Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,369

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Monday, October 24th 2016, 7:09pm

Müctehid ve Müceddid Nedir?



Müctehid ve Müceddid Nedir?

Sual : Müctehid ve müceddid ne demektir? Herkesçe bilinen müceddidler kimlerdir?
CEVAP
Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, toplayan, kitaba geçiren; açıkça bildirilmemiş, kapalı bildirilmiş olan bilgileri de anlayıp,

açıklayabilen derin âlimlere Müctehid denir.

Hicretten 400 yıl sonra, müctehid yetişmedi. Müctehide ihtiyaç da kalmadı. Çünkü Allahü teâlâ ve Onun resulü Muhammed aleyhisselâm, kıyamete kadar, hayat şekillerinde ve fen

vasıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin şamil olan ahkâmın hepsini bildirdiler. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladılar. Sonra gelen âlimler, bu

ahkâmın, yeni olaylara nasıl tatbik edileceklerini, tefsir ve fıkıh kitaplarında bildirirler. Müceddid denen bu âlimler kıyamete kadar mevcuttur. ( S. Ebediyye)

Cahiller ve din düşmanları tarafından Müslümanlar arasına sokulmuş olan hurafeleri, bid’atleri, yanlış inançları, kendilerinden bir şey ilave etmeden dini eski haline getiren

müceddidlerdir. Hadis-i şerifte, ( Her yüz yılda bir müceddid gelir. Ümmetimin işlerini yeniler) buyuruldu. Mesela, sultanlar içinde Ömer bin Abdülaziz, din bilgilerinde İmam-ı

Şafii, tasavvufta Maruf-i Kerhi, esrar bilgilerinde İmam-ı Gazali, feyz vermekte ve harikalar, kerametler göstermekte, Abdülkadir Geylani, hadis ilminde İmam-ı Süyuti, tarikat,

hakikat ve akaid bilgilerinin inceliklerini açıklamakta ve kalplere akıtmakta İmam-ı Rabbani, müceddid idiler. Hepsi, İslamiyet’in yayılmasına, kuvvetlenmesine hizmet ettiler. (

Mekatib-i şerife)

---------------

Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, toplayan, kitaba geçiren; açıkça bildirilmemiş, kapalı bildirilmiş olan bilgileri de anlayıp,

açıklayabilen derin âlimlere Müctehid denir.

İçtihat eden fakîhe müçtehit denir. Fakihten maksat, delillerden hüküm istinbatına muktedir olabilecek bir melekeye sahip kişidir. Yoksa fıkhî mevzuları ezberlemiş herhangi bir

âlim değildir. Usûlcülerin ıstılâhında fakih ile müçtehit müteradiftir/eş anlamlıdır. Bununla birlikte fıkhi meseleleri öğrenip ezberlemiş kimselere de mecazen fakih

denmektedir. Eshab-ı kiramın hepsi müctehid idi. Sünnette kapalı kalan yerleri, müctehid âlimler açıklamış, mezhepler meydana çıkmıştır.

Müceddid, dinde yenileyici, bid’atleri çıkarıp dini eski hâline getiren âlim demektir.


----------------

İçtihad nedir, müçtehid kime denir; tecdid nedir, müceddid kime denir?

Her konuda olduğu gibi, imâmet, müceddidlik meselesinde de müracaat edeceğimiz iki ana kaynağımız var :

1- Kur’ân-ı Kerim.

2- Hadîs-i şerif.

Allah’a itaat edin, Resûle ve sizden olan emir sahibine de itaat edin... ( Kur’ân, Nisâ Sûresi, 59.) Sahanın uzmanları müfessir ve âlimler, bu âyetin metninde geçen “Emir”i,

sultan, halife diye yorumladıkları gibi, “imam, müceddid, müçtehid” şeklinde tefsir ettiler.

Keza; “Tam bir teslimiyetle Allah’a yönelen, ihlâsla ibâdet ederek bâtıl dinleri bırakıp İbrahim’in dini olan İslâma uyan kimseden din yönüyle daha güzel kim vardır?” ( Nisâ

Sûresi, 83, 125.) şeklinde mealleri olan âyetleri de “müceddid ve müçtehidlere” de işâret ettiği belirtilir.

“Onun tevilini Allah’tan başkası bilemez. İlimde derinlik ve istikamet sahibi olanlar ise, ‘Biz buna inandık. Hepsi Rabbimizin katından indirilmiştir” ( Al-i İmrân, 7.) deyip o

gizli hakikatleri izhar ederler, açıklarlar. ( Şuâlar, s. 498 )

Allah’a itaat edin, Resûle ve sizden olan emir sahibine de itaat edin...” ( Kur’ân, Nisâ, 59.) diye emredilir.

Müfessirler, Kur’ân’ın müceddidlik meselesine, “Tam bir teslimiyetle Allah’a yönelen, ihlâsla ibâdet ederek bâtıl dinleri bırakıp İbrahim’in dini olan İslâma uyan kimseden din

yönüyle daha güzel kim vardır? İbrahim’i ise Allah dost edinmiştir” ( Kur’ân, Nisâ 125.) âyetiyle işâret edildiği kanaatindedir.

Şu halde, “emir”i, sultan, halife diye anlamak mümkün olduğu gibi, “imam, müceddid, müçtehid” şeklinde de anlamak da mümkün.

“Rahman’ın has, seçkin kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında “Selâm!” derler ( geçerler);” ( Furkan, 63.)

“O kullar, yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile oradan geçip giderler.” ( Furkan, 72.)

“Bilenlerle bilmeyenler bir değildir.” ( Kur’ân, Zümer, 9.)

"De ki : Ya Rabbi, ilmimi arttır.” ( Tâhâ, 114.)

“Keşke hakikati şeksiz, şüphesiz bilmiş olsaydınız! ( Tekâsür, 5.)

“Cahillerden yüz çevir.” ( A’raf, 199.)

Muhakkak ki Allah, bu ümmete her yüz sene başında dinini yenileyen bir müceddid gönderir. ( Ebû Dâvûd, Melâhim, 1.)

Tecdid ve Müceddid


''Tecdit, yenileme, ıslahat anlamına gelir. Teceddüt ile karıştırılmamalıdır. Zira teceddüt, modernizm anlamındadır. Tecdid, İslam'ı, cahiliyenin tüm unsurlarından temizleyerek

katıksız ve saf bir şekilde aslına irca etmektir.

Müceddid, bir peygamberde bulunması gereken vasıfları taşıyan bir din âliminin, akıl, zeka, ilim, ehliyet ve mücadelesi ile, İslam'ı ilk devirlerdeki gibi anlatmasıyla, kendini

ehl-i ilme kabul ettirmesidir. Bu, manevi liderlik ve önderlik demektir. Peygamberler vahye mazhardırlar. Müceddid ise, vahyi anlayıp anlatmada ilhama mazhar olan kimsedir.

Müceddide, ancak ruh ve tabiatında eğrilik bulunan kimseler muhalefet ederler.

Kur'an kıyamete kadar hükmü baki olduğundan gelişen ve değişen zaman dilimi içinde, değişen anlayış ve görüşlere Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu anlatmak ve

izah etmek gerekecektir. Bunu elbette "Âlimler" yapacaklardır. Bu âlimler "Allah'tan korkan( 1) ve Kur'an'ın kastettiği manalara vakıf olan kişiler olmalıdır; yoksa din ve

hukuk alanında uzman olanlar değil...

Bu âlimler "Peygamber varisi" olan mücedditlerdir. Peygamber varisi olmak demek, peygamber gibi vahye değil, bir nevi vahyin gölgesinde ilhama mazhar olan ilmi ile amil, kalbi

ile ilham-ı ilahiye mazhar olabilecek safiyete malik olmaları gerekir. Allah'ın yardımına mazhar olamayanlar ne derece âlim olurlarsa olsunlar "Hidayet" dediğimiz Allah rızasına

götüren yolu gösteremezler.

Müceddid, asrın hastalığını iyi teşhis etmeli, ıslah çarelerini göstermeli ve kendini o işe vazifeli görmelidir. Saf islamın ilim, ruh ve düşüncesini diriltmeli, ilmiyle amil

olup, davranışları ile İslam'ı temsil etmelidir. Yine müceddidin dinde içtihad etme gücü olmalıdır. Metot göstermeli, din düşmanları ile mücadele etmeli, farz ve sünnetleri ihya

etmeli ve tecdidi cihanşümul olmalıdır.

"Peygamberlere varis olma" bunların vasfıdır. "Tam müceddid, bu vazifelerin tümünü yapandır. Şimdiye kadar gelen müceddidler, bir kısmını yapmışlardır" Bu durumda ahir zamanda

gelecek olan "Mehdi" tam müceddirdir.( 2)

Karıncayı emirsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Yüce Allah, insanları da başıboş bırakmamıştır. Yüz yirmi dört bin peygamber göndermiş ve Hatemü'l- Enbiya Hz. Muhammed ( SAV)

ile bu kapıyı kapamıştır. Hz. Muhammed ( SAV) son peygamber olduğu için, kıyamete kadar onun şeriatını koruyacak olan müceddidlerin, ümmetinden geleceğini de "Muhakkak ki Allah

bu ümmete her yüz yılbaşında bir müceddit göndererek dini yeniden ihya eder"( 3) hadisi ile bildirmiştir. İslam bilginleri yüzyıl başı olarak genellikle hicri yılı kabul

etmişlerdir.

İslam dinin kuvvetli ve güçlü olduğu zamanlar vardır. Güçlü olduğu zaman herkesin dini konuda bilgi sahibi olduğu, âlim konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği, cahil

konuşunca susturulduğu zamandır. Zayıf olduğu zaman ise herkesin dini konuda cahil olduğu, âlim konuşunca dinlenilmediği, cahil konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği

zamandır. Bunun için dinin ihyası ilimle, zaafı da cehaletledir. Bunun için mücedditlerin görevi ilmi yaymaktır. Dinin tecdidi, onun ihyası demektir. İlmin ihyası dinin ihyası

demek olduğundan müceddit mutlak surette âlim olacak ve yazdığı eserler ile ilmi ihya edecektir. Müceddidin âlim olması hususunda ulemanın ittifakı vardır.

Muhaddis ez-Zühri ( v. 124/740) ve Ahmed bn. Hanbel ( v.241/855) müceddit olarak 1. asırda Ömer bn. Abdülaziz ve 2. asırda İmam-ı Şafi'yi kabul ederler. Biri 101 yılında

diğeri 204 yılında vefat etmişlerdir. "Yüz yıllık bir zaman dilimi sona ererken hayatta olan, iyi tanınan ve kendisine atıfta bulunulan âlim"( 4) müceddit sıfatını alır.

Yine mücedditler Al-i Beyttendirler. Nitekim peygamberimizin ( sav) : "Allah dinine bağlı olanlara her yüz yılbaşında benim ehl-i beytimden, dinle ilgili konuları onlar için

ihya edecek birini ba's edecek, gönderecektir"( 5) hadisi bunu teyit eder.

Müceddidin diğer görevleri ve fonksiyonu da "Yürürlükten kaldırılan herhangi bir ameli Kitap ve sünnete göre ihya etmek ve uygulanabilirliğini göstermektir."( 6) İmam-ı Şafi

için "Sünneti izhar etti, bid'atı ise imha etti" denilmiştir. Bu da tecdidin özüdür.

Müceddidin belirlenmesi, onunla çağdaş ulemanın zann-ı galibi; talebelerinin ve yazılarının sağladığı fayda ile anlaşılır.( 7) Bu açıdan İmam Muhammed el-Gazzali ( v.505/1111)

tartışmasız tam müceddittir.

Kur'an'da peygamberlerin görevlendirilmesi ile ilgili "Yeb'asü" ifadesinin hadiste mücedditler için kullanılması cay-ı dikkattir.( 8 ) Bunun sebebi ise onun dağıttığı

hidayettir. Genellikle Mücedditler Şafi'î mezhebine mensup olup Tâceddin Abdülvahhab İbn-i es-Sübkî ( v.728/1326) şafi'i olanları sayar.( 9)

Tasavvuf erbabı bunun haricindedir. Tasavvufta kutup derecesine çıkan aktablara, Hz. Peygamberimiz ( sav) Hulefa-i Raşidin, Abdülkadir-i Geylani ve Hızır ( as) cübbe giyerek

manevi âlemde manevi feyze ve irşada tayin etmesi bunun dışındadır. Zira Müceddit, Şeriatta imamdır, kutup ise tarikatta rehberdir. Tarikattaki kutupların şeriate ve şeriat

imamlarına katiyyen uyması zarureti vardır. İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani Şeyh Ahmed-i Sirhindi ( v. 1034/1624) ikinci bin yılının müceddididir. Mektubatında der ki :

"Bin yılda bir ulu'l-Azm peygamber gelir. Şimdi ise bin yılda büyük bir müçtehit gelmektedir."( 10)

Şah Veliyullah Dehlevi ( v. 1176/1763) de Nakşibendî silsilesinden müceddit cübbesi giymiştir. Kendisine "Hilatül-Müceddidiye" ihsan edilmiştir. 13. asırda ise Sirhindi'nin

manevi halifelerinden Mevlana Halid-ı Bağdadi ( v.1242/1827) bu makama layık görülmüştür. Kendisi "Gulam Ali" diye meşhur olan Şah Abdullah Dehlevi'nin talebesi olduğu için

Nakşibendî Müceddidi sayılmıştır.

Mücedditler sünnete bağlılığı teşvik ve bid'attan kaçınmaya davet ederler.

Allamelerden Aliyyu'l- Kari : ( v.1014) "Müceddidler ilmin azaldığı, sünnetin terk edilmeye yüz tuttuğu, cehalet ve bidatlerin yayınlaştığı bir dönemde çıkacaklarını"

belirtir. Hafız Münavi de "Dini yenilemekten maksadın, bidatleri sünnetten ayırmak, ilmi yaygınlaştırmak, ilimle uğraşanlara destek olmak ve bidat sahiplerini zelil ve perişan

etmek olduğunu söylüyor. Alkami ise müceddidlerin görevinin "Kitap ve sünnetten yaşanılmayan ve unutulanları tekrar canlandırmak ve emir gereğince davranılmasını sağlamak" diye

yorumlar.( 11) Her şeyden önce müceddid sünnet-i seniyyeyi ihya ve neşirle tanınır. Gecesini-gündüzünü buna verir. Ehl-i bidayı eserleri ve dersleriyle tesirsiz hale getirir.

Şayet bu özellikler müceddid denilen zatta bulunmazsa, ne derece âlim olursa olsun müceddid sayılamaz.( 12)

Müceddidlerin vazifeleri, dini geldiği tazeliğiyle korumaktır. Üzerine konan tozları silkelemek, bidat kirlerini temizlemek, dini asliyetine kavuşturmaktır. Onlar kendilerinden

yeni bir şey ihdas etmezler. İslam'a ve sünnet-i seniyyeye harfiyen ittiba ederler. Ona yöneltilen tecavüzleri defeder, dinin ulviyetini izhar ederler. Bunu yaparlarken, "tavr-ı

asasiyi bozmadan, ruhu asliyeyi rencide etmeden" yeni izah tarzları ve yeni ikna usulleriyle yeni tevcihat ve tafsilat ile ifay-ı vazife ederler.( 13) İhlâsta, sadakatta,

samimiyette örnek şahsiyetleriyle ve ilmi üstünlükleriyle İslam'ı anlama ve anlatmada en ileri seviyededirler. Zamanın bütün ilimlerine vakıftırlar ve ilhama mazhardırlar.

Şu vasıfları üzerlerinde taşırlar :

1- Kendilerine yalnızca Kur'an'ı rehber edinirler.

2- Her biri, fende mütehassıs geniş bir fikre, ince bir nazara ve tam bir ihlâsa sahiptirler. Derin bir içtihat ve kuvve-i kudsiye sahibidirler. Hakikatleri saf ortaya koymak

için kendi hususi meslek ve meşreplerinin tesirinde kalmamış ve hevesini karıştırmazlar.

3- Cenab-ı Hakkın rızasından başka hiçbir maddi manevi menfaati gaye edinmezler ve bu halet de hayatında herkes tarafından müşahede edilir.

4- Kur'an-ı Kerim'in bulunduğu asra bakan veçhesini keşfedip, avamdan havasa kadar her tabakanın anlayacağı, istifade edeceği bir üslupla beyan ederler.

5- Kur'an ve iman hakikatlerini cerh edilmez delillerle ispat ederek ders verirler.

6- Aklı, kalbi, vicdanı ve ruhu tenvir, tatmin ve musahhar ederler ve şeytanı dahi ilzam edecek derecede kuvvetli, gayet beliğ, nafiz ve müessir dersler ile meselelerini

anlatırlar.

7- Hakikatlerin derkine mani olan benlik, gurur, ucub ve enaniyet gibi kötü hasletlerden kurtarıp tevazu, mahviyet gibi yüksek ve güzel ahlaklara sahip kılarlar.

8- Resul-ü Ekrem'in ( sav) sünnetine ittiba ederler, ehl-i sünnet ve'l- cemaat mezhebi üzere ilmi ile amildirler, azami züht ve takva, azami ihlâs ve dine hizmetinde sebat,

azami sıdk, sadakat ve fedakârlığa, azami iktisad ve kanaate sahip ve malik olmak da onların vasıflarındandır.

9- Kur'anî ve şer-î meseleleri beyan ederken, şu veya bu tazyik altında kalmayan, işkence ve idamı nazara almayan, herhangi bir tesir altında kalarak fetva vermeyen, dünyaya

meydan okuyacak bir iman kuvveti ile hakikatleri pervasızca söyleyen, İslami şecaat ve cesarete maliktirler.( 14)

Peygamberimiz ( sav) her yüzyılda bir Müceddit geleceğini bize bildirdiği gibi kıyamete kadar gelecek mücedditlerin sayısını da haber vermiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte "On

iki halife gelecek ve sonra İsa ruhullah nüzul ederek deccalı öldürecektir"( 15) buyurmuşlardır. Yine "Bu din on iki halife elinde olduğu sürece aziz ve güçlü kalacaktır. Bu

imamların on ikisi de Kureyştendir"( 16) buyurmuşlardır ki bu hadis mütavatirdir. İbn-i Kesir "Bu imamların Şianın iddiası gibi "Ehl-i Beyt"in 12 imamı olmadığı açıktır"

diyerek her asırda gelecek olan mücedditlere işaret ettiğini söyler.

Tüm bu özelliklere dayanarak İslam âlimleri her asrın müceddidini tespite çalışmışlardır, bu isimlerin bazılarında ittifak edilmiş, bazılarında ise ihtilaf edilmiştir. Biz her

hicri yüz yılda müceddid kabul edilenlerden birer ismi şöyle sıralayabiliriz :

1- Ömer bn. Abdülaziz( 17) ( H. /17–102 / M. 638–720)

2- İmam-ı Şafii( 18 ) ( H. 150–204 / M. 767–819)

3- Ebu'l-Hasan Ali El- Eş'ari ( H.260–324 / M.873–936)

4- Ebu Bekir Bakıllani ( v. 403/1013)

5- İmam-ı Gazali ( H. 450–505/M. 1058–1111)

6- Fahreddin-i razı ( H. 544–606 / M.1149–1209)

7- Mevlana Celalettin-i Rumî ( H. 604–672/ M.1207–1273)

8- Zeynüddin-i Irakî ( v.H. 805/ M. 1402)

9- İmam-ı Sahavi( 19) ( v. H. 902)

10- Celaleddin-i Suyutî ( H.849–911/ M.1445–1505)

11- İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani( 20) ( H. 971- 1033 / M. 1563-1624)

12- Şah Veliyullah Dehlevi ( H.1114–1176 / M. 1702–1762)

13- Mevlana Halid-i Bağdadi( 21) ( H.1193–1242 / M. 1779–1826)

14- Bediüzzaman Said Nursi. ( H.1293 – 1380 / M. 1876–1960)

Mevlana Halid-i Bağdadinin talebelerinden Mustafa İsmet Efendi "Risale-i Kudsiye" isimli Osmanlıca Nakşibendî Tarikatı Halidiye Kolu usulünü beyan eden eserinde Mevlana

Halid'den sonra Müceddit olarak "Mehdi"nin geleceğini, başka müceddidin olmayacağını ehl-i keşfin haber verdiğini açıkça yazar ve talebelerine ders verir.( 22)

Bediüzzaman Said Nursi yüz yıllık Mevlana Halid'in cübbesi Asiye hanımın dedesi Küçük Âşık aracılığı ile intikal etmiştir. ( 23) Böylece her cihetle Müceddit olduğu kesinlik

kazanmıştır.

Bediüzzaman'ın çok belirgin ve diğerlerinden farklı bir özelliği de Müceddit olarak zatını değil; "Risale'i Nuru" göstermiş olmasıdır. Tecdit işi ve işlevi bir şahıstan bir

kitaba intikal ettirilmiştir. Bediüzzaman bunu tahdis-i nimet( 24) olarak ilan etmektedir. Buna yine "Risale-i Nur'un Şahs-ı Manevisi" adını vererek kendisinden sonra bir şahıs

beklentisi içinde olunmaması gerektiğini ima ederek son Müceddit olduğunu ince bir siyasetle ifade etmiştir.

Bu mücedditlerin dışında tarikat şahları ve aktapları vardır ki, onlar hidayet rehberleri olmuşlardır. A. Kadir Geylani, Ahmed Yesevi, Muhyiddin-i Arabi, Şazeli gibi... Ancak

tarikat şeyhleri her ne kadar âlim ve abid de olsalar mücedditlerin ve müçtehitlerin makamına ulaşamazlar. Onlar da müçtehit ve mücedditlere uymak mecburiyetindedirler. Çünkü

bir Müslüman tarikat şeyhinin sözünü tutmazsa bir şey lazım gelmez. Ama bir müçtehidin şeriattaki içtihadına muhalefet etse günaha girer. Bunun için tüm ehli tarikat şeriatın

kabul ettiği bir ehl-i hak mezhebe uymuş ve tabilerini de uymaları konusunda uyarmışlardır. Zira şeriatta imam olan bir müçtehid veya müceddid zamanın imamı ve halifesi gibidir.

O asırdaki tüm tarikat şeyhleri onun emrindeki vali, kaymakam ve mahalle muhtarı gibidirler. Herkes haddini bildiği ve imama ittiba ettiği ölçüde maiyetindekilere hükmedebilir

ve Allah'ın rızasını kazanabilirler. Tüm hak tarikatın şeyhleri bu sınırları en iyi şekilde korumuşlardır.

Mehdi de son müceddit olacağı için âl-i beytten, yani peygamber soyundandır. Bu husus Al-i Resulün, Al-i İbrahim gibi olacağı gerçeğine de uygundur. Her müslümanın namazın

tahiyyatında okuduğu salâvat duasının bu istikametli yolu Allah'tan istemesi anlamında çok manidardır.

Mücedditlerin çoğu Peygamberimiz'in ( sav) neslinden gelmişlerdir. Kimi Haseni, kimi de Hüseyni'dir. Bundan dolayı peygamberimiz ( sav) "Size iki şey bırakıyorum, biri

Kitabullah, diğeri de Ehl-i Beytim"( 25) "Kıyamette bu iki emanetten soracağım"( 26) buyurmuşlardır.

Yüce Allah da, "Resulullah sizden hiçbir ücret beklemez, ancak Ehl-i Beyt'ine sevgi bekler"( 27) buyurarak nazarları o yöne çekiyor. Çünkü "Ehl-i Beytim Nuh ( as)ın gemisi

gibidir. Ona sığınan kurtulur."( 28 ) İmam-ı Rabbani de, "Ehl-i Beyt'imi sevmek, ehl-i sünnetin sermayesidir"( 29) hadisini nakleder.

Müminlerin devamlı duası selavat-ı Peygamberi olan "Allah'ım al-i İbrahim gibi al-i Muhammed'in neslini de mübarek kıl" duası kabul edilmiştir ki, Al-i İbrahim neslinden

peygamber geldiği gibi, Al-i Resulullah'dan da müceddid ve müçtehitler silsilesi gelmiş. Peygamberimiz ( sav) Ehl-i Beyt'ine muhabbeti emrederek, ümmetin istikametini

istemiştir. Ehl-i Beytine sevgisinin sırat-ı müstakimi netice vereceğini, beliğane ifade etmiştir.

Kıyamete yakın Hz. Mehdi tüm müceddid ve müçtehidler silsilesini birleştirip son bir irşad görevi yapacaktır. Allah'ın ( cc) gerçek velileri bu müceddit ve müçtehitlerdir.

Çünkü İmam-ı Azam buyurdular : "Alimler Allah'ın velileri değil ise yer yüzünde veli yoktur."

Peygamberimiz ( sav) veliler hakkında "Yüce Allah buyurdu, kim benim velime, veli kuluma düşmanca davranırsa, ben ona harp ilan ederim. Kulumun bana yaklaşmak için

yaptıklarının katımda en sevimli olanı üzerine farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet onu severim. Onu sevince de, onun

işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse, şüphesiz ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum, benden bir şey isterse kabul ederim"

buyurmuşlardır.( 30)

İbn-i Hacer, "Veli, Allah'ı bilen ve ona itaatte devamlı olan ve ihlâslı olan kişidir" der. Yemenli Şevkani de bunu kabul eder. Nitekim Yüce Allah veliyi tarif ederken : "İman

ve takvayı esas alır."( 31)

Veli, ihlâsla, Allah rızası için emr-i İlahiyi icraya çalışan ve rızadan ayrılmayan kuldur. Şu halde, onun hiçbir günahı yokken ona düşman olup yaptıklarına karşı çıkan, onun

temsil ettiği iman ve ibadet ve ahlaka düşman olmuş oluyor demektir.

İhlâs ve ihsan mertebesine ulaşan veliler de ibadeti, ceza ve mükâfat için değil, Allah'a olan sevgi ve bağlılığından dolayı yaparlar. İbadet, onların ruh gıdalarıdır. O'na

yaklaşmak için vasıtalarıdır.

Farz ibadet içinde haramdan kaçmak da vardır. Nafile ibadetler içinde de zikir, tesbih, dua ve tefekkür vardır. Hadisin anlamı : "İçlerine koyduğum nurum sebebiyle onun kulağı,

gözü olurum, emrim ve rızam dışına çıkmazlar. Yaptıkları işlerde bu nur ile yardım ederim de, bu iş uygun ve düzgün olur"( 32) anlamındadır. Şevkani bu hadisi izah eden

"Katru'l-Veli ala Hadisi'l Veli" adında müstakil bir eser yazmıştır.

Peygamberimizin ( sav) "Ehl-i Beyt'im Nuh'un ( as) gemisi gibidir. Buna sığınanlar kurtulur"( 33) hadisinin anlamı mücedditler ve müçtehitlerden her hangi birisine uyan

kurtulur demektir. Tabii ki her asrın insanı o asırdaki müceddide uymalıdır. Nitekim bu konuda da hadis vardır : "Asrın imamını tanımayan cahiliye üzerine ölür." Cahiliyenin ne

olduğunu bilen bu hadisi anlamakta zorlanmaz.''

------------------

MÜCEDDİD


Peygamberimizin sünneti terk edilip bid'atlar yayılıncaya insanlara yeniden dinlerini öğreten ve bu bid'atleri bertaraf etmeye çalışan İslâm bilgini; "Cedde" fiilinden ism-i

fail.

Cenab-ı Allah, insanlara doğru yolu göstermek için ihtiyaç nisbetinde onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin sonuncusu Peygamberimiz Hz. Muhammed (

s.a.s)'dir. Ondan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. "Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. O, ancak Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur" ( el-

Ahzâb, 33/40).

Diğer ümmetlerde olduğu gibi Peygamberimizin ümmeti arasında da zamanla bid'at ve hurafeler baş gösterebilir ve bunun neticesinde müslümanlar dinden ve peygamberimizin

sünnetinden uzaklaşmakla karşı karşıya gelebilirler. Ayrıca her gün değişen hayat şartları ve ilerleyen teknikle birlikte birtakım yeni meseleler ortaya çıkar ve bunlara dinî

açıdan bir hüküm verme ihtiyacı doğar.

Toplum içinde çıkan bid'atlere karşı koyacak, dine yapılan saldırılar karşısında dini savunacak, yeni meselelere bir çözüm bulabilecek ve müslümanlara yeniden dinlerini öğretip

onları yönlendirecek şahsiyetlere de bu ölçüde ihtiyaç hissedilir ki, peygamberlik müessesesi sona erdiğinden ve bundan sonra artık peygamber gelmeyeceğinden bu görev

Peygamberimizin ümmetinden çıkan âlimlere düşmektedir. Bu âlimlere dinî literatürde "müceddid" denilmektedir.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır : "Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek hir müceddid gönderecektir" (

Ebu Davud, Melahim, 1).

Hadisin bazı rivayetlerinde, gönderilecek müceddidin, Rasulûllah'ın temiz sülalesinden olacağı bildirilmiştir. Ayrıca gelecek müceddidin bir değil birkaç olacağını söyleyenler

de vardır.

İmam Suyutî tecdid hadisesi hakkında bir eser yazmış ve gelip geçen müceddidleri gösteren manzum cedveller nakletmiştir. Son cedvele göre o zamana kadar gelip geçen müceddidler

şunlardır : Ömer b. Abdulaziz, İmam Şâfiî, İmam Ebu'l-Hasan el-Eş'arî, Ahmed İsferanî, İmam Gazalî, Fahruddîn Razî, Takyuddin b. Dakîki'l-Iyd ve İmam Bulkînî ( Bulukkînî).

Bunların bazıları hakkında ihtilaf vardır. İmam Suyutî dokuzuncusunun kendisi olmasını ümit ediyor.

Dinde reform yapmak isteyenler, müceddidle ilgili bu hadisin kapsamına girmez. Nitekim gelmiş geçmiş bunca ulema içinden bir tanesi bile bu hadisi dinde reform manasına

almamıştır.

Müceddid ile müteceddid'i birbirine karıştırmamak gerekir. Zira aralarında büyük fark vardır. Müteceddid, yenilik taraftarı olan, İslâm ile câhiliyye ( bugünkü anlamıyla

pozitivizm, materyalizm)'nin uzlaştırılmasından yeni bir sentez ortaya çıkaran ve ümmeti cahiliyye rengine boyayan kimsedir. Bunların gayesi dini tecdid değil onu yeniye

uydurmadır. Müceddid ise; İslâm'ı cahiliyyenin bütün unsurlarından temizleyen sonra da mümkün olduğu kadar onu katışıksız olarak, olduğu gibi hayata iade eden demektir.

Müceddid, cahiliyye ile anlaşmak ve uzlaşmaktan uzak olur ve her ne kadar önemsiz olursa olsun cahiliyyenin hiç bir izinin İslâm'ın herhangi bir kısmına yerleşmesine sabredemez.

Müceddidle peygamber arasında fark vardır. Peygamber; Allah tarafından açıkça emir almıştır. Kendisine vahiy gelir, peygamberlik davasıyla işe başlar ve insanları kendisine

davet eder; îman veya küfür onun davasını kabul etmeye veya etmemeye bağlıdır.

Müceddid böyle değildir. O, Allah tarafından memur olsa bile teşriî olmayan, bir din ve düzen getirmekle ilgisi bulunmayan bir emirle memûr olabilir. Çok defa kendisi müceddid

olduğunu farketmez, ancak kendisi vefat ettikten sonra fark edilir.

Müceddidde bulunması zarurî olan vasıflar şunlardır : Berrak bir zihin, keskin bir görüş, dosdoğru bir düşünüş, ifratla tefrit arasındaki orta yolu bulma ve buna riayet etmeye

ait nadir kudret, asırlar boyu yerleşip kökleşmiş kanaatlerin ve yeni durumların tesiri altında kalmaktan sıyrılmış tefekkür gücü, doğru yoldan sapıtmış olan zamanının gidişi

ile mücadele cesareti, yeniden kurmak ve ictihad etmek için gerekli olan ve Allah tarafından bağışlanmış bulunan liderlik ve önderlik kabiliyeti... Ayrıca müceddidin İslâm

esaslarını gönlünün derinliklerinden kabul etmiş ve kendi görüş, anlayış ve düyuşu içinde gerçekten inanmış olması, en küçük işlerde bile İslâm ile câhiliyyetin farkını bilmesi,

asırların topladığı çıkmazlar yığını altından hakkı, gerçeği gün yüzüne çıkarması gereklidir.

Tecdîd işinin aşağıda belirtildiği üzere çeşitli şubeleri vardır :

Müceddidin, içinde yaşadığı muhite ait hastalıkları doğru bir şekilde teşhis etmesi gerekir. Bunun yolu; zamanın durumunu her bakımdan dikkatle gözden geçirerek cemiyete

cahiliyyenin yerleştiği noktaları, tesir derecesini, bunların topluma yayılma yollarını anlaması, etkilerinin hayatın hangi noktalarına kadar vardığını, hal-i hazır durumda

gerçek müslümanlığın yerinin ne olduğunu görmesidir.

Müceddid, topluma yönelik ıslah çareleri bulmalı; yani cemiyet üzerinde câhiliyyetin galebesini yok edip İslâm'ın sosyal hayata girme imkânını hazırlamalıdır.

Müceddid, kendisini deneyip imtihan ederek; yapabileceği işin sınırını çizmeli; güç ve kuvvetini ölçmelidir.

d)Müceddidin fikri ve nazari bir inkılap meydana getirmek için çalışması; yani insanların düşüncesini, inançlarını, duygularını, ahlâk görüşlerinin yönünü İslâm'a uygun bir hale

getirmesi, eğitim ve öğretim sistemini ıslah etmesi, İslâm ilim ve sanatlarını ihya etmesi... Özetle yeniden saf İslâm ruh ve düşüncesini diriltmesi, onun en temel

işlerindendir.

Müceddid, amelî ıslah hareketini ele almalı, câhiliyye âdet ve geleneklerini iptal etmeli, ahlâkı temizleyip yükselterek, islâmî manâda lider olacak kişileri yetiştirmelidir.

Müceddidin, dinin genel hükümlerini ve temel gayelerini bilmesi, kendi asrındaki teknik ilerleme ve medenî gelişme şekillerinin yön ve durumlarını anlaması, önceki nesillerden

miras kalan eski medeniyet tablosunda yapabileceği tadil ve değiştirme için bir yol çizmesi ve metod bulması, bunu yaparken İslâm dininin ruh ve selâmetini ve gayelerinin

gerçekleşmesini temin etmesi, gerçek medeni ilerlemede İslâm'ın cihanşümul önderliğine imkân vermesi gerekir.

Abdülcelil ÜNALAN

Not : M. Ali KAYA'nın "TECDİD VE MÜCEDDİDLER" adlı şu makalesini de okumanızı tavsiye ederiz :

Tecdit, yenileme, ıslahat anlamına gelir. Teceddüt ile karıştırılmamalıdır. Zira teceddüt, modernizm anlamındadır. Tecdid, İslam'ı, cahiliyenin tüm unsurlarından temizleyerek

katıksız ve saf bir şekilde aslına irca etmektir.

Müceddid, bir peygamberde bulunması gereken vasıfları taşıyan bir din âliminin, akıl, zeka, ilim, ehliyet ve mücadelesi ile, İslam'ı ilk devirlerdeki gibi anlatmasıyla, kendini

ehl-i ilme kabul ettirmesidir. Bu, manevi liderlik ve önderlik demektir. Peygamberler vahye mazhardırlar. Müceddid ise, vahyi anlayıp anlatmada ilhama mazhar olan kimsedir.

Müceddide, ancak ruh ve tabiatında eğrilik bulunan kimseler muhalefet ederler.

Kur'an kıyamete kadar hükmü baki olduğundan gelişen ve değişen zaman dilimi içinde, değişen anlayış ve görüşlere Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu anlatmak ve

izah etmek gerekecektir. Bunu elbette "Âlimler" yapacaklardır. Bu âlimler "Allah'tan korkan( 1) ve Kur'an'ın kastettiği manalara vakıf olan kişiler olmalıdır; yoksa din ve

hukuk alanında uzman olanlar değil...

Bu âlimler "Peygamber varisi" olan mücedditlerdir. Peygamber varisi olmak demek, peygamber gibi vahye değil, bir nevi vahyin gölgesinde ilhama mazhar olan ilmi ile amil, kalbi

ile ilham-ı ilahiye mazhar olabilecek safiyete malik olmaları gerekir. Allah'ın yardımına mazhar olamayanlar ne derece âlim olurlarsa olsunlar "Hidayet" dediğimiz Allah rızasına

götüren yolu gösteremezler.

Müceddid, asrın hastalığını iyi teşhis etmeli, ıslah çarelerini göstermeli ve kendini o işe vazifeli görmelidir. Saf islamın ilim, ruh ve düşüncesini diriltmeli, ilmiyle amil

olup, davranışları ile İslam'ı temsil etmelidir. Yine müceddidin dinde içtihad etme gücü olmalıdır. Metot göstermeli, din düşmanları ile mücadele etmeli, farz ve sünnetleri ihya

etmeli ve tecdidi cihanşümul olmalıdır.

"Peygamberlere varis olma" bunların vasfıdır. "Tam müceddid, bu vazifelerin tümünü yapandır. Şimdiye kadar gelen müceddidler, bir kısmını yapmışlardır" Bu durumda ahir zamanda

gelecek olan "Mehdi" tam müceddirdir.( 2)

Karıncayı emirsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Yüce Allah, insanları da başıboş bırakmamıştır. Yüz yirmi dört bin peygamber göndermiş ve Hatemü'l- Enbiya Hz. Muhammed ( SAV)

ile bu kapıyı kapamıştır. Hz. Muhammed ( SAV) son peygamber olduğu için, kıyamete kadar onun şeriatını koruyacak olan müceddidlerin, ümmetinden geleceğini de "Muhakkak ki Allah

bu ümmete her yüz yılbaşında bir müceddit göndererek dini yeniden ihya eder"( 3) hadisi ile bildirmiştir. İslam bilginleri yüzyıl başı olarak genellikle hicri yılı kabul

etmişlerdir.

İslam dinin kuvvetli ve güçlü olduğu zamanlar vardır. Güçlü olduğu zaman herkesin dini konuda bilgi sahibi olduğu, âlim konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği, cahil

konuşunca susturulduğu zamandır. Zayıf olduğu zaman ise herkesin dini konuda cahil olduğu, âlim konuşunca dinlenilmediği, cahil konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği

zamandır. Bunun için dinin ihyası ilimle, zaafı da cehaletledir. Bunun için mücedditlerin görevi ilmi yaymaktır. Dinin tecdidi, onun ihyası demektir. İlmin ihyası dinin ihyası

demek olduğundan müceddit mutlak surette âlim olacak ve yazdığı eserler ile ilmi ihya edecektir. Müceddidin âlim olması hususunda ulemanın ittifakı vardır.

Muhaddis ez-Zühri ( v. 124/740) ve Ahmed bn. Hanbel ( v.241/855) müceddit olarak 1. asırda Ömer bn. Abdülaziz ve 2. asırda İmam-ı Şafi'yi kabul ederler. Biri 101 yılında

diğeri 204 yılında vefat etmişlerdir. "Yüz yıllık bir zaman dilimi sona ererken hayatta olan, iyi tanınan ve kendisine atıfta bulunulan âlim"( 4) müceddit sıfatını alır.

Yine mücedditler Al-i Beyttendirler. Nitekim peygamberimizin ( sav) : "Allah dinine bağlı olanlara her yüz yılbaşında benim ehl-i beytimden, dinle ilgili konuları onlar için

ihya edecek birini ba's edecek, gönderecektir"( 5) hadisi bunu teyit eder.

Müceddidin diğer görevleri ve fonksiyonu da "Yürürlükten kaldırılan herhangi bir ameli Kitap ve sünnete göre ihya etmek ve uygulanabilirliğini göstermektir."( 6) İmam-ı Şafi

için "Sünneti izhar etti, bid'atı ise imha etti" denilmiştir. Bu da tecdidin özüdür.

Müceddidin belirlenmesi, onunla çağdaş ulemanın zann-ı galibi; talebelerinin ve yazılarının sağladığı fayda ile anlaşılır.( 7) Bu açıdan İmam Muhammed el-Gazzali ( v.505/1111)

tartışmasız tam müceddittir.

Kur'an'da peygamberlerin görevlendirilmesi ile ilgili "Yeb'asü" ifadesinin hadiste mücedditler için kullanılması cay-ı dikkattir.( 8 ) Bunun sebebi ise onun dağıttığı

hidayettir. Genellikle Mücedditler Şafi'î mezhebine mensup olup Tâceddin Abdülvahhab İbn-i es-Sübkî ( v.728/1326) şafi'i olanları sayar.( 9)

Tasavvuf erbabı bunun haricindedir. Tasavvufta kutup derecesine çıkan aktablara, Hz. Peygamberimiz ( sav) Hulefa-i Raşidin, Abdülkadir-i Geylani ve Hızır ( as) cübbe giyerek

manevi âlemde manevi feyze ve irşada tayin etmesi bunun dışındadır. Zira Müceddit, Şeriatta imamdır, kutup ise tarikatta rehberdir. Tarikattaki kutupların şeriate ve şeriat

imamlarına katiyyen uyması zarureti vardır. İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani Şeyh Ahmed-i Sirhindi ( v. 1034/1624) ikinci bin yılının müceddididir. Mektubatında der ki :

"Bin yılda bir ulu'l-Azm peygamber gelir. Şimdi ise bin yılda büyük bir müçtehit gelmektedir."( 10)

Şah Veliyullah Dehlevi ( v. 1176/1763) de Nakşibendî silsilesinden müceddit cübbesi giymiştir. Kendisine "Hilatül-Müceddidiye" ihsan edilmiştir. 13. asırda ise Sirhindi'nin

manevi halifelerinden Mevlana Halid-ı Bağdadi ( v.1242/1827) bu makama layık görülmüştür. Kendisi "Gulam Ali" diye meşhur olan Şah Abdullah Dehlevi'nin talebesi olduğu için

Nakşibendî Müceddidi sayılmıştır.

Mücedditler sünnete bağlılığı teşvik ve bid'attan kaçınmaya davet ederler.

Allamelerden Aliyyu'l- Kari : ( v.1014) "Müceddidler ilmin azaldığı, sünnetin terk edilmeye yüz tuttuğu, cehalet ve bidatlerin yayınlaştığı bir dönemde çıkacaklarını"

belirtir. Hafız Münavi de "Dini yenilemekten maksadın, bidatleri sünnetten ayırmak, ilmi yaygınlaştırmak, ilimle uğraşanlara destek olmak ve bidat sahiplerini zelil ve perişan

etmek olduğunu söylüyor. Alkami ise müceddidlerin görevinin "Kitap ve sünnetten yaşanılmayan ve unutulanları tekrar canlandırmak ve emir gereğince davranılmasını sağlamak" diye

yorumlar.( 11) Her şeyden önce müceddid sünnet-i seniyyeyi ihya ve neşirle tanınır. Gecesini-gündüzünü buna verir. Ehl-i bidayı eserleri ve dersleriyle tesirsiz hale getirir.

Şayet bu özellikler müceddid denilen zatta bulunmazsa, ne derece âlim olursa olsun müceddid sayılamaz.( 12)

Müceddidlerin vazifeleri, dini geldiği tazeliğiyle korumaktır. Üzerine konan tozları silkelemek, bidat kirlerini temizlemek, dini asliyetine kavuşturmaktır. Onlar kendilerinden

yeni bir şey ihdas etmezler. İslam'a ve sünnet-i seniyyeye harfiyen ittiba ederler. Ona yöneltilen tecavüzleri defeder, dinin ulviyetini izhar ederler. Bunu yaparlarken, "tavr-ı

asasiyi bozmadan, ruhu asliyeyi rencide etmeden" yeni izah tarzları ve yeni ikna usulleriyle yeni tevcihat ve tafsilat ile ifay-ı vazife ederler.( 13) İhlâsta, sadakatta,

samimiyette örnek şahsiyetleriyle ve ilmi üstünlükleriyle İslam'ı anlama ve anlatmada en ileri seviyededirler. Zamanın bütün ilimlerine vakıftırlar ve ilhama mazhardırlar.

Şu vasıfları üzerlerinde taşırlar :

1- Kendilerine yalnızca Kur'an'ı rehber edinirler.

2- Her biri, fende mütehassıs geniş bir fikre, ince bir nazara ve tam bir ihlâsa sahiptirler. Derin bir içtihat ve kuvve-i kudsiye sahibidirler. Hakikatleri saf ortaya koymak

için kendi hususi meslek ve meşreplerinin tesirinde kalmamış ve hevesini karıştırmazlar.

3- Cenab-ı Hakkın rızasından başka hiçbir maddi manevi menfaati gaye edinmezler ve bu halet de hayatında herkes tarafından müşahede edilir.

4- Kur'an-ı Kerim'in bulunduğu asra bakan veçhesini keşfedip, avamdan havasa kadar her tabakanın anlayacağı, istifade edeceği bir üslupla beyan ederler.

5- Kur'an ve iman hakikatlerini cerh edilmez delillerle ispat ederek ders verirler.

6- Aklı, kalbi, vicdanı ve ruhu tenvir, tatmin ve musahhar ederler ve şeytanı dahi ilzam edecek derecede kuvvetli, gayet beliğ, nafiz ve müessir dersler ile meselelerini

anlatırlar.

7- Hakikatlerin derkine mani olan benlik, gurur, ucub ve enaniyet gibi kötü hasletlerden kurtarıp tevazu, mahviyet gibi yüksek ve güzel ahlaklara sahip kılarlar.

8- Resul-ü Ekrem'in ( sav) sünnetine ittiba ederler, ehl-i sünnet ve'l- cemaat mezhebi üzere ilmi ile amildirler, azami züht ve takva, azami ihlâs ve dine hizmetinde sebat,

azami sıdk, sadakat ve fedakârlığa, azami iktisad ve kanaate sahip ve malik olmak da onların vasıflarındandır.

9- Kur'anî ve şer-î meseleleri beyan ederken, şu veya bu tazyik altında kalmayan, işkence ve idamı nazara almayan, herhangi bir tesir altında kalarak fetva vermeyen, dünyaya

meydan okuyacak bir iman kuvveti ile hakikatleri pervasızca söyleyen, İslami şecaat ve cesarete maliktirler.( 14)

Peygamberimiz ( sav) her yüzyılda bir Müceddit geleceğini bize bildirdiği gibi kıyamete kadar gelecek mücedditlerin sayısını da haber vermiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte "On

iki halife gelecek ve sonra İsa ruhullah nüzul ederek deccalı öldürecektir"( 15) buyurmuşlardır. Yine "Bu din on iki halife elinde olduğu sürece aziz ve güçlü kalacaktır. Bu

imamların on ikisi de Kureyştendir"( 16) buyurmuşlardır ki bu hadis mütavatirdir. İbn-i Kesir "Bu imamların Şianın iddiası gibi "Ehl-i Beyt"in 12 imamı olmadığı açıktır"

diyerek her asırda gelecek olan mücedditlere işaret ettiğini söyler.

Tüm bu özelliklere dayanarak İslam âlimleri her asrın müceddidini tespite çalışmışlardır, bu isimlerin bazılarında ittifak edilmiş, bazılarında ise ihtilaf edilmiştir. Biz her

hicri yüz yılda müceddid kabul edilenlerden birer ismi şöyle sıralayabiliriz :

1- Ömer bn. Abdülaziz( 17) ( H. /17–102 / M. 638–720)

2- İmam-ı Şafii( 18 ) ( H. 150–204 / M. 767–819)

3- Ebu'l-Hasan Ali El- Eş'ari ( H.260–324 / M.873–936)

4- Ebu Bekir Bakıllani ( v. 403/1013)

5- İmam-ı Gazali ( H. 450–505/M. 1058–1111)

6- Fahreddin-i razı ( H. 544–606 / M.1149–1209)

7- Mevlana Celalettin-i Rumî ( H. 604–672/ M.1207–1273)

8- Zeynüddin-i Irakî ( v.H. 805/ M. 1402)

9- İmam-ı Sahavi( 19) ( v. H. 902)

10- Celaleddin-i Suyutî ( H.849–911/ M.1445–1505)

11- İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani( 20) ( H. 971- 1033 / M. 1563-1624)

12- Şah Veliyullah Dehlevi ( H.1114–1176 / M. 1702–1762)

13- Mevlana Halid-i Bağdadi( 21) ( H.1193–1242 / M. 1779–1826)

14- Bediüzzaman Said Nursi. ( H.1293 – 1380 / M. 1876–1960)

Mevlana Halid-i Bağdadinin talebelerinden Mustafa İsmet Efendi "Risale-i Kudsiye" isimli Osmanlıca Nakşibendî Tarikatı Halidiye Kolu usulünü beyan eden eserinde Mevlana

Halid'den sonra Müceddit olarak "Mehdi"nin geleceğini, başka müceddidin olmayacağını ehl-i keşfin haber verdiğini açıkça yazar ve talebelerine ders verir.( 22)

Bediüzzaman Said Nursi yüz yıllık Mevlana Halid'in cübbesi Asiye hanımın dedesi Küçük Âşık aracılığı ile intikal etmiştir. ( 23) Böylece her cihetle Müceddit olduğu kesinlik

kazanmıştır.

Bediüzzaman'ın çok belirgin ve diğerlerinden farklı bir özelliği de Müceddit olarak zatını değil; "Risale'i Nuru" göstermiş olmasıdır. Tecdit işi ve işlevi bir şahıstan bir

kitaba intikal ettirilmiştir. Bediüzzaman bunu tahdis-i nimet( 24) olarak ilan etmektedir. Buna yine "Risale-i Nur'un Şahs-ı Manevisi" adını vererek kendisinden sonra bir şahıs

beklentisi içinde olunmaması gerektiğini ima ederek son Müceddit olduğunu ince bir siyasetle ifade etmiştir.

Bu mücedditlerin dışında tarikat şahları ve aktapları vardır ki, onlar hidayet rehberleri olmuşlardır. A. Kadir Geylani, Ahmed Yesevi, Muhyiddin-i Arabi, Şazeli gibi... Ancak

tarikat şeyhleri her ne kadar âlim ve abid de olsalar mücedditlerin ve müçtehitlerin makamına ulaşamazlar. Onlar da müçtehit ve mücedditlere uymak mecburiyetindedirler. Çünkü

bir Müslüman tarikat şeyhinin sözünü tutmazsa bir şey lazım gelmez. Ama bir müçtehidin şeriattaki içtihadına muhalefet etse günaha girer. Bunun için tüm ehli tarikat şeriatın

kabul ettiği bir ehl-i hak mezhebe uymuş ve tabilerini de uymaları konusunda uyarmışlardır. Zira şeriatta imam olan bir müçtehid veya müceddid zamanın imamı ve halifesi gibidir.

O asırdaki tüm tarikat şeyhleri onun emrindeki vali, kaymakam ve mahalle muhtarı gibidirler. Herkes haddini bildiği ve imama ittiba ettiği ölçüde maiyetindekilere hükmedebilir

ve Allah'ın rızasını kazanabilirler. Tüm hak tarikatın şeyhleri bu sınırları en iyi şekilde korumuşlardır.

Mehdi de son müceddit olacağı için âl-i beytten, yani peygamber soyundandır. Bu husus Al-i Resulün, Al-i İbrahim gibi olacağı gerçeğine de uygundur. Her müslümanın namazın

tahiyyatında okuduğu salâvat duasının bu istikametli yolu Allah'tan istemesi anlamında çok manidardır.

Mücedditlerin çoğu Peygamberimiz'in ( sav) neslinden gelmişlerdir. Kimi Haseni, kimi de Hüseyni'dir. Bundan dolayı peygamberimiz ( sav) "Size iki şey bırakıyorum, biri

Kitabullah, diğeri de Ehl-i Beytim"( 25) "Kıyamette bu iki emanetten soracağım"( 26) buyurmuşlardır.

Yüce Allah da, "Resulullah sizden hiçbir ücret beklemez, ancak Ehl-i Beyt'ine sevgi bekler"( 27) buyurarak nazarları o yöne çekiyor. Çünkü "Ehl-i Beytim Nuh ( as)ın gemisi

gibidir. Ona sığınan kurtulur."( 28 ) İmam-ı Rabbani de, "Ehl-i Beyt'imi sevmek, ehl-i sünnetin sermayesidir"( 29) hadisini nakleder.

Müminlerin devamlı duası selavat-ı Peygamberi olan "Allah'ım al-i İbrahim gibi al-i Muhammed'in neslini de mübarek kıl" duası kabul edilmiştir ki, Al-i İbrahim neslinden

peygamber geldiği gibi, Al-i Resulullah'dan da müceddid ve müçtehitler silsilesi gelmiş. Peygamberimiz ( sav) Ehl-i Beyt'ine muhabbeti emrederek, ümmetin istikametini

istemiştir. Ehl-i Beytine sevgisinin sırat-ı müstakimi netice vereceğini, beliğane ifade etmiştir.

Kıyamete yakın Hz. Mehdi tüm müceddid ve müçtehidler silsilesini birleştirip son bir irşad görevi yapacaktır. Allah'ın ( cc) gerçek velileri bu müceddit ve müçtehitlerdir.

Çünkü İmam-ı Azam buyurdular : "Alimler Allah'ın velileri değil ise yer yüzünde veli yoktur."

Peygamberimiz ( sav) veliler hakkında "Yüce Allah buyurdu, kim benim velime, veli kuluma düşmanca davranırsa, ben ona harp ilan ederim. Kulumun bana yaklaşmak için

yaptıklarının katımda en sevimli olanı üzerine farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet onu severim. Onu sevince de, onun

işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse, şüphesiz ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum, benden bir şey isterse kabul ederim"

buyurmuşlardır.( 30)

İbn-i Hacer, "Veli, Allah'ı bilen ve ona itaatte devamlı olan ve ihlâslı olan kişidir" der. Yemenli Şevkani de bunu kabul eder. Nitekim Yüce Allah veliyi tarif ederken : "İman

ve takvayı esas alır."( 31)

Veli, ihlâsla, Allah rızası için emr-i İlahiyi icraya çalışan ve rızadan ayrılmayan kuldur. Şu halde, onun hiçbir günahı yokken ona düşman olup yaptıklarına karşı çıkan, onun

temsil ettiği iman ve ibadet ve ahlaka düşman olmuş oluyor demektir.

İhlâs ve ihsan mertebesine ulaşan veliler de ibadeti, ceza ve mükâfat için değil, Allah'a olan sevgi ve bağlılığından dolayı yaparlar. İbadet, onların ruh gıdalarıdır. O'na

yaklaşmak için vasıtalarıdır.

Farz ibadet içinde haramdan kaçmak da vardır. Nafile ibadetler içinde de zikir, tesbih, dua ve tefekkür vardır. Hadisin anlamı : "İçlerine koyduğum nurum sebebiyle onun kulağı,

gözü olurum, emrim ve rızam dışına çıkmazlar. Yaptıkları işlerde bu nur ile yardım ederim de, bu iş uygun ve düzgün olur"( 32) anlamındadır. Şevkani bu hadisi izah eden

"Katru'l-Veli ala Hadisi'l Veli" adında müstakil bir eser yazmıştır.

Peygamberimizin ( sav) "Ehl-i Beyt'im Nuh'un ( as) gemisi gibidir. Buna sığınanlar kurtulur"( 33) hadisinin anlamı mücedditler ve müçtehitlerden her hangi birisine uyan

kurtulur demektir. Tabii ki her asrın insanı o asırdaki müceddide uymalıdır. Nitekim bu konuda da hadis vardır : "Asrın imamını tanımayan cahiliye üzerine ölür." Cahiliyenin ne

olduğunu bilen bu hadisi anlamakta zorlanmaz.

---------------------

Müceddid kimdir, her asırda bir müceddid gelmiş midir?

Cenab-ı Allah, insanlara doğru yolu göstermek için ihtiyaç nispetinde onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin sonuncusu Peygamberimiz Hz. Muhammed (

s.a.s)'dir. Ondan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir.

"Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. O, ancak Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur."( 1).

Diğer ümmetlerde olduğu gibi Peygamberimizin ümmeti arasında da zamanla bid'at ve hurafeler baş gösterebilir ve bunun neticesinde müslümanlar dinden ve peygamberimizin

sünnetinden uzaklaşmakla karşı karşıya gelebilirler. Ayrıca her gün değişen hayat şartları ve ilerleyen teknikle birlikte birtakım yeni meseleler ortaya çıkar ve bunlara dinî

açıdan bir hüküm verme ihtiyacı doğar.

Toplum içinde çıkan bid'atlere karşı koyacak, dine yapılan saldırılar karşısında dini savunacak, yeni meselelere bir çözüm bulabilecek ve müslümanlara yeniden dinlerini öğretip

onları yönlendirecek şahsiyetlere de bu ölçüde ihtiyaç hissedilir ki, peygamberlik müessesesi sona erdiğinden ve bundan sonra artık peygamber gelmeyeceğinden bu görev

Peygamberimizin ümmetinden çıkan âlimlere düşmektedir. Bu âlimlere dinî literatürde "müceddid" denilmektedir.

Peygamber Efendimiz ( s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır :

"Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir."( 2).

Bir çok İslâm alimi diyor ki hadiste yer alan ( men yüceddidü) sözünden maksat bir zatdır. Ve Allah'û Teâlâ her yüz sene başında salih ve alim bir kimseyi müslümanların dinini

tazelemek için gönderir. İlk yüz senenin müceddidi, Ömer İbni Abdilaziz, ikinci yüz seneninki İmamı Şafiî üçüncü yüz seneninki Ebul Hasen el Eşarî, dördüncü yüz seneninki Ebû

Hamid el-İsfiraini, beşinci yüz seneninki İmamı Gazalî'dir.( 3)

Bazı alimlere göre de hadiste geçen ( men yüceddidü) sözünden maksat bir zat değil, bir cemaat bir kadrodur. Zira ( men) kelimesi mevsuledir. Mufret için geldiği gibi tesniye

ve cemi için de gelir.

Buna göre hadisin mânâsı şöyle olur :

"Şüphesiz Allah Teâlâ her yüz sene başında bu ümmetin dinini tazeleyen alim ve yetiştirici bir kadro bir cemaat gönderir." ( 4).

İkinci izah akla ve mantığa daha yatkındır. Buna göre her zamanda İslâm âleminin çeşitli ülkelerinde bulunan alim ve Müslüman yazarların yazdıkları eser ve gösterdikleri müsbet

hareketleri ile tecdid hareketlerinde payları vardır. Ve her birisi tecdid hareketinin birer üyesi ve her birisinin onda birer hissesi vardır.

Hadisin bazı rivayetlerinde, gönderilecek müceddidin, Rasulûllah'ın temiz sülalesinden olacağı bildirilmiştir. Ayrıca gelecek müceddidin bir değil birkaç olacağını söyleyenler

de vardır.

İmam Suyutî tecdid hadisesi hakkında bir eser yazmış ve gelip geçen müceddidleri gösteren manzum cedveller nakletmiştir. Son cedvele göre o zamana kadar gelip geçen müceddidler

şunlardır : Ömer b. Abdulaziz, İmam Şâfiî, İmam Ebu'l-Hasan el-Eş'arî, Ahmed İsferanî, İmam Gazalî, Fahruddîn Razî, Takyuddin b. Dakîki'l-Iyd ve İmam Bulkînî ( Bulukkînî)

Bunların bazıları hakkında ihtilaf vardır. İmam Suyutî dokuzuncusunun kendisi olmasını ümit ediyor. Dinde reform yapmak isteyenler. müceddidle ilgili bu hadisin kapsamına

girmez. Nitekim gelmiş geçmiş bunca ulema içinden bir tanesi bile bu hadisi dinde reform manasına almamıştır.

Müceddid ile müteceddidi birbirine karıştırmamak gerekir. Zira aralarında büyük fark vardır.

Müteceddid, yenilik taraftarı olan, İslâm ile câhiliyye ( bugünkü anlamıyla pozitivizm, materyalizm)'nin uzlaştırılmasından yeni bir sentez ortaya çıkaran ve ümmeti cahiliyye

rengine boyayan kimsedir. Bunların gayesi dini tecdid değil onu yeniye uydurmadır.

Müceddid ise; İslâm'ı cahiliyyenin bütün unsurlarından temizleyen sonra da mümkün olduğu kadar onu katışıksız olarak, olduğu gibi hayata iade eden demektir. Müceddid, cahiliyye

ile anlaşmak ve uzlaşmaktan uzak olur ve her ne kadar önemsiz olursa olsun cahiliyyenin hiç bir izinin İslâm'ın herhangi bir kısmına yerleşmesine sabredemez.

Müceddidle peygamber arasında fark vardır. Peygamber; Allah tarafından açıkça emir almıştır. Kendisine vahiy gelir, peygamberlik davasıyla işe başlar ve insanları kendisine

davet eder; îman veya küfür onun davasını kabul etmeye veya etmemeye bağlıdır.

Müceddid böyle değildir. O, Allah, tarafından memur olsa bile teşriî olmayan, bir din ve düzen getirmekle ilgisi bulunmayan bir emirle memûr olabilir. Çok defa kendisi müceddid

olduğunu fark etmez, ancak kendisi vefat ettikten sonra fark edilir.

Müceddid de bulunması zarurî olan vasıflar şunlardır :

Berrak bir zihin, keskin bir görüş, dosdoğru bir düşünüş, ifratla tefrit arasındaki orta yolu bulma ve buna riayet etmeye ait nadir kudret, asırlar boyu yerleşip kökleşmiş

kanaatlerin ve yeni durumların tesiri altında kalmaktan sıyrılmış tefekkür gücü, doğru yoldan sapıtmış olan zamanının gidişi ile mücadele cesareti, yeniden kurmak ve ictihad

etmek için gerekli olan ve Allah tarafından bağışlanmış bulunan liderlik ve önderlik kabiliyeti...

Ayrıca müceddidin İslâm esaslarını gönlünün derinliklerinden kabul etmiş ve kendi görüş, anlayış ve düyuşu içinde gerçekten inanmış olması, en küçük işlerde bile İslâm ile

câhiliyyetin farkını bilmesi, asırların topladığı çıkmazlar yığını altından hakkı, gerçeği gün yüzüne çıkarması gereklidir.

Buna göre her zamanda İslâm âleminin çeşitli ülkelerinde bulunan alim ve müslüman yazarların yazdıkları eser ve gösterdikleri müsbet hareketleri ile tecdid hareketlerinde

payları vardır. Ve her birisi tecdid hareketinin birer üyesi ve her birisinin onda birer hissesi vardır. Demek bu zamanın müceddidi İslâm âleminde fikir ve eserleri ile İslâm'a

hizmet verip topluma iman nuru zerk etmiş ve eden salih ve alimlerin heyeti mecmuasıdır.

Tarihte İslâm'a hizmet edenler şüphesiz çok olmuştur ve olmaktadır. Ama onları tecdid ve mehdilik makamına getirme yetkisi Allah'ındır. Cemiyet ve cemaatın yetkisi dışındadır.

----------------

Sıklıkla duyduğumuz Müctehid ve müceddid kelimelerinin manalarını açıklayan hoş bir e-posta aldım ( einimizislam) e-posta grubundan. Paylaşmak istedim

Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, toplayan, kitaba geçiren; açıkça bildirilmemiş, kapalı bildirilmiş olan bilgileri de anlayıp,

açıklayabilen derin âlimlere Müctehid denir.

Hicretten 400 yıl sonra, müctehid yetişmedi. Müctehide ihtiyaç da kalmadı. Çünkü Allahü teâlâ ve Onun resulü Muhammed aleyhisselâm, kıyamete kadar, hayat şekillerinde ve fen

vasıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin şamil olan ahkâmın hepsini bildirdiler. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladılar. Sonra gelen âlimler, bu

ahkâmın, yeni olaylara nasıl tatbik edileceklerini, tefsir ve fıkıh kitaplarında bildirirler. Müceddid denen bu âlimler kıyamete kadar mevcuttur. ( S. Ebediyye)

Cahiller ve din düşmanları tarafından Müslümanlar arasına sokulmuş olan hurafeleri, bid’atleri, yanlış inançları, kendilerinden bir şey ilave etmeden dini eski haline getiren

müceddidlerdir. Hadis-i şerifte, ( Her yüz yılda bir müceddid gelir. Ümmetimin işlerini yeniler) buyuruldu. Mesela, sultanlar içinde Ömer bin Abdülaziz, din bilgilerinde İmam-ı

Şafii, tasavvufta Maruf-i Kerhi, esrar bilgilerinde İmam-ı Gazali, feyz vermekte ve harikalar, kerametler göstermekte, Abdülkadir Geylani, hadis ilminde İmam-ı Süyuti, tarikat,

hakikat ve akaid bilgilerinin inceliklerini açıklamakta ve kalplere akıtmakta İmam-ı Rabbani, müceddid idiler. Hepsi, İslamiyet’in yayılmasına, kuvvetlenmesine hizmet ettiler. (

Mekatib-i şerife)

MÜCTEHİD
İctihad; Lügatte güç, takat ve çaba manasına gelen “cehd” kökünden “iftial” kalıbında bir kelimedir. İçtihad bir şeye ve bir işe ulaşmak, bir şeyi elde etmek için son derece

bütün gücünü harcamaktır.

Fıkıh usulü terimi olarak içtihad, fakihin ayrı ayrı ( tafsili) delilerinden ameli hükümleri istinbat etmek için bütün imkanını harcaması demektir.

İctihat, ayet ve hadislerden kıyas ve benzeri yollarla hüküm çıkarma anlamında mecazen kullanılır. Ayet ve hadislerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan Zata “müctehid” denir( 1)

Bazı fıkıh usulcüleri ictihadı; “Bütün çabayı harcamak ve imkânı kullanmaktır;” bu isterse şer'i hükümleri çıkarmak, isterse onları tatbik etmek için olsun.( 2) diye tarif

ederler.

Bu tarife göre ictihad ikiye ayrılmaktadır :

1-Hükümleri çıkarıp açıklamakla ictihad,
2-Hükümleri tatbikle ilgili ictihad.

1-Hükümleri çıkarıp açıklamakla içtihad :
Bu sınıfa giren ictihada fer'i–ameli hükümleri tafsili delillerinden istinbat ( çıkarmak) etmeye çalışan fıkıhçılara, müctehidlere mahsustur. Bir kısım fukaha, bu çeşit

ictihadın bazı asırlarda inkıta' edeceğini ( kesileceği) söylemişlerdir. Bu seviyede müctehid yetişmez diyen bu görüş cumhurun görüşüdür.

2-Hükümleri tatbikle ilgili içtihad :
Bu gruptaki ictihad, her asırda mevcut olacağını cumhur-u fukaha ittifak etmişlerdir. Bu nevi müctehidler aşağıda da derecelerini aktaracağım “Eshab-ı Tahriç” seviyesinde

müctehidlerdir.

İslam hukukunda şer'i hükümler kat'i, kesin delillere yani açık ayet ve hadislere veya icmaa dayanıyorsa o hususlarda ictihad olmaz. “Kat’i, sarih nassda ictihada mesağ-ı şer'i

yoktur.”derler. Bu prensip Mecelle'de; “Mevrid-i Nass da ictihada mesağ-ı şer'i yoktur”.( 3) tabiriyle ifade edilir.
İslam dininin yüzde doksanı kat'i nassdır, muhkemattr. Onlarda ictihad olamaz. “ictihadi, fer'i olan mesail yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altının sahibi kasesine

koyamaz ona tabi kılamaz. Elmasların madeni Kur’an ve Hadistir. O’nun malı... Oradan her zaman istemeli.

Kitaplar, ictihadlar Kur’an ın ayinesi, yahut dürbün olmalı. Gölge-vekil istemez o Şems-i Mu'ciz-Beyan.” ( 4)

Asr-ı Saadetten bu güne kadar %10 olan ictihadi meselelerde ictihad edile edile aslında bize çok mevzu da kalmamıştır.

İctihad yapmak çok kolay bir mesele değildir. Belli ilimler ile mücehhez olması şarttır.

Müctehidde bulunması lazım gelen ilimler, şartlar;

1-Arapçayı Bilmek;
İmam-ı Gazali hazretlerine göre müctehid, Arapçanın sarfını, nahvini, belagatını, ve örfi diline vakıf olması gerekir. Şu kadar ki müçtehidin ilmi genel olarak, Arapcanın

incelikleini kapsamalıdır;çünki müctehidin istinbat etmek istediği hükümlerin ilk kaynağı olan Kur’an Arapçanın en beliğ ve en fasihini teşkil eder. Bu itibarla hüküm çıkaracak

olan kimse, Kur’anın belagat ve esrarını bilmelidir ki, bu sayede O’nun içine aldığı hükümleri idrak edecek duruma gelmiş olsun.
İmam-ı Şatibi, İslam şeraitinde araştırma yapanları Arapçayı anlayış derecelerine göre şöyle sıralar : “Arapçayı anlamakta mübtedi olan kimse, şeriatı anlamakta da mübtedidir.

Arapçayı anlamakta mutavassıt olan kimse, şeriatı anlamada da mutavassıttır ki, son dereceye ulaşmamıştır. Arapçayı anlamada son noktaya ulaşan kimse, şeriatı ( ayet ve hadisi)

anlamakta da son dereceye ulaşır. Dolayısıyla onun anlayışı dinde hüccet olur, Sahabilerin ve Kur’anı hakkıyla anlayan fakihlerin anlayışlarının hüccet olması gibi. Bunların

seviyesine ulaşamayan kimsenin şeriat ve din hususunda ki anlayışları, kendi seviyeleri nispetinde eksiktir. Anlayışı eksik olan herkesin görüşü ise ne bir hüccet olur ne de

başkaları tarafından kabul edilir.”( 5)

2-Kur’an İlmine Sahip Olmak :
Bu şartı ,İmam-ı Şafii Risales'inde Arapçayı bilmek şartıyla birlikte ileri sürmüştür.( 6)
Zira Kur’an, İslam şeriatının direği, Allahın kıyamete kadar baki olan kitabı ve bu şeriatın kaynağıdır. Şu kadar var ki Kur’an ilmi çok geniştir. Abdullah bin Ömer’inde işaret

ettiği gibi Kur’an'ın bütün olarak ilmini tam olarak bilen Hz Muhammed( sav)dir.
Bu itibarla müctehid Kur’an da geçen 500 kadar bulunan ayetlerin inceliklerini bilmesi gerekir. Bu ayetlerin sebeb-i nuzullerini, amm ve hassını, nasih-mensuhlarını, onlardan

sünnetle tahsis edilenleri, hangi hükümlerin nesh edildiğini bilmesi gerekir. Ayrıca Kur’an'ın ihtiva ettikleri bütün ayetleri topluca bilmesi gerekir.
İmam-ı Şafii müctehid için “Kur’an'ın hepsini hıfzedip muhteviyatını bilmesi şarttır” der.

3-Sünneti Bilmek :
Bu hususta bütün fukahanın ittifakı vardır. İctihadın bölünebileceğini kabul edenlere göre, müctehidin araştırmak istediği konular ile ilgili kavli, fiili ve takriri sünnetleri

bilmesi gerekir.
İctihadın bölünebileceğini kabul etmeyenlere göre ise, müctehidin hükümleri içine alan bütün hadisleri okuması, onların gayelerini kavraması, onlarla alakalı durum ve

münasebetlerini iyice bilmesi gerekir. Hadislerin sebeb-i vürudunu ( niçin söylenme sebebini), sünnetin nasih ve mensuhunu, amm ve hass'ını, mutlak ve mukayyedini, tahsis

edilmiş olanlarını bilmesi gerekir.
Ayrıca hadisin rivayet yollarını, senedlerini, hadis ravilerinin kuvvet derecelerini ( cerh ve ta’dil) hal ve yaşayışlarıyla birlikte çok iyi bilmesi lazımdır.
Özellikle hüküm ifade eden hadisleri derinlemesine bilmesi lazımdır.

4-Üzerinde İcma ve İttihad Edilen Konuları Bilmek :
Müctehid için, üzerinde icma olan hususları bilmesinin şart olduğunu ittifakla kabul edilmiştir. Kesin olarak üzerinde icma edilen hususlar, farzların esaslarıdır. Çünkü bunlar

üzerinde icma edildiği tevatürle sabittir.
Miras esasları, Kur’an sünnetle nikahı haram kılınan kadınların kimler olduğu üzerinde de icma edilmiştir. Sahabiler asrından müctehid imamlar çağına ve onlardan sonra günümüze

kadar ittifakla kabul edilegelen islami diğer esaslarda, üzerinde icma yapılan hususlara dahildir.
Gerçekte asr-ı saadette ve daha sonra yaşamış büyük hukukçuların görüşlerini incelemek, delil ve temayülleri bakımından onlar arasında karşılaştırmalar yapmak kişinin muhakeme

gücünü ve araştırma melekesini geliştirir.

5-Kıyas’ı bilmek :
İmam-ı Şafii ye göre İctihad, bütün şekil ve metodlarıyla kıyası bilmektir. Şafii daha ileri giderek “ictihad kıyas'tır” der.( 7)
Kıyası bilmek şu üç şeyi bilmeyi gerektirir :
a-Kıyasa asl olan nass'larla bu nasların ifade ettiği hükümlere esas teşkil eden ve ferin hükmünü asl’a bağlayan illetlerin bilinmesi.
b-“Taaddi( sirayet) etmediği sabit olan bir şey üzerine kıyas yapılamaz” prensibi gibi kıyasla ilgili kaidelerle kıyas'a temel teşkil eden ve fer'i asl'a bağlayan illetin

vasıflarının bilinmesi.
c-Önceki müctehid açısından kıyasın bilinmesi konusunda şöyle söyler “müctehidin kıyası ve kıyas için muteber olan şartları bilmesi gerekir; çünkü bu bir içtihad kaidesi ve

sayısız hükümlerin açıklanmasına götüren bir yoldur.”( 8 )

6-Hükümlerin gayelerini Bilmek :
İslam'da Cenab-ı Hakk'ın “Hakim” ismi muktezasınca hükümlerin gayelerini kullar için Rahmetten ibaret olduğunu biliyoruz. Dinin, Kur’an'ın Efendimiz Muhammed( sav) geliş gayesi

budur. Nitekim Kur'an-ı Kerimde : “Biz, seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”( 9) buyrulmuştur.

Bu umumi rahmet derece sırasına göre ;
a-ZARURİYAT;
b-HACİYYAT;
c-TAHSİNİYYAT diye üçe ayrılan maslahatlara İslam'ın riayet etmesini gerektirmiştir.

Yine aynı şekilde, İslam'da güçlük ve sıkıntının kaldırılması, zorluğun değil kolaylığın tercih edilmesi bu rahmetin bir icabıdır.
İslamiyet'in teklif ettiği meşakkatler, devamlı bir şekilde yapılması mümkün olan şeylerdir. Sürekli olarak yapılması imkânı olmayan meşakkatler, büyük zararları defetmek

gayesini güder. Yeryüzünde fesadı defetmek için cihadın farz kılınışı böyledir.
Müctehid olan kimselerin bunları bilmesi şarttır ki bu sayede kıyas şekillerini, hükümlerin esasını teşkil eden vasıf ve münasebetlerini anlasın; eğer kıyas'a dayanan re'y ile

hüküm istinbat etmekle yetiniyorsa. Yok eğer kıyasa dayanan rey ile yetinmiyor ve maslahat-ı mürsele veya bazı Malikilerin tabiri ile “istidlal-ı mürsele” göre hüküm çıkarmak

istiyorsa, insan maslahatlarının değişmez esaslarından olduğunu bilmelidir...

7-Doğru Bir Anlayış ve İyi Bir Takdir Gücüne Sahip Olmak :
Bu şart, yukarıda ki bilgileri kullanmak ve gerçek görüşlerini saçma olanlardan ayırt edebilmek için bir vasıtadır.
Bu şartı El-Esnevi şöyle anlatır :
“Müctehidin tariflerle burhanların şartlarını, bunların mukaddime”lerinin nasıl sıralandığını, kendi görüşünde hataya düşmemek için bu mukaddimelerden giderek istediği neticeye

nasıl ulaşacağını bilmesi şarttır” ( 10)
Burada El-Esnevi, adeta müctehid'in mantık bilmesini şart koşmaktadır.
Bizler de İmam-ı Şafiye uyarak, müctehidin hakikatleri kavramak için doğru bir anlayışa ve keskin bir görüşe sahip olması gerektiğini söyleyebiliriz.

8-İyi Niyetli Ve Sağlam İtikat Sahibi Olmak :
Bediüzzamanın “İcihad arzi değil semavi olmalıdır” cümlesiyle özetlediği hususdur ki müctehid halis bir niyet ve sağlam bir itikat sahibi olmalıdır.
Halis bir niyet, kalbi Allah’ın nuru ile aydınlatır, onu bu yüce dinin özüne ulaştırır, yalnız gerçeğe müteveccih kılar ve gerçekten başkasına meylettirimez.
Hz. Allah, ihlaslı kimsenin kalbine hikmet kapılarını açar ve en doğruya hidayet ederek onu hatalardan korur.
İslam ancak kalbi ihlasla aydınlanmış olanların idrak edeceği bir nurdur.
Müctehid nefsi arzulardan, ve bidatlardan uzak olmalıdır. Çünki nefsi arzular kötü niyeti, kötü niyette düşünceyi kötüleştirir.
Bundan dolayıdır ki gerçekten büyük müctehidler, içtihadlarıyla iştihar etmeden önce zühd,ihlas, takva ve ibadetleriyle meşhur olmuşlardır.
Nitekim bu büyük imamların hepsi “bizim görüşümüz doğrudur, yanlışda olabilir, başkalarının görüşleri yanlıştır, doğruda olabilir derlerdi.( 11)

Özetle müctehidde bulunması lazım gelen ilimleri kaydettikten sonra bu ilimlere sahip olmanın ne kadar zor olduğu herhalde anlaşılır.
Özellikle günümüz şartları içinde müctehid olabilmek ne kadar da zordur!

Onun için ictihad kapısı açıkmıdır? Kapanmışmıdır? noktasında ulema arasında bir hayli münakaşa( ihtilaf) vardır.

Üstad Bediüzzaman'a göre ictihad kapısı açıktır. Fakat oraya girmeye maniler vardır. Bunların bilinmesinde fayda gördüğüm için Bediuzzaman'ın sözler kitabındaki 27.söz olan (

ictihat risalesi)'ni aynen buraya derc ediyorum :
“İCTİHAD kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye Altı Mâni vardır.
BİRİNCİSİ
Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin

hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid'aların kesreti vaktinde ve

dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete

cinayettir.
İKİNCİSİ
Dinin zaruriyâtı ki, içtihad onlara giremez; çünkü kat'î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün

himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamanların

hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni içtihadlar yapmak, bid'akârâne bir hıyanettir.
ÜÇÜNCÜSÜ
Nasıl ki, çarşıda, mevsimlere göre birer metâ mergub oluyor, vakit be vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimaiyât-ı insaniyeve medeniyet-i beşeriye

çarşısında, her asırda birer metâ mergub olup revaç buluyor. Sûkunda, yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celb oluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona

müncezib oluyor. Meselâ, şu zamanda siyaset metâı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi.Ve Selef-i Salihîn asrında ve o zamanın çarşısında en mergub metâ,

Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur'ân ile, kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki

saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.
İşte, o zamanda zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle Yerler ve Gökler Rabbinin marziyâtını anlamaya müteveccih olduğundan, içtimaiyât-ı beşeriyenin sohbetleri,

muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden, her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak herşeyden bir

ders-i marifet alır, o zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya herbir şey ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istidadına, içtihada

bir istidat ihzarını telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki, yakın idi ki kisbsiz içtihada kabiliyeti ola, ateşsiz nurlana... İşte, şu tarzda fıtrî bir

ders alan bir müstaid, içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, sırrına mazhar “Nurun ala Nur”olur, çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.
Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa'nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet

inkısam etmiştir. Zihinler mâneviyâta karşı yabanîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur'ân'ı hıfz edip âlimlerle mübahase eden Süfyan ibni Uyeyne

olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan'ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan on senede içtihadı tahsil etmişse, şu adam yüz

seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü, Süfyan'ın iptidâ-yı tahsil-i fıtrîsi, sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyyâ olur, nurlanır, herşeyden ders

alır, kibrit hükmüne geçer. Amma onun naziri, şu zamanda, çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan

uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada tevaggulü derecesinde, istidadı içtihad-ı şer'î kabiliyetinden uzaklaşmış; ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde, içtihadın kabulünden

geri kalmıştır. Onun için, "Ben de onun gibi zekîyim, niçin ona yetişemiyorum?" diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.
DÖRDÜNCÜSÜ
Nasıl ki, bir cisimde, neşvünemâ için tevessü meyli bulunur. O meyl-i tevessü ise-çünkü dahildendir- vücut ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat, eğer hariçte tevsi için bir

meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir, tevsi değildir. Öyle de, İslâmiyetin dairesine Selef-i Salihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyât-ı diniyenin

imtisali tarikiyle dahil olanlarda meylü't-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa, o kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa, zaruriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye

tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü't-tevsi ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer'î zincirini çıkarmaya vesiledir.
BEŞİNCİSİ
Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadâtını arziye yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Halbuki, şeriat semâviyedir; ve içtihadât-ı şer'iye dahi, onun ahkâm-ı mesturesini izhar

ettiğinden, semâviyedirler.
Birincisi : Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir; icaba, icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Meselâ seferde

namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat-ı şer'iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü illet var.

Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte, şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikame

edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihad arziyedir, semâvî değildir.
İkincisi : Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Halbuki, şeriatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saadet-i uhreviyeye

bakar; ikinci derecede, âhirete vesile olmak dolayısıyla, dünyanın saadetine nazar eder. Demek, şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanîdir. Öyleyse şeriat namına içtihad

edemez.
Üçüncüsü : "Zaruret haramı helâl derecesine getirir." İşte, şu kaide ise, küllî değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamışsa, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa, su-i

ihtiyarıyla, gayr-ı meşru sebeplerle zaruret olmuşsa, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez.
Meselâ, bir adam, su-i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı, ulema-i şeriatçe aleyhinde câridir, mazur sayılmaz. Tatlik etse, talâkı vaki olur. Bir

cinayet etse, ceza görür. Fakat su-i ihtiyarıyla olmazsa talâk vaki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki müptelâsı, zaruret derecesinde müptelâ olsa da diyemez ki,

"Zarurettir, bana helâldir."
İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram

muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer'iyeye medar

yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer'î değil. Halbuki, semâvat ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına

müdahale ve o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.
Meselâ, bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar.
Birincisi : "Tâ siyaset-i hazıra avâm-ı Müslimîne de o suretle tefhim edilsin." Halbuki, siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanat içine girmiş ki, vesvese-i

şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âliye çıkabilsin.
İkinci sebep : "Hutbe, bazı suver-i Kur'âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir." Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zaruriyâtı ve müsellemâtı ve malûm olan ahkâmını,

ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer'iye ve mesâil-i dakika ve nesâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisanla hutbe okunması ve suver-i

Kur'âniyenin-eğer mümkün olsaydı-tercümesi HAŞİYE belki müstahsen olurdu. Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat'iye-i

İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki, teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını

ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmi, ne kadar cahil dahi olsa, Kur'ân'dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i

icmâliyeyi anlar ki, "Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini, hatip ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor" der, kalbinde onlara karşı

bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur'ân-ı Hakîmin i'cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil

gelebilsin?
ALTINCISI
Selef-i Salihînin müctehidîn-i izâmı, asr-ı nur ve asr-ı hakikat olan asr-ı Sahâbeye yakın olduklarından, sâfi bir nur alıp hâlis bir içtihad edebilirler. Şu zamanın ehl-i

içtihadı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zorla görebilir.
Eğer desen : Sahâbeler de insandırlar; hatadan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadâtın ve ahkâm-ı şeriatin medarı, Sahâbelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet

"Sahâbeler umumen âdildirler, doğru söylerler" diye ittifak etmişler.
Elcevap : Evet, Sahâbeler ekseriyet-i mutlaka itibarıyla hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve

doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arştan ferşe kadar açılmış, esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâbın

derekesinden, âlâ-yı illiyyînde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.
Evet, Müseylime'yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü'l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur. İşte, hissiyât-ı ulviyeyi

taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin ziya-yı sohbetiyle nurlanan Sahâbeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime'nin maskara-âlûd

muzahrafat dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak; ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri; ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve

mübahat ve mirac-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risaletin hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle içtimaât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve

hakka-ve bilhassa ahkâm-ı şer'iye rivayetinde ve tebliğinde-elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat'îdir, zarurîdir, şüphesizdir.
Halbuki, şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, adeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana geçmek, pek kolay gidiliyor. Hattâ, siyaset propagandası

vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âli olan ve hakikat cevherine

giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının marifetine ve sözüne itimad edip körü körüne alınmaz.”

Eğer meseleyi özümseyebildiysek, gerçekten günümüzün şartlarında müctehit olmak cidden zor görünüyor.
Ayrıca bazıları Lütf-u İlah-i ile, gayretleriyle müctehid olsalar bile “mukallıd seviyesinde” bir müctehid olabilirler. Meseleyi buraya kadar getirmişken “Müctehidlerin

tabakaları” ile alakalı bir hususu da arzedeyim ki mesele tamamen tebeyyün etsin.

İÇTİHADIN DERECELERİ
( MÜCTEHiDLERiN TABAKALARI)

Her şeyin kendi içinde fazilet derceleri vardır. Allah’ın isimleri arasında fazilet derecesi, peygamberlerin kendi arasında fazilet dereceleri, hatta zaman ve mekanların bile

kendi aralarında fazilet dereceleri vardır.
Bittabiiki ilmi ihatası ve yukarıda anlatılan ilimlere vukufiyeti ölçüsünde de müctehidlerinde kendi arasında fazilet dereceleri veya tabakaları vardır.
1-ŞERİATTE MÜCTEHİD( Mectehid fi'ş'şer'i)
Bunlar, ilk tabakayı teşkil eden müstakil müctehidlerdir. Yukarıda zikrettiğimiz bütün şartları kendisinde toplayan müctehidlerdir.
Kitap ve sünnetten hüküm çıkaranlar, kıyas yapanlar, maslahatlarına göre fetva verenler, sedd-i zerayi' ile ictihadda bulunanlar” Müctehid fi'ş'şer'i” olan o kimselerdir. Onlar

Sahabe-i Kiram'dan Abadile-i Seb’a gibi sahabe müztehidleri, “Ebu Hanife,Malik, Şafii,Ahmed bin Hanbel,Evzai,Sufyan-ı Servi gibi Tabiin fakihleridir.”
2-MÜNTESİB MÜCTEHİDLER( Müctehid fil mes'ele)
Bunlar ikinci tabakayı teşkil ederler. Hüküm çıkarmada “ şeriatta müctehid” imamların koyduğu usule uyarlar ve füru' da ona muhalefet ederler. Genel olarak bunlar, imamın

ulaştığı neticelere benzer ictihadlara ulaşmışlarsa, bu onlarin İmamla sohbet ve devamli alakalari olduğunu gösterir.
Müntesib müctehidlere misaller; Şafii mezhebinde El Müzeni'yi, Maliki mezhebinden Abdullah Bin Kasım'ı, Hanefide Ebu Yusuf'u, imamı Muhammed'i misallendirilebiliriz. Bunlar bir

önceki imamların vasiyet ettiği metot ve usullerle ictihad edenlerdir.
3-MEZHEB'DE MÜCTEHİDLER( Müctehid fil Mezheb) Bunlar üçüncü tabakayı teşkil eden, usul ve füru'da imama tabi' olan kimselerdir. Bunların yaptıkları, ancak hakkında imamdan

herhangi bir rivayet bulunmayan meselelerin hükümlerini açıklamaktan ibarettir. Malikilere göre her asırda bulunması lazım gelen müctehidler bunlardır. Bunların ictihadlarına

“tahkikul menat” denilir.

4-TERCİH YAPAN MÜCTEHİDLER ( Eshab-ı Tahric)
Dördüncü tabakayı teşkil eden bu müctehidlerdir. Hakkında mezhep imamlarının ictihadları bulunmayan füru' meselelerin hükümlerini çıkaran, hükmü hiç belirtilmemiş meselelere

dokunmayan kimselerdir. Bu tabaka ile bundan önceki tabaka arasında ki fark çok azdır.
5-İSTİDLAL YAPAN MÜCTEHİDLER( Eshab-ı Tercih)
Bunlar İbn-i Abidin'in zikrettiği beşinci tabakayı teşkil ederler. Bu tabakada ki müctehidler, görüş ve rivayetleri karşılaştırıp “Bu görüş kıyasa daha uygundur”,“Şu görüş

rivayet bakımından daha sahih ve delil yönünden daha kuvvetlidir.”şeklinde ictihad ve açıklamalar yapmıştır.
6-HAFIZLAR TABAKASI
Bu tabaka mukallid olup öncekilerin tercihlerini bilmede hücced sayılır. Hanefilerden İbn-i Abidin bu tabaka hakkında şöyle der : “Onlar , en sağlam, sağlam ve zayıf, açık

rivayet, mezhebin zahir görüşü ve nadir rivayet arasında seçme gücüne sahip kimselerdir. El Kenz, Ed-Durru'l Muhtar, El-Vikaye ve el-mecma' gibi muteber metinlerin müellifileri

bu tabakaya dahildirler. Bunlar, kitaplarında reddedilmiş fikirleri veya zayıf rivayetleri nakletmemişlerdir.
7-MUKALLİD TABAKASI( Taklidci Seviyede Müctehid)
Müctehidlerin en aşağı tabakası bu tabakadır. Bu tabakaya mensup olanlar, kitapları anlayabilirler; fakat görüş ve rivayetleri tercih edemezler. Onlar, tercihlerde bulunan,

müctehidlerin tercihleri ile tercih derecelerini ayırt edecek bilgiye sahip değildirler.
Müftiler, en az mukllit tabakası seviyesinde birer müctehit olmalıdırlar.
Değerli Kardeşim!
Bütün bu izahlardan sonra şunları söyleyebiliriz :
İctihad kapısı açıktır. Zorda olsa mukallid seviyesinde, hafızlar tabakasında, Eshab-ı tercih seviyesinde müctehidler çıkabilir. Bunu Allah ın( cc) rahmetinden niyaz ve reca

ederiz.
Ne var ki, her asırda bir müctehid değil, onlarca, yüzlerce müctehidler yetişebilir. Herhalde, ilimlerin bu kadar ihtisas sahalarıyla dallandığı bu dönemde, bir kişinin

ictihadından daha ziyade, her ilim sahasında birer mütehassıs hey'etin teşekkülüyle ictihad yapılması, onların şahs-ı manevisinin bir müctehid seviyesini temsil etmesi çok daha

önemli ve kalıcı olduğunu söyleyebilirz.
Bu heyetteki şahıslar mütehassıs olmakla beraber, bunlar meslek ve meşreb taassublarından da hali( uzak) olmalıdırlar.
---------------------------------------------------------------------------------------------------


Dipnotlar 1

( 1) Kur'an-ı Kerim, Fatır, 35 : 28
( 2) Mektubat, ( 1998 ) 425; Kastamonu Lah. ( 2001) s.145
( 3) Şemsü'l-Hak Muhammed el-Azimabadi, Avni'l-Ma'bud fi Şerh-i Sünen-i Ebi Davud, ( Medine, 1389/1969) XI : 385 Ebu Davud, Melahim, 1; Ebu Davud, Mişkat, 1 : 82; Keşfü'l-

Hafa, 1 : 243–244
( 4) Avnü'l-Ma'bud, XI : 386
( 5) Celaleddin-i Suyuti, et-Tehaddüs bi-Nimetullah, Nşr : E. Sartain ( Cambridge, 1975) 11 : 216
( 6) Azimabadi, Avnül-Ma'bud, XI : 386
( 7) Suyuti, Tahaddüs bi-Nimetilllah, 1 : 225–226
( 8 ) Kur'an, Âl-i İmran, 3 : 164; Â'raf, 7 : 103, Yunus, 10 : 74; İsra, 17 : 15; Kasas, 28 : 59; Mü'min, 40 : 34, 62 : 2
( 9) Suyuti, Tahaddüs bi-Ni'metillah, 1 : 218
( 10) Sirhindi, Mektubat, ( Karaçi, 1393/1973) 2 : 21 ve 1 : 390
( 11) Avni'l- Ma'bud, 11 : 386
( 12) Sikke-i Tasdik-i Gaybi, ( 2001) s. 230–231; Şualar, ( 1997) s. 677
( 13) Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 230–231
( 14) Sözler, ( 1998 ) s. 706
( 15) İbn-i Hacer el- Askalanî, Fethu'l-Bârî, 13 : 213
( 16) Buhari, Ahkam, 51; Müslim, 3 : 1452; İbn-i Hibban, Sahih, 15 : 43; Hâkim, Müstedrek, 3 : 715
( 17) Hilafet noktasında. Bu isimde, Zühri, Ahmed bn. Hambel, mütekaddidimin ve müteharrin imamlarından bazılarının ittifakları vardır. ( Avnü'l- Ma'bud 11 : 384–387)
( 18 ) Ahmed bn. Hambel onu müceddid olarak kabul ederken, ( Keşf'l- Hafa, 1 : 244) Mevdudi ise, dört mezhep imamını bir müceddid kabul eder. ( İslamda İhya Hareketleri,

Mevdudi, s. 55–56)
( 19) Keşfü'l- Hafa, 1 : 244
( 20) Şualar, 152
( 21) Bediüzzaman, Sikke-, Tasdik, 15
( 22) Mustafa İsmet Efendi, Risale-i Kutsiye, ( Osm.) s. 76
( 23) Kastamonu Lahikası, 62; Sikke-i Tasdik, 14–16; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 44, 46, 47
( 24) Duha, 93 : 11
( 25) Tirmizi, 2 : 308; Müslim, Fazail-i Sahabe, 1
( 26) Ebu Nuaym, Hilyetü'l Evliya, 1 : 355
( 27) Şura Suresi, 42 : 23
( 28 ) Hilyetü'l - Evliya, Ebu Nuaym, 4 : 306
( 29) İmam-ı Rabbani, Mektubat, c : 2; 36.Mektup
( 30) Buhari, Rikak, 28
( 31) Yunus, 10 : 62–64
( 32) Şevkani, Katrü'l- Veli ala Hadisi'l- Veli, s.427–436
( 33) Mektubat-ı Rabbani 1 : 51.Mektup

---------------


Dipnotlar2 :

1. el-Ahzâb, 33/10
2. Ebu Davud, Melahim, 1.
3. Avnu'l- Mabud 4/181. Keşfül Hafa, 1/243.
4. Keşfül Hafa, 1/243; Avnu'l-Mabud 4/180-181.

----------------


Dipnotlar3
-------------------------------------------
1- Zebidi, Tacü'l-Arus, C : 2, Shf : 329
2-Şafii, Er-Risale, Shf : 477
3-Mecelle madde 4
4-Bediüzzaman, Sözler, Shf : 978
5-İmam-ı Şatıbi, El_muvafakat, c : 4, Shf : 114.
6-İmam-ı Şafii, Er-Risale, shf : 50
7- İmam-ı Şafii, Er-Risale, shf : 477
8-El Esnevi, Şerh-u Minhac'l-Usül, C : 3, Shf : 310
9- Enbiya 107
10-El Esnevi, Şerh-u Minhac'l-Usül, C : 3, Shf : 310
11-Prf Muhammed Ebu Zehra, Mtercim; Doç Dr. Abdulkadir Şener, İslam Hukuku Metodolojisi, Shf : 332. Ankara-1979.


---------------------
KAYNAKLAR :

Sorularla İslamiyet
Dinimiz islam
forumankebut
yeniasya
fikiratlasi

israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,340

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Monday, October 24th 2016, 7:09pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Kullanılmış Etiketler

Hadis, ictihad, Kur'an, müceddid, Müctehid, müfessir, nedir?, tecdit, ve

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi