Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Saturday, January 28th 2017, 1:16am

Büyük zatları inkâr etmek felakettir - Allah Dostları Evliyalar Alimler Hakkında Hadis-Ayet - Sünnet ve Rivayetler



Büyük zatları inkâr etmek felakettir - Allah Dostları Evliyalar Alimler Hakkında Hadis-Ayet - Sünnet ve Rivayetler

Büyük zatları inkâr etmek felakettir

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Müslümanlar bir araya geldikleri zaman, bilseler de bilmeseler de, anlasalar da anlamasalar da, konuşsalar da konuşmasalar da, kalbden kalbe, tıpkı bileşik kaplarda olduğu gibi, durdurulamayan bir akım başlar. Bu, fizik kaidesi gibi bir şeydir. Dolayısıyla daima, salih Müslümanlarla beraber olmalıdır. Aynı büyük zata bağlı olanlarla bir araya gelince, hepsi istifade ederler.

Bu istifade, sadece iki sınıf insana nasip olmaz: 1- Hocasının büyüklüğünü inkâr eden. 2- Hocasını imtihan eden.

İnkâr, herhangi bir yazısını, işini veya sözünü kabul etmemektir. İmtihan ise, (Böyle anlatıyor, böyle yazıyor ama acaba doğru mu, işin aslı sanki başka türlü) diyerek, hocasının sözünün veya yazısının doğruluğunda şüphe etmektir. Zerre kadar inkâr veya imtihan, sigortayı attırır, irtibatı keser. Kişi, dalalete sürüklenir.

Büyük zatların, insanlık sıfatlarından ötürü unutarak veya yanılarak yaptıkları bir hata, bizim bin senelik sevabımızdan, isabetli icraatlarımızdan, çok daha hayırlıdır. Nitekim Ebu Bekr-i Sıddîk hazretleri, (Her şeyimi, Resulullah'ın bir yanılmasına değişirdim ve kârlı çıkardım) buyurmuştur.

Dünyada en zor şey, büyüklere soru sormaktır. Çünkü sorulan sualde imtihan kokusu varsa veya büyüklerin çok önemli gördüğü şeylere hiç önem verilmezse, büyükler incinir. Bu ise, kişinin felaketine sebep olur. Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretleri, (Bundan önceki ümmetlerin helak olmalarının bir sebebi de, Peygamberlerine imtihan kastıyla sorular sormalarıydı) buyuruyor. Hem sorarlar, hem de sorduktan sonra, (Evet ama şöyle yapsak daha iyi olmaz mı?) derlerdi. Allahü teâlâ, hepsini helak etti. (Mademki o söyledi, elbette doğru söyledi) inancında olmak lazımdır. Zerre kadar şüphe etmek, felakettir.

Dolayısıyla, büyüklere yaklaşmak, dondurucu soğukta ateşe yaklaşmak gibidir. Uzakta kalan donar. Çok yaklaşan yanar. İkisi de felakettir. Ne yanmalı, ne donmalı. Bunun çaresi, mesafeyi iyi ayarlamaktır. Mesafeyi iyi ayarlayan, güzelce ısınır.

Bahçıvan, birkaç gül yetiştirmek için, mecburen binlerce dikeni de beraberinde besler. İşte büyükler de bir bahçıvan gibidir. Etrafları çok kalabalık olur, ama onlardan istifade ederek kurtulan azdır. O bakımdan, herkes çok dikkatli olup, gül olmaya çalışmalı ve diken olmaktan sakınmalıdır.

Allah Dostları Ve Alimler Hakkında Hadis - Ayet

( Verdiğimiz bu misalleri ancak âlim olanlar anlar.) [Ankebut 43]
( Bilmiyorsanız âlimlere sorun.) [Nahl 43]
( Kur’andan başka delil kabul etmem diyenler çıkacak.) [Ebu Davud]
( Vallahi Ehl-i beytimi sevmeyenin kalbine iman girmez.) [İ. Ahmed]
( Benim soyuma dil uzatarak, beni incitenlere, Allahü teâlâ çok azap yapar.) [Deylemi]
( Ehl-i beytimi ve Eshabımı çok sevenin, Sırat köprüsünde ayağı kaymaz.) [Deylemi, İ. Adiy]
( Kur’andan başka delil kabul etmem diyenler çıkacaktır.) [Ebu Davud]
( Her şeyin bir kaynağı vardır. Takvanın kaynağı, âriflerin kalbleridir.) [Taberani]
( Salihleri anmak, günahları temizler.) [Deylemi]
( Âlimin yanında bulunmak ibadettir.) [Deylemi]
( Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.) [Deylemi]
( Âlimlere tâbi olun!) [Deylemi]
( Âlimler rehberdir.) [İ. Neccar]
( Âlim, Allah’ın güvendiği kimsedir.) [Deylemi]
( İnsanların yaptıklarını yazan meleklerden başka melekler de vardır. Yollarda, dolaşırlar. Allahü teâlâyı ananları ararlar, bulunca da, birbirlerine seslenirler. Kanatlarıyla

onları, sevgiyle sararlar. Allahü teâlâ bu meleklere, “Şahit olun, bu kullarımı affettim” buyurur. Melekler, “İçlerinde başka bir iş için gelen günahkâr kötü biri var. Onu da mı

affettin yâ Rabbi?” derler. Allahü teâlâ, “Evet, onu da affettim. İyilerle beraber olan kötü olmaz” buyurur.) [Buhari, Müslim]
( Allah’tan korkup sadıklarla beraber olun!) [Tevbe 119]

“Yoksa o kimse ki, gece saatlerinde -ibadete- devam eder, secde edici ve kıyamda durucu olarak ahiret azabından çekinir ve Rab’binin rahmetini diler, -bununla böyle olmayan eşit

olur mu?.-Deki : Hiç bilenler ile bilmeyenler eşit olabilirler mi?. Ancak saf akıl sahipleri düşünüverir. -bundan ibret alırlar.” ( Zümer Suresi. Ayet : 9)

“Ve insanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilme ve ne bir rehbere ve ne de aydınlatan bir kitaba sahip olmaksızın Allah hakkında mücalede bulunur.”( Hac Suresi. Ayt : 8 )

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” ( Tevbe : 119)
“Her birine âlemlerin üstünde meziyetler verdik.” ( En’am : 86)
( Not : Peygamber varisi oldukları için bu ayet-i kerimeye onlar da mazhardır.)

“Her toplumun hidayet rehberi bir yol göstericisi vardır.” ( Ra’d : 7)

“Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruhla takviye edip desteklemiştir.” ( Mücâdele : 22)

“Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse; işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel

birer arkadaştırlar.” ( Nisâ : 69)

“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” ( A’raf : 181)

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.” ( Âl-i imran : 110)

“Onlar sıdk makamında kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” ( Kamer : 55)

“Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur.” ( Nur : 35)

“Allah içinizden iman edenleri yüceltir. Bunlardan kendilerine ilim verilmiş olanları ise kat kat derecelerle yükseltir.” ( Mücadele : 11)

Öyle erler vardır ki, onları ne bir ticaret ne de bir alış-veriş zikrullahtan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymaz.
Onlar gönüllerin ve gözlerin halden hâle döneceği günden korkarlar.” ( Nur : 37)

“Allah müminlerin dostudur.” ( Âl-i imran : 68 )
( Not : Allah-u Teâlâ’nın kuluna yakınlığı dünyada ona lütfedeceği mârifeti ile, ahirette de rıdvan ile vukua gelir. İlim ve kudretiyle yakınlığı bütün insanlara şâmildir,

ünsiyeti ile yakınlığı ise velilere hastır.)

“Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır.” ( Fetih : 29)

“Nice yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlar, Rabblerine bakarlar.” ( Kıyâmet : 22-23)

Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da ahirette de benim yârim yardımcım sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat.” ( Yusuf : 101)

“Müminler içinde öyle erler vardır ki, Allah’a vermiş oldukları ahde sadâkat gösterirler. Onlardan kimi bu uğurda canını fedâ etti, kimi de bu şerefi beklemektedir.” ( Ahzab :

23)

“Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” ( En’am : 83)

“Lütuf ancak Allah’ın elindedir. Onu ancak dilediği kimselere verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” ( Hadid : 29)

“Hamd olsun Allah’a, selâm olsun O’nun beğenip seçtiği kullarına.” ( Neml : 59)

“Takvâya erenler, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca Allah’ı zikrederler. Bir de bakarsın ki onlar gerçeği görüp bilmişlerdir bile.” ( A’raf : 201)

“Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerinde yatarken Allah’ı zikrederler.” ( Âl-i İmran : 191)

Gerçek mü’minler onlardır ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer ( cezbelenir). Ve onlara Allah’ın âyetleri okunduğu zaman onların îmânlarını arttırır ve Rab’lerine

tevekkül ederler.
ENFÂL Suresi Âyet – 2

“Onlar o kimselerdir ki iman etmişlerdir ve kalpleri zikrullahla mutmain olmuş, sükûn bulmuştur.” ( Ra’d : 28 )

“Ey mutmain olan nefis! Sen O’ndan râzı, O senden râzı olarak dön Rabbine! Gir salih kullarımın içine, gir cennetime!” ( Fecr : 27-30)

“Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler.” ( Âl-i imran : 191)

“Biz ona nezdimizden bir rahmet verdik, tarafımızdan has bir ilim öğrettik.” ( Kehf : 65)

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın.” ( Mâide : 35)

“Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur.” ( Şems : 9)

“Allah kime dilerse ona kat kat verir.” ( Bakara : 261)

“Ancak Rabbimin merhamet edip koruduğu hariç.” ( Yusuf : 53)

“Hidayeti kabul edenlere gelince, Allah onların hidayetini artırmış ve onlara takvâ yollarını ilham etmiştir.” ( Muhammed : 17)

Uyan! ki Allahın evliyası ne üzerlerine korku vardır ne de onlar mahzun olurlar
10/YÛNUS-62

“Yarattıklarımızdan ( öyle) bir ümmet var ki Hakk’a iletirler
ve hak ile adâlet yaparlar. Ayetlerimizi yalanlayanları hiç
bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız.”
( A’râf 7 : 182)

Allah Dostlarını Anlamayanlara Müthiş Cevap

Mevlana Hazretleri hem hikayeyi anlatıyor hemde ders veriyor :

Bir bakkalın yeşil renkli, güzel sesli, söz söylemesini bilen bir papağını vardı. Bu papağan dükkânın bekçisi gibiydi. Alışverişe gelenlere, nükteli sözler söyleyerek şakalar

yapardı. İnsanlar bir şey sorduğunda insan gibi cevap verir ve onlarla güzel güzel konuşurdu. Papağanlara has ötüşü de çok tatlıydı.

Efendi bir gün evine gitmiş, papağan ise bakkalda bekçilik yapıyordu. Bir kedi, kovaladığı fareyle birlikte dükkânın içine daldı. Can korkusuyla ne yapacağını şaşıran zavallı

papağan, bir o yana, bir bu yana kaçmaya çalıştı. Dükkânın bir köşesine sıçrayınca orada bulunan gül yağı şişelerini devirdi. Şişeler kırıldı, yağlar döküldü. Ortalık iyice

karıştı. Hiçbir şeyden haberi olmayan dükkân sahibi işine döndü. Etrafına bakıp durumu anlayınca çok kızdı. Papağanın üstüne dökülen yağlardan, bu işi onun yaptığını düşündü. O

öfkeyle papağanın başına vurdu. Vurmasıyla da olan oldu. Papağanın başındaki tüyleri döküldü. Kel oldu, dili tutuldu, konuşamaz oldu.

Bakkal yaptığına pişman olup ah vah etmeye başladı ama ne çare. Saçını, sakalını yolarak, ”Keşke elim kırılsaydı da o tatlı dilli papağanıma vurmasaydım” diye yakınması

boşunaydı. Papağan kel başıyla, sessiz sedasız sinmiş bir vaziyette oturuyordu.
Bakkal, papağanın eski neşeli haline dönmesi için, etrafa sadakalar ve hediyeler dağıttı. Aradan günler geçmesine rağmen, kuş hiç konuşmadı. Bakkal, papağanın bir daha hiç

konuşmayacağı düşüncesiyle şaşkın ve ağlamaklı bir haldeydi.

Kunuşturmak için türlü türlü acayip ve garip sesler çıkararak onu neşelendirmeye çalıştıysa da bir fayda sağlayamadı.

Dükkân sahibi uğraşını sürdürürken, bir ara dükkânın önünden kel başlı bir derviş geçti. Papağan onu görünce dile geldi.
”Hey arkadaş” diye, dervişe seslenerek,
”Sen nasıl böyle kel oldun? Yoksa sen de gül yağı şişelerini mi kırdın?” dedi.
Papağanın bu sözünü duyanlar gülmeye başladı. Çünkü papağan, kel başlı dervişin de kendisi gibi gül yağı şişelerini devirdiği için, sahibi tarafından başına vurularak

saçlarının döküldüğünü zannediyordu.

DERS
Papağanın, kendisini dervişle kıyas etmesi kendi bilgi ve tecrübesiyle sınırlıdır. Derviş, bağlı olduğu tarikat ve meşrep gereği o halde gezmekteydi. Bunu bilmeyen papağanın

yaptığı değerlendirme, insanların kendisine gülmesine sebep
olmaktadır.

İnsanların, Allah dostları hakkında yanılgıya düşmeleri de aynı sebepledir. İnsanlar velîleri kendi nefisleriyle kıyas ederler.

Acı suyla tatlı suyun berraklığı aynıdır. İkisini ayırt edebilmek tatmakla mümkündür. Allah’ın dostlarını değerlendirebilmek için, o makam ve hali yaşamak ve tatmak gerekir.

Bilgi sahibi olmadan yaptığımız kıyaslamalar, papağan misali
gülünç durumlara düşmemize sebep olur.


Allah Dostlarını Sevmek Şirk Diyenlere Kur’andan Cevap

Kur’an-ı kerim ( Yunus 61..) ayetlerde bahsedilen ve günümüzde var olduğu ayetlerle sabit olan Allah dostlarının hukukunu savunmaya ve müdafaa etmeye devam ediyoruz.

Bildiğiniz gibi ingiliz coşturması Vehhabi kaynaklı Bin Baz icazetli “selefi” geçinen selefsizler özellikle Türkiye’de Allah dostlarına savaş açmış durumdalar.

Biz de Rabbimizin Kur’an’ında övdüğü bu Allah dostlarını müdafaya devam edeceğiz.

Bu kalbinde muhabbetten eser görünmeyen zavallılar Kur’an’ı Kerimde övülen ve özellikleri Rabbimizin Kur’an’ında beyan ettiği özelliklerle birebir tutan Allah dostlarını

sevmeyi de şirk olarak görüyor. Neymiş, aşırı sevilemezmiş, yoksa Allah’a ortak koşulmuş olunuyormuş…

Bu sefiller öyle diyor, bakın Rabbimiz ne diyor :

“İnanıp salih ameller işleyenler için Rahmân, onlar için ( gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” ( Meryem 96)

İbn-i Kesir Tefsirinin bu ayet mealinde şöyle izahatlar geçmektedir :

Allah Teâlâ, şerîat-ı Muhammediye’ye uygunluğu ile Allah’ı hoş-nûd eden sâlih amelleri işleyen inanan kullan için sâlih kullarının kalblerinde onlar için bir sevgi

yaratacağını haber veriyor. Bu, şüphesiz olacak ve kaçınılmaz ( zarurî) bir durumdur. Bu; Allah Rasûlü ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nden değişik şekillerde rivayet olunan

sahîh hadîslerde belirtilmiştir. İmâm Ahmed der ki : Bize Affân’m… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den rivayetinde o, şöyle buyurmuş :

Şüphesiz Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cibril’i çağırır ve : Ey Cibrîl, Ben filanı seviyorum, sen de onu sev, buyurur. Cibrîl onu sever. Sonra Cibrîl, gök ehli için de

nida edip : Şüphesiz Allah filânı seviyor, der. Gök ehli onu sever. Sonra onu Allah yeryüzünde sevgili kılar. Allah Teâlâ bir kula da buğzettiği zaman Cibril’i çağırır ve :

Ey Cibrîl, Ben filancaya buğzediyorum, sen de ona buğzet, buyurur. Bunun üzerine Cibrîl de ona buğzeder sonra gök ehli için de : Şüphesiz Allah Teâlâ filâna buğzediyor, siz de

ona buğzedin, diye nida eder ve gök ehli ona buğzederler. Sonra onun için yeryüzünde öfke, kin ve düşmanlık konulur. Hadîsi Müslim, Süheyl kanalıyla; İmâm Ahmed ve Buhârî de

İfan Cüreye kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, o da Hz. Peygamber ( Aleyhisselam) den yukan-dakine benzer şekilde rivayet etmişlerdir

Tefsir-i Kebir’de de şöyle geçmektedir :

Ekseri müfessirlerin görüşüne göre, Allah Teâlâ, o mü’minier için kalblerde bir sevgi meydana getirecek ve kendilerinden bu sevgiyi kazanmak için bir gayret olmadığı ve

akrabalık, sadaka verme-, iyilik yapma gibi, insanların kalblerinin sevgisini kazanmalarına sebeb olacak şeylere başvurma olmadığı halde Allah onlar için bu sevgiyi kalblerde

yeşertecektir.

Görüldüğü üzere bir kulun sevgisinin kalplere yerleştirilmesi ayet ile sabittir. Dolayısıyla Rahman’ın yerleştirdiği ve hiçbir dünyevi menfaat gözetilmeyen ve Allah için olan

bir sevgiden “şirk” çıkarmak ancak ve ancak cahilliğin eseridir.

Ya da her zaman söylediğimiz gibi ikinci bir ihtimal vardır, şeytanın askerlerine hizmet edenlerin içinde olduğu bir projeye hizmettir. Bu projede Allah dostları Müslümanlar

arasında itibarsızlaştırılmalı ve Müslümanlar onlardan uzak tutulmalıdır.

Rabbimiz kendi dostlarına dost olmayı nasip eylesin, dostlarına düşman olmaktan, düşmanlarına dost olmaktan muhafaza eylesin…


Allah Dostlarının Hayat Ölçüsü

Osman Nûri Topbaş : Hepsinin ortak noktası Kur’ân ve Sünnet’e tam bir ittibâ, kalbî derinlikle, yani huşû ile îfâ edilen bir ibâdet hayatı, zikir, tefekkür, şükür, rızâ,

tevâzû, helâl lokma, seherleri ihyâ, sohbet, ihlâs, takvâ, muhabbet, mârifet, kul hakkına riâyet, mahlûkâta şefkat, merhamet, infak, hizmet, diğergâmlık, tebliğ, velhâsıl ilim,

amel-i sâlih ve takvâ ile müzeyyen, kâmil bir İslâm şahsiyeti…

Bütün mürşid-i kâmiller, nefeslerimize dikkat etmeyi, nefeslerimizi huzur ile, yani Allah ile beraberlik şuuru içinde alıp vermeyi, bütün amellerimizi ihlâs ile îfâ edebilmeyi,

bir nefes bile Hak’tan gâfil kalmamayı telkin ediyor. Peygamber Efendimiz’in; “Yâ Rabbi! Beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime bırakma!”10 niyâzı, Hak dostlarında, bir

nefes bile Hak’tan gâfil kalmama hassâsiyeti geliştirmiş. Îmandan ihsâna ulaşmak, yani dâimâ ilâhî kameralar altında olduğumuzun şuur ve idrâki içinde bir kulluk hayatı yaşamak,

Hak dostlarında en büyük hayat düsturu hâlindedir.

Yine tasavvufî hayat, kullukta takvâya erebilme sanatıdır. Takvâ; ilâhî muhabbetten mahrum kalma korkusuyla, nefsin süflî arzularını bertarâf etmek, rûhî istîdatları inkişaf

ettirmek ve Cenâb-ı Hak’la dostluğu tesis etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de muhtelif kalıplarda 258 yerde takvâ ifadesi geçer. İnsan terbiyesi olan tasavvufu bir kelime ile îzah

edecek olsak; “takvâ” kelimesi kâfîdir.

ALTINOLUK : Efendim, kitaptaki Hak dostlarının, bize ufuk verecek hikmetli hâl ve davranışlarından, irşâd edici sözlerinden birkaç misal istirham etsek, özellikle neleri dile

getirmek istersiniz?

Osman Nûri Topbaş : Hak dostlarının bütün tâlimatları şüphesiz ki birbirinden kıymetli. Bununla beraber, içinde bulunduğumuz Ramazân-ı Şerîf vesîlesiyle evvelâ şu misallerden

başlayalım :

Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin meclisinde lüzumsuz sözler sarf edilmezdi. Birisi gıybet etse ona mânî olur ve :

“–O söylediğin söze ben daha lâyıkım!” derdi.

Oruçlu olduğu bir gün, yanında sultânı kötülediler. Hazret :

“–Eyvah, orucumuz bozuldu!” buyurdu.

Bir talebesi :

“–Efendim, siz gıybet etmediniz ki!” dediğinde ise :

“–Evet, biz gıybet etmedik, ama dinledik. Gıybette, söyleyen de dinleyen de aynıdır.” buyurdu.11

Her zaman ve bilhassa Ramazân-ı Şerîf’te dikkat etmemiz gereken hususlardan biri, gıybet meclislerinin yakınından bile geçmemek… Zira orucu sadece midemize değil, bütün

uzuvlarımıza tutturmamız îcâb eder. Bilhassa dedikodu ve gıybetle din kardeşlerinin etini yiyip orucu mânen bozmaktan, ecrini zâyî etmekten şiddetle sakınmalıyız.

Câfer-i Sâdık –rahmetullâhi aleyh– Ramazan ayının sonunda şöyle duâ ederdi :

“Ey Ramazan’ın Rabbi olan ve Kur’ân’ı indiren Allâh’ım! İşte bu, kendisinde Kur’ân’ın indirildiği Ramazan ayıdır ve artık bitmek üzeredir. Yâ Rabbî, bütün günahlarım

affedilmeden fecrin doğmasından veya Ramazan’ın çıkıp gitmesinden, Kerîm olan Zât’ına sığınırım!”12

Merhum pederim Mûsâ Efendi –rahmetullâhi aleyh– de şu îkazda bulunurduXE “M˚s‚ Efendi” :

“Evlâdım, mutlakâ riyâzat13 hâlinde yaşayın ve Allâh’ın verdiklerini, yine Allah için infâk edin! Riyâzat hâliniz sadece üç aylara ve Ramazan’a mahsus olmasın! Onu, hayatınızın

her safhasına yayın ve ihtiyaç fazlasını Allah yolunda infâk edin! Şunu iyi bilin ki, Dolmabahçe veya Topkapı SarayıXE “Topkap˝ Saray˝”’nda bile yaşasanız, yine riyâzatla

yaşamaya mecbursunuz. Onun için malı da mülkü de ancak kalbinizin dışında taşıyın. Eğer ihtiyaç fazlasını Allah yolunda infâk etmezseniz, Allâh’ın verdiği nîmetlere karşı

nankörlük etmiş olursunuz. Unutmayın ki, infâk edilmeyen nîmetler, ziyan edilmiş demektir. Ziyan edilen nîmetler de hesâbı çok ağır birer âhiret vebâlidir.”

***

Seyyid Emîr Külâl –rahmetullâhi aleyh– amellerde ihlâsın lüzûmunu şöyle îzah eder :

“Ey dostlar! İhlâslı olunuz! Her işinizi Allah rızâsı için yaparsanız kurtulursunuz. İhlâssız işlenen amel, üzerinde pâdişahın mührü olmayan para gibidir. Üzerinde pâdişahın

mührü bulunmayan parayı kimse almaz. Üzerine mühür vurulanı ise herkes alır.

İhlâsla yapılan az amel, Cenâb-ı Hak katında çok amel gibidir. İhlâssız yapılan çok amelin ise Hak katında kıymeti yoktur. Yaptığınız her ibadeti ve işi ihlâs ile yapınız!

Böylece Allah Teâlâ’ya yakın ve rızâsını kazananlardan olursunuz…”14

Ubeydullah Ahrâr Hazretleri anlatıyor :

“Bir aziz zât, dünyadan ayrıldıktan sonra Nakşibend Hazretleri’ni rüyasında görmüş ve ona :

«–Ebedî kurtuluşumuz için ne yapalım?» diye sormuş. Hâce Hazretleri şu cevâbı vermiş :

«–Son nefeste neyle meşgul olmak gerekiyorsa onunla meşgul olun!» Yani, son nefeste nasıl ki tamamen Hak Teâlâ’yı düşünmeniz lâzımsa, hayatınız boyunca da o şekilde uyanık

olunuz!”

Zâten kâmil mü’minler nazarında her nefes, son nefestir.

Sonra, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin şu ifâdeleri çok mühim :

“Şerîatin üç kısmı vardır : İlim ( akāid ve fıkıh), amel ve ihlâs ( tasavvuf). Bu üçü gerçekleşmeden şerîat tahakkuk etmez. Şerîat ne zaman yaşanırsa, işte o zaman bütün

dünyevî ve uhrevî saâdetlerin üzerinde olan Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı kazanılmış olur…

Şerîat, bütün dünyevî ve uhrevî saâdetleri temin etmektedir. Şerîatin ötesinde, ihtiyaç duyacağımız başka bir gâye yoktur. Sûfîlerin teksîf olduğu tarîkat ve hakîkat ise,

şerîatin hâdimleridir ( şerîatin yaşanmasını kolaylaştırmak içindir). Bunlar şerîatin üçüncü kıs­mı olan ihlâsı tamamlarlar. O hâlde bunları elde etmekten maksat, şerîati

tamamlamaktır, yoksa şerîatin ötesinde başka bir şey değildir.

Seyr u sülûk esnâsında sûfîlere verilen hâller, ilhamlar, mânevî ilim ve mârifetler, asıl maksat değildir. Bilâkis onlar, tarîkat çocuklarının terbiye edildiği vehimler ve

hayallerdir. Bütün bunlardan geçip, sülûk ve cezbe makamlarının nihâyeti olan rızâ makâmına ulaşmak gerekir. Çünkü tarîkat ve hakîkat menzillerini aşmanın gâyesi, rızâ makâmına

ulaşmak için lâzım olan ihlâsın tahsilinden başka bir şey değildir.”15

Yani gerçek tasavvuf, Kitap ve Sünnet’i duygu derinliği içinde, sır ve hikmetlerinden nasîb alarak yaşamaktır. İmâm-ı Rabbânî –rahmetullâhi aleyh- :

“Bir defasında gaflete düşerek abdesthâneye sağ ayağımla girdim. ( Sünnete uymayan bu davranışım sebebiyle) o gün birçok mânevî hâlden mahrum kaldım.”16 buyurmuştur.

Kitap ve Sünnet’in dışına taşan her hâl, kāl ve davranış, bâtıldır. Bu hakîkati ifade etmek için de tasavvuf ehli; “Pergelin sâbit ayağı şerîattir.” demişlerdir.

Bâyezîd-i Bistâmî –rahmetullâhi aleyh-, ibadet ve muâmelâttan uzak, helâl-haram hassâsiyeti zayıf, bununla birlikte sûfî geçinen kimselere müthiş bir istikâmet dersi vererek

şöyle buyuruyor :

“Kim Kur’ân-ı Kerîm kıraatini ve zühd hayatını terk eder, ce­maate devam etmez, cenâze teşyiinde bulunmaz, hastaları ziyaret et­mez de sûfî olduğunu iddiâ ederse, o ancak

kendini aldatanlardan­dır.”17

Allah Dostu Kimdir

Mümin Hak adamıdır. Allah, bütün hal ve hareketlerini hak terazisinde ölçmektir her adımının temel ölçüsü yolundaki. Hak, Cenâbı Hakk’ın sevdiği ve razı olduğu şeydir. Hakkı

öğrenmenin tek yolu Kur’an’ın ayetleri ve Hz. Peygamber’in ( s.a.v) sünnetidir. Kur’an ve sünnetten güzel notu almayan her şey boştur, faydasızdır, zararlıdır. Hak adamının

en faziletli Ameli Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. ŞAHSİ ve bir şeyi Allahu Teala’nın sevdiğinden daha fazla sevmeye ve övmeye çalışmak hak olmadığı gibi,

O’nun yücelttiğini küçük düşürmek de zulümdür. Birisi ifrat, diğeri tefrittir. Her i ikisi de haramdır.
Ehlullah Allah’ın ehli ve dostu demektir. Ehlullah, Allahu Teala’nın şahitleridir. Onları gören Allah’ı hatırlar. Meclislerinde oturan samimi Kullar ilahi kokular koklar.

Gerçekten tanınmaya ve sevilmeye layıktır onlar.
Zira bir kulu alemlerin sahibi sevmiş ise o kimse sevimlidir ve sevilmeye layıktır. Kalpinde Zerre kadar imanı olan herkes için Allah ve Rasulünün sevdiği, aynı zamanda sevmeyi

emrettiği salihleri sevip onlara kıymet vermesi, sohbetlerine girmesi ve hürmet göstermesi gerekir. Bu konuda Önümüze iki mesele çıkıyor : Birincisi : kimlerin Allah’ın dostu

olduğunun bilinmesi.Ikincisi : Sirke Düşmeden velilere nasıl hürmet gösterilip istifade edileceği meselesidir.
Şimdi bunları kısaca inceleyelim.Veli kimdir?

Bu soru her zaman sorulur. Doğrusu çok nazik bir meseledir. Nazik olduğu kadar önemlidir de.

Çünkü veli, bir yönüyle herkes gibi insandır. Öte yandan apayrı bir kimliğe, yetkiye ve sevgiye sahiptir.

Veli, âlemlerin sahibi Yüce Allah’ın dostudur. Dolayısıyla Allah’ın dostu olan bir kimse, her mümin için büyük önem tasir. Zira o, Yüce Rabbi tarafından seçilmiş, sevilmiş bir

küldür. Onun şahsiyetinde ve hayatında insanlara gerçek Kulluk, Hakiki dostluk gösterilmektedir. Bu yüzden veli, Yüce Allah’ın varlığını ispat etmede ve ilahi emirlerin

hakikatini anlamada insanlar için en büyük delildir.
Gerçi, her mümin Allah’ın velisidir, dostudur. Fakat bizim burada konu Ettiğimiz velilik, Allah yolunda irşat yetkisi, manevi terbiyede rehberlik ve takvada önder olan velidir.

Bu özel bir makamdır. O makamda bulunan kimse kamil insandır. Bu velâyet, Hz. Peygamber’in ( sav) ümmeti terbiye işine Varis olmaktır. VERASET bu ise, insanların irşadını

üstlenmek, kalpleri manevi kirlerden temizlemek ve azgın nefisleri terbiye etmektir.

Veliler genelde gizlidir. Sayılarını ancak Allah bilir. Cenabı Hak Kur’an-ı Hakim’de bize, dostlarının isimlerini değil, sıfatlarını zikretmiştir. Bu sıfatlar kimde mevcutsa, o

kimse Allah’ın dostudur. Bir mümin olarak bize de onu dost etmek ve sevmek düşer.

Allahü teâlâ bütün müminleri sevmektedir.

“Allah Müminlerin dostudur.” 519 ayeti bunu ifade eder.

Öyleyse ‘Ben Allah’a iman ettim’ diyen her mümin, diğer bütün müminleri sevmeli. Bu ilahi bir emirdir, Yüce Rabbimiz istemektedir.520 böyle

Ancak Cenâbı Hak, Müminler içinden bir grubu özel olarak yakınlığına seçmiştir. Onlar gerçek takvaya Ulaşan ve ‘mukarrabûn’ makamına çıkan salihlerdir.521

Resulullah ( sav) onları ‘vârisim, halifem ve ehlim’ diye tanıtmıştır. Allahü teâlâ müminlere onlarla beraber olmayı emretmiştir.522

İşte bu veliler insanları irşat etmekle görevlidir. Ümmetin terbiye edilmesi görevini onlar üstlenmişlerdir. Kalpleri tedavi ile memurdurlar. Hidayet yolunda rehberlik, takva

işinde önderlik yaparlar.

Onlar yeryüzünde Allah’ın şahitliğini yapan Rabbani alimlerdir. Bu yüzden onların veli olduğu bellidir, çünkü irşatları açıktır. Kendileri de halk da onların Allah’ın dostu

olduğunu bilir. Cenâbı Hak onları özel olarak SEÇER,,, olacak kimseleri onlara sevk eder destekler irşat sever.

Onlar gerçekten Yüce Allah’ı hatırlatan canlı şahitlerdir. Onları gören göz, seven gönül, kendilerinde Allah’ın bahşettiği Dostlarına çok güzel halleri görebilir. Yeter ki

insan, benlik ve büyüklük taslamasın.
Aslında, gerçek velilerin üzerinde bulunan ilahi edep kendilerinin Yüce Allah’ın dostu olduğunu gün gibi ortaya koyar. Çünkü onların gözlerinden, özlerindeki ilahi nur dışarıya

yansır.

Yüzlerindeki Samimiyet kalplere huzur verir, gönülleri cezbeder. Veliler etraflarına rahmet ve muhabbet yayarlar. Her insana uzanan elleri sayesinde irşat ve feyiz yayılır,

niceleri tövbe eder, Hidayet bulur. Böylece veliler yakından tanınır. Gün geçtikçe yedi insan da güzelleşir, sevdikçe özelleşir onları.

Allahu Teala’nın dostluğundan nasibi olan kimseler, onları görünce Allahu Teala’yı hatırlar. Allah’a aşık olan ruhlar Allah dostlarını görünce sevinir : heyecanlanır, manevi

bir haz alır. Çünkü karşısında Yüce Yaratıcının dostu durmaktadır.

O dostun yüzünde ve Gözünde ilahi nişanlar bulunmaktadır. Heybet, çekicilik gibi …

Ona yönelen kalp ilahi sevgiyle dolar, huzur bulur. Yedi onu gönül, kısa yoldan Allah ve peygamber sevgisini tadar. Bu hazzı bulan kişi tövbeye Sarılır.

Allahu Teala’nın bu nimetlere vesile ettiği veliler bütün zaman ve devirlerde olmuştur. Resulullah Efendimiz’in ( sav) göre kıyamete kadar da bulunacaklardır müjdesine. Onlar

İslam dinini en güzel şekilde Yaşayarak Tebliğ etmektedirler. Bunu yaparken Allahu Teala’dan başka hiç kimseden korkmazlar.523

Durum böyle olunca, insanın onlardan istifade etmesine engel olan Husus sadece nefsi, kibri ve kendisini yeterli görmesidir.

Başka bir engel yoktur. Ayeti kerimenin ifadesine göre Kibirli insanlar, Allahu Teala’nın ayetlerini Görmekten ve hikmetlerini müşahade edemezler.524

Demek ki, yeryüzünde Yüce Allah’ın varlığına en büyük bir ayet ve en açık alamet olan bir velinin, anlaşılması, sevilmesi ve kendisinden istifade edilmesi için, kalbin açılması

ve onlara yönelmesi gerekiyor.

Allahu Teala’yı tanımak ve arifleri sevmek tevazu ve edep ister. Kendisini beğenen kimse Allah’ı tanıyamaz. ( Marifetullah) Bu yolda benlik işe yaramıyor. Hep ‘ben … Ben! ..

“Diyenler Allah’a ulaşamıyor.

İlahi sevgiyi tatmak ve Allah dostlarını tanımak için özel olarak dua edip Yüce Allah’tan yardım istemeli. Allah dostlarının sevgisinin kazanılması sadece akıl ve ilim ile

olmaz. Akıllıyım diyen nice insanlar, Yüce Allah’ı tanımadan, imam ile şereflenmeden olup gitmişlerdir. Dünyadaki keskin zekaları, ahirette kendilerine bir Fayda

kazandırmamıştır.


Allah İçin Sevmek


İyi bir mü’min olabilmek için sevdiği kimseyi Allah için sevmek gerekir.

Sevmediğini Allah rızâsı için sevmemek de iyi mü’minin özelliklerinden biridir.

Sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini Allah için sevmemek kadar, verdiğini Allah için vermek, vermediğini Allah için vermemek de kişinin mükemmel bir imana sahip olduğunu

gösterir.

Bütün Müslümanları sevmeli

Allah için seven kimse, mü’minlerin kardeş olduğunu düşünerek bütün Müslümanları sevmeli, kendisi için arzu ettiği şeyleri onlar için de istemelidir.

Müslümanlar birbirini sevmedikçe gerçekten iman etmiş sayılmazlar.

Onun için bütün Müslümanlara değer vermeli, hem onlara hem onların dokunulmaz haklarına saygı göstermeli, kendilerine dua etmeli, iyiliklerini istemeli, kusurlarını yaymayıp

örtmeye çalışmalı, Müslümanlara duyduğu kin ve haset gibi hisleri gönlünden söküp atmalıdır.

Zaten Allah Teâlâ Müslümanları cennete koyunca, onların içindeki kötü duygu ve düşünceleri yok edecek, onlar da karşılıklı tahtlarda, sevinç içinde, kardeş kardeş oturacak,

cennetin tadını çıkaracaklardır.

Melekleri ve peygamberleri sevmeli

Allah için sevme alışkanlığı bizi melekleri sevmeye de götürmelidir. Çünkü onlar gece gündüz bıkmadan, usanmadan Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudret ve yüceliğini anıp durur,

Onun hiçbir emrine karşı gelmez, ayrıca mü’minlerin bağışlanması için dua eder ve bizleri korurlar.

Yaşadıkları devrin en seçkin insanları, en güçlü mü’minleri, en ahlâklı kişileri olan peygamberleri de Allah için sevmeliyiz. Onlar Allah’ın elçileri olmak bakımından Peygamber

Efendimiz’in kardeşleri sayılırlar.

Ashâb-ı kirâmı sevmeli

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in ashâbını da sevmeliyiz. Onlar Peygamberimiz’in sevdiği kimselerdir. Kutlu dâvasında ona yardım etmiş, hizmetinde bulunma şerefine ermiş kıymetli

insanlardır. Allah’ın Resûlü onları “insanların en hayırlısı” diye medhetmiştir.

Ensar diye anılan Medineli Müslümanlar ise, hem Efendimiz’e hem de her şeylerini Mekke’de bırakıp Medine’ye göç eden kardeşlerine kol kanat gerdiler. Bu sebeple Efendimiz onları

sevmenin bir iman işareti, onlara kin beslemenin ise münafıklık alâmeti olduğunu söyledi.

Ashâb-ı kirâma saygılı olmak gerektiğini Peygamberimiz aleyhisselâm şöyle ifade buyurmuştur :

“Ashâbıma söymeyiniz. Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, biriniz Uhud dağı kadar altını sadaka olarak dağıtsa, yine de onların bir ölçek, hatta yarım ölçek

sadakasının değerine erişemez.”

Allah dostlarını sevmeli

Samimi Müslümanlar Allah dostlarıdır. Onları sevmek gerekir. Çünkü Allah Teâlâ, dostlarına düşmanlık eden ve onları küçük düşüren kimseleri kendisine düşman kabul eder.

Yüce dinimizi yüzyıllar boyu insanlara öğreten ve sevdiren İslâm âlimlerini, Allah’ın veli kullarını sevmeli, onları hayırla anmalı, kendilerine “Allah onlardan razı olsun” diye

dua etmelidir. Onların gayreti ve himmeti sayesinde dinimizin bize tam ve kusursuz bir şekilde geldiği unutulmamalıdır.

Allah dostlarını sevmek, onların hayat tarzlarını benimsemek demektir. Şayet insan Allah için sevdiği birinin yaşayış tarzını, ibadet ve ahlâkını benimsemiyor ve onun yolunu

izlemeye çalışmıyorsa, “ben onu seviyorum” demek kuru bir iddiadan öteye geçemez.

Birbirini sevenlerin ödülü

Yine Peygamber Efendimizi dinlemeye devam edelim :

Birbirini Allah rızâsı için seven, bu duygularla bir araya gelen, birbirini ziyaret eden, birbirine yardım ve iyilik edenler Cenâb-ı Hakk’ın sevgisini hak edeceklerdir.

Birbirini Allah rızâsı için sevenlerden hangisi din kardeşini daha çok severse, Cenâb-ı Hak da onu daha çok sevecektir.

Birbirini bu duygularla sevenler, hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Arş-ı ilâhînin gölgesinde barınacaklardır.

Kıyamet gününde bazı kimselere peygamberler ve şehitler bile imrenecektir. Bunlar, aralarında soy sop bağı bulunmadığı halde birbirini Allah rızası için sevenlerdir. O gün

onların yüzü pırıl pırıl parlayacaktır. Nurdan koltuklarda oturacaklar. Herkes korkudan titrediği zaman onlar hiçbir korku duymayacaklar. İnsanlar üzüldüğünde onlar

üzülmeyecekler. Çünkü “Allah dostlarına ne korku vardır ne de keder”.

Allah için sevmemek.

Yüce Rabbimizden öğrendiğimize göre bir Müslüman;

İslâmiyet’e, Resûlullah’ın kişiliğine veya din esaslarına aktif bir şekilde düşmanlık besleyenleri kesinlikle sevmeyecektir. Bu din düşmanları onun babası, oğlu, kardeşi veya

akrabası bile olsa onlara gönlünde yer vermeyecektir.

İslâm düşmanları hem Allah’ın hem de Müslümanların düşmanıdır. Bu sebeple bir Müslüman onlara kesinlikle şefkat göstermeyecektir.

Gerçekleri inkâr edenleri Allah da sevmez ve onları kendi düşmanı kabul eder. Müslüman bunu bilecek ve Firavun, Nemrut, Ebû Cehil gibi tarihteki din düşmanlarını ve günümüzdeki

din düşmanlarını sevmeyecektir.

Kesinlikle sevmemesi gerekenlerin başında İblis ve diğer şeytanların geldiğini unutmayacaktır.

Allah Teâlâ şeytanın bizim düşmanımız olduğunu söylemiş ve onu düşman bilmemizi emretmiştir. Çünkü şeytan, babamız Hz. Âdem’e ve dolayısıyla onun çocukları olan bizlere

düşmanlık beslemiş, cennetten çıkmamıza o sebep olmuştur. Şeytan bununla da kalmamış, önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan yaklaşarak bizi baştan çıkarmaya çalışacağını

söylemiştir.


Allah’ın Dostları Ve Şeytanın Dostları

Allah’ın dostlarının özellikleri

İnsanlar arasında Allah dostları bulunduğu gibi şeytanın da dostları vardır.

Biz burada, sırasıyla, Allah’ın ( celle celaluhu) dostlarının özellikleri ve onları tanıma yollarını, sonra da şeytanın dostlarının saptırıcı ve atlatıcı ikiyüzlülüklerini izah

etmeye çalışacağız.

Allah’ın dostları; sadece Allah’tan korkarlar. “Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” Onlar, yaşadıkları sürece yalnız Allah’a tevekkül ederler. Onlar, sadece Allah’ın

emirlerine itaat eden müminlerdir. Bu konuda Allah Teala şöyle buyurur;

“( İyi bilinmelidir ki) Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değildirler. Onlar, iman edip ( gerektiği gibi Allah’tan) sakınanlardır.” ( Yunus, 63)
Ebu Hureyre ( radıyallahu anh) Allah’ın Resulünden şunları nakleder : “Yüce Allah’ım bana buyurdu ki : ‘Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse bana karşı savaş açmıştır.

Kulum bana ancak emrettiğim ve farz kıldığım ibadetle yaklaşır. Ve devamlı nafile ibadetlerle bana yakın düşer. Öyle ki ben de onu sevmeye başlarım. Onu sevince de duyan kulağı,

gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. ( Yani görmesi, işitmesi, tutması ve yürümesinde hep

benimledir, benim rızamı düşünür.) Benden bir şey isterse elbette ki veririm. Bana sığınırsa onu korurum…” ( Buhârî)


Tirmizi’nin kaydettiği bir hadiste şöyle buyrulmuştur : “İman konusunda en sağlam tutanak, Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.”
Ebu Davud’un kaydettiği bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır :
“Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için infak ederse gerçekten de o kimse imanını tamamlamıştır.”

Örnek insanlar; İmamlar, önderler

İslam tarihi, sabır abidesi olan Allah dostlarının şerefli ve erdemli örnek davranışlarıyla doludur. Resul-i Ekrem ( aleyhissalatu vesselam) ve Sahabe-i Kiram’dan sonra, bu

konuda en güzel örnek, İmam Ebu Hanife’dir ( rahmetullahi aleyh). O, yaşamıyla ve ilmi ile amil olması noktasında, bizim için güzel bir örnektir.

Hadisteki tabirle, “Isırıcı” ( Eduden)* müslüman sultanlar, kendisinden Şeyhülislam olmasını istemiş ve bu konuda hayli ısrarcı olmuşlardır. Ama İmam Ebu Hanife, tüm ısrarlara

rağmen reddetmiş ve “Ben sizin bidat ve zulmünüze ortak olamam” demiştir. Bunun üzerine, İmam Ebu Hanife zindana atılmış ve kendisine her gün yüz sopa vurulmuş ama asla

inandığından taviz vermemiştir. Ve yapılan tüm işkencelere rağmen kabul etmeyip şehit olmuştur.

Allah dostlarının bir başka özellikleri de yapacakları bir yanlışın veya sığınacakları bir ruhsatın, kendilerinden sonra gelecek müslümanlara yanlış bir örnek teşkil edecek

olmasıdır. Esasında, bir insan çok eziyet görse “elfazu küfr” ( dinden çıkaran sözler) dahi söyleyebilir. Ama önder olan Allah dostları, buna bile tevessül etmemişlerdir.

Canları pahasına da olsa hakkı söylemekten çekinmemişlerdir.

Benzer baskılara maruz kalan İmam Şafii ( r.aleyh), Yemen’den at üzerine bağlanarak ta Bağdat’a kadar getirilmişti. O Bağdat’ta attan indirilirken, ölü mü sağ mı belli değildi.

Ama onca eziyete rağmen, vaziyete göre hareket etmedi. Daha sonra, Mısır’a sürgün edilmiş ve geri kalan ömrünü orada geçirmişti. Bu konuda çokça örnekler vardır.

İmam Musa Kazım’ın zindanda zehirletilerek şehit edilmesi; İmam Rabbani’nin Ekber Şah’a karşı şanlı kıyamı; Büyük mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Tatarlara karşı verdiği mücadele

ve şahadetiyle sonuçlanması gibi daha nice örnek, tarihimizin sayfalarında yer almaktadır.

Buradan da anlaşılıyor ki Allah dostları, dünya hayatının bir misafirhane olduğunu yakinen bilmişler ve gerçek hayatın ahiret yurdu olduğunu ve asıl orası için çalışılması

gerektiğini bize hayatlarıyla ispat etmişlerdir. Onların hayatlarının tek bir gayesi vardır. Allah’a hakkıyla kul olmak ve hayatları boyunca “emri bil maruf ve nehyi anil

münker” müessesesini diri tutmak.

Veliler feraset sahibidir

Bizim inancımıza göre, Allah’ın veli kulları masum ( günahsız) değildirler. Onlar da hata yapabilirler. Ama Allah’ın bir fazlu keremi olarak hata yapmazlar. Yaparlarsa da hemen

istiğfar ederler. Onlar kendi hayatlarının farkındadırlar. Asla gaflette kalmazlar.

İlimleriyle amil olmalarından ve daima Allah’ı zikretmekten dolayı feraset sahibidirler. Müslümanların leh veya aleyhinde olabilecek şeyleri öngörüleriyle bilirler. Müslümanlara

rehberlik ederler ve hiçbir zaman bulundukları konumdan veya aşırı teveccühten enaniyete düşmezler. Onlar cömerttirler, cesurdurlar, acze ve yeise düşmezler. Dünya malına meyil

etmezler. Onlar kanaatkâr insanlardır.

Bir insanın Allah dostu olması için illa keşfu keramet sahibi olması gerekmez. En büyük keramet, İslam’a tam ittibadır. Onlar canlı bir şekilde İslam’ı yaşarlar. Allah dilerse

onlara keramet de nasip eder. Bu, Allah’ın onlara olan bir yardımıdır.

Bir Allah dostu, bir anda birkaç yerde bulunabilir. Hatta bir saniyede, dünyanın öbür ucuna dahi gidip gelebilir. Ama yine de Allah dostlarının en belirgin özellikleri, İslam’ın

zahirine tam bir teslimiyettir.

Allah dostlarının meşrepleri önemli değildir. İstisnai durumlarda, herhangi bir tasavvuf mektebine bağlı dahi olmayabilirler. Bununla beraber, İslam âleminde Müslümanlara

rehberlik edenlerin çoğu, tasavvuf mekteplerinde yetişmişlerdir.

Sözleri tesirlidir

Rivayet edilir ki, Emirül Müminin Harun Reşid, büyük sofi Fudayl bin İyad’ı ziyaret etmek istemiş ama Fudayl bu isteğini geri çevirmiştir. Harun Reşid ısrar etmiş ve emri vaki

yaparak evine gitmiştir. Fudayl bin İyad kapıyı açmaz. Harun Reşid :
— Ey Fudayl! Ben Müslümanların emiri Harun Reşid. Vallahi sen kapıyı açıncaya kadar kapıyı çalar dururum ve beklerim, der. Bunun üzerine Fudayl :
— Bekle ışığı söndüreyim ve öylece gir içeri der. Harun Reşid içeri geçer ve hasır üzerine oturur. Ve Fudayl’a hitaben :
— Ey Fudayl, niye ışığı kapattın ve karanlıkta oturuyoruz, der. Fudayl :
— Zalimlerin yüzüne bakmak, kasavetül kalp ( kalp katılığı) yapar onun için söndürdüm der. Ve başlar Harun Reşid’in yanlışlarını saymaya, yaptığı haksızlıkları, hayatındaki

israfı tek tek anlatır. Harun Reşid o kadar ağlamış ki gözyaşlarının hasır üzerine düşüşünün sesini yanındaki herkes duymuş.


İşte, Allah dostlarının bir özelliği de nasihatlerinin kalplere tesir etmesidir.

Şeytanın dostlarının özellikleri

Şeytanın dostları iki çeşittir; Birincisi, yeryüzünde ilahlık taslayarak büyüklenen ve ( Hz. Âdem’in oğlu) Kabil’den, ilânihaye devam eden, zülüm silsilesinin bir halkasını

oluştururlar.

Benlikleri azgınlaştığından, insanlara zulmederler. İsraf ve lüks içinde yaşarlar. Beşeri hayatlarında Allah’ın emir ve yasakları belirleyici değildir. Nefislerinin zebunu olmuş

ve hevalarını kendilerine ilah edinmişlerdir. Bu insanlardan en ileri gidenler, açık açık Allah’ın düşmanı olduklarını da söyleyebiliyorlar. Bu tür şeytan dostları, çok kötü

olmalarına rağmen, ehli iman için çok tehlikeli değillerdir. Adeta pirincin içindeki siyah taşa benzerler. Onları tanımak, onlardan korunmak daha kolaydır. Bu sınıfın tarihteki

ilk temsilcileri Kabil, Firavun, Şeddat, Nemrut gibilerdir. İslam terminolojisinde bu tür şeytan dostlarına “kâfir” denilir.

İkinci sınıf şeytan dostları, gizli olanlarıdır. Bunlar müslümanlara “sağdan” yanaşırlar, hayır tarafında görünür, gizli gizli ( farkında olarak veya olmayarak) şer cephesine

çalışırlar. Yani, pirincin içindeki beyaz taşa benzerler. Asıl dişleri onlar kırar. Yani, müslümanlar için en büyük musibet bunlardır. Bu sınıfın tarihteki ilk temsilcileri

Bel’am bin Baura ve Museylemetül Kezzab’tır. İslam terminolojisine göre bu sınıfa da “münafık” denilir.

Bel’am bin Baura ve benzerleri

Bel’am, Hz. Musa ( as) zamanında yaşamış ve sonradan irtidat etmiş ( dinden dönmüş) bir ilim adamıdır. A’raf suresinin 175-176’ncı ayetleri münasebetiyle, ismi çeşitli tefsir

ve tarih kitaplarına girmiş olan Bel’am bin Baura, İsrâiloğullarından, Yemen diyarından veya Ken’an ilinden, Allah’ın dinini öğrenmiş, ilim ve irfan sahibi, duası müstecap (

kabul olunan), Allah’ın İsmi A’zam’ını bilen ve fakat sonradan itaatsızlığa düşmüş bir kimse olduğu yönünde rivayetler vardır.
Bel’am’a konu teşkil eden ayet mealleri şöyledir : “Habibim! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını

anlat. Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan

köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” ( A’raf, 175-176)

Peygamberimiz Hz. Muhammed ( as) döneminde de böyle Bel’amlar vardı. Onlar Resulüllahla baş edemeyeceklerini anladıklarında, bu sefer tabiri caizse sağdan yanaştılar. Yani,

dostça müslümanların arasına girerek fitne ve fesat tohumlarını ekmek istediler. Medineli münafıkların kurduğu Mescidi Dırar, bunların en belirgin eylemleriydi. Allah Teala,

vahiyle Resulüllahı uyarıyor ve orada namaz kılmamasını emrediyordu. “İfk” ( iftira) hadisesini çıkaranlar şeytanın dostlarıydılar. Onlar öyle bir şayia çıkardılar ki bazı

samimi müslümanlar bile sarsıntı geçirmişti. Onlar Resulüllahın manevi şahsiyetini yıpratıp İslam’ın davetini boğmak istiyorlardı. Ta ki Allah Teala vahiyle bunun bir iftira

olduğunu bildirdi.

Resulüllahın ( as) vefatından sonra, Yemen’de ortaya çıkan Müseylemetül Kezzab ise İslam inancını bozmaya yönelik faaliyetlerde bulundu. Ve çok ilginç harikalar ( istidraç)

gösteriyordu. Hz. Ebu Bekir ( ra) Efendimiz, büyük bir feraset ve cesaretle üzerlerine gitti ve bu hareket, büyümeden yok etti.

İçerdeki düşmanlar; münafıklar

İslam tarihini inceleyen her akıl sahibi, şunu net bir şekilde görecektir ki; Müslümanlar asıl kayıplarını savaş alanlarında vermediler. İslam’ın gerçek önderleri ve gönül

sultanı dediğimiz Allah dostları, hep içerde, İslam’ın resmi korucuları pozisyonundakiler tarafından ya da içimizdeki şeytanın dostları tarafında yok edilmiştir.


İmam Hüseyin Kerbela’ya geldiğinde, bazı insanlar tekbir getirerek onlara saldırdılar. Resulüllahın aile fertleri, tekbir sesleri arasında katledildi. İşte o zaman, aynı şekilde

Bişr bin Zülcevşen diye bir şeytan dostu çıkıp bu tezgâhı hazırlamıştı.

Abbasilerin yıkılışı sırasında, İbni Elkan diye bir şeytanın dostu çıktı ve gizli gizli o Moğol barbarlarıyla anlaştı ve belki de yüz binlerce müslümanın kanının akmasına sebep

oldu.
Bu şeytan dostları, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini tahrif ederler. İnsanları “Allah ( cc) adını kullanarak” aldatır, hevâ ve heveslerini tatmin için Tevhid

akîdesini tahrip ederler.

Bu kimseler, Allah’ın ( cc) indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını “zamanın değişmesi” gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Bunlar “çok dindar” görünmekle birlikte,

gizli İslam düşmanlarıdırlar.

Sahte önderler

Maalesef, yaşadığımız bu zamanda ve İslam memleketi olan bu vatanda, bu tip sahtekârlar her yerde mevcuttur. Bunlar İslami ilimlerde çok etkin olabilirler. Hatta bütün İslam

âleminde meşhur bazı İslami organizasyonların içinde de olabiliyorlar. Ama her feraset sahibi müslüman onları tanır. Asla onların peşinden gitmez.

Bunlar gerçek Allah dostlarına dil uzatırlar. Kuvvetin ve kuvvetlinin yanında durup Hakka sırt çevirirler. Müslümanları boş gündemlerle meşgul edip gerçekten yapmaları

gerekenden uzak tutmaya çalışırlar. Hayatlarının hedefi, dünya menfaatidir. Bazı menfaatler karşılığında müslümanları bidat ve hurafelere yönlendirir, İslam’ın ve insanlarımızın

zararına işlere girişebilirler.

Bu insanlar “istidraç” diye bildiğimiz harikalar da gösterebilirler. Bazıları, para karşılığında muska yazarlar, büyü yaparlar. Daha başkaları da İslami kisve altında ticaret

yaparlar, müslümanlardan yana görünerek, nüfuz ve maddiyat elde ederler. Ama ne olursa olsun, İslam’ın inanç esaslarına tam bağlılık, İslami tefekkür ve düşüncede tam istikamet

olmadığı sürece ve İslam’ın zahiri emir ve yasakları hayatlarının ana çizgisi olmadığı sürece, onlar havada uçsalar veya büyük İslami teşkilatların başında da olsalar, şeytanın

dostu olmaktan kurtulamazlar.

Peygamberimiz ( as) buyururlar ki; “Müminin ferasetinden kork, çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” Müslümanların feraset sahibi olabilmeleri için kendilerini çok güzel ameli

salihlerle donatmalıdırlar. Ancak böylece yaşadığımız bu toplumda, gerçek Allah dostlarını görebilecek basirete sahip olabilirler. Ve şunu unutmamalıyız. Yolunuz ne kadar doğru

da olsa ve beraber olduğunuz ihvanlarınız, ne kadar salih de olsa eğer rehberlik makamında sıkıntınız varsa asla sağlıklı bir sonuca varamazsınız.

Aldatıcı şeytan dostlarının şerrinden Allah’a sığınırız.
Allah ( cc) bizi, gerçek dostlarının açmış oldukları şemsiyenin altında birleştirsin ve İslam’a hizmeti, bize sevda haline getirsin, inşallah. ( Âmin)

* Peygamber ( sav) bir hadisi şerifinde şöyle buyurur : “Bu din, nübüvvet ve rahmet olarak geldi. Hilafet ve rahmet olarak devam edecek. Daha sonra ısırıcı ( eduden)

saltanata dönecek. Daha sonra zulüm ve ceberuti bir yönetime dönecek.”

------------


Allah’ın İnsanlığa İkramı : Allah Dostları

Tasavvufun, tarihte oynadığı rolün önemi çok büyüktür. Çünkü, müslüman toplumların tarih boyunca yaşadıkları bunalım ve çalkantı dönemleri, tasavvuf büyüklerinin davet ve

irşad faaliyetleri sayesinde aşılmıştır. Kalplerin Allah’la, toplumun ahlâkla irtibat ve ilgisinin azaldığı, batınî hastalıkların iyice yayılarak, tamah ve ihtirasın gözleri

bürüdüğü zamanlarda, imdada yetişen hep onlar olmuştur.

Allah dostları, bu dünyaya hizmet etmek için geldiklerini düşünmektedirler. “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” ( Al-i İmran, 110) ayetinin övdüğü

kimselerden olmak için insanlara hizmeti tercih etmişlerdir. Rasullulah s.a.v. Efendimiz’in, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.” ( Tebaranî; İbnu Ebi’d-

Dünya) hadisindeki ‘hayırlı insan’ olmayı hayatlarının prensibi edinmişlerdir.

İnsanlığın Hizmetkârları

Allah dostları, ilim öğretmekten ilim ehlinin ihtiyaçlarını karşılamaya, fakir, yetim ve garipleri gözetmeye, hastaları ziyaret edip, gerektiğinde savaşa gitmeye kadar her

hizmete talip olmuşlardır. Cami, aşevi, okul, hastane ve misafirhane gibi hayır kurumlarının da inşasında öncülük etmişlerdir.

Onlar, vakıf insanlar olarak tanınırlar. Maddi-manevi neye sahip iseler, hepsini Allah yolunda harcayıp ahiret sermayesi yapmışlardır. İslâm alemindeki vakıfların çoğu,

sufilerin başında bulunduğu hizmet birimleri idi. Günümüze kadar gelen bu hizmet kervanı, ancak gönlü zengin, eli açık, mert ve cömert insanlar tarafından yürütülmüştür.

Allah dostları, halka hizmeti ve insanların yükünü çekmeyi peygamberlerin başta gelen sünnetlerinden görüyorlardı. Bu sünneti ihya etmek için sadece mallarını değil, canlarını

bile veriyorlardı. Herkesin hayranlıkla andığı büyük veli Cüneyd-i Bağdadî k.s.şöyle der :

“Sufi ,toprak gibidir. Üzerinde iyileri de kötüleri de taşır. Bulut gibidir, herkesi gölgelendirir. Yağmur gibidir, herkese rahmet olur, fayda verir. Üzerine her türlü pislik

atıldığı halde, bu pislikleri içinde eriten, temizleyen ve içinden güzel şeyler bitiren verimli toprak gibidir.”

Büyük veli Sehl b. Abdullah k.s. da sufiyi şöyle tanıtır : “Sufi, herkese kanını helal, malını mübah gören kimsedir. Yani sufi, neyi varsa onu Allah için başkalarına feda eden

kimsedir.”

Gerçekten de onlar, davet ve irşatlarında, mümin-kâfir bütün insanlığa bir aile gibi bakıp, bu ailenin bütün fertlerini muhatap almışlardır. Herkese, şefkatle, ayrım yapmadan

muamele etmişlerdir. Çünkü onlar Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in ahlâkını temsil ediyorlardı. Efendimiz s.a.v.’in,bütün insanlara peygamber gönderildiği gibi, onun vârisi olan bu

kâmil insanlar da bütün insanları muhatap alıyorlardı.

Allah dostları, İslâm’ı aşk ile yaşayıp yaymaya, kalbleri fethetmeye çalıştılar. İnsanları Allah için sevip, ilâhi dava uğruna kendilerini feda ettiler. İnsanların önünde maddi

ve manevi güzelliklere ayna oldular.

Sevenlerine asla ihanet etmediler. Onlara da Allah için sevmeyi öğrettiler. Kötü sıfatlarını değiştirdiler, kendilerine benzettiler. Allah dostlarındaki edeb ve güzel ahlâkı

gören müslümanlar dinlerini daha iyi tanıdılar. Müslüman olmayan pek çok kimse de İslâm’a girdi. Onların vefatlarına müslümanlar da, müslüman olmayanlar da ağladı. Çünkü, kâmil

insanlar bütün insanlığın ortak değeri güzel ahlâkı temsil ediyorlardı.

İmam Şaranî k.s. naklediyor : “İmam Ahmed b. Hanbel r h.a. vefat ettiğinde, yahudi, hıristiyan ve mecusilerden yirmibin kişi cenazesine katıldı ve bir çoğu o gün müslüman

oldu.”

Mevlana Celaleddin Rumî k.s. vefat ettiğinde ise bütün dinlerden binlerce insan ağladı. Cenazede büyük bir izdiham oldu. Kimi müslümanlar, yahudi ve hıristiyanlara : “Sizin bu

cenazeyle ne ilginiz var, kendi işinize bakın!” dediklerinde, haham ve papazlar : “Biz geçmiş peygamberlerin asıl davalarını, insanlara anlatmaya çalıştıkları gerçekleri, onun

sözlerinde bulduk. O bizim de alimimizdir.” cevabını verip, kendi dil ve dinlerine göre dualar ederek cenazeye katıldılar.

Kur’an ve Sünnet Yolunu Gösterdiler

Allah dostları, Allah’ın boyası ile boyanmış kimselerdir. Bu büyükler Yüce Allah’a nasıl dost olunacağını bir ömür boyu yaşantıları ile göstermişlerdir. Bu dostluklarını Kur’an

ve Sünnet’e uyarak yapmışlardır. Böylece İslâm’ı hakkıyla yaşayıp, bir hayat tarzı olarak insanlığa sunmuşlardır. Kur’an ve Sünnet’e uymayan bütün söz, davranış, yaşayış ve

halleri boş ve batıl görmüşlerdir.

Bütün tasavvuf büyüklerinin bağlılarından istediği ilk şey, sağlam bir iman ve güzel bir tevbeden sonra, dini Sünnet’e uygun yaşamalarıdır. Bu halleriyle sufiler, İslâm aleminde

bid’atların, yanlış ve bozuk inançların önünü kesmişlerdir. İnsanları Allah ve Peygamber sevgisi etrafında toplamışlardır. Yaşadıkları her devirde, ibadet neşesini, Peygamber

aşkını, Kur’an sevgisini, edep, hürmet ve halka hizmet anlayışını yeniden canlandırmışlardır.

Ebu’l-Hasen en-Nedvî rh.a., Allah dostları için şunları söylüyor :

“Şüphesiz, bu ümmetin içinde Allah’ın nuruyla kalplerini arındırmış, nefislerini terbiye etmiş kâmil insanlar olmasaydı, müslümanlar, iman ve ruh bakımından çoktan çökerdi.

Onlar olmasaydı, Hz.Peygamber s.a.v.’in gönderiliş gayesi olan kalp temizliği ve nefis terbiyesi gerçekleşmezdi.

Bu hedeften uzaklaşan İslâm ülkelerine bakınız. Korkunç bir uçurumla burun buruna geleceksiniz. Bu uçurumu ne ilimde derinleşme, ne zekâ üstünlüğü, ne de edebiyat zenginliği

doldurabilir.

Bu durum, devası olmayan ruhi ve ahlâki bir buhrandır. Çözümü hiç de kolay olmayan toplumsal bir meseledir. Zira o buhranda insanlar, madde ve malın kurbanı, toplumsal

hastalıkların müptelasıdır.

Gerek dinî, gerekse milli kültür almış olan aydınlar, makam-mansıp kurbanı, riya, benlik, yükselme aşkı, iki yüzlülük, yağcılık, madde ve kuvvet karşısında eğilmek gibi

hastalıklarla karşı karşıyadır.

Politik ve toplumsal hareketler, ihtirasların çarpışması, nefis terbiyesinin yokluğu ve zayıf lider kadrosu yüzünden, bir kör dövüşü halindedir.

Kurumlar, ihtilaf ve ayrılıkların hüküm sürmesi, sorumluluk duygusunun yok denecek kadar kıt oluşu, sırf madde ve maaş artışı düşünceleri yüzünden laçkadır.

Alimler ve din adamları gösterişe fazlaca düşkün olmaları, fakir düşme endişesi, üst tabakanın ve insanların gazabından korkmaları, rahat ve konforlu bir hayata fazlasıyla

alışkın olmaları sebebiyle, irşad ve ıslahta cılız kalmakta, vazifelerini yapamamaktadırlar.

Evet, ruhi ve ahlâki buhranın olduğu yerlerde durum budur. Bütün bunların devası ise, Kur’an’ın emrettiği ve Hz.Peygamber s.a.v.’in gerçekleştirmek üzere gönderildiği, iç

temizliği, nefis ıslahı, yani insan terbiyesidir. Bu terbiyeyi verecek olanlar da, hiç şüphesiz, kendileri terbiye olmuş kâmil insanlardır.”

Zor Günlerin Ümit Kaynakları

Allah dostları en bunalımlı dönemlerde bile ümit kaynağı olmuşlardır. Onlar, Yüce Allah’a güvenerek üstlendikleri ıslah ve irşad işinde hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemişlerdir.

Tek başlarına bir beldeye gidip aşk, ihlâs, edep ve takva ile orayı ihya etmişlerdir. İnsanlar hayır ve güzellik adına her şey bitti diye düşünürken, onlar her şeye yeniden

başlamışlardır. Allah’ın izniyle ölü kalpleri diriltmişler, yeniden bir insanlık inşa etmişlerdir. Bunu bir örnekle anlatalım :

Moğollar, Harzemşah devletini istila edip, her tarafa dehşet ve korku salmışlardı. Bu durum karşısında bütün İslâm alemini öldürücü bir ümitsizlik bulutu kaplamıştı. Artık

halkta Moğolları mağlup etmenin imkansız olduğu kanaati uyanmıştı. O kadar ki, ‘Moğollar bozguna uğradı denilirse inanma!’ sözü, bir deyim olarak dilden dile dolaşmaya

başlamıştı.

Fakat bu durum Allah dostlarını asla ümitsizliğe itmedi. Ümit ve inançla vazife ve cihadlarına devam ettiler. Toplumun yeniden kendine gelmesine, özgüvenini kazanmasına vesile

oldular. İrşadları öyle etkiliydi ki, bazı Moğol hanları bile müslüman oldular.

Benzeri bir olay Hindistan’da da yaşandı. Burada Ekber Şah yönetimi açıkça İslâm düşmanlığı yapıyordu. Etrafında da onu bu zulüm ve haksız işlerinde destekleyen son derece zeki

bir ekibi vardı. Diğer taraftan, görünürde bu durumla baş edebilecek hiçbir hareket yoktu. Şartların iyiye gideceğine dair bir ipucu görünmüyordu.

İşt e böyle bir zamanda Cenab-ı Hak, sevdiği kullarından birini halkı ıslah ve dini hayatı ihya etmek için hazırladı. Bu Allah dostu, tek başına, peygamberî ahlâkın gerektirdiği

hikmet ve öğüt ile insanları irşada başladı. Sonuçta işbaşına gelen her hükümdar bir öncekinden daha iyi olmaya başladı. Nihayet, İslâm tarihinde eşine az rastlanan, dinî gayret

sahibi, faziletli bir zat Evrengzip Han hükümdar oldu. Bu sessiz-sedasız değişimin önderi, Nakşî Müceddidî tasavvuf kolunun mürşidi, İmam Rabbanî k.s. idi.

Tarihin gerçek sufilerde şahit olduğu güzellikler sadece bunlar değildir. Onların daha pek çok saklı güzellikleri vardır. Bütün kötülemelere ve kasıtlı olarak ortaya atılan kötü

örneklere rağmen, bu güzellikler her devirde vardı ve var olmaya devam edecek.

Evet; Allah dostları, bütün müminleri samimi olarak sevmişlerdir. Onlar için her şeylerini feda etmişlerdir. Buna karşılık olarak müminler de hiç görmemiş olsalar bile onları

sevmiştir. Gönüllerdeki bu sevgi, Yüce Allah’ın sevdiklerine bir ikramıdır.

Kısaca, Allah aşkını biricik hedef edinen Allah dostları, tarih boyunca insanlığın yolunu ve gönlünü aydınlatan güneş olmuşlardır. Onlarsız bir tarihin sayfaları, karanlık,

nursuz ve soğuktur. Dün öyleydi, bugün ve yarın da öyle olacak.

-------------


Asr-ı Saadet’te Tasavvuf

Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi

bu hususlarda da gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi.

Sahabi efendilerimiz de bu mevzuda peygamberlerden sonra en üst tabakayı oluşturuyorlardı. Tasavvuf ve tarikatın adı geçmemekle birlikte, en canlı tasavvufî yaşayış onların

zamanında idi.

Nazil olan ayet-i kerimeler müminlerin gönül ve tefekkür dünyasında büyük vakumlar meydana getiriyor, nazarlarını Allah’a çeviriyordu. Kur’an ve hadiste tasavvufun esasını

teşkil eden konulara çokça yer verilmişti. İman, kalp, tevbe, zikir, ihlâs, takva, nefs, tezkiye, mücahede, muhabbet, haşyet, sabır, şükür, tevekkül, rıza, fakr, ilm-i ledün,

kibir, riya, haset gibi konular bunlardan sadece bazılarını teşkil ediyordu.

Sahabe-i Kiram hazretleri Kur’an-ı Kerim’den okudukları bu konuları önlerindeki Mürşid-i Ekmel’e bakarak yaşıyorlardı. O’nun sohbetinden aldıkları feyizle amel ediyor,

nefslerini kibir, ucub, riya gibi bilumum hastalıklardan temizliyorlardı. Zikrin nuruyla kalplerini cilalayıp safileştiriyor, nafile amellerle sürekli yükseliyorlardı. Böylece

ruhları kemale eriyor, tefekkür dünyaları zenginleşiyor ve marifet nurları kalplerinde tecelli ediyordu.

Allah Rasulü s.a.v. Kur’an ahlâkına sahipti. Allah’a çok şükreder, ibadet etmekten büyük zevk alır, bazen ayakları şişinceye dek namaz kılardı. Kimi zaman namazında

hıçkırıklarla ağlardı. Bazen günlerce oruç tutar, günün muhtelif saatlerinde zikirle meşgul olurdu. O’nun her hareketinde kıyamında, kıraatinde, oturuşunda, kalkışında edep,

incelik ve marifetullaha dair sırlar zuhur ederdi. Mübarek kalbi üns ve vahdet nurlarıyla dolu idi. O İlm-i Ledün sultanı idi. Keşf ve müşahedenin en ileri derecesine sahipti.

Cebrail Aleyhisselam O’na yerlerin ve göklerin esrarını bildiriyor, ebedi saadetin reçetesini haber veriyordu. Miraç’ta yedi kat semayı aşmış, meleklerin tutamadığı noktaları

tutmuş, bütün makam ve menzilleri geçip Allah Tealâ’ya vasıl olmuştu. Dönüşte cennet, cehennem ve melekût âleminin acayip hallerini seyreylemişti. Başta Kur’an-ı Kerim olmak

üzere mucizeleriyle akılları hayrete düşürmüştü.

O’nun peygamberlik sıfatından başka bir de velilik sıfatı vardı. Peygamberlik sıfatıyla diğer bütün peygamberlerin imamı ve sonu olduğu gibi, velilik sıfatıyla da, nebiler

dahil, bütün beşeriyetin en efdali idi. Ayrıca İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, Hz. Peygamber’in peygamberlik sıfatı velilik sıfatından üstün ve yüce idi.

Mürşid-i ekmel olan Rasul-i Ekrem s.a.v.’in birkaç dakikalık sohbetiyle Sahabe-i Kiram hazretleri bir velinin ömrünün sonuna kadar ulaşamayacağı manevi makamlara

yükseliyorlardı. Elde ettikleri manevi hal ve zevk ile cenneti cehennemi görmüş gibi oluyorlardı. Huzur-u şeriflerinde iken sanki başlarında bir kuş var da uçacakmış gibi, büyük

bir edep ve tam bir kalbî bağlılıkla O’nu dinliyorlardı. Huzurundan ayrıldıkları zaman da yine hayallerini Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz süslüyordu. Devamlı O’nunla birlikte

imiş gibi O’nu düşünüyor, mübarek sözlerini, tavır ve davranışlarını hayal ediyor, her şeyleriyle O’na benzemeye çalışıyor, diğer bir ifadeyle rabıta yapıyorlardı. Allah

Rasulü’nü sevdikleri kadar hiçbir beşeri sevmemişlerdi. O’nu kendi canlarından bile, aziz tutuyorlardı.

Sahabe-i Kiram, Hz. Peygamber s.a.v.’in sohbetiyle berzaha uğramadan doğrudan doğruya zahirden hakikate geçiyor ve az bir zamanda Allah Tealâ’ya büyük yakınlık elde ediyorlardı.

Çünkü onlar Hz. Rasulullah’ın irşadıyla velâyet-i kübraya mazhar olmuşlardı.

Gerçi Sahabe-i Kiram hazretlerinde keşif, keramet gibi hadiseler az görülürdü. Belki sonradan gelen velilerin keşif kerameti daha fazla idi. Fakat Sahabe’nin makamları sonraki

velilerden çok daha yüksekti. Onlara yetişebilmek neredeyse imkansızdı.

İşte Asr-ı Saadet mslümanlarının halleri kısaca böyleydi. Yani tasavvufî hallerdi. Fakat adına henüz Tasavvuf denmiyordu.

---------------

Dünyada Evliya Vardır

Sual : Seadet-i Ebediyye’de, hicrî 14. asrın yarısından sonra, dünyanın hiçbir yerinde Veli görülemediği bildirilip, ( Hiçbir İslam ülkesinde tasavvuf âlimi yok gibidir)

yazıyor. Yani, şu anda dünyada Evliya yok mu deniyor?
CEVAP
Hayır, yoktur denmiyor, yok gibidir deniyor. Abdülgani Nablüsi hazretleri buyuruyor ki :
Evliyayı inkâr etmek, dinin herhangi bir hükmünü inkâr etmek gibi küfürdür. Allahü teâlâ, Enbiyasını ve Evliyasını başkalarından üstün tutmuş, başkalarına vermediği, keramet ve

mucize gibi harikaları, bu zatlara ihsan etmiştir. ( Hadika)

Dünyada elbette evliya bulunur. Din kitaplarında birler, üçler, yediler, kırklar, beş yüzler gibi adlandırılan Evliya vardır. Ebdal denilen evliya her zaman bulunur. Üç hadis-i

şerif meali şöyledir :
( 40 kişi olan ebdallerin bereketiyle düşmana galip gelir, beladan kurtulursunuz.) [İ. Asakir]

( Her asırda iyiler vardır. Bunlar 500 kişi olup kırkı ebdaldir.) [Ebu Nuaym]

( Yeryüzünde her zaman [ebdallerden] kırk kişi bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketiyle yağmur yağar.) [Taberani]

Bu evliya zatları herkesin tanıması elbette zordur. Zaten ben evliyayım diyen veli değildir. Evliya, kendini gizler. Bunun için evliyayı tanımak zordur. Bugün açıkça ben

evliyayım diyen sahtekârlar çoktur. Hatta bazı kimseler, ( Bizim hocamız hatem-ül evliyadır, son velidir. Artık başka veli gelmez) diyorlar. Bunlarınki de yanlıştır.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyurdu ki :
( Bu zamanda, beş vakit namazını kılan, haramlardan sakınan umumi evliya sınıfına dâhil olur. Bir de hususi evliyalık vardır. Bu, tasavvuf yolunda ilerleyenlere Rabbimizin

ihsan ettiği derecelerdir. İşte, bu zamanda böyle evliya yok gibidir.)

Hakiki mürşid olan evliya, kıyamete kadar mevcuttur. İlim ve ihlâs sahibi olan taliplere, kendisini tanıtır. Düşmanlardan, ahmaklardan saklanır. Kötü kimseler, kıymetli şeylerin

sahtelerini, taklitlerini piyasaya sürerek, insanları aldatır. Böylece, kötü yoldan, menfaat sağlarlar. Bu kimseler, yalanlarla, istidrac göstererek, keramet diye, cahilleri

aldatırlar. Müslümanlar için en büyük felaket, bunların tuzaklarına düşmektir. Kendilerinin, dinden, imandan, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından haberleri yoktur. Sözleri

ile küfür yayarlar. Hareketleriyle haram işlerler. Cahilleri avlamakla geçinirler. ( H. S. Vesikaları)

Eshab-ı kiram ve Tâbiini izam zamanlarında, Evliya çoktu. Herkes bunları ziyaret ederek bereketlenir, dualarını alırlardı. Ahir zaman yaklaştıkça, küfür alametleri, bid’atler

çoğaldı. Ulema ve evliya azaldı. Son zamanlarda, hiç görünmez oldu. ( F. Bilgiler)

( Görünmez oldular) demek, yok demek değil, herkes göremez, az kişi bilir demektir. Maalesef, ( Görülemiyor, yok gibidir) ifadelerini göstererek, ( Bakın, tasavvuf ve evliya

düşmanlığı yapılıyor.) diyenler çıkıyor. Bu yanlış ve iftiradır. S. Ebediyye, tamamen tasavvuf büyüklerinin, Ehl-i sünnet âlimlerinin ve Evliyaların kitaplarından tercüme olup,

onların sözleridir. Hepsi, o mübarek insanların kitaplarından nakildir. Tasavvufa ve Evliyaya düşmanlık iddiası, çok çirkindir.

Bir şeyin sahtesinden kaçın demek, iyisinden de kaçın demek değildir. ( Hakiki tereyağı alın, hileli, karışık olanını almayın) demek, tereyağına hakaret olur mu? Bilakis

tereyağının önemi bildirilmiş olur. Her şeyin, sahtesi de, hakikisi de vardır.

Son evliya mı?
Sual : Bazıları, ( Bizim hocamız son evliya zat idi, artık bundan sonra evliya da, mürşid-i kâmil de gelmez) diyorlar. Böyle söylemek, evliya zatların kökünü kurutmak anlamına

gelmez mi?
CEVAP
Bütün dünyada başka hiç veli olmadığını söylemek yanlıştır. Kıyamet kopacağı zaman, evliya değil bir tane mümin bile kalmayacaktır. Günümüzde de evliya zatlar azaldı, görünemez

oldular; ama hiç kalmadı denemez. Her asırda, üçler, yediler, kırklar gibi evliya zatlar bulunur. Ayrıca her asırda bir dini kuvvetlendiren, bid’atleri yok eden müceddid zatlar

gelir. Bin senede bir gelen müceddidler de vardır. Bu konudaki hadis-i şeriflerden ikisi şöyledir :
( Her yüz yılda bir müceddid gelir, dini kuvvetlendirir.) [Buhari, Müslim]

( Dünya ebdaller sayesinde ayakta durur. Allahü teâlânın yardımı onların bereketiyle gelir.) [Taberani]

Bu hadis-i şerifleri inkâr etmek elbette tehlikelidir. Tevil etmeye kalkmak da yersiz olur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki :

Kutb-ül-ebdal veya Kutb-i medar her zaman bulunur. Şimdi de vardır. Resulullah efendimiz zamanında da vardı. Bunlara, Kutb-ül-aktab da denir; fakat bunlar, insanların içine

karışmaz, bunları kimse tanımaz. Hatta bazen, kendileri bile kendilerini bilmez. Kutb-i irşad ise, kayyum-i âlemdir. Herkese rüşd ve iman, bunun vasıtasıyla gelir. İslamiyet’i

korur. Din-i İslam başıboş kalmaz. Din düşmanları pervasızca, dini yıkmaya, değiştirmeye saldıramaz. ( 3/3)

Kutb-i ebdal yani Kutb-i medar âlemde, dünyada her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vasıta olur. Kutb-i irşad ise, âlemin irşadı ve hidayeti için

feyzlerin gelmesine vasıta olur. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, Kutb-i

ebdalin feyzleriyle olur. İman sahibi olmak, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmek ise, Kutb-i irşadın feyzleriyle olur. Her zamanda, her asırda Kutb-i

ebdalin bulunması lazımdır. Hiçbir zaman, bunsuz olamaz; çünkü âlem bununla nizam bulur. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir; fakat Kutb-i irşadın her zaman

bulunması lazım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem imandan ve hidayetten büsbütün mahrum kalır. ( Mearif-i ledünniyye)


---------------------
Dipnotlar :

1) Buhârî, Fezâilü ashâbi’n-nebî 6, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 164; Ahmed b. Hanbel,Müsned, III, 110, 172, 173, 178, 198, 202, 208, 228, 255, 276. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd

50, Daavât 98; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 166


1) Bkz. Müslim, Zühd, 9; Tirmizî, Kıyâmet, 58/2512. 2) Hemedânî, Hayat Nedir, s. 14, 91. 3) Nedret : Nâdirlik, az bulunurluk, seyreklik. 4) Erzengî, Şerh-i

Risâle-i Azîzân, s. 2-3. 5) Erzengî, Şerh-i Risâle-i Azîzân, s. 86. 6) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, VI, 24. 7) Attâr, Tezkire, s. 629. 8 ) Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239. 9)

Ebû Dâvûd, İlim, 1. 10) Câmiu’s-Sağîr, c. I, s. 58. 11) Abdülganî bin Ebî Saîd, Hüvelganî Risâlesi, s. 152. 12) İbnü’l-Cevzî, et-Tebsıra, II, 103. 13) Riyâzat : Nefsin

arzularına karşı kendini tutmak ve nîmetleri kendi adına kullanırken kifâyet miktârıyla yetinmek. 14) Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, X, 338. 15) İmâm-ı Rabbânî,Mektûbât, I,

206, no : 36. 16) Kişmî, Berekât, s. 197. 17) Beyhakî, Şuab, III, 305; İbnü’l-Cevzî, Telbîsü iblîs, s. 151.

israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,383

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Saturday, January 28th 2017, 1:16am

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

3

Saturday, January 28th 2017, 6:44pm

Begeni için Teşekkürler

4

Saturday, January 28th 2017, 6:44pm

Ellerinize sağlık paylaştığınız için Teşekkür ederim. :N1LaLaLaHL:

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi