Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,275

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Tuesday, December 6th 2016, 8:49pm

Allah'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var?



Allah'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var?


"Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki takva mertebesine nâil olasınız."(Bakara, 2/21)
ayetinde bu sorunun cevabı verilmektedir.

İbadetle ortaya çıkan bir netice var: "İnsanın takva mertebesine erişmesi." İnsan o ibadetle "takva mertebesine", yani Allah'tan korkma, yasaklarından sakınma, haram kıldıklarından kaçınma makamına eriyor. Demek oluyor ki, ibadetin faydası insana ait.

Bu makama ermeyenler ömürlerini günahla, isyanla ve şirkle, küfranla geçirirler. Bunlar ise insanı cehenneme götürür.

Demek ki takva mertebesi, cehennemden ve ona götüren her türlü kötülükten olanca gücüyle kaçınma makamıdır. Cehennemden kaçınma ise insanı Cennete götürür. Cennete muhtaç olan ise biziz. Oradaki sonsuz nimetlerden biz istifade edeceğiz. O halde böyle bir soruyu nasıl sorabiliyoruz?!.

İhlâs sûresi, Allah'ın "Samed" olduğunu bize ders verir. Samed, yâni "Her şey Ona muhtaç; O ise hiçbir şeye muhtaç değil."

Ana rahminde bize ayaklar takıldı, burada yürüyelim diye. Mide takıldı, gıdalarla beslenelim diye. Göz takıldı, eşyayı görelim diye. Bütün bunlara muhtaç olan biziz. Allah'ın bize böyle ihsanlarda bulunmaya ne ihtiyacı olabilir!? Eğer bütün bu ikramlara karşı şükür vazifemizi ibadetle yerine getirirsek, şükredenler diyarı olan Cennete gideceğiz. Orada maddî ve manevî nimetleri en ileri seviyede yine biz tadacağız. Öyle ki bu dünyadaki nimetler onlara göre gölge makamında kalacak.

Demek ki biz her iki âlemde de muhtaç, her iki âlemde de tüketiciyiz. Allah'ın bizi cennet nimetlerinden faydalandırmaya ne ihtiyacı olabilir ki böyle bir soru sorulabilsin!

Meselenin bir diğer yönü:

İşârât-ül İ'caz'da, "İnsanın o yüksek ruhunu imbisat ettiren ibadettir. İstidatlarını inkişaf ettiren ibadettir. Fikirlerini tevsi' ve intizam altına alan ibadettir..." buyrulur.
Bozulmamış her akıl şüphesiz kabul eder ki, insan ruhunun bu inkişafı, bu terakkisi insanın kendisi içindir. Zira, insan böylece, yarın varacağı cennetten daha fazla istifade edebilecektir. Cennet bir yönüyle dünyaya benziyor. Bu dünyaya ağaçlar da gelmişler, hayvanlar da, insanlar da. Hepsi bu âlemden faydalanıyorlar; ama her birisi kendi istidadı, kabiliyeti miktarınca. Demek ki dünyaya gelmekle iş bitmiyor. Ondan tam istifade etmenin yolu bu âleme yüksek kabiliyetlerle, ulvî duygularla adım atabilmekte. Her insanın da bu âlemden istifadesi eşit değil. Mümin kullar cennete Allah'ın lütfuyla girecekler. Ondaki nimetlerden faydalanma dereceleri ise ibadetleri ve ihlâsları nispetinde olacak.

İbadetin bu terakki ettirici yönü yanında bir de tedavi edici tarafı var:

İnsan, mide bulandıran mekruhtan, zehirleyen harama kadar her türlü günahtan ancak ibadet sayesinde uzak durabiliyor. Böyle bir Rabbanî tedavi ile kalbini, ruhunu ve bütün duygularını hatadan, yanlıştan kurtaran insan, artık ibadet hakkında böyle bir soruyu nasıl sorabilir!?

"Cenâb-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat, sen ibadete muhtaçsın, mânen hastasın... Acaba bir hasta, o hastalık hakkında şefkatli bir hekimin ona nâfi ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil hekime dese 'Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?' Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın." (Lem'alar)

İbadete İhtiyacı Olan, Biziz!

Peygamber Efendimiz (asm.)

"Dünya ahiretin tarlasıdır."
buyuruyor. Bu dünya tarlasında kim ne ekerse Allah ona o cinsten mahsul veriyor. İnsanlar bu dünyada imanlarıyla, salih amelleriyle, güzel ahlaklarıyla manevi çiçekler ektikleri gibi, küfürleriyle, isyanlarıyla, kötü ahlaklarıyla da yine manevi dikenler ekmiş oluyorlar. Her iki tür ekimin de mahsulleri ahirette kendini gösterecek. Bu mahsullerin kârı da, zararı da insanlar için.

Bir sohbette şöyle bir örnek verilmişti:

Bütün insanlar gözlerini açsa ve gündüz nimetinden faydalansalar güneşin ışığında bir artma olmayacağı gibi, bütün insanlar güneşe göz kapasalar onun ışığında bir azalma olmaz.

Bu örnek,

"İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz."
cümlelerinin açıklaması yapılırken söylenmişti.

İman, irfan, ibadet, takva, güzel ahlak da öyle değil mi? Onlara kavuşan kişiler bir şeref kazanırlar, üstün insan olurlar. Bütün insanlar bunlardan mahrum olarak yaşasalar bu manevi değerler aslî kıymetlerinden hiçbir şey kaybetmezler.

Bir ilim dalını bütün insanlar takdir etseler, yahut inkâr etseler, o ilmin aslî değerinde ne bir artma olur ne de azalma.

İnsan ilme muhtaçtır; ilmin ise insana ihtiyacı yoktur. Herkes cahil de kalsa ilmin üstün mertebesinde bir değişme olmaz; onun aydınlığı cehaletin karanlığından daima üstündür.

İlim tahsil eden kişi böylece bir mertebe kazanır. Bu, öncelikle ruh ve kalb dairesinde gerçekleşir. Alim insan, üstün insan olur.

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9)
ayetinde bu gerçek net biçimde ders verilir.

Bilgili olmanın dünya işlerinde de faydası görülür. Bir konuda bilgisi ve ihtisası olan kişi hak ettiği makama getirilir; diğer insanlardan daha fazla ücret alabilir.

İbadet de bir yönüyle ilim gibidir. İbadete kul muhtaçtır. İbadet edilsin veya edilmesin onun değeri ne ise odur. Bunda bir artma veya azalma düşünülemez.

İbadet bir manasıyla itaat demektir, bir diğer manasıyla şükür.

İbadet insanın yaratılışı gereğidir ve ibadeti emreden ayetler bir bakıma "insanı fıtratına uymaya" bir davettir.

Gözün yaratılışında görme vardır, ona görmenin emredilmesi ne ise, insana ibadetin emredilmesi de onun gibidir. Şu farkla ki, bu ikincisinde insan iradesi devreye girer. Dünya imtihanının bir gereği olarak, insanoğlu kendi fıtratına uygun hareket edip etmemekte serbest bırakılmıştır.

İnsan fıtratı ibadeti nasıl emrediyor? Bu noktada Nur Risalelerinden şu tespiti aktarmak isterim:

"Fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek." (Lem'alar)
Güzelliği sevmek insanın yaratılışında var. Gördüğümüz güzel bir manzarayı sevmemiz için aklımızı yorup, sonra karar vererek sevmeye başlamamız gerekmiyor, kalbimiz hemen sevgi ile ona meyleder.

Mükemmel bir esere hayranlık duymak da böyledir. O da yaratılışın bir gereğidir. Eseri kimin yaptığını dahi sormadan öncelikle ona hayran olur, daha sonra sanatkârı hakkında bilgi ediniriz.

Yapılan bir ikrama, bir insana karşı teşekkür etmek, minnet duygusu beslemek de yine fıtratın bir gereğidir.

O halde, bütün sıfatları sonsuz kemalde, bütün isimleri güzel ve bütün icraatları nimet ve ihsan dolu olan Rabbimize ibadet etmemiz yaratılışımızda var.

Gözün yaratılışında görme vardır, demiştik. Göz bu görevi yaptığında hemen karşılığını görür; baktığı eşyanın görüntüsü onda tecelli eder. Dağa bakmışsa onun görüntüsünü içine alır, güneşe bakmışsa güneşe kavuşur.

O halde, ibadet görevini yerine getiren insan da bir şeyler kazanacaktır. İşte bu kazanç Allah kelamında şöylece nazara verilir:

"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vasıl olasınız (erersiniz)." (Bakara, 2/21)
Ayetin başında, ibadetin illeti, yani "Niçin ibadet ediyoruz?" sorusunun cevabı şöyle verilmiş oluyor:

"O sizin Rabbiniz olduğu için."

Kulluk, kulun görevidir. İnsan, kendisini bir damla sudan bugünkü mükemmel hale getiren, gözünü görecek, kulağını işitecek, ağzını konuşacak? şekilde terbiye eden Rabbine şükürle, ibadetle mükelleftir.

Ayetin devamında bu fıtri görevi yerine getirenlerin mükâfatı,"takva mertebesine nail olmak" şeklinde belirlenir.

Takva üçe ayrılıyor:

- Şirkten takva: Allah'a ortak koşmaktan sakınmak.
- Masiyetten takva: Günahlardan kaçınmak.
- Masivadan takva: Allah'tan gayrı her şeyi kalbinden uzak tutmak. (Sevgisini de korkusunu da Allah'a has kılmak. Mahlukları ancak O'nun namına sevmek.)
Takva konusu Fatiha'yı hemen takip eden Bakara Suresinin ikinci ayetinde şöyle nazara verilir:

"Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan o kitap (Kur'an), muttakiler (takva sahipleri) için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir."
Bir sonraki ayette takva sahiplerinin sıfatları şöylece sıralanır:

- Onlar gabya inanırlar,
- Namaz kılarlar,
- Kendilerine verdiğimiz mallardan zekât verirler.
Takva mertebesine ermek, imanın kuvvetlenmesini, namaz ve zekât gibi ibadetlerin daha mükemmel şekilde yerine getirilmesini netice veriyor. Böyle bir mümin, "Allah'ın kendisinden razı olduğu kul" olma mertebesine erişir. Rıza mertebesi ise bütün derecelerin üstündedir.

Bu şerefe nail olmak, başlı başına bir mükâfattır. Ama iş bununla kalmaz. Allah, razı olduğu bu kullarını ebedî saadet diyarında, sonsuz nimetlerine kavuşturur.

Takva sahipleriyle ilgili bir başka ayet-i kerimede bu bahtiyar zatların sıfatları şöylece sıralanır:

- Onlar bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar,
- (Kızdıkları zaman) öfkelerini tutarlar ve insanları affederler?.
- Bir kötülük işlediklerinde, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah'ı hatırlarlar ve günahlarına tövbe ederler?.
- İşledikleri kötülüklerinde bilerek ısrar etmezler. (Âl-i İmrân, 134-5)
Bütün bunlar kâmil müminin vasıflarıdır. Demek oluyor ki, ibadetin meyvesi takva, takvanın karşılığı da böyle üstün bir mertebeye erişmektir.

Bir kulun takva ile manen yükselmesi ve yücelmesi Rabbini razı eder. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, Allah her şeyden müstağnidir, hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsanın bu yükselişi kendisi için bir kemaldir, bir menfaattir. Allah, onun yükselmesine muhtaç olmadığı gibi alçalmasından da, (hâşâ), bir zarar görecek değildir. Her iki halde de sonuç kula aittir; zarar da menfaat de onun içindir.

"Herkesin kazandığı ya kendi lehine, yahut kendi aleyhinedir." (Bakara, 2/286)
Bu nokta üzerinde biraz durmak gerekiyor. Bir hadis-i kutsîde şöyle buyrulur:

"Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim (bilinmek istedim) ve mahlukatı yarattım." (Acluni, II/132)
Allah vardı ve hiçbir şey yoktu. Allah'ın bir ismi Samed, yani her şey O'na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil.

Bugün gördüğümüz her şey, yıldızından güneşine, dağından denizine kadar hep yoklukta idiler. Onları Allah var etti.

Ve Allah, onların var olmalarına muhtaç değil.

Daha sonra canlıları yarattı. Onlara göz verdi, kulak verdi.

Ve Allah, onların görmelerine ve işitmelerine muhtaç değil.

Sonra insanları yarattı, onlara akıl verdi, kalp verdi. Bu varlık alemindeki harikaları düşünme ve onları yaratana iman etme kabiliyeti lütfetti.

Ve Allah, aklın anlamasına da kalbin inanmasına da muhtaç değil.

Kısacası, Allah, yarattığı mahlukların ne kendilerine ne de yaptıkları işlere muhtaç değildir. Çünkü, onları da yaratan O, işlerini de.

Konuyu bazı örneklerle biraz daha açalım:

Güneşi o yarattığı gibi ışığı da O yaratmıştır. O halde, Allah ne güneşe muhtaçtır ne de onun ışık vermesine.

Ağacı o yarattığı gibi meyveyi de O yaratmıştır. O halde, Allah ne ağaca muhtaçtır, ne de onun meyvesine.

Mideyi O yarattığı gibi ondaki hazım faaliyetini de O yaratmıştır. O halde, Allah ne mideye muhtaçtır, ne de onun hazmetmesine.

Madde alemindeki bu üç örneği, ruh ve mana iklimine de taşıyabiliriz.

Aklı Allah yarattığı gibi anlamayı da o yaratmıştır. O halde, Allah ne aklın varlığına muhtaçtır, ne de onun anlamasına.

Kalbi Allah yarattığı gibi ondaki inanma kabiliyetini de O yaratmıştır. O halde, Allah ne kalbin varlığına muhtaçtır, ne de onun inanmasına.

Allah kalbin inanmasına muhtaç olmadığı gibi o inancın amel alemine dökülmesi demek olan ibadete de muhtaç değildir.

Allah'ın kemali sonsuzdur. Sonsuz için ne artış düşünülebilir, ne de azalış. Bütün insanlar kâmil müminler olsalar Allah'ın kemalinde bir artış olmayacağı gibi, bütün insanlar birer Firavun kesilseler Onun kemalinde bir azalma düşünülemez.

Kazanan da insandır, kaybeden de. Allah hakkında bu kelimeler konuşulamaz.

Düşünme ve iman etme, insan ruhunun en büyük ihtiyaçlarıdır. İnsan, bunlarla gerçek insan oluyor ve kemalini buluyor. Aksi halde, bitkiler ve hayvanlarla ortak bir hayat sürüyor. O büyük sermayesini bu küçük işlere harcamakla nefsine zulmediyor, zarar ediyor, küçülüyor ve Kur'anın ifadesiyle "hayvan gibi, hatta ondan daha aşağı" bir dereceye iniyor.

Allah, onun bu düşüşünden bir zarar görmediği gibi, onun yükselişine de muhtaç değil; her ikisi de kulun kendisi için.

Cenâb-ı Hakkın bizim ibadetimize ihtiyacı var mı?

Kur’ân ısrarla bizi Rabb’imize karşı ibâdete çağırıyor. Bu çağrının temeline de bizim Rabb’imiz tarafından yaratıldığımız gerçeğini koyuyor. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz. Umulur ki, böylece takvâya ermiş olursunuz. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a şirk koşmayın.”1
Yirmi Üçüncü Lem’â’nın hâtimesinde Kur’ân’ın bizi ısrarla ibâdete çağırmasının hikmeti ile ilgili bir soru sorulur ve cevaplandırılır. Sorunun özü şu: “Cenâb-ı Hakkın bizim ibâdetimize ne ihtiyacı var ki Kur’ân bizi şiddetle ibâdete çağırıyor?”

Bu sorunun cevabına Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, “Evet, Cenâb-ı Hak senin ibâdetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil” cümlesiyle başlıyor. Buradaki “belki” olabilirlik ve ihtimal bildirmiyor; kat’iyet, kesinlik ve şüphesizlik bildiriyor. “Hattâ” mânâsında da alınabilir. Farsça’dan alınan bir edat olan “belki” kelimesi, belli ki, zaman içinde anlam kaymalarına uğramış ve toplum bilincinde yalnızca “umulur ki”, “ihtimal ki” anlamı kalmış. “Belki” edatını “kesinlik ve şüphesizlik” bildiren makamlarda kullanan Risâle-i Nûr, böylece aynı zamanda bir kelimenin anlam kaymasına uğramasını ve deforme olmasını da önlemiş olmaktadır. Demek Risâle-i Nûr, dilin aslî mânâsını muhafaza eden, anlam kaymalarını önleyen önemli bir köprüdür.

Gelelim bu soruya verilen cevaba: Üstad Bedîüzzaman’a göre mânen hasta olan taraf biziz;—hâşâ—Cenâb-ı Hak değil. Onun için ibâdete muhtaç olan da biziz! İbâdet bizim mânevî yaralarımıza ve hastalıklarımıza ilaç hükmündedir.

Acaba bir hasta, şefkatli doktorunun, hastalığı ile ilgili verdiği reçeteyi kullanması hususundaki ısrarını nasıl yorumlamalıdır? “Bu doktorun benim ilâç kullanmama ne ihtiyacı var ki, bana ısrar ediyor?” diyebilir mi? Yoksa, “Demek ben ciddî hastayım! Demek bu ilâçlar beni Allah’ın izniyle iyileştirecek. Demek, iyileşmem, bu ilâçları gerektiği gibi kullanmama bağlı” gibi mânâları mı düşünür?

Nitekim biz mânen hastayız. Mânevî yaralarımız var. Kur’ân ise bizim mânevî tabibimiz hüviyetindedir. Bize ısrar etmekte Kur’ân’ın hakkı vardır.

Öte yandan, Üstad Bedîüzzaman Hazretlerine göre, namazı terk eden adam, tüm varlıkların hukûkunu çiğnemiş ve tüm varlıklara zulmetmiş olmaktadır. Çünkü Kur’ân’ın beyanıyla, gökte ve yerde ne varsa tüm varlıklar—eksiksiz— Allah’a tesbih ve ibâdet etmektedirler.2 Öyleyse, varlıkların kemâlleri ancak, Allah’ı tesbih ve ibâdet ile bilinmektedir. İbâdeti terk eden kimse ise varlıkların ibâdetini görmemekte ve takdir etmemektedir. Hattâ inkâr da etmektedir. Bu nankörce anlayış ise, ibâdet ve tesbih noktasında yüksek birer makamda bulunan ve her biri birer İlâhî mektup ve Allah’ın isimlerinin birer aynası hükmünde bulunan varlıkları, yüksek makamlarında düşürmekte; ehemmiyetsiz, vazifesiz, donuk, başı boş, cansız, ruhsuz, mânâsız, perîşan bir vaziyette göstermektedir. Bu anlayış ise tüm mevcûdâta ve tüm kâinâta hakâret ve kemâlâtını inkâr mânâsı taşımaktadır. Yani ibâdetsiz adam, varlıkların içinde bulundukları ibâdet ve itaat halini, yani “hakîkat-i hâli” görmediğinden ve takdir etmediğinden varlıkların tümünün hukûkunu da çiğnemiş olmaktadır.

Çünkü, Bedîüzzaman Hazretlerine göre, herkes kâinâtı kendi aynasında görmektedir. Cenâb-ı Hak insanı, kâinât için bir ölçü sûretinde yaratmıştır. Her insana, bu âlemden bir husûsî âlem vermiş; o âlemin rengini, o insanın kalbinin îtikadına göre göstermektedir. Meselâ ağlayan ve ümitsiz bir adam, her şeyi ağlar ve ümitsiz vaziyette görmektedir. Sevinçli, neşeli, müjdeli ve neşesinden gülen bir adam ise, kâinâtı dâimâ gülen, neşeli, sevinçli ve müjdeli görecektir. İbâdetini ve tesbihini ihmal etmeyen ve ciddî biçimde yerine getiren kişi ise, kâinâtın hakîkaten var olan ve gerçek olan ibâdetini ve tesbîhâtını keşfedip görecektir. Gafletle veya inkârla ibâdeti terk eden adam ise, kâinâtı, bulunduğu hale tamamen zıt ve muhâlif bir makamda algılayacak ve kâinâtı yanlış değerlendirecektir. Bu anlayış ise, gerçekten tesbih ve ibâdet içindeki kâinâta haksızlık ve tecâvüz mânâsı ihtiva etmektedir.

Sonra, namazı terk eden adam, kendi Yaratıcısının bir kulu olan kendi nefsine de zulmetmiş olmaktadır. Böylece yaratılışının netîcesi ve gâyesi olan ibâdeti terk ettiğinden, Allah’ın hikmetine ve irâdesine de saygısızlık ve hürmetsizlik etmiş olmaktadır. Bu da o kişinin cezâya çarptırılması için yeterli bir sebeptir.

Demek ibâdeti terk eden kişi:

1- Kendi nefsine zulmetmiş olmaktadır. Oysa nefis Cenâb-ı Hakkın kuludur.

2- Kâinâtın kemâlâtının hukûkunu çiğnemiş olmaktadır.

3- Allah’ın hikmetine ve irâdesine karşı haddini aşmış ve saygısızlık yapmış olmaktadır.

İşte Kur’ân bu vahim sonuca uğramayalım diye bizi şiddetle ve ısrarla ibâdete çağırmakta; ibâdet yapmayanları ise Cehennem ve azapla tehdit etmektedir. Kur’ân’ın ifâdeleri, gerçeğin ve hakîkatin abartısız ifâdesidir.3

-----------------

Allah’ın Bizim İbadetlerimize Bizim Kulluğumuza İhtiyacı Yok İse Neden İbadet Ediyoruz?

Alıntı


Merhaba, ben bir ateistim. Kuran’da yazanların doğru olmadığını düşünüyorum. Aklımda Kuranda yazanların da ötesinde bir soru var ve gerçekten cevabını merak ediyorum. Allah’ın bizim ibadetlerimize bizim kulluğumuza ihtiyacı yok diyoruz. Peki neden bizi yarattı? Neden sürekli kendisine İbadet eden melekleri var? Neden bizden sürekli anılmak, secde, şükür dua bekliyor? Ben bunu büyük bir ego olarak görüyorum. Bundaki mantık nedir sizce? teşekkürler.


Cevap: Değerli ziyaretçimiz, öncelikle bu sorunuza cevap hayli uzun sürecektir zira içerisinde yer alan karmaşıklık ciddi bir seviyede. Lütfen bu sözlerimizi bir hakaret veya benzeri olarak algılamayınız zira bunlar gerçek. Şu da var ki bu hakikatleri sorgulamanız inşaallah sizin hakikate yakın olduğunuzu göstermektedir. Şimdi özetle sorularınıza cevap vermeye çalışalım. Öncelikle şunu bilmenizi isteriz ki Kuran ı kerim ilahi bir kelamdır ve her sorunun cevabı mutlaka içerisinde yer almaktadır. Şimdi asıl konumuz bu olmadığından bu konuda detaylı bir açıklama yapmıyoruz.

Allah’ın bizim kulluğumuza ihtiyacı yok ise bizi neden yarattı diyorsunuz. Bu sorunuzun tam manada doğru olabilmesi için ömrümüzün ibadet ile geçiyor olması gerekmektedir. Oysa ki bir Müslüman yirmi dört saatinin ancak bir saatini ibadet ile geçirmektedir. Şöyle düşünün tamamen bir iş maksadı ile bir makine yaptınız. Siz bu makinenin günde bir saat çalışmasını kabul eder misiniz? Doğal olarak etmezsiniz zira ben bunun çalıştırmak için yaptım dersiniz ve en az günde on iki saat çalıştırırsınız ki bu durum gayet doğaldır. Yani özetle, Yüce Mevla’mız adem oğlunu ibadet etsin diye yaratmış olsa idi insandan bütün gününü sadece dünya işi ile değil yalnızca ibadet ile geçirmesini isterdi. Oysa ki yüce Mevla’mız kulunun çalışmasını evlenmesini, anne, baba olmasını istemektedir. Zira tek isteği ibadet değildir ve bununla birlikte kulunun ibadetine ihtiyacı yoktur. Zira sizin düşüncenize göre cennet ibadetin bir karşılığıdır. Oysa ki İslam dininde bir kulu ibadetleri cennete sokamaz. Bu konu ile alakalı Peygamber efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmaktadır.
Çünkü o gün nebi ve rasuller dahil hiç kimse dünyada yapa geldiği ameller sebebiyle cennete giremez. Cennete giriş ancak Rahman ve Rahim olan Allah’ın rahmeti ve mağfireti ile kulların hata ve kusurlarını örtüp bağışlamasıyla mümkün olacaktır. Buhari 6397, Müslim 2816/71, 2818/78
Şüphe yok ki ibadetlerimizin Mevla’mıza değil biz kullara faydası vardır. Bu cevap size klasik gelebilir ama tek gerçektir. Zira kul olarak yaratılan insan ibadeti kulluğunun gereği olarak yapmaktadır ki bu aslında bir şükür başka bir değişle teşekkürdür. Yüce Mevla’mızın bu teşekküre ihtiyacı var mı derseniz, tabi ki yoktur. Peki, neden istiyor derseniz, kulunun olgunlaşması için istemektedir. Örneğin siz bir otobüsten inerken kapıyı açan şoföre sizden istediği için mi teşekkür edersiniz yoksa otobüste yapmış olduğunuz yolculuğun hatırı için ve içinizden gelen insanlık için mi teşekkür edersiniz. İşte bu en güzel yaratılmış olan kulun halidir. Bu nedenle varlığının hakkını düşünen her kul kendini yoktan var eden, bununla kalmayıp en güzel şekilde yaratan ve bununla da kalmayarak cenneti ikram eden Rabbine kulluğu ile teşekkür etmektedir. İşte bu noktada yüce Mevla’mız, kulluğunu ve insanlığını unutan kuluna ibadet etmesini, şükür etmesini isterken varlığında ki hakikate ulaşmasını istemektedir. Dolayısı ile nasıl ki otobüsten inerken kapıyı açan şoföre teşekkür eden insan teşekkürü ile insanlığını gösteriyor ise kendini yoktan var eden Mevla’sına ibadet ve şükür ederek kulluğunu göstermektedir.

Son olarak şu konuya da cevap verelim, Allah’ın bizim kulluğumuza ihtiyacı yok ise bizi neden yarattı diyorsunuz. Bu sorunuzdan şu hakikat çıkıyor ki yaratılan bir insan kul olmalıdır, kul ise ibadet etmelidir. Eğer böyle düşünmeseydiniz Allah beni neden yarattı veya yarattığı insandan neden kulluk istiyor gibi sorular sorardınız. Tabi bu hakikatin farkında olmanız çok güzel. Mevlamız biz kullarını ikram etmek için yaratmıştır ki eğer arzusu bu olmasa idi cenneti yaratmaz ve ilk insanı yarattığı an cennete koymazdı. Eğer bu hakikati düşünür iseniz size yeterli bir cevap olacaktı. Eğer yüce Mevla’mızın tek derdi ibadet eden kullar olsa idi Cennet akla gelmeyen ibadetlerin olduğu mekan olarak tarif edilirdi. Oysa ki Kuran ı Kerimde cennet ile alakalı şöyle buyrulmaktadır. Bu ayetler sadece bir kaçıdır.
Rableri onlara katından bir rahmeti bir hoşnutluğu ve onlar için kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. (Tövbe, 9/21)
İkisinin de çeşitli ağaçları, meyveleri vardır. (Rahman/48 )
(Bu cennetler) yemyeşildirler. (Rahman/64)

Mevla’mız Biz Kullarını İkram Etmek İçin Yarattıysa O Zaman Bizi Neden Cennete Koymadı?

Mevla’mız biz kullarını ikram etmek için yaratmıştır demişsiniz.O halde Yüce Mevla’mız neden biz kullarını cennete koymadı. Bizi neden kusurlu ve sürekli bir şeylere ihtiyaç duyan, sınırlı özelliklere sahip bir bedenle sınırladı? Burada ki mantık nedir?

Mevla’mız Biz Kullarını Neden Cennete Koymadı?
Cevap: Değerli ziyaretçimiz, burada ki mantık aslında çok açık. Şimdi özet bir şekilde cevap verelim. Eğer durum böyle olmasaydı “Mevla’mız biz kullarını ikram etmek için yaratmıştır” Mevla’mız Hazreti Adem ve Havva’yı dolayısı ile insanı önce Dünyaya değilde Cennete koymazdı. Fakat Hazreti Adem ve Havva’nın küçük günahını gören yüce Mevla’mız büyük ilmi ile insanın cennette daha büyük günahlarda işleyebileceğini görmesi ile insanın önce bir imtihandan geçmesin daha doğru olacağından dünya imtihanını nasip etmiştir. Biz bunu dahi aslında insana bir armağan olarak görmekteyiz.

Zira dünyada beraber yaşadığımız kötü insanlar ile cennette bir arada olduğunuzu bir düşünün. Kendinize vereceğiniz cevap dahi aslında dünya imtihanının ne kadar gerekli olduğunu size gösterecektir.

Mevla’mız Bedenlerimizi Neden Kusurlu Yaratmıştır?
Yukarıda ki konular ile birlikte bir çok insanın kusurlu olması veya sınırlı özelliklere sahip olması tamamen dünya imtihanının bir gereğidir. Dünya hayatında yüce Mevla’mız her kuluna özel sıkıntılar ve özel ikramlar vermektedir. Bu her insana göre değişmektedir. Zira her insanın farklı ve kendine özel bir yaradılışı vardır. Bu nedenle aslında her ne kadar insan Dünya hayatında imtihan olsa da aslında farklı noktalarda imtihan olmaktadır. Buna örnek verecek olur isek kiminin sağlıkla, kiminin para ile imtihan olması gibi. Bu noktaya karar veren ise Yüce Mevla’mızın büyük ilmidir.

Yüce Mevla’mız bütün kullarını en iyi bir şekilde tanıyan ve her zaman hayırlarını isteyendir. Bedenlerimizin kusurlu olması bu hikmete bağlıdır. Unutmayın imtihan ne kadar zor olur ise mükafatta o kadar büyük olacaktır. Bu noktada bir adaletsizlik İslam dininde katiyen yoktur. Sizi Mevla’ya emanet ediyoruz.


DİPNOTLAR:

1- Bakara Sûresi: 21, 22;
2- Bakınız: Rahman Sûresi: 6; Hadîd Sûresi: 1; Haşir Sûresi: 1; Saf Sûresi: 1; Cuma Sûresi: 1; Teğâbün Sûresi: 1;
3- Lem’alar, Y.A. Neşr, Germany, 1994, s. 193;

Kaynaklar :

Sorularla İslamiyet
fikih . info
islamalimi . com



israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,340

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Tuesday, December 6th 2016, 8:49pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi