Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,947

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Wednesday, January 11th 2017, 7:53pm

Tevekkül mü? Çalışmak mı?



Tevekkül mü? Çalışmak mı?

‘Gökten yağmur veren, rahmetiyle can vermeye de kadirdir…’

Güzel bir derede av hayvanları, aslan korkusundan ıstırap içindeydiler. Çünkü

aslan, daima pusudan çıkıp birisini kapmaktaydı. O otlak bu yüzden hepsine fena

geliyordu.
Hileye baş vurdular; aslanın huzuruna geldiler: “Biz sana gündelikle yiyecek

verip doyuralım. Bundan sonra hiçbir av peşine düşme ki bu otlak bize

zehrolmasın.”dediler.

İçinde pusu kurmuş olan nefis ise, kibir ve kin bakımından bütün adamlardan

beterdir.Aslan dedi ki: “Hileye uğramasam, vefa görecek olsam dediğiniz doğru.

Ben şundan bundan çok hileler görmüşümdür.

İnsanların yaptıkları işlerden, ettikleri hilelerden helak

Benim kulağım “mümin, bir zehirli hayvan deliğinden iki kere dağlanmaz” sözünü

işitti; Peygamberin sözünü canla gönülle kabul etti.”

Hepsi dediler ki: “Ey halden haberdar hakim! Çekinmeyi bırak; çekinme, insanı

kaderin hükümlerinden kurtaramaz. Kaderden çekinmekte perişanlık ve kötülük

vardır, yürü, tevekkül et ki tevekkül, hepsinden iyidir.

Ey kötü hiddetli adam! Kaza ile pençeleşme ki kaza da seninle kavgaya

tutuşmasın.

Tanyerini ağartan Allah’dan bir zarar gelmemesi için kulun Hak hükmüne karşı ölü

gibi olması lazımdır.”

Aslan: “Evet, tevekkül kılavuzsa da bu sebebe teşebbüs de, Peygamber’in

sünnetidir.

Peygamber, yüksek sesle “Tevekkülle beraber yine devenin ayağını bağla” dedi.

“Çalışan kimse Allah sevgilisidir” işaretini dinle; tevekkülden dolayı esbaba

teşebbüs hususunda tembel olma” dedi.

Hayvanlar ona: “Çalışıp kazanma, bil ki, halkın itikat zayıflığı yüzünden,

harislerin boğazları miktarınca bir riya lokmasıdır.

Tevekkülden daha güzel bir kazanç yoktur. Esasen Hak’ka teslim olmadan daha

sevgili ne var?

Çokları beladan belaya; yılandan ejderhaya sıçrarlar. İnsan hile etti ama hilesi

kendisine tuzak oldu… can sandığı, içici bir düşman kesildi! Kapıyı kapadı,

halbuki düşman evinin içindeydi. Firavun’un hile ve tedbiri de işte buna benzer

masallardandı.O kin güdücü, yüz binlerce çocuk öldürdü; aradığı ise evinin

içinde idi.

Madem ki bizim gözümüzde bir çok illet var; yürü kendi görüşünü dostun görüşünde

yok et! Bizim görüşümüze bedel onun görüşü, ne güzel bir karşılıktır. Bütün

maksatları onun görüşünde bulursun.

Çocuk; tutucu, koşucu değilken ancak babasının omuzuna biner. Halkın canları; el

ayak sahibi olmazdan, beden kaydına düşmezden evvel vefadan sefaya uçuyordu.

Vakta ki”İniniz” emriyle hapis olundular, hiddet, hırs, kanaat ve zaruret

kayıtlarına düştüler.
Biz Hak’kın hayali ve süt isteyen yavrularıyız. (Peygamber) “Halk Allah

hayalidir” dedi.
Gökten yağmur veren, rahmetiyle can vermeye de kadirdir” dediler.

Aslan dedi ki: “Evet ama Kulların Allah’ı bizim ayağımızın önüne bir merdiven

koydu. Dama doğru basamak basamak çıkmalı burada cebri olmak ham tamahtır.

Ayağın var, nasıl olur da kendini topal edersin; elin var niye pençeni

saklarsın?

Efendi, kölenin eline beli verince söylemeden dileği malum olur. Bel gibi olan

el de, Allah işaretlerindendir. Sonu düşünmek hassası da onun ibarelerindendir.

Allah’ın işaretlerini canına nakş ederek ve o işarete vefakarlık ederek can

verirsen.

Sana nice sır işaretleri bahşeyler; senden yükü kaldırır, seni iş güç sahibi

eder.Şimdi yük altındasın; Allah seni yükler, bidirir… Şimdi onun emrini kabul

etmektesin; sonra seni makbul eder.

Şimdi onun emrini kabul etmişsin, sonra o emirleri söylersin. Şimdi vuslat

arıyorsun, ondan sonra da vasıl olursun. Allah’ın nimetlerine şükretmeye

çalışmak kudrettir. Senin cebriliğin ise o nimeti inkardır.

Onun verdiği kudrete şükretmek kudretini arttırır. Cebir ise nimeti elinden

çıkarır. Senin cebriliğin yolda uyumaktır, uyuma; o kapıyı, o dergahı görmedikçe

uykuya dalma! Ki rüzgar her anda dalları silkip başına çerez ve azık döksün.

Cebre inanmakla yol kesen haydutlar arasında uyumak müsavidir. Vakitsiz öten kuş

nasıl olur da kurtulur? Eğer onun işaretlerine burun büküyorsan kendini erkek mi

sanıyorsun! Sendeki bu kadarcık akıl da zayi olur, aklı uçan başsa buyruk

kesilir!

Zira şükür etmemek uğursuz ve ayıp bir şeydir; o hal, şükretmeyeni, ta ateşin

dibine kadar çeker götürür.Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et;

kazan da sonra Allah’a dayan!”

Hepsi ona bağırarak dediler ki: “Sebep tohumlarını eken o harisler…”

Kadın, erkek nice yüz binlerce kişi, neden oldu da zamanın menfaatlerinden

mahrum kaldılar?
Dünyanın başlangıcından beri yüz binlerce kavim, ejderha gibi ağız açmışlar;O

bilgili, idrakli kavimle hileler düzmüşler, tedbirlerde bulunmuşlardır. Öyle

tedbirler ki o tedbirlerle dağ bile ta dibinden kopar, yerinden ayrılırdı.

Allah, onların hile ve tedbirini “o tedbirler yüzünden dağların tepeleri bile

oynar, yıkılır, dümdüz olurdu” diye övdü.

(Bunca tedbirlerine rağmen) o avlanmalarından, o çalışmalarından ezelde verilen

kısmetten başka bir şey yüz göstermedi… Hepsi tedbirlerden de aciz kaldılar,

çalışmadan da; ortada Allah’ın işi ve hükümleri kaldı.

Adı sanı belli kişi! Kazanmayı bir addan başka bir şey bilme; ey kurnaz ve

hilekar adam! Çalışmayı bir vehimden başka bir şey sanma.”

Saf bir adam, bir kuşluk çağında koşa koşa Süleyman’ın adalet sarayına

erişti.Yüzü gamdan sararmış, dudakları morarmıştı. Süleyman ona “Efendi ne

oldu?” dedi.O “Azrail, bana öyle bir hışımla, öyle bir kinle baktı ki…”

dedi.Süleyman “Peki şimdi ne diliyorsan dile bakalım” dedi. O dedi ki: “Ey

canları koruyan rüzgara emret; Beni ta Hindistan’a götürsün; belki kullunuz

oraya gidince canını kurtarır.”

İşte halk fakirlikten böyle korkar. Onun için insanlar hırs, emele lokma

olurlar.Fakirlikten korkmak tıpkı o adamın ölümden korkmasına benzer. Hırsı,

çalışmayı da sen Hindistan farz et!

Süleyman rüzgara emretti; rüzgar da onu derhal Hindistan’da bir adaya götürdü.

Ertesi gün Süleyman, divan vakti halkla buluşunca Azrail’e dedi ki:
“O müslümana ne sebeple hışımla baktın? Ey Allah elçisi, bana anlat. Acaba bu

işi o adamın hanümanından avare etmek için mi yaptın?

Azrail, cevaben dedi ki: “Ey cihanın zevalsiz padişahı! O ters anladı; ona hayal

göründü. Ben ona hışımla ne vakit baktım? Onu yol uğrağında görünce

şaşırdım.Çünkü Hak bana “Haydi bugün var onun canını Hindistan’da al” buyurdu.
Taacüple “yüz tane kanadı olsa Hindistan’a gitmesi yine uzak” dedim.

İşte sen dünya işlerini hep buna kıyas et, gözünü aç ta gör! Kimden kaçıyoruz,

kendimizden mi? Ne olmayacak şey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak’tan mı? Ne boş

zahmet.

Aslan dedi ki: “Doğru ama Peygamberlerin, müminlerin çalışmalarını da gör.

Cefadan, kahırdan ne gördülerse mükafata nail oldular;Allah onların mücadelesini

zayi etmedi.

Onların baş vurdukları çareler her hususta latif oldu. Çünkü zariften ne gelirse

zariftir.Tuzakları felek kuşunu tuttu; noksanları tamamen sayıldı.

Ey ulu kişi! Nebilerin ve velilerin yolunda çalış. Kaza ve kaderle pençeleşmek

mücadele sayılmaz. Çünkü bizi pençeleştiren, savaştıran da kaza ve kaderdir.

Bir kimsenin iman ve itaat yolunda yürüyüp de bir an bile ziyan etmişse kafirim!

Başın yarılmamış, şu başını bağlama. Birkaç gün çalış da ondan sonra gül!

Dünyayı arayan kimse olmayacak ve kötü bir şey aradı. Ukbayı arayansa kendine

iyi bir hal aramış oldu.Dünya kazancı için çarelere baş vurmak soğuk bir şeydir.

Dünyayı terk etmek için çarelere baş vurmak ise caizdir, emredilmiştir.Hile ve

çare diye bir zindanı delip çıkmaya derler. Yoksa birisi zaten açılmış deliği

kapatırsa yaptığı iş, soğuk ve ters bir iştir.Bu dünya zindanıdır, biz de

zindandaki mahkumlarız. Zindanı del kendini kurtar!

Dünya nedir? Allah’dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret

yapmak ve kadın; dünya değildir. Din yolunda sarf etmek üzere kazandığı mala,

Peygamber “ne güzel mal” demiştir.

Suyun gemi içinde olması geminin batmasıdır. Gemi altındaki su ise gemiye;

geminin yürümesine yardımcıdır.

Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman, ancak yoksul

adını takındı. Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz

bucaksız su üstünde yüzüp gitti. İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya

denizine batmaz, o denizin üstünde durur.

Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiçbir şey değildir.Şu halde

kalbini Min Ledün ululuğunun havası ile doldur, ağzını da bağla mühürle!
Çalışma da haktır, deva da haktır, dert de hak. Münkir kimse çalışmayı inkar da

ısrar eder durur.”

Aslan bu yolda bir çok delililer getirdi. O cebriler aslanın cevabına kandılar.

Tilki, geyik, tavşan ve çakal cebre inanışı ve dedikoduyu bıraktılar. Bu biatte

ziyana düşmemek için kükremiş aslanla ahitlerde bulundular…

Zahmetsizce her günün kısmeti gelecek, aslanın başka bir teşebbüse ihtiyacı

kalmayacaktı.Kura kime isabet ederse günü gününe aslanın yanına sırtlan gibi

koşar, teslim olurdu.

Bu kadeh dönerek tavşana gelince; tavşan haykırdı: “ Niceye dek bu zulüm?”

Hayvanlar dediler ki: “Bunca zamanlardır ahdimize biz vefa ederek can feda

ettik. Ey inatçı, bizim kötü bir adla anılmamıza sebep olma, aslan da

incinmesin. Yürü, yürü : çabuk, çabuk!”

Tavşan, “Dostlar, bana mühlet verin de hilemle sizde beladan kurtulun. Benim

hilemle canımız kurtulsun, bu hile çocuklarımıza miras kalsın.

Her peygamber, dünyada ümmetini böyle bir kurtuluş yerine davet etti.

Peygamberler, halk nazarında gözbebeği gibi küçük görünürlerdi ama felekten

kurtuluş yolunu görmüşlerdi. Halk, peygamberleri; gözbebeği gibi küçük gördü,

gözbebeğinin manen büyüklüğünü kimse anlayamadı.”

Hayvanlar ona: “Ey eşek, kulak ver! Kendini tavşan kadrince tut, haddini aşma!

Bu ne laftır ki senden daha iyiler, dünyada onu hatırına bile getirmezler. Ya

gururlandın, yahut da kaza, bizim izimizde. Yoksa bu laf, senin gibisine nereden

yaraşacak? Dediler.

Tavşan, “Dostlar, Hak bana ilham etti. Hakikaten zayıf birisi, kuvvetli bir rey

ve tedbire nail oldu. Hak’kın arıya öğrettiğini, aslan ve ejderha bilemez. Arı,

terütaze balla dolu petekler yapar. Tanrı ona o ilimden kapı açtı.

Hak’kın ipekböceğine öğrettiğini hiçbir fil bilir mi?

Toprağa mensup insan Hak’tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar

bütün alemi aydınlattı; Allah’a şüphe eden kişinin körlüğüne rağmen meleklerin

adını, sanını unutturdu; altı yüz bin yıllık o zahidin, o buzağının ağzını

bağladı.

Bu suretle din bilgisi sütünü emmesine, o yüce ve sağlam köşkün etrafında dönüp

dolaşmasına mani oldu.

Duygu ehlinin, yalnız zahire itibar edenlerin bilgileri, o yüce bilgiden süt

emmeleri için ağız bağıdır.

Gönül katresine bir inci düştü ki o inci denizlere; feleklere bile

verilmemiştir.

Ey surete tapan! Niceye dek süret kaygısı? Senin manasız canın süretten

kurtulmadı gitti. Eğer insan, süretle insan olsaydı Ahmet’le Ebucehil müsavi

olurdu.

Duvar üstüne yapılan insan resmide insana benzer. Bak, süret bakımından nesi

eksik?

O parlak resmin yalnız canı noksan. Yürü o nadir bulunan cevheri ara;

Eshab-ı Kehf’in köpeğine el verilince, dünyadaki bütün aslanların başları

alçaldı.

Canı, nur denizinde gark olduktan sonra ona, kötü ve çirkin süretin ne ziyanı

var? Kalemler süreti övmezler. Kitaplara da adamın süretine ait vasıflar değil,

“ alim, adalet sahibi “ gibi zatına ait vasıflar yazılır:

Bilgi ve adalet sahibi… Hep manadır, onları önde, artta… bir yerde bulamazsın;

zata ait sıfatlar Lamekan elinden cana şule vermektedir; can güneşi, göklere

sığamaz” dedi.

Bu sözün sonu yoktur. Kulak ver tavşan hikayesini anla! Eşek kulağını sat, başka

bir kulak al ki bu sözü eşek kulağı anlayamaz!

Yürü, tavşanın tilki gibi kurnazlığına bak, onun düşüncesini ve aslanı mağlup

edişini gör! Bilgi Süleyman mülkünün hatemidir; bütün alem cesettir, ilim

candır.

Bu hüner yüzünden denizlerin, dağların, ovaların mahlukatı, insanoğluna karşı

aciz kalmıştır. O yüzden kaplan, aslan; fare gibi korkmaktadır. O yüzden ovada,

dağda bütün vahşi hayvanlar gizlenmişlerdir.

O yüzden periler, şeytanlar, kenarı boylamışlar, her biri gizli bir yerde mekan

tutmuşlardır.

İnsanoğlunun gizli düşmanı çoktur. İhtiyata riayet eden kişi akıllıdır.

Bizden gizli; güzel, çirkin, nice mahlukat vardır ki onlar daima gönül kapısını

çalıp dururlar.

Yıkanmak için dereye girince derenin dibindeki diken sana zarar verir; gerçi

diken suyun dibinde gizlidir, fakat sana batınca mevcudiyetini anlarsın.

Vahiy ve vesveselerin ızdırapları, binlerce kişiden gelir, bir kişiden değil.

Şüphe ediyorsan sabret, duyguların değişince onları görürsün, müşkül hallolur;

O vakit kimlerin sözlerini ret etmişsin, kimleri kendine ulu eylemişsin

görürsün.

Ondan sonra dediler ki: “Ey çevik tavşan! Aklındakini meydana çıkar! Ey bir

aslanla pençeleşen, kavgaya girişen, düşündüğün şeyi söyle!

Danışmak, insana anlayış ve akıl verir; akıllar da akıllara yardım eder.

Peygamber “Ey tedbir sahibi, danış ki kendisiyle danışılan kişi emindir” dedi.

Tavşan, “Her sır söylenemez, gah çift dersin, tek olur; gah tek dersin, çift

çıkar!

Aynanın berraklığını, yüzüne karşı översen nefesinden ayna çabucak buğulanır,

bulanır, bizi göstermez olur.

Şu üç şey hakkında dudağını kıpırdatma: Gittiğin yol, paran, bir de mezhebin.
Çünkü bu üçünün de düşmanı çoktur. Düşman bildi mi, sana pusu kurar. Bir iki

kimseye söyledin mi, artık sırra veda et. İki kişiyi aşan bir başkasına da

söylenen her sır, yayılır. İki üç kuşu birbirine bağlasan elem içinde yerde

hapis kalırlar. Üstü örtülü güzel bir tarzda, kurtulmak için konuşur,

danışırlar. Danışmaları, görenleri yanıltacak şekilde kinayelerledir.

Peygamber, kapalı bir tarzda meşveret ederdi. Eshap cevap verir, düşman haberdar

olmazdı. Düşman, baştan ayağı bilmesin, bir şeyi sezmesin diye reyini kapalı

misalle söylerdi. Bu misalle muradını anlatmış olurdu. Ağyar sorusundan bir koku

bile duymaz, hiçbir şey anlamazdı” dedi.

Tavşan, aslana gitmede biraz gecikti, sonra pençesi kuvvetli aslanın yanına

gitti. Aslan tavşan gecikti diye pençesi ile toprağı kazmakta, kükremekteydi:

“Ben, o alçakların ahdi hamdır, ham ahitleri kötüdür, sözlerinde durmazlar

demiştim. Onların gürültüleri beni yaya bıraktı. Bu felek beni ne vakte kadar

aldatacak, ne vakte kadar? Tedbirsiz emir adamakıllı aciz kalır. Çünkü

ahmaklığından dolayı ne önünü görür, ne ardını!” dedi.

Yol düzgün ama altında tuzaklar var. Yazının tarzı hoş ama içinde mana kıt.

Sözler, yazılar, tuzaklara benzer. Tatlı sözler bizim ömrümüzün kumudur.İçinde

su kaynayan kum pek az bulunur; yürü, onu ara! Ey oğul ! O kum, Tanrı eridir. O

er kendinden ayrılmış Hak’a ulaşmıştır.Ondan dinin tatlı suyu kaynayıp

durmaktadır. İstekliler o sudan hayat bulurlar, gelişirler, yetişirler.

Allah erinden başkasını kuru kumsal bil ki o kumsal, her zaman senin ömür suyunu

içer, mahveder.

Hakim olan erden hikmet iste ki onunla görücü, bilici olasın. Hikmet arayan

hikmet kaynağı olur, tahsilden ve sebeplere teşebbüsten kurtulur.

Bilgileri hıfzeden levh, bir Levh-i Mahfuz olur; aklı ruhtan nasiplenir, feyz

alır. Önce aklı hoca iken, sonra akıl ona şakirt olur.

Akıl; Cebrail gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım! Sen beni bırak,

budan sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı benim haddim bu karardır” der.

Tembellik yüzünden şükür ve sabırla kalan, ancak şunu bilir: Ayağını “cebir”

tutmuştur. (Bana bunu Allah vermiş demektedir).Cebir iddia eden, hasta değilken

kendisini hasta göstermiştir. Nihayette hastalık o kimseyi sıhhatten ayırmıştır.

Peygamber, “Şakacıktan hastalanış gerçekten hastalık getirir ve o adam nihayet

mum gibi söner gider” dedi.

Cebir ne demektir? Kırık sarmak, yahut kopmuş damarı bağlamak. Madem ki bu yolda

ayağını kırmadın; kiminle alay ediyorsun, ayağını niye sardın? Çalışma yolunda

ayağı kırılana derhal Burak geldi ona bindi.

Din emirlerini yüklenmişti, şimdi kendi bindi… Ferman kabul ediciydi, makbul

oldu.Şimdiye kadar Padişahın fermanını kabul eder, o fermana uyardı, bundan

sonra askere ferman verir! Şimdiye kadar talih yıldızı ona tesir ederken bundan

sonra o zat yıldızı üzerine emredici olur.

Eğer sen bundan şüphelenirsen o halde “Şakk-ı Kamer” den de şüphelisin.

Ey gizlice heva ve hevesini tazeleyen kimse! İmanını tazele ama yalnız dille

olmasın.

Heva ve heves tazelenip durdukça iman taze değildir. Çünkü heva iman kapısının

kilididir. Bakir sözü tevil etmişsin; sen kendini tevil et, Kur’anı değil.

İsteğine göre Kur’anı tevil ediyorsun. Yüce mana, senin tevilinden aşağılandı,

aykırı bir şekle girdi!!!

Senin ahvalin bir sineğe benzer ki o kendini bir adam sanırdı. İçmeden kendi

kendine sarhoş olmuş, zerresini güneş görmüş.
Doğan kuşlarının övüldüğünü işitmiş; “ Şüphe yok ki ben vaktin Anka’sıyım”

demişti.

O sinek eşek sidiği birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi baş

kaldırıp. “ Ben, deniz ve gemi hikayesini okumuş, bir zaman bunu düşünmüştüm.

İşte şu deniz, şu gemi, ben de ehliyetli, rey ve tedbir sahibi bir kaptanım”

dedi.Deniz üstünde salınıp durmaktaydı. O kadarcık bir su ona haddinden fazla

göründü.O sidik sineğe göre hudutsuzdu. Sinekte onu olduğu gibi görecek göz

nerede? Onun alemi kendi görüşüne göre olur. Gözü bu kadardır, denizi de ona

göre!

Batıl tevilci, sinek gibidir. Vehmi eşek sidiği, tevil ve tasavvuru saman

çöpüdür.Eğer sinek kendi reyiyle sağlandığı tevilden geçse, baht o sineği hüma

yapar. Bu ibret gözüne sahip olan sinek olmaz; ruhu, sürete layık olmayacak

derecede yüksek bir zat olur.

Aslanla pençeleşen o tavşan gibi. Onun ruhu, nasıl olur da küçücük cüssesine

layık olur?

Aslan hiddetle: “ Düşman aldatıcı sözlerle gözümü kapattı. Cebrilerin hileleri

beni bağladı, tahta kılıçları vucudumu yordu. Bundan sonra ben artık o gürültüyü

dinlemem. Onlar hep şeytanların, gulyabanilerin sesleri!

Ey gönül; durma, onları parçala, derilerini yüz. Zaten onlar deriden başka bir

şey değildir! diyordu.

Deriden maksat nedir? Renk renk laflar… su üstündeki, durmalarına imkan olmayan

menevişler gibi. Bu söz deri gibidir, mana onun içi; bu söz, ceset gibidir,

mana, can.

Kötü iç’in ayıbını deri örter; iyi iç’i de gayret dolayısı ile Gayb alemi.

Kalemin rüzgardan, kağıdın sudan olursa ne yazarsan derhal yok olur.

Manasız söz su üstüne yazılan yazıdır. Ondan vefa umarsan iki elini ısırarak

dönersin (pişman olur).

Rüzgar, insandaki heva ve arzudur. Heva ve hevesten geçersen Tanrı’nın haberi

kalır, ondan haber alırsın. Allah’ın haberleri çok hoştu; çünkü baştan sona

kadar ebedidir.

Peygamberlerin ululuğundan ve hutbelerinden gayrı padişahların hutbeleri,

ululukları, adları, sanları değişir baki kalmaz.Çünkü padişahların kuvvetleri

hevadandır. Peygamberlerin icazetnameleri ise ululuk sahibi

Allah’dandır.Paralardan padişahların adlarını kazırlar; Ahmed’in adını ise

kıyamete kadar hakkederler.
Ahmed’in adı, bütün peygamberlerin adıdır. Yüz elimizde olunca doksan da bizde

demektir.

Tavşan aslana gitmede epeyce gecikti. Yapacağı hileyi kendisince kararlaştırdı.

Bir hayli geciktikten sonra aslanın kulağına bir iki sır söylemek üzere yola

düştü.

Akıl diyarında nice alimler vardır! Bu akıl denizi ne kadar engindir. Bizim şu

şeklimiz bu tatlı denizde su üzerinde kaseler gibi yüzer. İçi dolu olmadıkça

kap, suyun yüzündedir. Dolunca denize batar. Akıl gizlidir ortada bir alem

görünüp durur. Bizim şeklimiz; o denizin dalgasından yahut ıslaklığından

ibarettir.

Süret o denize ulaşmak için neyi vesile ederse etsin, deniz; süreti, o vesile

yüzünden daha uzağa atar.

Gönül, kendisine sır vereni; ok, kendisini uzağa atanı görmedikçe. Atımı

kaybettim sanır, bindiği atı inat ve hırçınlıkla yolda hızlı hızlı koşturur! O

yiğit atını kaybolmuş sanır. At ise onu yel gibi koşturmuştur!

O sersem bağırır, arar, tarar kapı kapı dolaşır, her tarafı arar sorar:
“Atımı çalan nerede, kimdir?” Efendi, şu uyluğunun altındaki mahluk ne?
Evet, bu attır; fakat bu at nerede? Ey at arayan yiğit binici, kendine gel!

Can, apaçık olduğundan, pek yakın bulunduğundan görünmez. İnsan, içi su ile

dolu, dışı kupkuru küp gibidir. Kırmızı, yeşil ve sarı… bu üç renkten önce

ziyayı görmezsen bunları nasıl görürsün?

Fakat senin aklın renkler içinde kaybolduğundan dolayı o renkler senin nuru

görmene perde olur. Gece olunca o renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan

olduğunu görüp anladın. Harici nur olmadıkça rengin görünmesi mümkün değildir.

İçteki hayal rengi de böyledir. Dış renkleri güneş ve Süha yıldızının nuruyla

görünür. İç renkleri ise yüce nurların aksiyle görünür.

Gözünün nurunun nuru da gönül nurudur. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana

gelir. Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı

bulunan Tanrı nurudur. Geceleyin nur yoktu, renkleri görmedin. Nurun zıddıyla

sana sabit oldu ki, önce nur görünür, sonra renk. Bunu da nurun zıddıyla

tereddütsüz olarak bilirsin.

Allah; bu zıddıyetle gönül hoşluğu meydana gelsin, her şey iyice anlaşılsın diye

hastalığı ve kederi yarattı. Şu halde gizli olan şeyler, zıddıyetle ortaya

çıkar. Hak’kın zıddı olmadığından gizlidir.

Evvela nura bakılır, sonra renge. Çünkü beyaz ve zenci, birbirine zıt olduğu

için meydana çıkar. Sen nuru zıddıyla bildin. Zıt, zıddı meydana çıkarır

gösterir. Varlık aleminde Hak nurunun zıddı yoktur ki açıkça görünebilsin.
Hulasa gözlerimiz onu idrak edemez; o, bizi görür, idrak eder. Sen bunu, Musa

ile Tur kısasında gör!

Süretle manayı; aslanla orman, yahut ses ve sözle düşünce gibi bil. Bu söz, bu

ses, düşünceden meydana geldi. Fakat düşünce denizi nerede? Onu bilemezsin. Ama

latif bir söz dalgası görünce onun denizinin de kadri yüce bir deniz olacağını

anlarsın.

Bilgiden düşünce dalgası zuhura gelince mana, söz ve sesten bir süret düzdü.

Sözden bir şekil doğdu, yine öldü. Dalga kendini yine denize iletti.Süret

süretsizlikten çıktı, yine süretsizliğe döndü. Zira biz yine Allah’a döneceğiz.
Şu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Mustafa s “dünya bir

andan ibarettir” buyurdu.

Bizim fikrimiz havada bir oktur. Havada nasıl durur? Allah’a gelir. Her nefeste

dünya yinelenir. Fakat biz, dünyayı öylece durur gördüğümüzden bu yenilenmeden

haberdar değiliz. Ömür su gibi yeniden yeniye akıp gider. Fakat cesette bir

daimilik gösterir.

Elinde hızlı hızlı oynattığın ucu ateşli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ateş

hattı gibi görünürse de pek çabuk akıp geçtiğinden daimi bir şekilde görünür.

Ateşli çöpü sallasan ateş gözüne upuzun görünür. Bu ömür uzunluğu da Allah’ın

tez tez halk etmesindendir. Allah’ın yeniden yeniye ve süratle halk etmesi ömrü

öyle uzun ve daimi gösterir.

Bu sırrı bilmek isteyen, pek büyük ve derin bir alim olsa bile kendiliğinden

bilemez, ona de ki: işte Hüsamettin buracıktadır. O ,yüce bir kitaptır. (ondan

öğren)

Aslanın kızgınlığı arttı, titizlendi. Baktı ki tavşan uzaktan geliyor. Korkusuz

ve çalımlı bir tavırla hiddetli, titiz, kızgın, suratı asık bir halde koşmakta,

çünkü müteessir ve zebun bir halde gelişten suçluluk anlaşılır. Ama cesurluk her

türlü şüpheyi giderir.

Aslanın hizasına yaklaşıp ilerleyince aslan bağırdı: “Bire adam evladı olmayan!

Ben ki filleri parça parça etmişim; ben ki erkek aslanların kulağını burmuşum;

bir tavşan parçası kim oluyor ki böyle benim emrimi ayak altına atsın! Tavşan

uykusunu ve gafletini bırak; ey eşek, bu aslanın kükreyişini dinle!”

Tavşan dedi ki: “Eğer efendimiz affederlerse aman dileyeceğim, mazeretim var.”

Aslan “Ey ahmaklardan arda kalan, bu ne biçim özür? Padişahlar huzuruna bu zaman

mı gelinir? Sen vakitsiz öten horozsun, başını kesmeli. Ahmağın mazereti

dinlenmez.

Ahmağın özrü kabahatinden beter olur. Cahilin özrü her ilmin zehridir.

Ey tavşan! Senin özründe bilgi yok. Ben tavşan değilim ki kulağıma sokasın”

dedi.

Tavşan “Padişahım, adam olmayanı da adam sırasına koy; zulüm görenin mazeretine

kulak ver! Hele mevkiinin sadakası olarak yolunu şaşıranı kendi yolundan sürme!

Bütün ırmaklara su veren deniz bile her çöpü başının üstünde taşır. Deniz bu

kereminden dolayı eksilmez; ihsanı yüzünden aşağılanmaz” dedi.

Aslan dedi ki: “Ben yerinde ve layık olana kerem ve ihsanda bulunurum; herkesin

elbisesini boyuna göre biçerim.”

Tavşan “Dinle, eğer lütfa layık değilsem kahır ejderhasının önüne baş koydum, ne

yaparsan yap! Ben kuşluk vakti yola düştüm, arkadaşımla padişahıma geliyordum.

Arkadaşlarım, senin için başka bir tavşanı da bana yoldaş etmişler.

Bir erkek aslan, kulunuzun kanına kastetti. Yolda, bu iki yoldaşa da sataştı.

Ben ona “Biz padişahlar padişahının kuluyuz, o kapının iki küçük kapı

yoldaşıyız” dedim.

Dedi ki: “Utan be! Padişahlar padişahı dediğin kim oluyor? Benim huzurumda öyle

her adam olmayanın adını anma! Eğer huzurumdan iki adım ileri atarsan seni de,

padişahını da paramparça ederim.”

“Beni bırak, bir kerecik daha padişahımın yüzünü görüp seni haber vereyim”

dedim.

Dedi ki: “Yoldaşını huzurumda rehin bırak; yoksa sen benim kanunumca kurbansın.”

Ona çok yalvardık, hiç fayda etmedi. Yoldaşımı alıp beni yalnız bıraktı.

Arkadaşım hem şişmanlık ve letafetçe, hem de güzelli ve irilik bakımından benim

üç mislimdi.

Bundan böyle o aslan tarafından bu yol kapanmıştır, böyle bir düşman

yüzünden,Padişahım, yol bağlıdır.
Bundan sonra tahsisattan ümidini kes. Ben doğru söylüyorum, doğru söz acıdır.

Sana tahsisat lazımsa yolu temizle. Haydi gel, o pervasızı oradan kaldır!” dedi.

Aslan dedi ki: “Bismillah, haydi gel bakalım, nerede o? Doğru söylüyorsan düş

önüme! Onun da cezasını vereyim, onun gibi yüz tanesinin de. Fakat bu sözün

yalansa seni cezalandırırım.”

Tavşan; onu, kurduğu dolaba düşürmek için kılavuz gibi öne düştü. Nişan koyduğu

bir kuyuya doğru yola çıktılar. Aslana derin bir kuyuyu tuzak yapmıştı. Her

ikisi de kuyunun bulunduğu yere yaklaştılar. İşte sana hilebaz, saman altından

su yürüten bir tavşan!

Su bir saman çöpünü ovaya götürür ama bir dağı nasıl sürükler acaba? Onun hile

tuzağı aslana kemenetti. Ne tuhaf tavşan ki bir aslanı avlıyor!

Bir Musa, Firavun’u askeriyle, başındaki kalabalıkla Nil nehrinde öldürür; Bir

sivrisinek yarım kanadıyla pervasızca başın beynini yarar.

Düşman sözü dinleyenin hali budur. Hasetçinin dostu olanın uğradığı cezayı gör!

Haman’ı dinleyen Firavun’un, Şeytan’ı dinleyen Nemrud’un hali budur.

Düşman her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden, yemden bahsederse

de sen onu tuzak bil! Sana şeker verirse sen bunu zehir bil, bir lütufta

bulunursa onu kahır bil! Kaza gelince kabuktan başka bir şey göremez, düşmanları

dostlardan ayıramazsın.

Böyle olunca yalvarmaya başla, ağlayıp inlemeye, tesbihe, oruca devam et!

“Rabbim, sen gaipleri bilirsin. Günahtan dolayı bizden intikam alma” diye

yalvar, yakar!

“Ey aslanları yaratan! Eğer biz bir köpeklik etmişsek bu pusudan bizim üstümüze

aslanı saldırma! Güzel suya ateş şeklini, ateşe de su letafetini verme!” diye

niyaz et!

Yarabbi, sen kahır şarabıyla insanı sarhoş edersen yok olan şeylere varlık

suretini verir, onları var gibi gösterirsin. Sarhoşluk nedir? Taşı gevher, yünü

yeşim taşı görecek derecede gözün bağlanması, görmemesidir. Sarhoşluk nedir?

Ilgın ağacı göze sandal ağacı görünecek kadar duyguların değişmesidir!

Süleyman’ın büyük divan çadırı kurulunca bütün kuşlar huzuruna geldiler. Onu

kendi dilini anlar, sırrını bilir bir zat bulup huzuruna canla, başla bir bir

koştular.

Bütün kuşlar, cik cik ötmeyi bırakmışlar; kardeşinin seninle konuşmasından daha

fasih bir surette Süleyman’la konuşmaya başlamışlardı. Aynı dili konuşma,

hısımlık ve bağlılıktır. İnsan yabancılarla kalırsa mahpusa benzer.

Nice Hintli, nice Türk vardır ki dildeştirler. Nice iki Türk de vardır

kibirbirlerine yabancı gibidirler. Şu halde mahremlik dili, bambaşka bir dildir.

Gönül birliği dil birliğinden daha iyidir. Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız

yüz binlerce tercüman zuhur eder. Kuşların hepsi, bütün sırlarını, hünerlerine,

bilgi ve işaretlerine ait şeyleri.

Süleyman’a birer birer apaçık söylüyorlar, kendilerini bildirmek ve tanıtmak

için öğünüyorlardı. Bu öğünmek kibirden, varlıktan dolayı değildi. Her kuş, onun

huzuruna varsın, yakınlarından olsun diye öğünüyordu.

Bir kul, bir efendiye kul olmak dilerse hünerinden bir miktarını ona arz eder.

Fakat o efendi tarafından satın alınmayı istemezse kendisini hasta, sağır, çolak

ve topal gösterir. Hüthüdün hünerini arz etme sırası geldi; sanatını ve

düşüncelerini bildirme nöbeti erişti.

Dedi ki; “Ey Padişah, en küçük bir hünerimi kısaca arz edeyim. Kısa söylemek

daha iyidir.”

Süleyman “Söyle bakalım, o hangi hünerdir?” dedi. Hüthüt, “Gayet yükseklerde

uçtuğum zaman, havadan bakınca yerin ta dibindeki suyu görürüm. O su nerededir,

derinliği ne kadardır, rengi nedir, topraktan mı kaynıyor, taştan mı? Hepsini

görür, bilirim.

Ey Süleyman! Ordu kurulacak yeri tayin etmek üzere beni sefere beraber götür”

dedi. Süleyman da “Ey iyi yoldaş! Susuz ve uçsuz bucaksız çöllerde sen bize

arkadaş ol; bu suretle su bulur, seferde yoldaşlara saka olursun” dedi.

Karga, bunu işitince hasedinden ilerleyip Süleyman’a “Hüthüt aykırı ve kötü

söyledi. Padişah huzurunda söz söylemek, edebe aykırıdır. Hele yalan ve

olmayacak söz olursa. Eğer onun böyle bir görüşü olsaydı bir avuç toprak

altındaki tuzağı nasıl görmezdi? Nasıl olur da tuzağa tutulurdu, nasıl olur da

ümitsiz bir halde kafese girerdi?” dedi.

Bunun üzerine Süleyman dedi ki: “Ey Hüthüt! Daha ilk kadehte böyle bulunman

layık mı, akla sığar mı? Ayran içen! Kendini nasıl oluyor da sarhoş gösteriyor,

huzurumda sonu yalan çıkacak bir söz söylüyorsun?”

Hüthüt dedi ki: “ Padişahım, Allah aşkına bu çıplak yoksul hakkında düaAşmanın

söylediği sözü dinleme! Eğer ettiğim dava yalansa işte başımı koydum, boynumu

vur! Kaza hükmünü inkar eden karga, binlerce aklı olsa yine kafirdir. Sende

“kafirler” sözünden “ “ harfi, küfür sıfatlarından bir sıfat bulunsa kadının

ferci gibi şehvet yerisin, pis pis kokarsın .

Eğer kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa ben tuzağı havada da görürüm. Fakat kaza

gelince bilgi, uykuya dalar, ay kararır gün tutulur. Kazanın bu çeşit hilesi

nadir midir ki? Kaza ve kaderi inkar edenin inkarı bile bil ki kaza ve

kaderdendir”.

“Allemelesma” ya bey olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan insanlar

atası, her şeyin adını, nasılsa öylece bilmiş sonunda ne olacaksa sonuna kadar

da agah olmuştu. O, eşyaya ne lakap verdiyse değişmemiştir; çevik dediği tembel

çıkmıştır.

Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü; sonunda kafir olacak adamda ona

belli oldu.

Her şeyin adını bilenden işit; “Allemelesma” remzinin sırrını duy! Bize göre her

şeyin adı, görünüşe tabidir; nasıl görünüyorsa biz, ona öyle deriz. Fakat

Tanrı’ya göre iç yüzüne hakikatine tabidir.

Musa’ya göre sopasının adı asa; Yaratan yanında ise ejderha idi. Bu alemde

Ömer’in adı puta tapan idi, halbuki “Elest” te onun ismi mümindi.

Bizim yanımızda adı meni olan şey, Hak yanında şu benlikle zahir olan süretti.

Bu meni yokluk aleminde vardı; eksiksiz, artısız aynen Allah’ın ilminde

mevcuttu.

Hasılı Allah indinde sonumuz ne olacaksa hakikatte adımız o olmuştur. Tanrı

insana akıbetine göre bir ad koyar. Halkın taktığı ödünç ada göre değil!

Adem’in gözü Allah’ın pak nuru ile gördüğünden adların hakikati ve iç yüzü ona

ayan olur. Melekler onda Hak nurunu görünce hepsi ona yüzüstü secdeye vardılar.

Adını andığım şu Adem’i kıyamete kadar övsem, vasıflarını saysam yine övmekten

acizim! Adem bunların hepsini bildi. Fakat kaza gelince nehyi bilme yüzünden

hataya düştü. Acaba bu nehiy, haram olduğundan mıdır, yoksa korkutmak için mi?

Gönlünce tevili üstün tutunca kendisi hayrette iken tabiatı, buğdaya doğru

koştu. Bahçıvanın ayağına diken batınca hırsız fırsat buldu, esvabını çalıp

kaçtı.

Adem hayretten kurtulup tekrar yola gelince gördü ki hırsız eşyayı iş yerinden

götürmüş! “Rabbena İnna zalemna” deyip ah etmeye başladı. Yani “karanlık bastı

yol kayboldu” dedi.

Bu kaza, güneşi örten bir buluttur. Aslan ve ejderha bile ondan feryat ve figan

etmektedir. “Kaza ve kader zuhur edince bir tuzağı bile görmüyorsam bu yolda

cahil olan yalnız ben değilim ya!”

Zorlamayı bırakıp feryad ü figana koyulan kişi ne kutlu kişidir; o, iyi bir işe

sarılmıştır. Eğer kaza, seni gece gibi sararsa sonunda yine elinden tutacak

odur. Yüz kere canına kastederse yine sana can veren, derdine derman olan

kazadır. Bu kaza yüz kere yolunu kesse de yine senin çadırını göklerin üstüne

kurar. Seni eminlik mülküne götürmek için bu korkutmasını inayet bil!

Bu sözün sonu gelmez, söz de uzadı. Sen tavşanla aslan hikayesini dinle.

Kuyu yanına gelince aslan, tavşanın geri kaldığını gördü. Dedi ki: “Niçin

ayağını geri çektin. Ayağını geri çekme ileri gel!”

Tavşan “Ayağım nerede? Elim ayağım kesildi. Canım tir tir titriyor,yüreğim

yerinden oynadı. Yüzümün rengini görmüyor musun? Altın sarısı gibi. Rengim, ne

halde olduğumu bildiriyor.

Allah yüze “bildirici” demiştir. Onun için ariflerin gözü, yüze dalmış

kalmıştır. Renk ve koku, can gibi haber verir; atın kişnemesi atın mevcudiyetini

bildirir.

Eşeğin sesini kapının sesinden fark edesin diye her şeyin sesi, o şeyi haber

verir. Peygamber insanları ayırt etmek hususunda “insan sözünde gizlidir” dedi.

Yüzün renginde gönül halinden bir nişan vardır. Bana acı sevgimi kalbinde tut!

Kırmızı yüz sahibinin, refah ve saadetine delalet eder, sarı yüz, meşakkat ve

bela içinde olduğunu bildirir.

Elimi, ayağımı alana, yüzümün rengini uçurana, kuvvetimi giderene, çehremi

bozana uğradım. Önüne geleni kırana, ağaçları kökünden, dibinden söküp çıkarana

sataştım. Adamları, hayvanları, cemadat ve nebadatı mat edene rastladım.

Bunlar cüziyattır, küllüyatın da onun yüzünden renkleri sararmış, kokuları

bozulmuştur. Cihan; gah sabredip gah şükrettikçe bağlar, bahçeler gah giyinir,

gah çırılçıplak kalır. Güneş ateş renginde doğmuşken diğer bir saatte baş aşağı

batar; göklerde parıldayan yıldızlar; zaman zaman ihtirake uğrarlar. Güzellikte

yıldızlardan daha parlak olan ay da ince ağrıya tutulup hilal olur. Çok sakin ve

edepli olan bir yeri de sarsıntı sıtmaya düşürür.

Nice dağlar, bu ansızın gelen felaketten dolayı yeryüzüne kumlar gibi

dağılıvermiştir! Ruhla eş olan hava bile kaza baş gösterince veba kesilir,

ufunetlenir:
Ruhun kız kardeşi olan latif su, bir gölcükte sarı, acı ve bulanık bir hale

gelir; azametli ve kibirli ateşi bile bir yel söndürüverir!

Denizin halini de ıstırabından, coşkunluğundan anla, akılının değişik durduğunu,

kalıptan kalıba girdiğini bil! Tanrı rızasını arayıp duran başı dönmüş feleğin

hali de oğullarının hali gibidir:

Gah en altta, gah ortada, gah en tepede. Onda da bölük bölük kutlu ve yomsuz

zamanlar var! Ey külliyat ile karışmış olan, ey insan! Basit cisimlerin halini

de kendinden kıyas et! Külliyatın böyle hastalıkları, böyle dertleri olunca

onların cüzilerinin yüzü nasıl sararmaz?
Hele birbirine zıt olan şeylerden; su, toprak, ateş ve yelden meydana gelmiş

cüzü…

Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz; şaşılacak şey bu koyunun kurda gönül

vermesidir! Sağlık zıtların sulhüdür; aralarında savaşın başlamasını da ölüm

bil!

Allah’ın lütfu, bu aslanla yaban eşeğine, bu iki zıtta, vefakarlık hususunda

bir ülfet vermiştir. Dünya hasta ve mahpus olunca, hastanın fani olmasına

şaşılır mı?”

Tavşan aslana bu çeşit nasihatler verip “Ben bu sebepler yüzünden geriledim”

dedi.

Aslan dedi ki: “Sen bu sebepleri bırak ta şu geriye çekilmenin sebebini söyle,

benim maksadın o.”

Tavşan, O “aslan bu kuyunun içinde oturuyor; bu kalenin içinde bütün afetlerden

emin” dedi.

Aklı olan kimse oturmak için kuyu dibini seçmiştir. Çünkü gönül, sefaları

halvetler.

Kuyunun karanlığı, halkın verdiği karanlıklardan daha iyidir. Halkın ayağını

tutan, halkla karışıp görüşen; başını kurtaramamış, selamete erişememiştir.

Aslan “İleri yürü. Benim açacağım yara, onu kahreder, bir bak , o aslan orada

mı?” dedi.

Tavşan “Ben o ateşten bir kere yanmışım. Sen beni kucağına alırsan, ey kerem

madeni, ancak o vakit yardımınla gözümü açar, kuyuya bakabilirim” dedi.

Aslan onu kucağına aldı. O da aslanın himayesinde kuyuya kadar vardı. Kuyunun

içine, suya bakınca aslanın ve onun aksi parıldadı. Aslan su içinde parıldayan

aksiiini gördü. Suda bir aslan şekliyle kucağında şişman bir tavşan şekli gördü.

Su içinde düşmanını görünce tavşanı bırakıp kuyu içine sıçradı.Kendi kazdığı

kuyuya kendi düştü. Çünkü yaptığı zulüm kendi başına geldi.

Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün alimler böyle dediler:

Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet “daha kötüye daha kötü

ceza verilir” buyurmuştur. Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak

hazırlıyorsun. İpek böceği giiibi kendi etrafını örme; kendine kuyu kazarsan

bari kararlıca kaz! Zayıfları sen yardımcısız, kimsesiz sanma; Kur’andan “İza

cae nasrullah”ı oku.

Sen filsen, düşmanın senden ürkmüşse sana ceza olarak işte ebabil kuşu gelip

çattı.

Yerde bir zayıf aman dilerse, gökyüzü askerleri birbirlerine karışırlar. Sen

birisini dişinle ısırıp da kan içinde bırakırsan diş ağrısına tutulunca ne

yaparsın?

Aslan, kuyuda kendisini görünce hiddetinden o anda kendini düşmanından ayırt

edemedi. Kendi aksini kendi düşmanı sandı,
hulasa kendine kılıç çekti.

Ey Adam! İnsanlarda gördüğün bir çok zulümler, senin huyundur; sen kendi huyunu

onlarda görüyorsun.

Senin varlığın, nifakın, zulmün, gafletin onlara aksetmiştir. Sen o sun, sen

kendini yaralamaktasın. O anda lanet ipliğini kendine kendin dokuyorsun!

O kötülüğü sen kendinde açıkça görmüyorsun. Görsen kendine kendin candan düşman

olurdun. Ey(BibBiiiiiib Kafa)kendine saldıran o aslan gibi sen de kendine saldırıyorsun.

Ahlakının künhüne erişir, hakikatini anlarsan o adam olmamazlığın senden

olduğunu bilirsin. Aslan; başka bir aslan gibi görünen şeklin, kendi aksinden

,ibaret olduğu kuyu dibinde zahir oldu. Bir zayıfın dişini söken, o ters gören

aslanın işini işlemektedir.

Ey başkasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördüğün kendi beninin aksidir, ondan

nefret etme! “Müminler birbirinin aynasıdır”. Bu haberi Peygamberden rivayet

etmediler mi?

Gözünün önüne gök renkli bir cam koymuşsun, o sebepten alem sana gök görünüyor.

Kör değilsen bu körlüğü kendinden bil. Kendine kötü de başkasına deme!

Eğer mümin Allah nuru ile bakmamış olsaydı; gaip mümine bütün çıplaklığı ile

nasıl görünürdü? Fakat sen Allah nuru ile değil Allah ateşi ile baktığından

kötülükte kaldın iyilikten gafil oldun.

İyiliği kötülükten ayırt edemedin, kötülükten de gafil oldun; iyilikten de. Ey

gama kedere dalmış adam! Azar azar ateşe nur serp ki ateşin nura dönsün.

Ya Rabbi, sen de o tertemiz suyu serp de alemin şu ateşi tamamıyla nur olsun.

Denizin suyu hep ferman altındadır; ya Rabbi su da senindir, ateş de.
Sen istersen ateş, latif su olur; dilemezsen su bile ateş kesilir. Bizim şu

niyazımızı da yine sen ilham etmektesin. Zulümden kurtulmamız, senin ihsanındır.

Sen bize bu isteği, biz istemeksizin verdin, hadsiz, hesapsız ihsanlar da

bulundun.

Tavşan kurtulduğuna sevinerek ovaya, av hayvanlarına koştu. Aslanın kuyuda

öldüğünü görünce çayıra doğru güle oynıya gitmekte idi. Ölümün pençesinden

kurtulduğundan ayağı yerden kesilmiş, sevinmiş; el çırpmakta, dallar, yapraklar

gibi yeşermiş neşelenmiş, oynamaktaydı.

Dallar, yapraklar toprak hapsinden kurtulunca başlarını yükseltir, rüzgarın eşi

arkadaşı olurlar. Yapraklar, daldaki tomurcukları yarıp çıkınca ağacın ta üstüne

çıkarlar.

Her meyve ve her yaprak, tomurcuğunun diliyle Allah’ın şükrünü terennüm eder.

Bizim aslımızı ihsan sahibi Allah yetiştirdi, nihayet ağaç kalınlaştı, doğrulup

yükseldi de. Su çamur içinde olan canlar da bataklıklardan, su ve çamurdan

kurtulunca gönülleri sevinç dolu bir halde.

Allah aşkının havasında raks ederler; ayın on dördü gibi noksansız ve tam bir

hale gelirler. Tenleri oynayıp durur, ya canları ne haldedir? Sorma! Tamamı ile

can olanlara gelince; onları hiç sorma (anlatmaya imkan yok!)

Tavşan aslanı zindana soktu, aslan için ne ayıp şey; bir tavşancıktan geri

kaldı! Böyle bir ayıba sahip olduğu halde şaşılacak şey şurasıdır ki bir de

kendisine Fahrettin lakabını takmalarını ister!

Ey kişi! Sen bu dünya kuyusunun dibinde mahpus kalan bir aslansın. Tavşan gibi

olan nefsin seni nasıl kahretti? Senin tavşan nefsin sahrada yiyip içmekte, zevk

ve sefa etmekte. Sen ise şu dedikodu, bahis ve münakaşa kuyusunun dibindesin!

O aslan avcısı tavşan, av hayvanlarının bulunduğu yere koşup “birbirinizi

muştulayın. Size müjdeci geldi. Müjde ey zevki sefaya dalmış olanlar! Müjde ki o

cehennem köpeği, geldiği cehenneme gitti.

Müjde! Allah, o can düşmanının dişlerini söktü. Pençesiyle nice başlar ezen

düşmanı, ölüm süpürgesi çerçöp gibi süpürdü gitti” dedi.
O zaman bütün hayvanlar, sevinçli bir halde gülüp oynayarak, onun yüzünü

öptüler. Etrafına halka oldular. O çırağ gibi ortalarındaydı. Bütün sahradakiler

ona secde ettiler.

“Sen gökten inen bir melek misin, yoksa peri misin? Hayır ne meleksin ne peri!

Sen, erkek aslanların azrailisin! Ne olursan ol; canımız sana kurban olsun! Ona

galip geldin, elin kolun sağ olsun!
Allah bu suyu senin arkından akıttı; eline koluna aferin. Bir daha söyle! Onu

hile ile nasıl inandırdın; o zalimi düzenle nasıl kahrettin?
Bir daha söyle ki hikayen dertlere derman, canlara merhem olsun! Bir daha söyle

ki o sitemkarın zulmünden canlarımızda yüz binlerce yaralar var” dediler.

Tavşan dedi ki: “Ey ulular! Allah yardım etti, yoksa dünyada bir tavşan kim

oluyor ki? Koluma kuvvet, kalbime kudret verdi, cenneti, huriyi kucağıma attı.

Üstünlükler Hak’tan gelir, hallerin değişmesi de ondandır. Hak; bu kuvvet

kudreti zan ve yakin ehline nöbetleşe göstermektedir.

Ey ikbal nöbetine erişen! Kendine gel, sevinme! Sen nöbetle mukayyetsin, hürlük

taslama! Saltanatı nöbetten üstün olan, ikbali ebedi bulunan nöbet davulunu yedi

yıldızdan üstün bir yerde çalarlar.



Nöbetten üstün olanlar, baki padişahlardır; onlar daima ruhlara sakidir. Bir iki

gün su içmeyi terk edersen ağzını ebediyet şarabına daldırır, o hakikat şarabını

içersin.

-----------
Kaynak :
çeşitli internet sayfalari

israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,383

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Wednesday, January 11th 2017, 7:53pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,947

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

3

Monday, January 16th 2017, 3:55am

Tesekkkkürharikaulade

4

Monday, January 16th 2017, 3:55am

Tesekkkkürharikaulade

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,947

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

5

Monday, January 16th 2017, 1:33pm

Yorumunuz için Teşekkürler

6

Monday, January 16th 2017, 1:33pm

paylaştığıniz için Teşekkür ederim ellerinize sağlık.

Kullanılmış Etiketler

Çalışmak mı?, Tevekkül, Tevekkül mü?

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi