişi ve yürüyüşü, tabiatı, muaşeret tarzı, hattâ yemesi, içmesi, uyuması, gülmesi, çalışması, bütün teferruatıyla nakledilen ve kaydolunan yegâne insan kimdir?” diyecek olursak, o zaman alacağımız cevap mutlaka şudur : “Bu zât, ancak Hz. Muhammed’dir( s.a.s.).” ( 3)

O’nun hayatı sadece insanlar tarafından nakledilmekle kalmamış, aynı zamanda Kur’ân–ı Kerim tarafından da en teferruatlı bir şekilde ele alınmıştır. O’nun yaşantısı, ahlâkı, olaylar karşısındaki tavrı, inananlarla, inanmayanlarla, bu arada hanımlarıyla ve diğer aile ferdleriyle olan münasebeti gibi, hayat, misyon ve şahsiyetinin daha başka yönleri de, bize açık bir şekilde Kur’ân tarafından bildirilmektedir. Demek ki, Hz. Muhammed’e ( s.a.s.) nasip olan bu durum, başka hiçbir kimseye nasip olmamıştır.

Evet, 63 yıllık hayatının son 23 yılını peygamber olarak geçiren Hz. Muhammed ( s.a.s.), bu zaman zarfında gelen ilâhî vahyi, sadece insanlara tebliğ etmekle kalmamış, bunların hayata nasıl geçirileceğini de bizzat göstermiştir. Binaenaleyh, bugün herhangi bir Müslüman’ın ibadetiyle Hz. Peygamber ( s.a.s.)’inki arasında mahiyetçe, şekilce hiçbir fark yoktur. Aynı şeyi, diğer semavî din mensupları için söylemek mümkün değildir.

Önceki peygamberlerin gerek dinî, gerek özel hayatları hakkında otantik bilgilere rastlamak çok güç olduğu hâlde; hamd olsun Allah’a, bu gün bizler, Hz. Peygamber’in ( s.a.s.) kullandığı özel eşyaya dahi sahibiz. Öyle sanıyorum ki, bir takım Yahudî ve Hıristiyanların zaman zaman İslâm’a ve Hz. Peygamber’e ( s.a.s.) saldırmalarının altında yatan psikoloji, bir bakıma buradan kaynaklanan bir kıskançlık psikolojisi olsa gerektir. ( 4)

5. Herkese Hitap Etmesi


Herhangi bir fikrin, düşüncenin veya dinin evrensel olabilmesi için, yalnızca belli bir cemaat, grup, topluluk, ırk veyahut da millete mahsus olmayıp, herkesi kucaklaması, davetinin kapsamına alması ve her seviyedeki insana hitap etmesi lâzımdır. Aksi takdirde böyle bir düşünce veya din, millî ve yöresel bir özelliğe sahip demek olup, evrensel değildir. Bu açıdan İslâm dışındaki dinlerin, ideolojilerin veya izmlerin evrensel olduğu söylenemez.

Acaba Hz. Muhammed’den ( s.a.s.) başka, bütün insanlığa şamil, umumî bir risalet ile gönderilmiş başka bir peygamber var mıdır? Veya İslâm’dan başka, daveti herkesi kucaklayan başka ilâhî bir din, Allah tarafından bildirilmiş midir?

İsrailoğulları, dünyayı sadece kendilerine mahsus kılmışlar ve dünyayı yalnızca kendi ülkelerinin sınırlarıyla mahdut saymışlardır. Hattâ daha da ileri giderek, bütün âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın, başkalarının değil, sadece kendi milletlerinin ilâhı olduğu zannına kapılmışlardır. Bunun içindir ki Benî İsrail peygamberlerine ve Tevrat’a baktığımızda, onların davetlerinin sadece kendilerine münhasır kalıp, diğer milletlere şamil olmadığını görürüz. ( 5) Bugün bile Hz. Musa ( as)’ın şeriatının ve Yahudiliğin, yalnızca Benî İsrail’e has olduğunu ve başkalarına hitap etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. ( 6) Hattâ Hz. İsa ( as) bile, sadece İsrailoğulları’nın koyunlarını gütmüş, ( 7) risaletini ancak onların köylerine ve mensup oldukları topraklara tebliğ ile meşgul olmuş ve –onlara göre– evlâtlarının ekmeğini köpeklere vermemeye gayret sarfetmiştir. ( 8 )

Hintlilerin kutsal kitapları Vedalar’ın da bundan farkı yoktur. Hindular, onların semâdan peygamberlerine inmiş mukaddes kitaplar olduklarını iddia ederler. Ve onların tilâvet ve nağmelerinin de, Arî milletlerinin dışındakilerin kulaklarına duyurulmayacağına inanırlar. Çünkü Arî milletlerin dışındaki diğer bütün insanlar temiz olmayıp, necistir ve kulakları pistir. Dolayısıyla mukaddes kitabın nağmelerine onlar lâyık değildir. Vedalar’ın âyetlerini işittikleri zaman, o kulaklara erimiş kurşun dökmek gerekir. ( 9)

Cenab–ı Hakk’ın, kulu ve elçisi Hz. Muhammed’e ( s.a.s.) gönderdiği Kur’ân–ı Kerim, bütün insanlığa, güzeli göstermek, onları dalâletten kurtarıp, hidayete erdirmek, bâtıldan hakka ulaşmalarını sağlamak, kötüyü bırakıp iyiye yönelmelerini temin etmek, putlara tapmaktan, tevhide, insanların ve zalim idarecilerin baskılarından İslâm’ın adaletine kavuşmalarını sağlamak için gönderilmiştir. İnsanlığın saadetini temin etmek amacını güden Kur’ân–ı Kerim, belli bir zümre, muayyen bir ırk, özel bir zaman, memleket ve yalnızca o dili konuşan insanlar için değil, tam aksine bütün bir beşere gönderilmiştir. ( 10) Dolayısıyla Kur’ân’ı tebliğ ile mükellef olan Peygamber Efendimiz ( s.a.s.) de meselâ : belli bir zamanın, mekânın ve zümrenin değil, bütün zamanların, mekânların ve insanlığın peygamberidir. Ve evrensel bir peygamberdir. Bu evrenselliği, Kur’ân’ın pek çok âyetinde görmemiz mümkündür :

"De ki : “Ey insanlar ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim. O ki, göklerin ve yerin hâkimiyeti O’na aittir. O’ndan başka ilâh yoktur. Hayatı veren de, ölümü yaratan da O’dur.” Öyleyse siz de Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine iman eden Nebiyy–i Ümmi olan o Resûlü’ne inanın. O’na tabi olun ki, doğru yolu bulasınız." ( A’raf, 7/158 )

"İşte bunun içindir ki ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik." ( Enbiya, 21/107)

"Ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler." ( Sebe’, 34/28 )

Bunların dışında da birtakım âyetler vardır ki, orada kullanılan kelimelerin de ortaya koyduğu üzere, Kur’ân–ı Kerim, herkese şamil olup, herkese hitap etmektedir. Çünkü, nâs ( 2/21; 4/79, 7/158; 10/1; 31/33; 35/5; 105, 170), insan ( 75/3–10; 80/17, 24; 89/15; 100/6–8; 103/1–3), abd ve ibad ( 2/186; 7/32; 15/49; 17/96; 39/7,10; 89/29), beşer ( 74/31, 36), benîâdem ( 7/26, 27, 31, 35; 36/60), âlemîn ( 21/107; 25/1; 32/2; 38/87; 45/36) gibi kelimeler umum ifade etmektedirler. Resûlüllah ( s.a.s.)’ın nübüvveti ve insanlara vahyi tebliğ etmesiyle ilgili olarak kullanılan bu kelimelerden de anlaşıldığına göre, O’nun peygamberliği zaman, mekân ve bir kavim ile mukayyet olmayıp, herkesi içine almaktadır.

Resûlüllah ( s.a.s.) da kendisinin yalnızca bir kavmin değil, bütün insanlara gönderilen bir peygamber olduğunu bildirmiştir :

“Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine verilmeyen beş şey bana verildi. Ben, bir aylık mesafeden korkuyla yardım edildim. Bütün yer yüzü bana ( ümmetime) mescit ve temizleyici kılındı. Benim ümmetimden birisi, namaz vaktine nerede denk gelirse orada kılsın. Bana ganimetler helâl kılındı. Benden önceki peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderildikleri hâlde, ben bütün insanlığa gönderildim. Ve bana şefaat hakkı verildi.” ( 11)

“Bir gün Hz. Ömer, Resûlüllah’a gelerek şöyle dedi : “Ya Resûlallah! Ben, Benî Kureyza Yahûdilerinden birisine söyledim de, bana Tevrat’tan bazı parçalar yazıverdi. Onları sana okuyayım mı?” Bunun üzerine Resûlüllah ( s.a.s.)’ın yüzünün rengi değişti. Oradakilerden birisi : “Görmüyor musun Resûlüllah’ın yüzünü?” deyince, Hz. Ömer ( ra) şöyle dedi : “Ben Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, peygamber olarak da Muhammed’e ( s.a.s.) razıyım.” Bunun üzerine Hz. Peygamber ( s.a.s.)’in yüzünde sevinç belirdi ve şöyle buyurdu :

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, şayet içinizde Hz. Musa ( as) zuhur etse, siz de beni bırakıp ona tabî olsanız, dalâlete düşmüş olursunuz. Siz, ümmetlerden benim payıma düşensiniz; ben de peygamberlerden sizin payınıza düşenim.” ( 12)

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Kur’ân–ı Kerim, bütün insanlara şâmil olup, kıyamete kadar da geçerli olacaktır. Ondan sonra bir kitap gelmeyeceği gibi, onun getirmiş olduğu dinden başka bir din de, Allah katında geçerli olmayacaktır. Çünkü onun getirdiği prensipler, herkes tarafından uygulanması mümkün olan ve her türlü ihtiyacı karşılayan bir özelliğe sahiptir. Yeter ki, onu yorumlayanlar, gerektiği gibi ondan anlasınlar ve insanların ihtiyaçlarına uygun cevaplar çıkarabilsinler.

6. İnsanların Bütün İhtiyaçlarını Karşılaması


Herhangi bir düşünce ya da dinin evrensel olabilmesi için, hitap etmiş olduğu bütün insanların ihtiyaçlarını, isteklerini ve arzularını karşılıyor olması lâzımdır. Bunu yerine getiremeyen bir düşünce ya da dinin evrenselliğinden söz edilemez. Bu açıdan diğer din ve düşüncelere baktığımızda, insanların her yönleriyle değil, ancak sınırlı bazı yönleriyle ilgilendiklerini, hayatlarının bazı yanlarını ihmal ettiklerini görmekteyiz. Ancak Kur’ân, bu türlü bir eksiklikten tamamen uzaktır. O, insanın ihtiyaç hissedeceği hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. En önemlisinden, daha az önemlisine kadar her şeyi ele almış, en güzelini insanlara bildirmiştir. Kısacası düşünen, anlayan ve kavrayabilen için Kur’ân’da her şey vardır. Şu âyet de buna işaret etmektedir :

“...ne kuru ve ne de yaş hiçbir şey yoktur ki, o her şeyi açıklayan Kitap’ta bulunmasın.” ( En’âm, 6/59)

Meselâ, inançla ilgili şeyler, insanın asla vazgeçemeyeceği şeylerdir. Bununla ilgili Kur’ân–ı Kerim’de teferruatlı prensipler konulmuş, Yaratıcı’nın isimleri ve sıfatlan genişçe ele alınmıştır ( 2/255; 6/102; 20/14; 21/22; 23/91; 42/11; 59/22–24; 67/1–2; 112/1–4); ayrıca ibadete yalnızca Allah’ın lâyık olduğu vurgulanmış ( 7/191–195; 16/17; 22/73–74; 46/4–6); meleklere, peygamberlere ve indirilen kitaplara inanma tavsiyesi yapılmış ( 2/136; 4/136); öldükten sonra dirilme, insanın dünyadayken yaptıklarından hesaba çekilip mutlaka karşılığını göreceği bildirilmiştir ( 21/104; 30/27; 32/10; 34/7; 36/78–79; 50/3, 15; 56/47–50; 64/7; 75/3–4).

Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerle ilgili esaslar va’z edilmiş, insanların yaşantılarında ihtiyaç hissedecekleri kurallar konmuştur. Bu cümleden olarak helâl–haram olan şeyler belirtilmiş ( 2/188, 275; 3/130; 4/10; 6/152), alış–verişlerdeki esaslar üzerinde durulmuş ( 2/282; 4/6; 5/106), yetimler ve onların vasileriyle ilgili hükümler belirtilmiş ( 4/2–10), evlilik, boşanma, nafaka, iddet, süt emzirme gibi konular dile getirilmiştir. Yine bazı suçlara uygulanacak olan cezalar açıklanmıştır meselâ, kasden adam öldürmede uygulanacak kısas cezası ( 2/178 ), hatâen öldürmedeki ceza ( 4/92), yol kesenlere verilecek ceza ( 5/33), hırsızlık cezası ( 5/38, 94; 24/2), zina cezası ( 24/2), iffetli kadınlara zina isnadı cezası ( 24/4), gibi müeyyideler konulmuştur. Yine insanların arası bozulduğunda takip edilmesi gereken yol belirtilmiş ( 49/9–10), ailevî problemlerle ilgili çözüm yollan sunulmuş ( 4/34–35), Müslümanların gayr–i müslimlerle münasebetlerindeki kurallar, sulh anındaki ( 4/90; 8/61), veya savaş esnasındaki münasebetler ( 2/190), devamlı olarak savaşa karşı hazırlıklı olma ( 8/60), düşmanla karşı karşıya gelince çekinmeme, onlardan kaçmama ( 4/104; 8/15–16), siyasî sığınma isteyenin durumu ( 9/6), savaş esirlerine uygulanacak muamele ( 47/4), antlaşma hükümleri ( 8/58; 9/4; 16/91) gibi prensipler üzerinde durulmuştur.

Ayrıca üzerinde önemle durulan hususlardan bir diğeri de ahlâkî prensiplerdir. Meselâ, akrabalara nasıl davranılacağı ( 4/36), kötülüğün iyilikle savılacağı ve affetmenin güzel bir haslet olduğu ( 3/133–134; 5/13; 42/40), doğruluğa teşvik ( 9/119), emanete saygılı olma ( 4/58,107; 8/27; 23/1–11), adalete teşvik, ( 16/90), mütevazi olup, kibir ve çalımdan kaçınma ( 17/37; 25/63–75; 31/18–19), alay etmenin ve lâkap takmanın hoş bir şey olmadığı ( 49/11), sû–i zandan, gıybetten ve tecessüsten kaçınma ( 49/12), başkalarının evlerinin gizliliklerine saygı, oraya girerken dikkat edilmesi gerekli prensipler ( 24/27–29, 58–59), kadınların namuslarına göstermeleri gereken ehemmiyet ( 24/31; 33/32, 33, 59), misafirlikle ilgili kurallar ( 33/53) gibi pek çok konu ele alınmıştır. Kısaca söylemek gerekirse Kur’ân, çok geniş bir konu çeşitliliğine sahiptir. Ve bütün bu işlenen konular, insanların hayatlarında mutlaka önlerine çıkacak meselelerden ibarettir. Dolayısıyla insanlar, kendilerinin ihtiyaç duyacakları şeyleri rahatlıkla buradan çıkarıp alabilirler. Bu da Kur’ân–ı Kerim’in evrensel bir özelliğe sahip olduğunu gösterir.

7. Getirilen Prensiplerin Kabul Edilebilir Olması

Öteden beri pek çok fikir ortaya çıkmış, pek çok felsefî akım meydana getirilmiş ve pek çok sistem insanlığa sunulmuştur. Ancak bunların hiçbiri uzun ömürlü olmamış, en yıkılmaz gibi görünenler bile çok kısa denecek bir zaman diliminde silinip gitmiş, sadece adları kalmış, hattâ bazılarının adları bile unutulmuştur. Onları bu duruma düşüren sebeplerin başında, ortaya koymuş oldukları ilkelerin herkes tarafından kabul edilebilecek bir özelliğe sahip olmamaları gelmektedir. Kur’ân–ı Kerim’e gelince, onun getirmiş olduğu gerek i’tikadî, gerek ahlâkî ve gerekse amelî prensipler, herkes tarafından kabul edilebilir bir niteliğe sahiptir. Çünkü o prensiplerin sahibi, insanın yaratıcısı ve dolayısıyla kimin ne kadar yükü kaldırabileceğini en iyi bilen Yüce Allah’tır. Kabul edilebilirlik, evvelâ öne sürülen kuralların uygulanabilmesine ve akla uygunluğuna bağlıdır. Cenab–ı Hak, insanları zora koşmamış, kimsenin altından kalkamayacağı bir yükü de yüklememiştir :

“...Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez...” ( Bakara, 2/185) beyanı da bunu göstermektedir.

Ancak bazı kimseler Kur’ân–ı Kerim’de bildirilen özellikle hükümlerin bazılarına itiraz etmiş, bunların ancak Kur’ân’ın indiği asırda geçerli olabileceğini, günümüzde bunların yerine yeni bazı prensiplerin konulması gerektiğini savunmuşlardır. Bu düşünceler, daha çok oryantalistler tarafından ileri sürülmüş, onlardan da bazı kişiler etkilenmişlerdir.

Meselâ, bir hırsızlık cezası olan el kesmenin, çok evliliğin, miras hukukunda kadına erkeğe nazaran daha az pay verilmesinin vs. günümüz için geçerli olamayacağı iddia edilmiştir. Biz bu makalemizde bunları tek tek ele alacak değiliz. Ancak tenkit edilen bu hükümler tarafsız bir gözle, temiz bir vicdanla, şartlanmışlıktan öte bir yaklaşımla ve insanlığın çok büyük çoğunluğunu bedbaht etmiş, dünyayı kana boyamış mevcut sefih medeniyetin kriterlerine göre değil, İslâm’ın bütünlüğü içinde incelendiği zaman, bu hükümlerin de ne ölçüde mükemmeliyet ifade ettiği görülecektir ve zaten bunlar, ehillerince açıklanmıştır.

İnsan, bir emir veya yasağı incelediğinde, onu önce kendi nefsinde düşünerek, aynı şartlarda kendisinin olduğunu kabul etse ve meseleye öyle yaklaşsa, olayları daha farklı değerlendirecektir. Bunun yerine birtakım kavramlara sığınıp, başkalarının tesirinde kalarak meseleye yaklaşmak ise, kişiyi hatalı görüşlere götürür.

Bu çalışmada evrenselliğin belli başlı şartları üzerinde durulmuştur. Neticede bütün bu şartların Kur’ân–ı Kerim’de varlığını yakînen görmüş olduk. Bütün bunlardan sonra rahatlıkla Kur’ân–ı Kerim’in evrensel olduğunu ve bunda hiçbir şüphenin bulunmadığını söylememiz mümkündür. Ve bu durum, kıyamete kadar da devam edecektir. Çünkü ondan başka kitap indirilmeyecek ve onu insanlığa ulaştıran Peygamber’den ( s.a.s.) başka da bir peygamber gönderilmeyecektir.

----------------

Peygamberler evrensel midir yoksa sadece tek bir kavme mi gönderilmişlerdir?

Peygamberler evrensel mi mesaj verirler yoksa sadece kavim kavim mi gönderilmişlerdir? bir hadiste Allahın İsa a.s da dinini insanlara duyurmak için elçiler gönderdigi yazıyor aynısını Hz Peygamber efendimizde yapmış oldugu yazıyor Peygamber Efendimiz, bir gün ashab-ı kiramı toplayarak, “Allah, beni bü­tün insanlara rahmet olarak gönderdi. İslam’ı yayma hususunda bana yar­dımcı olun! Havarilerin Meryemoğlu İsa’ya muhalefetleri gibi, siz de bana kar­şı muhalefette bulunmayın!” buyurdu. Sahabeler, “Yâ Re­sû­lal­lah! Havariler, İsa’ya ( a.s.) nasıl mu­ha­le­fet etmiş­ler­di?” diye sordular. Resûl-i Ekrem izah etti : “Benim sizi davet ettiğim vazifeye, o da havarilerini davet etmişti. Ancak onun yakın yere gönderdiği kimseler, isteyerek gidip se­la­mete eriştiler; uzak yere göndermek istedikleri kimseler ise, gitmekten ka­çın­dılar. İsa ( a.s.), bu durumu Allah’a arz etti ve şikayet­te bulundu. Gitmeye üşe­nen­lerin her biri, gönderilecekleri milletlerin dillerini konuşur oldukları halde sa­bahladılar. İsa ( a.s.), onlara, ‘Bu, Allah’ın si­zin için kesinleştirdiği ve ehem­mi­yet verdiği bir iştir. Haydi, gidiniz!’ demişti; onlar da git­mişlerdi!” Bunun üzerine sahabeler, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dediler. “Biz, sana bu hususta yardımcı olacağız : Bizi arzu ettiğin yere gönder!” dediler. diğer bir hadiste ise şu yazıyor. ( Her peygamber yalnız kendi kavmine geldi, ben ise bütün insanlara gönderildim.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai] ( Peygamber efendimiz, âlemlere rahmet olarak bütün dünyaya gelmiştir. Hatta cinlerin de Peygamberidir. Bu hadisler birbirleriyle çelişiyor madem tek evrensel peygamber bizim peygamberimiz ise neden Hz İsa Allahın dinini insanlara yaymak için elçiler gönderdi ki o zaman sadece israilogulları kavmine gönderilmemişmiydi o?

rukyail tarafından Pa, 02/08/2015 - 05 : 18 tarihinde gönderildi
Cevap

Değerli kardeşimiz,

“Diğer peygamberler kendi kavimlerine hususi olarak gönderilmiş, fakat ben bütün insanlara peygamber olarak gönderildim.” ( Buhari, Teyemmüm, 1, Salat, 56; Müslim, Mesacid,3; Nesai, Gusul,36; Darimi, Salat, 111)

“Ve Onu /İsa’yı İsrail oğullarına peygamber olarak gönderecek..” ( Al-i İmran, 3/49), “Meryem oğlu İsa : "Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmet olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah'ın size gönderilmiş bir peygamberiyim" demişti. Ama o elçi, kendilerine belgelerle geldiği zaman : "Bu, apaçık bir sihirdir" demişlerdi” ( Saf, 61/6) mealindeki ayetlerde Hz. İsa’nın kendi kavmi olan İsrail oğullarına peygamber olarak gönderildiği açıkça ifade edilmiştir.

“( Resûlüm!) Biz seni bütün insanlığa bir müjdecisi ve bir uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler.” ( Sebe, 34/28 ) mealindeki ayette ise, Hz. Muhammed’in bütün insanlara peygamber olarak gönderildiği beyan edilmiştir.

Hz. İsa’nın havarilerine tebliğ ve irşad görevi konusunda tavsiyede bulunurken : “Millet yoluna gitmeyin ve Samiriyelilerin şehirlerinden hiç birine girmeyin. Fakat daha ziyade İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gidin..” ( Matta, 10/5-6) ayetlerinde de Hz. İsa’nın havarilerini özellikle İsrail oğullarının irşadı için görevlendirdiği anlaşılmaktadır.

“Peygamber Efendimiz, bir gün ashab-ı kiramı toplayarak, “Allah, beni bü­tün insanlara rahmet olarak gönderdi. İslam’ı yayma hususunda bana yar­dımcı olun! Havarilerin Meryemoğlu İsa’ya muhalefetleri gibi, siz de bana kar­şı muhalefette bulunmayın!” buyurdu. Sahabeler, “Yâ Re­sû­lal­lah! Havariler, İsa’ya ( a.s.) nasıl mu­ha­le­fet etmiş­ler­di?” diye sordular. Resûl-i Ekrem izah etti : “Benim sizi davet ettiğim vazifeye, o da havarilerini davet etmişti. Ancak onun yakın yere gönderdiği kimseler, isteyerek gidip se­la­mete eriştiler; uzak yere göndermek istedikleri kimseler ise, gitmekten ka­çın­dılar. İsa ( a.s.), bu durumu Allah’a arz etti ve şikayet­te bulundu. Gitmeye üşe­nen­lerin her biri, gönderilecekleri milletlerin dillerini konuşur oldukları halde sa­bahladılar. İsa ( a.s.), onlara, ‘Bu, Allah’ın si­zin için kesinleştirdiği ve ehem­mi­yet verdiği bir iştir. Haydi, gidiniz!’ demişti; onlar da git­mişlerdi” ( İbn Hişam, Sire, 2/606-607) şeklindeki bilgi her şeyden önce zayıf bir rivayettir. Hatta İbn İshak da bazı şeyleri unuttuğunu açıkça ifade etmiştir. ( İbn Hişam, a.y.)

Bununla beraber, Hz. İsa İsrail oğullarına peygamber olarak gönderilmiş olmakla beraber, imkân dahilinde başka insanlara da faydalı olmaya çalışması, Havarilerini onlara da yönlendirmesi onun asli görevinin İsrail oğullarına tebliğde bulunmasına engel değildir. Çünkü meallerini verdiğimiz Kur’an ayetleri ve Matta’daki ayette bu husus açıkça ifade edilmiştir. Onun için buradaki bilgiler -sağlam olmak şartıyla- tevile muhtaçtır.




Dipnotlar :

1. “Ey Resûlüm, de ki : “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafurdur, Rahimdir. De ki : Allah’a ve Rasûlullah’a itaat ediniz. Şayet yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” ( Âl–i İmran, 3/31–32)
2. Meşhur bir Alman âlimi olan Dr. Sprenger 1853–1864 yılları arasında Kalkuta’da basılan İbn Hacer el–Askalâni’nin el–İsabe’sine yazmış olduğu İngilizce mukaddimede şöyle demektedir : “Daha önce yaşamış olan milletler arasında, hiçbir millet yoktur ki –nasıl ki şimdi de muasır milletler arasında böyle bir millet bulunmamaktadır– esma–i rical ( biyografi ilmi) adıyla anılan kişilerin terceme–i hâlleri hakkında, Müslümanların yaptıklarını yapmış olsunlar. Bu çok önemli ilimde 500.000 kişinin biyografisini toplamışlardır.” Nedvî, Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye Daru’s–Suûdiyye. Cidde 1984, s. 62 ( 1. dipnot).
3. Şiblî, Mevlâna, Asr–ı Saadet ( Ter : Ömer Rıza Doğrul), Eser Neşriyat ve Dağıtım, İst. 1977, 1/18–19.
4. Kaya, Mahmud, İslâm’ın Evrenselliği Üzerine Ebedî Risalet Sempozyumu l. Işık Yayınları, İzmir 1993, s. 306.
5. Tevrat’ın bölümlerinin hepsini okuyan bir kimse, ne Hz. Musa’nın, ne de İsrailoğulları’nın başkalarını kendi dinlerine davete memur olduklarını gösteren bir şey bulamaz. Bütün bölümlerde yazılanlar, Yahûdîliğin kendilerine has bir din, Rabb’in de yine onlara ait Tanrı olduğu fikrini te’yîd eder. Derveze, Muhammed İzzet, Tarîhu Benî İsraîl Min Esfârihim’den naklen Çelebi, Ahmet, Mukayeseli Dinler Açısından Yahudilik ( Çev : Ahmet M. Büyükçınar, Ömer Faruk Harman), Kalem Yayınevi, İst. 1978. s. 186. Ayrıca bkz : Farukî, İsmail Raci, İbrahimî Dinlerin Diyaloğu ( Çev : Mesut Karaşahan), Pınar Yayınları, İst. 1993, s. 35 vd.
6. Yahûdîlerin, dinlerini sadece kendilerine tahsis etmeleri ve yabancıların bu dine girmesine karşı çıkmaları, bir nevî benlik ve kendini üstün, mümtaz görme duygusu sebebiyledir. Bu, öyle bir duygudur ki, sanki diğer insanlara karşı Yahudilerin değerini yükseltmekte ve kendileri dışındaki bütün insanları vahşî veya hayvan kabul etmelerine sebep olmaktadır. Çelebi, Ahmet, a.g.e. s. 187.
7. Fakat İsa cevap verip dedi : “Ben, İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim.” ( Matta, 15/24) ifadesi de bunu göstermektedir.
8. Nedvî, Seyyid Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye 165–166. Ayrıca bkz : Kahraman, Ahmet, Mukayeseli Dinler Tarihi s. 159–160.
9. Nedvî, Seyyid Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye s. 166. Ayrıca bkz : Kahraman, a.g.e. s. 106.
10. Abdulhalim Mahmud, Ali, Âlemiyyetü’d–Da’veti’l–İslâmiyye Daru’l–Vefa, Kahire 1992, s. 161.
11. Buharî, teyemmüm 1, salat 56; Müslim, mesacid 3; Nesaî, gusül 26; Darimî, siyer 28, salat 111.
12. Darimî, mukaddime 39; Müsned 3/471, 4/276.

________

Kaynaklar :

Dinimiz islam,
Sorularla İslamiyet
Doç. Dr. Muhittin AKGÜL

israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,381

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Wednesday, April 26th 2017, 2:04pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Kullanılmış Etiketler

Evrensel Hak Din İslam

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi