Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Saturday, December 17th 2016, 4:32pm

İlham ne demektir? Dini açıdan ilhamın bir bağlayıcılığı var mıdır? Vahiy ile ilhamın farkı nedir?



İlham ne demektir? Dini açıdan ilhamın bir bağlayıcılığı var mıdır? Vahiy ile ilhamın farkı nedir?

İlham nedir?
Kelime olarak ilham, “bir şeyi birden yutturmak” anlamında olup, ıstılah olarak

“kalbe bir takım mana ve fikirlerin ilkâ edilmesi” anlamında kullanılır.

“Allah’ın, kulun kalbine bıraktığı şey”, “feyz yoluyla kalbe bırakılan şey”

tarzında da ifade edilmiştir.

Istılahî anlamdaki vahiy, peygamberlere has bir keyfiyet iken, ilham daha umumî

bir karakter taşır. Veli kulun kalbine gelen ilham, meleklere yapılan ilham,

hatta arı gibi hayvanlara yapılan ilhama kadar şümullü bir ifadedir.

Kur’an-ı Kerim’de “ilham” kelimesi sadece Şems suresi 8. âyette geçer. Bu

surenin başında yüce Allah, güneşe ve aya, gündüz ve geceye, sema ve arza

kasemden sonra,

“Nefse ve onu en güzel bir biçimde şekillendirip fücur ve takvasını ilham

edene yemin ederim ki, nefsini arındıran muhakkak kurtulmuştur. Onu kirleten de,

hüsrana uğramıştır” buyurur. (Şems, 91/8-10)

Bu âyetler, insan nefsinin fücur ve takvaya kabiliyetli olduğunu beyan

etmektedir. İnsan, nefsini hayra da, şerre de yönlendirebilir.

İnsanın terkîbi ulvî ve süflî alemden gelmiştir. Bundan dolayı insan, nefsi

itibarıyla süfliyata meyyal, ruhu itibarıyla ise, ulviyâta müştaktır.

Surenin başında “güneş ve aya, gündüz ve geceye, sema ve arza” yemin edilmesi,

insanın fücur ve takvadaki haline bir işaret gibidir. Yani, insan nefsi ya güneş

gibi nuranî veya ay gibi zulmanîdir. Ya gündüz gibi aydınlık veya gece gibi

karanlıktır. Ya sema gibi ulvî veya arz gibi süflîdir. İnsanı bu şekilde

yükselten veya alçaltan, nuranî veya zulmanî yapan, fiillerine temel teşkil eden

ilhamlardır. Çünkü insan nefsi, hem hayırlı ilhamlara, hem de şerli ilhamlara

bir alıcı durumundadır. Allah’ın ve meleğin ilhamına muhatab olduğu gibi,

şeytanî bir ilham olan vesveselere de muhatab olmaktadır. Allah’ın nefse fücur

ve takvayı ilham etmesi ise, hayır ve şerri ona bildirmesi anlamındadır.

İlham da vahiy gibi sübjektif bir yapı arzeder. İlhamın keyfiyeti, tatmayanlarca

bilinmez. Fakat onun bu bilinmezliği, kendisi hakkında fikir yürütmemize engel

değildir. Bu nedenle, ilhamın keyfiyetiyle ilgili bazı görüş ve tecrübeleri

kaydetmekte fayda görüyoruz:

“İlham, vicdanda ani bir surette belirir. Nereden geldiği his ve idrâk

olunmaz. Açlık, susuzluk, üzüntü ve sevinç duyguları vicdanda nasıl duyuluyorsa,

ilham da aynı şekilde duyulur.” (Gölcük, s. 291)

Böyle ani gelen bir ilham, beklenmedik ruhî, coşkun bir istila gibidir. Bundan

dolayı da, kalbî hassasiyet ve aklî titizlik daima onu almaya hazır olmalıdır.

Yoksa “Nurlar senin üzerine gelirler ve kalbini kainat içindeki eserlerin

suretleriyle dopdolu görünce geldiği gibi giderler. Kalbini ağyarın

suretlerinden boşalt ki, maarif ve esrar ile doldurasın.” (İskenderanî, s. 130)

İşârî tefsîr ekolünün mümtaz simalarından Bursevî kendi ilham tecrübelerinden

bahsederken şöyle der:

“Nefsimizde tattık ki, ilham ve hitab bazen Arapça lafızla, bazen de Farsça

veya Türkçe olarak geliyordu.” (Bursevî, IV/193)

Menar tefsirinde ise,

“Kişi, firaset, ilham gibi gizli ruhî idrak vasıtalarıyla bir bilgiye

ulaşabilir. Bu, çoğu kere ruha bazı levhaların açılması şeklinde olur. Bunun

kesinliği, ancak vukûundan sonra anlaşılır. Böyle bir ilham, bazı keskin gözlü

kimselerin başkalarının görmediği çok uzak mesafeyi görmeleri gibi bir

haldir.”(Abduh, VII/422-423)

ifadeleriyle, ilhamın, çok özel bir bilgi türü olduğu vurgulanır.

Fakat gayb, derece derecedir. Gaybın en derin noktasını ne bir peygamber, ne de

bir veli bilemez. Ezelî kaderin vukua çıkma, tezahür etme zamanı yakınlaştıkça,

o hadise gayb hazinesinden yavaş yavaş ayrılıp, insanın kavrayış ufkuna, dünya

semasına doğru gelir. Denizin ta dibindeki cisim görünmez. Ama dipten ayrılıp

yüzeye doğru gelen cisim, yüzeye yaklaştıkça kuvvetli gözler tarafından görülür.

İşte gaybın, derinliklerinden ayrılıp şehadet âlemine doğru yaklaşan olayları

da, basiret gözü açık olan bazı keşif erbabı görebilir.

Allah’ın veli kulları ilhama mazhar oldukları gibi, hassas ruhlu sanatkârlar,

şairler, kendi sahasında fani olmuş ilim adamları da ilhama mazhar

olmaktadırlar. Bunlar, hayatın günlük akışı içinde başkalarının göremediğini

görürler, sezemediğini sezerler, hissedemediğini hissederler. Bir başka

ifadeyle, bilginin bambaşka bir boyutunda yer alan kimi sezgiler ve dimağlar,

bize göre verimsiz gibi gelen bir zeminden diriltici sular, ilâhî temaslar elde

edebilirler.

Hatta, belli bir meseleyi, uzun bir müddet çok uğraşmamıza rağmen çözemezken,

bir gün aniden onun çözümünü içimizde buluruz. Bütün bilgi basamaklarını

atlayarak bizi ani bir şekilde sonuca ulaştıran bu kabiliyetimiz hadsden

(sezgiden) başka bir şey değildir.

Her insanda bilkuvve mevcut olan böyle bir sezgi, şair ve sanatkârlarda, ilim

adamlarında çok daha hassastır. Bugün beşeriyetin istifade ettiği ilim ve

teknoloji ürünleri, çoğu kere böyle sezgilerin neticesidir. Bunları, sadece

zekânın eseri görmek yanlış olacaktır. Dâhi insanlar, kendilerinde bulunan

gözlem ve anlama gücünden başka, sezgileri ve mucid muhayyileleri ile başkaları

için gizli olanı sezer, görünüşte ayrı olan olaylar arasındaki ilişkileri anlar,

gizli bir hazinenin varlığını tahmin ederler.

“Mülhem keşşaflar” diyebileceğimiz bu kişiler, kendi sahalarında âdeta fâni

olmuşlardır. Bütün dünyalarında araştırdıkları mesele vardır. Her şeye o

zaviyeden bakarlar. Bir müzisyenin dünyası notalardan meydana gelmiştir. Bir

ressamın dünyası, renkler ve şekiller dünyasıdır. Mesleğinde fâni olmuş bir

kimyacının nazarında âlem büyük bir laboratuardır. Bir şairin dünyası,

kelimelerin armonisinden örülüdür. Bunlar ve benzerleri, kendi branşlarının

gemisinde, sisle örtülü sırlar okyanusunda ilerlerken, zaman zaman ilerdeki

kayaları hayal meyal görür gibi olurlar. Ardından tekrar bir sis etrafı kaplar.

Bazen de bir rüzgâr eser, bütün sis bulutlarını dağıtır. Önlerindeki kayaları ve

ilerdeki kıyıları onlara açık ve net olarak gösterir. Böylece kayalardan

aşarlar, kıyılardan geçerler. Gerçeğin yeni ufuklarına doğru kürek sallarlar.

Şöyle veya böyle, kendisine bu tarz ilham gelen birisi şiirde yeni bir ufka

açıldığı gibi, kendini sanatına adamış mülhem sanatkârlar, kendini ilmî

keşiflere adamış mülhem keşşaflar da bir gün kendilerini yepyeni bir iklimde

bulabilmektedirler.

Kevnî sırlara dalmak isteyenlere kâinat sırları açıldığı gibi, ilâhî sırlara

ermek isteyenlere de, marifet nurları saçılacaktır.
İlham ne derce bağlayıcıdır?

İlhama mazhariyetle elde edilen bilgi, çoğu kere o şahsı ilgilendiren cüzî

şeyler içindir. Yani, ya sıkıntılı halinde gelen bir teselli veya içinden

çıkamadığı bir müşkilin halli veya kendisi ve çevresiyle ilgili geleceğe yönelik

bir müjde şeklindedir.

Bu tarz bir ilhamın değeriyle ilgili olarak ekseriyetin görüşü, ilhamın

başkasını bağlayıcı bir bilgi türü olmadığıdır. Taftezanî “Akaid” metninde geçen

“İlham, ehl-i hak nezdinde bir şeyin sıhhatini bilme yollarından değildir”

cümlesini şöyle açıklar:

“Müellif bununla “İlham, bütün insanların kendisiyle ilim elde ettiği ve

başkasını bağlayıcı bir sebep değildir” manasını murad etmiştir. Yoksa şüphesiz

ilham yoluyla her hâl ü karda bir ilim elde edilmektedir.” (Taftezanî, s.13-14)

Diğer bir ifadeyle, “kelâmcılar, ilhamın vukuunu değil, bu yolla elde edilecek

bilginin, başkası için delil olacağını kabul etmezler.” (Çelebi, s. 249)

Meselâ birisi “kalbime ilham edildi ki, şu tarihte şu olay olacak” dese, onun bu

ilhamı başkasını bağlayıcı bir hüküm taşımaz. Bu ilhamının hükmü zamana

bırakılır. Zaman onu ya tasdik eder veya yanlış gördüğünü ortaya koyar.

Kalbine ilham gelen kişi, bunun ilâhî menşeli olduğunu hissederse, kendisi

onunla amel eder. Nitekim Hz. Musa’nın annesi kalbine gelen ilhama göre hareket

etmiş, küçük Musa’yı sandık içinde Nil’in sularına bırakmıştır.

Bu noktada şunu da belirtmek isteriz ki: İnsanın kalbi sadece Rahmanî ilhamlara

yönelik bir alıcı durumunda olmayıp, şeytandan da ilham almaya kabiliyetlidir.

Bundan dolayı, ilhama mazhar olan kişi, eğer dinin hükümlerini iyi bilmiyorsa,

şeytanların oyuncağı olabilir. Kalbine gelen şeytanî ilhamı, Rabbanî zannedip

hem sapar, hem de saptırır.

Anlatılır ki, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a biri “Peygamberlik iddiasında bulunan

yalancı Muhtaru’s- Sakafî kendisine vahiy geldiğini iddia ediyor” deyince İbn-i

Ömer “Doğru söylemiş” der ve şu âyeti okur:

“Şüphesiz şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini

vahyederler.” (En’am, 6/121)

Yani, vesvese yoluyla ilham ederler. Ehl-i imanla mücadele etmeleri için

telkinde bulunurlar. (İbnu Kesir, II, 170)

Demek ki, bilhassa şeytan fikirli insanlar, şeytanî ilhamlara maruz kalırlar.

Şeytan, ehl-i imana vesvese verip günahlara sevketmek istediği gibi, ehl-i küfre

de mesajlar gönderir, ehl-i imanla uğraşmalarını sağlar.

“İmansızlıkla şeytanet arasında bir cazibe vardır. Korusuz bahçeye haşerat

musallat olduğu gibi,

“Görmedin mi biz, kâfirlerin üzerine kendilerini iyice (azgınlığa) sevkeden

şeytanları gönderdik.” (Meryem, 19/83)

medlulünce, imansız kalplere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar

şeytaneti sever. Şeytanî hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız,

hayırsızla düşer kalkar. Eşkiyanın reisi, en büyük şaki olur. Bunun gibi,

imansızların bütün temayülleri şeytanette olduğundan, önlerine şeytanlar düşer,

başlarına şeytanlar geçer.” (Yazır, III/2148 )

Günümüzde, memleket çapında ve dünya çapında ehl-i imanla uğraşanları gördükçe,

üstteki âyetin manasını daha iyi anlayabiliyoruz.
Vahiy – ilham farkı

Vahiyle ilham arasındaki farkları bilmek, ilhamın değerini ve keyfiyetini

anlamamıza yardım edecektir. Şöyle ki:

1. İlham, mutasavvıflarca ve bazı kişilerce bir delil sayılabilir. Ancak o,

çoğunluğu bağlayan bir hüccet değildir.

2. Vahyin kaynağı kesin olarak ilâhî olmakla birlikte, ilhamın kaynağı her zaman

ilâhî olmayabilir. Onun için, vahiy katî olup, ilham zannîdir. Çünkü, vahiy

melek vasıtasıyla gelir. Melekte hata ihtimali yoktur. Fakat kalbin akıl ve

nefisle alakası olduğundan, bunlardan etkilenir. Bundan dolayı, o meyanda

yanılmalar olabilir.

3. Vahiyde mündemic olan risalet, bütün beşeriyete aittir. Halbuki ilham,

yalnızca buna mazhar olan şahsa mahsustur. Vahiy, bütün âlemi aydınlatan güneş

gibidir. İlham ise, sadece ilhama mazhar kişiyi aydınlatan bir lamba gibidir.

4. Vahye mazhar olan peygamber, aldığı vahyi insanlara tebliğle mükellefdir.

Hâlbuki bir veli, kalbine gelen ilhamı tebliğe memur değildir. Hatta çoğu kere

gizlemesi daha efdal olmaktadır.

5. Vahiy gölgesizdir, safidir, peygamberlere hasdır. İlham ise, gölgelidir.

Renkler karışır. İnsandan başka, melekler ve hayvanların da mazhar olduğu bir

keyfiyettir.
Hz. Musa’nın Annesi

Kur’an-ı Kerim, Hz. Musa’nın annesine gelen ilâhî ilhamdan bahseder. Şöyle ki:

Hz. Musa dünyaya geldiği sıralarda Mısır’a hükmeden Firavun, Benî İsrail’in

erkek çocuklarını öldürtmektedir. Oğlunun da öldürülmesinden endişe eden Hz.

Musa’nın annesine şu ilâhî teselli gelir:

“Çocuğunu emzir, Onun başına bir şey gelmesinden korktuğunda onu (sandık

içinde) denize bırak. Korkma ve üzülme! Biz onu tekrar sana kavuşturacağız ve

onu peygamberlerden yapacağız.” (Kasas, 28/7)

Hz. Musa’nın annesine gelen bu ilham, onu teselli edici ve yönlendirici bir

keyfiyet arzetmektedir. Aynı zamanda ileriye yönelik iki müjdeyi taşımaktadır.

Bu iki müjde, Musa’nın annesine geri döndürülmesi ve küçük Musa’nın, ilerde bir

peygamber olacağıdır. Musa’nın annesine il­hamın nasıl ve ne şekilde geldiği

meçhulümüz olmakla beraber, bunun rüyada bildirilmesi, ya da Hz. Meryem’de

olduğu gibi, melek gönderilmesi şeklinde olabilir.

Bu şekilde bir ilhama mazhariyeti, sadece Musa’nın annesine has bir olay olarak

görmek hatadır. Benzeri durumlarda böylesi ilhama mazhar pek çok kişi vardır. Bu

ilhamlar, Musa’nın annesi örneğinde olduğu gibi, “teselli edici, yönlendirici ve

gelecekten haber verici” özellikler taşımaktadır.


Vahiy nedir? Vahyin mahiyeti ve çeşitleri nelerdir? Kur'an'da vahyin çeşitleri

geçmekte midir?

Vahyin Tanımı:

"Vahiy" kelimesi (VHY) fiilinin mastarı olup lügatte, gizli konuşmak, emretmek,

îma ve işaret etmek, acele etmek, seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak ve ilham

gibi anlamlara gelmektedir.( el-Cevherî, es-Sihah; ibn Manzûr, Lisânü'l-Arab,

"VHY" maddesi.)

Bu kelime, Kur'an'da Allah'a ait bir fiil olarak kullanıldığı gibi, Allah'tan

başkası için de kullanılmıştır. Bu sebeple sözlük anlamı itibariyle vahiy

kavramı: İlâhî ve gayr-ı İlâhî vahiy şeklinde iki çeşit olarak tespit

edilmektedir.(Cerrahoğlu, ismail, Tefsir Usûlü, 37; Turgut, Ali, Tefsir Usûlü ve

Kaynakları, 79-80.).

Gayr-ı İlâhî Vahiy

Gayr-ı İlâhî vahiy için aşağıdaki ayetler misal olarak zikredilebilir:

"Zekeriyya, mabetten kavminin karşısına çıkarak onlara: ‘Sabah- akşam

tespihte bulunun’ diye vahyetti." (Meryem, 19/11)

Bu ayette, vahiy kelimesi îma ve işaret anlamında kullanılmıştır.

"Biz böylece her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar,

aldatmak maksadıyla birbirlerine yaldızlı sözler vahyederler."(En'am, 6/112.)

Burada söz konusu edilen vahiy kelimesi, fısıldamak, gizlice söylemek

anlamındadır. (Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 37?).

İlâhî Vahiy


Allah tarafından yapılan vahyin “ilâhî vahiy” kavramını kendi arasında tekvînî,

ilhâmî ve teşriî/hakîkî vahiy şeklinde değişik kısımlara ayırmak mümkündür.

Tekvînî vahiy: Tekvinî vahiy, cansız varlıkların hususi görevlerini bildiren bir

vahiy şeklidir. Hususi vazifelerini kendilerine bildiren Allah, bunu vahiy

kelimesiyle ifade etmiştir. Kur’an’da bu vahiy çeşidi, göklere ve yere yapılan

vahiy olarak kendini göstermektedir. İlgili ayetler şöyledir:

“Allah böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe

görevini vahiy etti.” (Fussilet, 41/12.)

“Yeryüzü o şiddetli sarsıntı ile sarsıldığı, içindeki ağırlıklarını çıkarıp

dışarı attığı, ve insan: “Bu yere de ne oluyor?” dediği zaman, işte o gün yer,

üzerinde olup biten her şeyi anlatır. Çünkü Rabbin ona vahiy etmiştir." (Zilzal,

99/1-5).

Teşriî Vahiy: İnsanlık camiasından seçilip görevlendirilen peygamberler

vasıtasıyla, insanların ve de cinlerin dünya ve ahiret hayatlarının mutluluğu

için prensipler koyan ilâhî mesajlardan ibarettir. Buna hakikî vahiy de denilir.

Hakîki/Teşriî vahiy kavramı; "Allah tarafından peygamberlere vasıtalı veya

vasıtasız olarak ulaştırılan vahiy” olarak da tanımlanabilir.

Hz. Peygamber (a.s.m)'e vahyin gelişi, değişik şekiller arz etmektedir.

Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

a. Rüya-yı sâdıka:

Hz. Âişe (ra)'nin belirttiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.m)'e gelen ilk vahiy,

rüya şeklinde tezahür etmiştir. Hz. Peygamber (a.s.m)'in gördüğü rüyalar,

sabahın aydınlığı gibi ortaya çıkardı.( Buhârî, Bed'ü'l-vahy, 3.)

b. Hz. Cebrail'in görünmeden vahiy getirmesi:

Bazen olur ki, Hz. Peygamber (a.s.m) uyanıkken, melek görünmeksizin onun kalbine

vahiy ilka ederdi. Buna bir çeşit teşriî ilham da denilebilir. Çünkü söz konusu

vahiy, bir Kur’an ayeti olmamakla beraber yine de teşriî bir mesaj ihtiva

etmektedir:

"Rûhu'l-Kudüs kalbime şu sözü fısıldadı: Hiçbir nefis rızkını tastamam

almadıkça ölmez. Öyleyse Allah'tan sakının da rızkınızı güzel ve meşru yollardan

arayın."(Suyutî, İtkan, I/59; Aclûnî, Keşfu'l-hafa, I/231)

mealindeki hadis-i şerif, vahyin bu çeşidine işaret etmektedir.

c. Hz. Cebrail'in insan suretine girerek vahiy getirmesi (Buhârî, Bed'ü'l-Vahy,

2).

İmân, İslâm ve ihsandan bahseden meşhur Cibril hadisi, bu çeşit vahyin bir

örneğini göstermektedir.(Buhârî, İman, 57). Tarih ve siyer kitapları, Hz.

Cebrail (as)'in insan şeklinde temessül ettiği zaman, çoğunlukla sahabilerden

Hz. Dihye (ra) suretinde geldiğini bildirmektedirler. (Keskioğlu, Osman,

Kur'a'n-ı Kerim Bilgileri, 30.).

d. Meleğin çan sesine benzer bir sesle hitap etmesi:

Hz. Âişe’nin bildirdiğine göre, Efendimiz (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Bazen bana çan sesine benzer bir sesle hitap edilir. Bu bana en ağır gelen

vahiy şeklidir. Melek benden ayrılıp giderken, ben de gelen vahyi tastamam

hıfzetmiş olurum." [Buhârî, Bed'ü'l-Vahy, 2; vahyin çeşitleri için ayrıca bk.

İbn Kayyım el- Cevzî, Zâ'du'l-Meâd, (trc. Şükrü Özen), I/24-25.].

"Allah'ın vahiy ile veya perde arkasından, yahut bir elçi gönderip ona kendi

izniyle dilediği şeyi vahiy etmesinden başka bir suretle konuşması hiç bir

insana müyesser olmaz. O yücedir, hikmet sahibidir."(Şûrâ, 42/51)

ayetinde vahyin üç şekline vurgu yapıldığı gibi, vasıtalı /vasıtasız vahiy

çeşitlerine de işaret edilmiştir.(bk. Subhi Salih, 25.).

"Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da

vahyetttik. Ve İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Yakûb'a, Esbat'a (onların

torunlarına), İsa'ya, Eyyûb'e, Yûnus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik.

Davud'a da Zebur'u verdik."( Nisâ, 4/163)

ayeti hakiki vahyin bütün peygamberler için ortak bir değer olduğunu

göstermektedir.

Vahyin Hakikati/Vahiy Mesajının Amacı:

“Cinleri ve insanları sırf beni tanıyıp, bana kulluk etsinler diye

yarattım.” (Zariyat, 51/50).

ayetinde ifade edildiği üzere, bütün maksadı kendisinin zât, sıfat ve isimlerini

tanıtmak olan yüce Yaratıcı, ilim, irâde, hayat ve kudret gibi sıfatlarını

fiilleriyle, sanatlarıyla tanıttığı gibi; bu isim ve sıfatları en kısa yoldan

tanıtan tekellümü/konuşması ile de gösterecektir. (Nursi, Şualar, s.103). İşte

yüce Allah'ın, fiillerinin yanında kelâmı ile de kendini tanıtmak üzere

insanlardan şeçkin olan bazı şahsiyetlerle konuşması, vahyin hakikatini ve

gayesini ifade etmektedir.

Asrımızın en büyük allamelerinden olan Bediüzzaman Said Nursi’ye göre, yüz bin

peygamberin ittifakla haber verdiği, semavî kitap ve sahifelerin delilleriyle

gösterdiği vahyin hakikati ve Vahiy mesajının amacı, beş ışıklı bir yolla gündüz

gibi ispat edilebilir. (bk. Şualar, Yedinci Şua)

Tenezzül-ü İlâhî:

“Tenezzül-ü İlâhî” kavramı, Yüce Allah’ın kendi icadı olan yaratıklarıyla,

özellikle ahsen-i takvimde yarattığı insanlarla, onların hak ilahı olarak

konuşmaya tenezzül buyurması anlamına gelir.

Bütün canlı mahlûklarını konuşturan ve konuşmalarını bilen yüce Allah'ın

kendisinin de konuşmasıyla onların konuşmalarına iştirak etmesi, ulûhiyet ve

rubûbiyetinin/yaratıcılık ve idareciliğinin, hak mabut ve ilahlığının gereğidir.

Allah'ın insanlarla konuşması demek, onların anlayacağı şekilde, akıllarının

seviyesine göre onlara hitap etmesi, O'nun bir Yaratıcı olarak yaratıklarına

karşı merhametiyle tenezzül buyurmasıdır.

Teârüfü Rabbanî:


“Teârüfü Rabbanî” kavramı, Yüce Allah’ın bütün varlıkları yaratan, sevk ve idare

eden bir idareci/alemlerin Rabbi olarak, tenezzül buyurup kendini mahlukatına,

bir lütuf olarak, tanıtmasını ifade etmektedir.

Kendini tanıttırmak için, kâinatı bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa

hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemalâtını söylettiren, sonsuz ilim

ve kudretini ilan eden yüce Allah, elbette kendi sözleriyle de kendini

tanıttıracaktır.

Mukabele-i Rahmanî:


“Mukabele-i Rahmanî” kavramı, Rahman ve Rahim olan Yüce Allah’ın, her şeyleriyle

kendisine muhtaç olan insanların isteklerine, -merhamet buyurup- karşılık

vermesi anlamındadır.

Mevcudatın en seçkini, en nazlısı ve yaratıcısına en müştakı olmakla beraber

onların en fakiri, en acizi ve en muhtacı olan hakîkî insanların isteklerine ve

şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi, kelâmıyla da mukabele etmek/onların

isteklerine karşılık vermek yaratıcılık vasfının gereğidir.

Mükâleme-i Sübhanî:

“Mükâleme-i Sübhanî” kavramı, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Yüce

Allah’ın, her türlü kusurdan uzak olan vahiyle yaratıklarıyla -özellikle

insanlarla- konuşmasını ifade etmektedir.

İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan konuşma sıfatı,

elbette kuşatıcı, sonsuz bir ilim, sermedî/daimî, tükenmez bir hayatı taşıyan

yüce Allah’da, kapsamlı, sonsuz, sınırsız ve sürekli bir şekilde bulunur. İşte

vahiy de bu sonsuz mükâlemenin bir tezahürüdür/bu sayısız konuşmanın bir

yansımasıdır.

İş'âr-ı Samedânî:

“İş'âr-ı Samedânî” kavramı, hiçbir şeye muhtaç olmayan Yüce Allah’ın, her yönden

kendisine muhtaç olan yaratıklarının -özellikle de insanların- bu ihtiyaçlarını

yerine getiren bir merci olarak, varlığının en kuvvetli belgesi olan

konuşmasıyla kendini onlara bildirmesi, her an ilim ve kudretiyle yanlarında

hazır ve nazır olduğunu hissettirmesi anlamına gelmektedir.

Yaratıklar içerisinde en sevimli, en sevecen, hayatında en endişeli/en kaygılı,

sırtını vereceği bir istinat noktasına en muhtaç, sahibini ve yaratıcısını

bulmaya en müştak olan –insanoğlu gibi- mahluklarının ruhlarına bir iştiyak, bir

muhabbet vermekle beraber, onları fakir ve âciz yaratan Allah'ın, aynı zamanda

her derde devayı yetiştirebilecek bir kuvvet ve kudrete sahip olan kendi zâtını

onlara konuşması ile bildirmesi, Ulûhiyetinin bir gereğidir. (bk .Nursi,

a.g.e.).

VAHY


Gizli konuşma, işaret etme, emretme, ilham etme, ima etme, fısıldama, mektup

yazma, el-çi gönderme, acele etme, seslenme. Yüce Allah'ın vasıtasız olarak veya

değişik vasıtalarla emirlerini peygamberlerine bildirmesi anlamında bir Kur'ânî

terim.

"Vahiy" kelimesinin yukarıdaki anlamlarda kullanıldığına ait Kur'ân-ı Kerîm'de

bir çok örnek vardır. Bunlar şöylece sıralanabilir:

"Zekeriyya mihraptan kavminin karşısına çıkıp sabah akşam rablerini tesbih

etmelerini vahyetti" (Meryem, 11). Buradaki vahiy kelimesi ima etmek, işaret

etmek anlamında kullanılmıştır;

"Biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlar birbirlerini

aldatmak için süslü ve yaldızlı sözler vahyederler" (el-En'am, 6/112).

Şeytanların birbirlerine vahyetmesi; fısıldama, gizli konuşma anlamlarında

kullanılmaktadır;

"Şeytanlar dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler" (En'am, 6/121).

Bu ayetteki "vahiy" kelimesi teşvik etme, telkin etme, söyleme, anlamlarında

kullanılmıştır:

Her gökte ona ait emri vahyetti" (Fusılet, 41/12); "Çünkü Rabbin kendisine

vahyetmiştir" (en-Zilzal, 99/5) âyetlerinde geçen "vahiy" kelimesi de emretmek

anlamında kullanılmıştır; "Bana ve Resûlüme iman edin, diye vahyetmiştim" (el-

Maide, 5/111) âyetinde zikredilen "vahiy" kelimesi ima etme, emretme, manalarını

ihya etmektedir.

Musa'nın anasına: "Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu denize bırakıver,

korkma ve mahzun olma. Çünkü biz onu geri vereceğiz ve kendisini peygamber

yapacağız" diye vahyetik" (el-Kasas, 28/7). Bu âyette geçen "vahiy" kelimesi de

ilham ve rüya anlamlarında kullanılmaktadır.

Vahyin Geliş Şekilleri


Vahyin geliş şekilleri hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de açık bilgiler yoktur. Vahyin

geliş şekilleriyle ilgili bilgileri Muhammed (s.a.s)'in hadislerinden ve

sahabelerin şehadetlerinden öğreniyoruz. Vahyin geliş şekilleriyle ilgili şöyle

bir sıralama yapılabilir:

1- Vahyin ilk şekli Rasûlûllah (s.a.s)'in uykuda iken gördüğü sadık rüyalardır.

Bu rüyalarda "sadık rüya" (Rüya-yı Sadıka)* adı da verilmektedir. Peygamber

(s.a.s)'in gördüğü bu rüyalar daha sonraları kendisine zahir olurdu. Hz. Aişe,

"Peygamber, hiç bir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi apaçık zuhur etmesin"

diyerek bu rüyalara ışık tutmaktadır.

2- Rasûlüllah (s.a.s)'in uyanık halde iken vahiy meleğinin onun gönlüne vahyi

ilka etmesidir. Vahyin bu şekli şu hadis-i şerifte bildirilmektedir: "Ruhu'l-

Kudüs kalbime, "Hiç bir nefis rızkını tüketmeden ölmeyecektir' diye üfledi. O

halde Allah'tan korkun ve rızkınızı meşru yoldan arayınız ". Ruhu'l-Kudüs,

Cebrail'dir. Cebrailin göründüğü hakkında bir delil yoktur. Hadisten de, meleğin

görünmeden vahyi ilka ettiği anlaşılmaktadır.

3- Cebrail, bir delikanlı veya bir insan şekline bürünerek Peygamber (s.a.s)

vahiy getirmiştir. Cebrail'in bu yolla Ashab'tan Dılıye'nin suretine bürünerek

vahiy getirdiğini bir çok sahabî nakletmektedir. Vahyin en kolay ve en

meşakkatsiz şekli budur.

4- Meleğin görünmeden Peygamber (s.a.s)'e vahiy getirmesidir. Peygamberimiz çan

sesine benzeyen bir ses duyardı. Vahyin en ağır şekli budur. Vahyin bu şekli

tehdit ve vaad ihtiva eden âyetlere özgüdür. Bu şekildeki vahyi Rasûlüllah

(s.a.s) şöyle anlatıyor: "Bazan çıngırak sesine benzeyen bir sesle gelir.

Böylesi bana en ağır olanıdır. " Böyle bir vahyin geliş anında Peygamber (s.a.s)

titrer, terler ve rahatsız olurdu. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadiste

Rasûlüllah (s.a.s)'in âyetleri zabtetmekte zorluk çektiği dudaklarını

kımıldattığı zikredilmektedir. Cenab-ı Allah, Peygamberine "Vahyi çabucak alması

için dilini kıpırdatma, onu toplamak ve kıraatını sabit kılmak bize aittir. Öyle

ise sana Kur'ân okununca sen onun kıraatına uy" (el-Kıyame, 76/16-18 ) uyarısında

bulunmuştur. Bu âyetin nâzil olmasından sonra Rasûlüllah Cebrail'i dinler, onun

gidişinden sonra onun gibi okurdu.

5- Meleğin asli sûretinde görünerek Allah'ın emrini Peygamber (s.a.s)'e

getirmesi ve okumasıdır. Cebrail, bu şekliyle iki kez vahiy getirmiştir.

Birincisi nübüvvetin başlangıcındâ olmuştur. Peygamber (s.a.s) baygınlık

geçirmiştir. İkincisi ise miraç olayının gerçekleşmesinde olmuştur. Bu olaya

delil olarak Ândolsun ki onun diğer bir defa da Sidretü'l-Münteha'nın yanında

gördü" (en-Necm, 53/12) âyeti zikredilebilir.

6- Rasûlüllah (s.a.s)'in uyanık halde iken Allah Teâlâ ile konuşmasıdır. böyle

bir konuşmada arada hiç bir vasıta yoktur. Namazın farz oluşu bu yolladır.

Vahyin bu yoluyla ilgili olarak aşağıdaki âyeti zikredilebilir. "Allah Musa ya

da hitab ile konuştu" (en-Nisa, 4/164).

7- Cebrail'in Peygamber (s.a.s)'e uyku halinde iken vahy getirmesidir. Kevser

Sûresi'nin bu şekilde nâzil olduğu rivayet edilmiştir.

Vahy-i Metlüv- Vahyi Gayrı Metlüv (Okunan vahiy ve okunmayan vahiy)

Hz. Peygamber'in yukarıda belirtilen vahy şekillerinden almış bulunduğu

vahiylerden ekserisi âyetler, bir kısmı ise kudsî hadisler ve hadis-i

şeriflerdir. Necm sûresi 4. âyette: "O, kendi arzusu ile söylemez, o

(söylediği), kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir"

buyurulmuştur. Mıkdam b. Ma'dî-Kerib'in rivâyetine göre Hz. Peygamber de: Bana

Kur'ân ve onunla beraber O'nun gibisi verildi. Şunu iyi biliniz ki, Allah

Rasûlü'nün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir..." (el-Hadis ve'l

Muhaddisûn,12; Kurtubî, Tefsîr, 75) buyurmuştur. Bu âyet ve hadisi delil kabul

eden bazı İslâm alimleri, Hz. Peygamber'in hadisleri hakkında ictihad yapmasının

caiz olmadığını ve sünnetin de Allah tarafından inzal olunmuş vahiy gibi

düşünülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak mezhepler tarihi incelendiği

zaman görülür ki, Hz. Peygamber kendisine sorulan sorularâ vahy ile, yoksa kendi

re'yi ile ictihâd ederek fetva verirdi. İctihadında hata olursa Allah onun

hatasını vahy yoluyla düzeltirdi. Nitekim Bedir savaşında ele geçirilen esirler

hakkındaki Peygamber ictihâdı, Enfâl sûresi 67, 70 âyetleri ile tashih

edilmiştir. Bu da gösteriyor ki Peygamber'in ictihadı hatalı olabilir (bak.

Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, 21). Kudsî hadisler ve hadis-i şerifler

vahy ve ilham yoluyla Peygamber'in söylediği sözler ve şeriatın ikinci kaynağı

ise de, âyetler de recesinde değildirler.

Kur'ân, hadisi kudsî ve hadisin tarif ve vasıfları, okunan vahy ile okunmayan

vahyin ne olduğunu ortaya koymaktadır: Kur'ân, Cebrail (a.s) vasıtasıyla Arapça

lafız ve hak manalar da Hz. Peygamber'e vahy edilen, O'nun Allah'ın Rasûlü

olduğuna delil ve insanların hidayeti ile doğru yolu bulmaları için bir düstur,

okunması ile ibadet edilerek Allah'a yakınlık kazanılan, mushaflarda yazılı,

Fatiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile sona ermiş, tevatür yoluyla kitap

olarak bize kadar intikal etmiş ve Allah'ın koruması ile en ufak bir değişikliğe

uğratılmaksızın nesilden nesile okunarak intikal edecek, beşerin bir benzerini

meydana getirmekten aciz bulunduğu ilâhî kelamdır.

Özellikleri

a) Peygamber (s.a.s)'e uyanıkken Cebrail vasıtasıyla veya uykuda ve diğer vahy

yollarıyla inzâl edilmiştir. b) Lafız ve manaları Allah tarafındandır, c) Lafzı

arapçadır, d) Gerek namazda, gerekse namaz dışında okunarak ibadet edilir, e)

Şekil ve manası Allah tarafından konmuştur, f) Abdestsiz ve guslü gerektiren bir

halde bulunan kimsenin Ona dokunması haramdır, g) Boy abdest alması gereken

kimse O'nu okuyamaz, h) Her harfini (ibadet kasdıyla) okumanın on sevabı

vardıra, ı) Belli kısımlarına âyet ve sûre adı verilir, j) Mushafta yazılıdır,

k) Fâtiha sresi ile başlayıp, Nâs sresi ile sona ermiştir, 1) Zamanınıza kadar

kitap halinde tevatür yoluyla gelmiştir, m) Nesilden nesile intikalinden, her

türlü değiştirilmeden Allah'ın koruması ile korunmuştur, n) Beşer, bir benzerini

meydana getirmede acizdir, o) Lafzı olmaksızın yalnız manasıyla nakli (rivayeti)

caiz değildir.

Kur'ân bu özellikleriyle, vahyi metulvü (okunan vahyi) meydana getirmektedir.

Kurbet niyetiyle namaz ve namaz dışında okunmakla ibadet edilir. Diğer vahy

mahsulü olan kudsî hadis ve hadislerle namazda okunarak ibadet edilmez. Ancak

namaz dışında ilim ve teberrüken okunabilir.

Kudsî Hadis

Allah'ın, manaları Hz. Peygamber'e (s.a.s) ilham ettiği fakat lafızlarını

Peygamber (s.a.s)'in ifade ettiği, Kur'ân'dan sayılmayan, okunmakla ibadet

olunmayan (Kur'ân gibi namazda okunmaz), ahad yolla (tevatürle değil) Rasûlüllah

(s.a.s)' tan nakledilmiş ve onun tarafından da Allah'a nisbetle ifade edilmiş

sözlerdir. Kudsî hadis hakkında iki görüş vardır: 1- Kudsî hadislerin hem

sözleri hem de manası Allah'tandır, fakat Kur'ân'dan bir âyet değillerdir. 2-

Kudsî hadislerin manası, diğer hadisler gibi Allah'tan, sözleri ise

Rasûlüllahtandır. Bu tür hadislere aynı zamanda "rabbanî ve ilahî hadisler" de

denir. Kudsî hadislerde: "Rabb'ından rivayet ettiği hadiste Rasûlüllah şöyle

buyurdu", "Kendisinden Rasûlüllah'ın rivayet ettiği hadiste Allah Teâlâ şöyle

buyurdu" gibi ifadeler kullanılmıştır (bk. "Kudsi Hadis" mad).

Ebu'l-Bekâ, hadîsi şöyle tarif eder: Hadîs, tahdis mastarından bir isimdir,

haber vermek manasınadır. Sonraları Rasûlüllah (s.a.s)'e nisbet edilen bir söze

veya fiile yahut bir takrire hadis denmiştir. Sünnet ise lügatte, kişinin takib

ettiği yol, pratik hayatta hal ve tavır, âdet, gidiş, sîret gibi manalara gelir.

Hadîs alimlerince hadîs ile sünnet aynı manada kullanılmıştır. Sünnet kelimesi

genelde Allah'a ve Rasûlüllah (s.a.s)'e nisbet edilir. Allah'a nisbet edildiği

zaman âdetullah, kanun manasında kullanılmıştır: "Daha evvel geçenler hakkında

da Allah bu âdeti koymuştur" (el-Ahzab, 33/62); "Biz bunu senden evvel

gönderdiğimiz peygamberler için de sünnet (kanun, kaide) yapmışızdır. Habibim

sen bizim sünnetimizde hiç bir değişiklik bulamazsın" (el-İsra, 17/77; Fatır,

35/43). Sünnet kelimesi Hz. Peygamber'e nisbet edildiği zaman da onun sözleri,

yani hadis-i şerifleri, fiilleri ve takriri anlaşılır. Sünnet, dolayısıyla

hadis-i şerifler "vahy-i gayrı metlüv" dür ve özellikleri şunlardır: 1- Yalnız

manası Allah tarafından vahyedilmiştir, sözleri Rasûlüllah (s.a.s)'e aittir. 2-

Bu sebeple manayı iyi anlayanların, onu yalnız manasıyla nakletmeleri caiz

görülmüştür. 3- Lâfzı mu'ciz değildir. 4- Okunarak ibadet edilmez (namazda

okunsa namaz bozulur). 5- Uykuda ve uyanıkken, meleksiz ve melekle türlü vahiy

şekilleriyle gelmiştir. 6- Kur'an için yukarıda sayılan diğer özellikler burada

aranmaz.

Kur'ân'da vahy kelimesi, ilahî ve gayrı ilahî vahy olmak üzere iki manada

kullanılmıştır. Gayn ilâhî vahiy, Zekeriyya (a.s)'ın kavmine yaptığı vahy gibi

"Derken Zekeriyya mescidinden kavminin karşısına çıkıp onlara; sabah-akşam

tesbihte bulunun" diye vahyetti" (Meryem,19/11) "Ve şeytanların birbirlerine

yaptığı vahiydir"... (el-En'am, 6/121). Vahy kelimesi ilk âyette "işaret"

manasında ikinci âyette ise "gizli söylemek ve fısıldamak" manasında

kullanılmıştır. Ilahî vahy anlamında kullanılan vahy kelimesinin 71 tanesi Hz.

Peygamber (s.a.s)'e yapılan vahy ile ilgilidir. Geriye kalanları ise cansız olan

"arz"a yapılan vahy (ez-Zilzâl, 99/4, 5), semaya yapılan vahy (Fussilet, 41/12),

bal arısına yapılan vahy (en-Nahl, 16/68, 69), meleklere yapılan vahy (el Enfâl,

8/12), Hz. İsa'nın Havarîlerine yapılan vahy (el-Mâide 5/111), Hz. Musa'nın

anasına yapılan vahy (el-Kasas, 28/7)'dir.


Kaynak :
----------------
Sorularla islamiyet

israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,383

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Saturday, December 17th 2016, 4:32pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi