Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,180

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Saturday, October 22nd 2016, 6:42pm

Hidayet Nedir? Kimler Hidayettedir



Hidayet Nedir? Kimler Hidayettedir

Hidayet Nedir? Kimler Hidayettedir? Hidayete kim ulaştırır? Şeytan hidayete çağırır mı? Hidayet ayetlerine yanlış meal verildiği ve insanların yanlış yönlendirildiği iddialarına ne dersiniz? Bu ayetleri tek tek açıklar mısınız?

Hidayette olup olmadığımız, Kur’an ve sünnet çizgisinde olup olmadığımızla ilgilidir. İslam’ın bu iki temel kaynağına uygun bir çizgide olanlar hidayette, bu çizginin dışında olanlar ise dalalettedir. Hidayetin iman ve amel olmak üzere iki boyutu vardır.

Yoldan çıkmak, yoldan sapmak, yanlış yola sapmak manasına gelen dalalet İslam literatüründe farklılık arz eder. İslam’ın bu iki temel kaynağının öngördüğü iman boyutundan mahrum olanın dalaleti küfür, amel boyutu olmayanın dalaleti ise fasıklık olarak adlandırılır.

Ehl-i sünnet alimlerinin ittifakıyla iman ve amel çizgisinin manevî pusulası olan HİDAYET de, doğru yol rotasını şaşırmak anlamına gelen DALALET de Allah’ın yaratmasıyla meydana gelir.

“( Resulum!) Onları hidayete / hak yola getirmek senin görevin değil, lâkin Allah dilediğini hidayete / doğru yola getirir.”( Bakara, 2/272),

“Bu müminler hâlâ öğrenmediler mi ki Allah dileseydi bütün insanları hidâyet eder, doğru yola koyardı.”( Rad, 13/31);

“Hiç kötü işleri kendisine güzel görünen kimse, iyilik edip dürüst işler işleyen kimse gibi olur mu? Allah dilediğini dalalete / sapıklığa, dilediğini hidayete / doğru yola iletir. O halde o insanlardan ötürü üzülüp kendini mahvetme! Çünkü Allah onların bütün yaptıklarını bilir.”( Fatır, 35/8 )

mealindeki ayetler gibi, daha pek çok ayette hidayet ve dalaletin varlığı, Allah’ın yaratmasına bağlı olduğu vurgulanmıştır.

Hidayetin iman boyutunun özellikle vurgulandığı şu ayetler de bize konumuzla ilgili açık bir mesaj vermektedir :

“Eğer Senin Rabbin dileseydi, dünyada ne kadar insan varsa hepsi imana gelirdi. ( Ama bunu irade etmedi). Şimdi sen mi, imana gelsinler diye insanları zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadıkça hiç bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.”( Yunus, 10/99-100),

“( Resulüm!) Sen dilediğin kimseyi hidayete / doğru yola eriştiremezsin, lâkin ancak Allah dilediğini hidayete / doğruya ulaştırır.”( Kasas, 28/56).

Bu ve benzeri ayetlerden anlaşılıyor ki, HİDAYET Allah tarafından insanlara verilen, yani dışarıdan telkin edilip yaratılan bir ilahî nimettir.

İnsanın hidayet ve dalalette bir kesbi, bir vesilelik boyutunun olduğu, yine Ehl-i sünnet alimlerinin kabul ettiği bir gerçektir.

“De ki : “İşte Rabbiniz tarafından gerçek geldi. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”( Kehf, 18/29)

mealindeki ayet ve benzeri bir çok ayette, insanın özgür iradesinin -kesb, vesilelik bakımından- rolüne işaret edilmiştir.

Şunu açık olarak belirtelim ki, hidayetin yalnız Allah’ın elinde olması, onun yegâne yaratıcı olmasının bir gereği olduğu gibi, kesb / vesilelik cihetiyle insanın özgür iradesinin söz konusu olması da ilahî adaletin olmazsa olmaz şartıdır. Ehl-i sünnet alimlerinin -hidayetin öncelikli boyutu olan- iman tanımları da bu yöndedir.

Bediüzzaman Hazretlerinin şu tanımı -insan kesbini de içine alan- çok açıklayıcı, efradını cami, ağyarını mani bir kapsama sahiptir :

“Şu kelime-i şahadetteki cevher-i iman bir nurdur, Allah ( onu) istediğinin kalbine atar / bırakır. Keyyumu ( imanı kalpte tutan) Hidayet-i ilahiyedir. Burhanı ise bir mücahittir ( ki), düşmanını tart eder, bir süpürgecidir ki, evhamdan tezhip eder.”( Asar- ı Bediiye, Nokta, s. 21).

“İman, Sa'd-ı Taftazanî'nin tefsirine göre; "Cenab-ı Hakkın, istediği kulunun kalbine, cüz-ü ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur." denilmiştir.”( İşaratu’l-İ’caz, s.42).

Demek ki iman ve hidayetin iki yönü vardır. Bir tarafı vesilelik cihetidir ki, insanın vicdan hürriyetine bakar, diğeri ilahî hükümranlığın istiklali cihetidir ki Allah’ın birliği ve tevhit cihetine bakar. Kulun kesp / özgür irade tarafı yüzde bir ise, Allah’ın müdahalesi yüzde doksan dokuzdur.

Şeytanın görevi insanları hidayete çağırmak değil, hidayete girmelerini engellemek, onları hidayetten uzaklaştırmaktır.

“( Şeytan) Öyle ise” dedi, “Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.” ( Araf, 7/16-17)

mealindeki ayet ve benzerlerinde bu husus açıkça ifade edilmiştir.

Bu kısa açıklamadan sonra konuyla ilgili ileri bazı ayetleri bahane ederek hidayet konusunda ileri sürülen iddialara cevap vermeye çalışacağız :

İddia :
“Kur'ân'daki hidayet" insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasıdır. Bugün İslâm âleminin önündeki en büyük tuzaklardan biri, "Ruh insana hayat verir. Ruh vücuttan çıkarsa kişi ölür." anlayışıdır. Bu anlayış, dînimize sonradan sokulmuş, Kur'ân-ı Kerim'e tamamen aykırı bir bid'attir. Öyle ki bu korkunç bid'at sebebiyle Kur'ân'daki hidayetin üzeri örtülmüş, insanlar Allah Tealâ'nın teslim emirlerinden bîhaber bırakılmışlardır.

Cevap :
“Kur'ân'daki hidayet" insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasıdır.” sözünden maksat, insanın ölmeden evvel Allah’ı tanıması, ona kul olması, ona teslim olması ise, bu doğrudur. Eğer bundan maksat, ruhun gerçek anlamda Allah ile bir şekilde buluşmak, onun yanına varmak, Allah’ın la-mekân ve la-zaman olan ezelî nezdine gitmek ise bu açık bir küfürdür.

"Ruh insana hayat verir. Ruh vücuttan çıkarsa kişi ölür." anlayışının Kur’an’a aykırılığını iddia etmek bütün Ehl-i sünnet alimlerinin görüşlerini reddetmek anlamına gelir. Tabii ki bu ifadelerden ne kastedildiği pek açık değildir. Eğer bundan maksat ruhun bedenden çıkmasıyla kişinin bedeni yine de ölmez ise, bu gözle görülen realiteye aykırıdır. Eğer maksat ölümden sonra da yine ruhun baki olduğunu vurgulamak ise bu doğrudur. Fakat bu muğlak ifade -bilerek- bir demagojinin yapılmasına yöneliktir.

İslam alimlerine göre, Ruh, başına şuur takılmış, -bağımsız bir varlık olarak- vücud-u haricî giydirilmiş, hem alem-i emir hem irade vasfından gelen bir kanun-u emrîdir.( bk. Sözler, Lemaat, s.702),

“Ruh; zîhayat, zîşuur, nurânî, vücud-u haricî giydirilmiş, cami, hakikatdar, külliyet kesbetmeye müstaid bir kanun-u emrîdır”( Sözler, s.6-517).

İddia :
Bugünkü İslâmî tatbikatta hidayeti bilerek veya farkına varmaksızın gizleyenlerin Kur'ân-ı Kerim'e aykırı olmasına rağmen dayandığı iki tez vardır.
1. bid'at : Ruh insana hayat verir, ruh vücuttan ayrılırsa kişi ölür.
2. bid'at : 1400 yıl boyunca İslâm'da ruhun Allah'a ulaşması yer almamıştır.

Bu iki kavram da ne yazık ki dîne sonradan dahil edilmiş hurafelerdir; İslâm âleminin önüne çekilmiş iki karanlık settir. İşte bu iki karanlık setin Kur'ân âyetleri ışığında bir an evvel yok edilmesi gerekmektedir. Bid'atlerle örülmüş bir dîn tatbikatının insanlığı kurtuluşa erdirmesi asla mümkün değildir. Asrın insanı, Allah'ın dînini yegâne Furkan olan Kur'ân-ı Kerim'den öğrenmeli ve bir an evvel hayatına geçirmelidir.

Cevap :
Herkesin hidayeti doğrudan Kur’an’dan öğrenmeyi öngörüne yukarıdaki son cümle, Kur’an dili olan Arapçayı ve bu dilde yazılmış milyonlarca tefsiri ve diğer kaynakları öğrenme ümitlerini kaybetmelerinden kaynaklanan bir şaşkınlık içerisinde kalanların -bozuk plak gibi- sık sık tekrarladıkları bir cehalet ürünüdür.

Dünya ve ahiret alemiyle ilgili ilimleri ihtiva eden Kur’an gibi bir semavî kitabı, sadece mealine bakarak öğrenmek mümkün müdür? Değişik ilim dallarına ait milyonlarca eserlere kaynaklık eden Kur’an’ı -başka eserlere ihtiyaç duymadan- tek başına anlayacağını iddia eden kimsenin halet-i ruhiyesi gerçekten büyük önem arz eder.

İddia :
"Ruh vücuttan ayrılırsa kişi ölür." anlayışı, dînimize sonradan girmiş bir büyük hurafedir, iblisin insanlığa bir büyük tuzağıdır. Allah Tealâ Kur'ân-ı Kerim'inde "Hayatı veren de öldüren de biziz." buyurmaktadır ( Hicr, 15/23; Mülk, 67/2). Ruhun insana hayat verdiğine dair tek bir âyet-i kerime mevcut değildir. Kaldı ki, ruh insanda Allah'ın bir emanetidir. Allah Tealâ'nın insanı eşref-i mahlûkat kılması da, sadece ve sadece Allah'ın ona üfürdüğü ruh sebebiyledir. İnsandan başka hiç bir varlık, Allah'ın ruhunu bünyesinde taşıma yetkisinin sahibi değildir. ( Secde, 32/9).

Cevap.
Aşağıda da arz edeceğimiz üzere, “Allah’ın ruhu” ifadesi İslam inancına aykırıdır. Çünkü, ruhun varlığı başka bir vücudu gerektirir. İnsan ve diğer bütün canlılarda ruh-cesed ikilisi vardır. Ruh sahibi cin taifesinin “ateş”ten, melek taifesinin “nur”dan yaratıldığı Kur’an’la sabittir. Demek onlarda da ruhun dışında başka bir madde vardır. Allah’a ruh isnat edersek -ki ne bir ayette ne de sahih bir hadiste böyle bir şey söz konusu değildir- o takdirde Allah’a parçaları atfetmiş oluruz ki, bu özellik tamamen yaratılmışların özelliğidir.

Bu konuyu bir sonraki konuda daha detaylı ele alcağız.

İddia :

"Sonra ( Allah), onu dizayn etti ve onun içine ( vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem'î ( işitme hassası), basar ( görme hassası) ve fuad ( idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz."( Secde, 32/9)

Cevap :
Anlaşılan bu ifadelerin sahibi, insanların ruhunu Allah’ın ruhunun bir parçası kabul etmektedir. Delil olarak da Secde suresinin 9. ayetinde geçen “fîhi min rûhihî = ruhundan üfledi” ayetini göstermektedir.

Evvela şunu söyleyelim ki, bu ayette ruhun Allah’a izafe edilmesi, teşrif / şereflendirmek içindir. Bu sebeple -mealen- “ruhumdan” ifadesi, “özel yarattığı o güzel insanî / sultanî ruh” demektir. Nasıl ki, bir insana verdiğimiz bir kalemi güzel ve özel bir hediye olduğunu göstermek için “şu kalemi size veriyorum” yerine “şu kalemimi size hediye ediyorum” demeyi tercih ederiz. Bunun gibi Allah da insana verdiği değeri belirtmek için “Ona /Adem’e ruh üfledim” yerine “Ruhumdan üfledim” ifadesini tercih buyurmuştur. “Kalemim” dediğim zaman onun benim bir parçam olduğu anlamına gelmediği gibi, ayetteki “ruhum” ifadesinden de ruhun -hâşa- “Allah’ın bir parçası” olduğunu da anlamamak gerekir.

Eğer insandaki ruhu Allah’ın ruhundan alınmış olduğunu savunursak, bu takdirde “Onun hiç bir benzeri yoktur.”( Şura, 42/11) mealindeki ayete ters bir yola girmiş oluruz. Çünkü, bu takdirde insanda olan ruh, Allah’ın ruhunun bir parçası olduğuna göre, onun ruhu ile insan ruhu -sadece benzer değil- birbirinin aynısı olmuş olur.

Kaldı ki, “( Meryem) onlarla ( ailesi ile) kendi arasına bir perde çekmişti. Ona ruhumuzu ( Cebrail’i) gönderdik. O da ona düzgün bir insan şeklinde göründü.”( Meryem, 19/17) mealindeki ayette de Hz. Cebrail “ruh” olarak değil, “ruhumuz” şeklinde ifade edilmiştir. Hangi akıl sahibi, Hz. Cebrail’in Allah’ın bir parçası olduğunu söyleyebilir!? Gerçek şudur ki, burada da Cebrail’e şeref bahşeden bir üslup kullanılmıştır.

Kur’an’da “Beyt” kelimesi “Beytî / Benim evim” ( Bakara,2/125; Hac, 22/26) ve “naket” kelimesi Naketellahi / Allah’ın devesi, ( Şems,91/13) kelimeleri de Allah’a izafe edilmiştir. Bunlar da yalnız teşrif içindir. ( bk. Alusî, Secde, 9. ayetin tefsiri) Yoksa “ev” ve “deve”nin Allah’ın bir parçası olduğunu iddia etmek gibi en büyük bidat bataklığına düşülür.

İbnu’l-Cevzî, Beydavî ve Şevkanî de bu izafenin teşrif ve tekrim / şereflendirmek, onurlandırmak ve değer vermek için olduğunu belirtmiştir. ( Zadu’l-mesîr,( Hicr, 29); Beydavî, Fethu’l-kadîr, Secde suresi, ilgili ayetin tefsiri)

Ebu Hayan’a göre, Ruh’un Allah’a izafe edilmesi, mülkün malike, muhlukun Halık’a izafesidir. ( el-Bahru’l-muhît, ilgili ayetin tefsiri)

Özetle, daha onlarca kaynak verebiliriz ki, hiç birinde “ruhumuz” ifadesini Allah’ın ruhu manasına anlamamıştır. Hepsi de bir şekilde “onun teşrifi, acip bir yaratık olduğuna” işaret etmek için Allah’a izafe edildiğini belirtmişlerdir. ( bk. Nesefî, Maverdî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

İddia :
Ruhumuz Allah'tan gelmiştir ve mutlaka Allah'a geri dönecektir. Allah Tealâ bizlere emanet olarak verdiği ruhu, insandan başka hiç bir yaratılmışın üstlenmediğini de Kur'ân-ı Kerim'inde açıkça ifade etmektedir.

"İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân( insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ( cehûlen)."

"Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik ( sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o ( nefs), çok zalimdir, çok cahildir."( Ahzab, 33/72)

Cevap :
İnsanın bu emaneti ( Allah’ı tanıma emaneti) yüklenmesi sadece ruhtan dolayı değil, aynı zamanda nebatî ve hayvanî yanlarıyla birlikte bir kompozisyon oluşturduğu içindir. Yoksa, meleklerde de ruh vardır, cinlerde de ruh vardır. Fakat bu kompleks fıtratları olmadığı için bir vahid-i kıyasî olamamışlardır.

Kaldı ki, bu emaneti yüklenme özelliği sadece ruha ait olsa bile, bu ruhun Allah’ın ruhundan geldiği anlamına gelmez. Kur’an’da Allah’ın hayatından bahsedilir, fakat ruhundan hiçbir yerde bahsedilmemiştir. Eğer olsaydı, Hay ismi gibi ruhu ifade eden bir ismi de olurdu.

İddia :
Allah Tealâ emanet olarak verdiği ruhunu, biz bu dünya hayatını yaşarken geri istemektedir.

"İnnallâhe ye'murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl( adli), innallâhe niımmâ yeızukum bih( bihî), innallâhe kâne semîan basîrâ( basîran)."

"Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla ( bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir."( Nisa, 4/58 ).

Kur'ân-ı Kerim'e göre bütün insanlık "İrciî" emrinin muhatabıdır.

Cevap :
Nisa suresinin 58. ayetinin meali şöyledir :

“Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah semî ve basîrdir ( sözlerinizi de, hükümlerinizi de hakkıyla işitir, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görür).”

Ayette geçen “Allah size emanetleri ehline vermenizi… emreder” mealindeki ifadesinden “Allah Tealâ emanet olarak verdiği ruhunu biz bu dünya hayatını yaşarken geri istemektedir.” yargısına varmak gerçekten akla ziyandır.

İddia :

"İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh( mardıyyeten)."
"Rabbine dön ( Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak!"( Fecr, 89/28 )

Fecr Suresinin 28.âyet-i kerimesinde Allah Tealâ ruha seslenerek, "İrciî ilâ rabbiki; Rabbine geri dön." emrini vermektedir. Ölüm halinde ruhu Allah'a ulaştıracak olan vazifeli ölüm melekleri vardır. Kur'ân'ı Kerim intiharı yasak kıldığı cihetle, Allah Tealâ'nın insana "öl" emri vermesi de mümkün değildir. Her kim kendi eliyle hayatına son verirse onun gideceği yer cehennemdir. Buradaki "İrciî" emri ruhun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasını ihtiva etmektedir. Ruhun Allah'a geri dönüşü, kişinin Allah'a ulaşmayı dileyerek Allah'ın vazifeli kıldığı hidayetçiye tâbiiyetiyle başlayan ve yedi tane gök katı aşarak Allah'ın Zat'ına ulaşması ile gerçekleşen bir vetiredir.

Cevap :
İbn Abbas, İbn Mesud, Zeyd b. Harise ve Ubey b. Kâb gibi büyük sahabelere göre, ayette yer alan “Ey nefs-i mutmaine, rabbine dön” emri yeniden dirilişten sonra, ruhların cesetlerin içine girmeleri için yapılan bir çağrıdır.”( bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

İmam Maverdî, “Nefs-i mutmainne!” kavramı hakkında yedi görüş beyan edildiğini ifade etmiştir. İbn Abbas’a gör, bundan maksat “mümin nefis”, Mücahid’de göre “icabet eden nefis”; Katade’ye göre “Allah’ın vaadine hakkıyla inanan nefis”; Ubey b. Kâb’a göre, “Emin olan nefis”; Mukatil’e göre, “Razı olan nefis”, bazı işaret ehline göre, “dünya ile tatmin olan nefis”, Hasan-ı Basri’ye göre, “Allah ile itminana kavuşan nefis” demektir.( Maverdî, ilgili ayetin tefsiri).

“Rrabbine dön” çağrısı da üç şekilde yorumlanmıştır. İbn Abbas’a göre bu çağrı, “kıyamet günü ruhların cesetlerin içine girmeleri için yapılan bir çağrıdır”. Ebu Salih’e göre bu çağrı, “Ey nefs-i mutmainne, dünyadaki ölüm anında Rabbine dön” manasına gelir. Diğer bazı alimlere göre bu çağrı, “Ey nefs-i mutmainne, artık Rabbinin senin için hazırladığı ahiretteki mükâfata dön” manasına gelir.( a.g.e,).

İddia :
Dînin yegâne kaynağı Kur'ân-ı Kerim'e göre dünya hayatını yaşarken ruhun Allah'a ulaşması farzdır. Peygamber Efendimiz ( S.A.V) de; "Ölmeden evvel ölünüz." hadîs-i şerifiyle ruhun Allah'a ulaşmasının farziyetini dile getirmiştir. 14 asır evvel bütün sahâbe bu emri yerine getirerek hidayete ulaşmışlardır ( Zumer-17,18 ).

Cevap :
Bir önceki açıklamada belirtildiği üzere, tefsir kaynaklarında “Rabbine dön!” çağrısını “dünya hayatını yaşarken ruhun Allah'a ulaşması...” manasında değerlendiren hiçbir tefsirci yoktur. Zaten bunu aklen anlamak da mümkün değildir.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, eğer bundan maksat Allah’ı tanıma şerefine nail olmak ise, bu hususu zaten her mümin için -derecesine göre- söz konusudur. Eğer bundan maksat yaşarken Allah’ın katına çıkmak ise, bu takdirde her müminin her gün gerçek bir miraç yaşaması gerekir. İslam inancına göre, Hz. Muhammed ( a.s.m)’den başka böyle bir miraca çıkan kimse olmamıştır.

Bir de diyelim ki, soruda söz konusu olan makale sahibi böyle bir miraca çıksın. Kur’an’da farz olduğu iddia edilen böyle yükselme, bir yücelme -Hz. Peygamber ( asv)'den başka- sadece bir kişiye mi mahsus kalmış? Bu takdirde Hz. Ebu Bekir ( r.a)’den tutun ta bu güne kadar gelmiş, geçmiş bütün alimler, veliler, şehitler ve diğer salihlerin hepsi de günahların deryasında yüzmüşlerdir. Çünkü, bunlardan hiçbiri “Dînin yegâne kaynağı Kur'ân-ı Kerim'e göre dünya hayatını yaşarken ruhun Allah'a ulaşması farzdır.” demediği gibi, kendisinin böyle bir yüce mertebeye ulaştığını da söylememiştir.

Bundan da anlaşılıyor ki, bu iddia tamamen indî bir vesvesenin ürünüdür. Bunu iddia eden kişinin bilerek yalan uydurduğunu söylemiyoruz, hüsnüzan ediyoruz. Dediğimiz şudur ki; bu kişi böyle bir vesveseye maruz kalmış, bu telkinî doğru sanmış ve bu sebeple de bu kuruntunun esiri olmuştur.

İddia :

"Vellezînectenebût tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd( ıbâdi)."

"Ve onlar ki; taguta ( insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler ( kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah'a yöneldiler ( Allah'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!"

"Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh( ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb( elbâbi)."

"Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl'elbabtır ( daimî zikrin sahipleri)."( Zümer, 39/17, 18 )

Cevap :
İlgili ayetlerin doğru mealleri şöyledir :

“Tağuta ibadet etmekten kaçınıp gönülden Allah’a yönelenlere müjdeler var! O halde sözü dinleyip sonra da en güzelini tatbik eden kullarımı müjdele! İşte onlardır Allah’ın hidâyetine mazhar olanlar ve işte onlardır akl-ı selim sahibi olanlar.i”( Zümer, 39/17-18 ).

Görüldüğü gibi, bu ayetlerde var olduğu iddia edilen “Allah’a ulaşmak” diye bir şey söz konusu değildir. Ayette bu konudaki anahtar kelime “ENABÛ ” fiilidir. İddia sahibinin de meal verirken bu kelimeye “Allah’a yöneldiler” mealini vermesi doğru bir tespittir. Ancak kendi düşüncesini dayatmak için “parantez içerisinde gösterdiği “Allah’a ulaşmayı istediler” ilavesi indî ve keyfî bir yorumdur. Çünkü, ayette yer alan “ENABÛ” fiilî “NEVB” kökünden geliyor ve “bir yere tekrar, tekrar dönmek, yönelmek manasına geliyor. “Enabe ilellah” ise, -tövbe etmek ve halis amel yapmak suretiyle Allah’a dönmek, O’na yönelmek” manasına gelir.( bk. Rağıb, “N-V-B” maddesi).

Demek ki, inabe, yaşarken -hâşâ- bir şekilde bizzat Allah’a ulaşmak değil, amel yaparak, tövbe ederek, Allah’ın emirlerine boyun eğerek samimî kul olmak manasına gelir.

Nitekim ayette hidayete ermiş olanlar -maddî bir ulaşım yolu bulanlar olarak değil-, “sözü dinleyip sonra da en güzelini tatbik eden kullar” olarak vasıflandırılmıştır. Demek ki, hidayet tamamen manevî bir kavramdır, sırat-ı müstakîmi ifade eder. Sırat-ı müstakîm ise, Allah’ın kendilerine iman, istikamet nimetini verdiği nebîler, sıddîkler, şehitler ve salihlerin yolu olduğu Nisa suresinin 68-69. ayetlerinde açıkça ifade edilmiştir.

Bu büyüklerden hiç kimse, Allah’a kavuşmak için “kulluk etme” dışında bir ulaşım yolunu bulduğunu iddia etmemiştir.

İddia :
Bütün bu âyet-i kerimelerden de anlaşılıyor ki; "İrciî" emri bir ölüm emri değildir.

Cevap :
Daha önce detaylı bir şekilde açıklandığı gibi, bu ayet-i kerimelerden hiçbirinde "İrciî" emrinin bir ölüm emri olmadığı anlaşılmıştır. Yaşarken bir yolunu bulup Allah’a kavuşma emri olduğuna delalet eden en ufak bir sözcük bile söz konusu değildir.

İddia :
Ne yazık ki Peygamber Efendimiz ( S.A.V)'den on dört asır sonra bugün İslâm katledilmiş, ruhun Allah'a ulaşma farziyeti yok edilmiştir. Sevgili kardeşlerimiz! Dünya hayatında ruhun Allah'a ulaşması yoktur, iddiası, dînimize sonradan girmiş bir büyük hurafedir. İblisin insanlığa bir büyük tuzağıdır.

Cevap :
Daha önce de ifade edildiği gibi, eğer bu ifadelerle “ruh’un Allah’ı tanıyarak, ona kulluk ederek, onu sevip sayarak, manevî ubudiyet irtibatıyla irtibat kurmak” kast ediliyorsa, bu gerçek on dört asırdan beri Müslümanların anladığı ve kabul ettiği bir hakikattir.

Yok eğer maksat, bunları dışında ruhun ulaşımından söz ediliyorsa, bu yeni çıkma hurafe ne bu gün ne de on dört asır önce İslam düşüncesinde yer almıştır.

İddia :
Allahû Tealâ'nın Şûrâ suresinin 13., R'ad suresinin 21., Bakara suresinin 120. ve Al-i İmran suresinin 73. âyet-i kerimelerinde Allah Tealâ'nın ne dediğine dikkatlice bakalım!

"... Allah dilediğini Kendisine seçer. Ve seçtiklerinden kim Allah'a ulaşmayı dilerse, onları Kendisine ulaştırır."

Cevap :
İlgili ayetin meali şöyledir :

“O, ‘Dini doğru anlayıp hükümlerini uygulayın ve o hususta tefrikaya düşmeyin!’ diye, din esasları olarak Nuh’a emrettiğini, hem sana vahyettiğimizi, keza İbrâhim’e, Mûsâ’ya, Îsâ’ya emrettiğimizi sizin için de din kıldı. Senin insanları dâvet ettiğin esaslar, müşriklere çok ağır gelmektedir. Halbuki Allah dilediği kullarını bu din için seçer ve gönülden Kendine yöneleni hidayete erdirir / doğru yola iletir.”( Şura, 42/13).

Ayetin tamamının mealine bakınca konunun, “Dini doğru anlayıp hükümlerini uygulamanın” ifade edildiği anlaşılacaktır.

İddia :

"... Onlar, Allah'ın Kendisine ulaştırmasını istedikleri şeyi, O'na ulaştırırlar."( Rad, 13/21)

Cevap :
Bu ayetin meali şöyledir :

“Allah’ın ulaştırılmasını / gözetilmesini emrettiği şeyleri ulaştırırlar/gözetirler. Rab’lerinden çekinir ve pek çetin bir hesaptan endişe ederler.”( Rad, 13/21).

Bu ayette “gözetilmesi” olarak tercüme edilen kelime “Vesale” fiilinin müzari kalıbıdır; vuslat, ulaşmak manasına gelir. Meallerdeki “gözetilme” ifadesi bu kelimenin Türkçe’de iyi anlaşılmasını sağladığı için tercih edilmiştir. Çünkü, buradaki “ulaştırılması" emredilen şeyden maksat, ilahî emrin konusu olan şeyin yerine getirilmesidir ve o emrin hakkının gözetilmesidir.

İddiacının ilave olarak eklediği ( Allah’ın) “kendisine” ( ulaştırmasını..) sözcüğü ayette yoktur. İlgili fiil meçhul kalıbıdır : “en-Yûsale” şeklinde gelmiştir. Ayetteki konumu itibariyle “yerine ulaştırılması istenen şey” demektir ki Allah ile bir ilgisi yoktur.

İddia :
2/Bakara-120 : ...Muhakkak ki Allah'a ulaşmak ( Allah'ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir...

Cevap :
Bakar suresinin 120. ayetinde “Allah’a ulaşmak.. “diye bir şey söz konusu değildir. İlgili ayetin meali şöyledir :

“Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların dinlerine tâbi olmadıkça asla senden razı olmazlar. Sen de ki : “Allah’ın hidâyet yolu olan İslâm, hidayet/doğru yolun ta kendisidir.”

İddia :
3/Ali İmran-73 : ... Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. ( İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah'a ulaşmasıdır.)...

Cevap :
Bu ayette de dikkatlerini çeken cümle “Allah’ın hidâyet yolu olan İslâm, hidayet / doğru yolun ta kendisidir.” mealindeki cümledir.

Bu her iki ayette de yer alan anahtar kelime “Huda”dır ki, hidayet, rehberlik, yol gösterici gibi manalarına gelir. Söz konusu cümle “Asıl hüda Allah’ın hüdasıdır / asıl hidayet Allah’ın hidayetidir / asıl rehberlik Allah’ın rehberliğidir / asıl doğru yol Allah’ın gösterdiği yoldur.” manasına gelir.

Şayet hidayeti "ulaşma" olarak tercüme etsek bile, yine de iddiacının nereye varacağı belli olmayan meçhul bir manaya yorumladığı gibi değildir. Bilakis şöyle tercüme edilebilir :

“Muhakkak ki hidayet /doğru yol Allah’ın yoludur / Allah’ın rızasına ulaştıran yoldur.”

İddia :
Acaba Allah'ın Kendisine ulaştırılmasını istediği şey nedir? O Allah ki, en sevgili mahlûkunu sadece ve sadece Kendi Zat'ına davet etmektedir. Ve O Allah ki Kur'ân-ı Kerim'inde "Her şey aslına rücû eder." buyurmaktadır.

Cevap :
Allah ile kulları arasında “yaratan-yaratılan, Mabud-âbid, Rezzak-rızıklanan” gibi bağlardır. Yoksa “ASIL-FER” ilişkisi değildir. İhlas suresi baştan sona Allah’ı bir şeyin aslı, herhangi bir mahluku O’nun bir parçası gibi görenlerin bu görüşlerini reddetmeyi öngörmektedir. Bu sebeple, “Her şey aslına rücû eder." ifadesini, insanların Allah’ın bir parçası olduğuna delil getirmek çirkin bir saçmalıktır.

İddia :
Ne buyuruyordu 13. asrın müceddidi Said-i Nursi Hazretleri? Toplatılan ve gizlenen Tılsımlar mecmuası adlı eserinde buyuruyordu ki :

"Fâniyim fâni olanı istemem
Acizim aciz olanı istemem
Ruhumu Rahmân'a teslim eyledim
Gayrısını istemem." ( Tls : 93)

Cevap :
İslam teslimiyeti gerektirir. Allah’a iman eden ona güvenir, ona güvenen tevekkül eder, ona tevekkül eden kendisine teslim olur. Bu teslimiyet, beden veya ruh cevherinin bir şekilde yolunu bulup kendini Allah’ın katına çıkarıp ona bizzat telsim olmak manasına asla gelmez.

Bu teslimiyet, tahkîkî imanın, takvalı İslam’ın, samimî kulluğun manevî bir tezahürüdür.

Bu ifadelerin sahibi olan Bediüzzaman'ın eserlerine şöyle bir göz gezdiren kimse, şu sözleri bulacaktır :

"Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı İmân ile hayatlandırınız ve ferâizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz."( Sözler, On Üçüncü Söz)

"Ve o tâlim ve tâlimât ise ( başta namaz) ibâdettir. O iki nefer ise, biri ferâiz-i diniyesini bilen ve işleyen ve kebâiri terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücâhede eden müttakî Müslümandır. Diğeri, Rezzâk-ı Hakikiyi ittiham etmek derecesinde derd-i maîşete dalıp, ferâizi terk ve maîşet yolunda rast gelen günahları işleyen fâsık-ı hasîrdir. Ve o harb ise; nefis ve hevâ, cin ve ins şeytanlarına karşı mücâhede edip günahlardan ve ahlâk-ı rezîleden, kalb ve ruhunu, helâket-i ebediyeden kurtarmaktır." ( Sözler, Beşinciz Söz)

"De ki : Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin." ( Al-i İmrân, 3/31) âyet-i azîmesi, ittibâ-ı sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat'î bir surette ilân ediyor. Evet, şu âyet-i kerime, kıyâsât-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat'î bir kıyasıdır. Şöyle ki : "

"Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnâî misali olarak deniliyor : "Eğer güneş çıksa gündüz olacak." Müsbet netice için denilir : "Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür." Menfi netice için deniliyor : "Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş çıkmamış." Mantıkça, bu müsbet ve menfi iki netice katîdirler."

"Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki : Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder."

"Evet, Cenâb-ı Hakka İmân eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur." ( Lem'alar, On Birinci Lem'a)

Ayrıca, bu ifadeler iddia edildiği gibi saklı değildir. Sözler isimli kitabın, 17. Söz'ünde ve 26. Söz'ün Hatime'sinde de geçmketedir.

İddia :
Öyleyse sizlere sormaz mıyız ki; Ruh hayat veriyor olsaydı eğer; "Beddiüzzaman, ölmeden evvel ruhunu Rahmân'a teslim edebilir miydi?" sevgili kardeşlerimiz? Peki ya; Zübdetül Hakayık kitabında, Aynül Küzâti Hemadanî'nin, "Eğer mezhebi bir kişiyi Hakk'a ulaştırmıyorsa, o kişi Müslüman değildir. Ben beni Hakk'a götürmeyen mezhebi ateşe verir yakarım. Benim arzum ne dîndir, ne de mezheb, ben senin yolunu, seni istiyorum." sözleri size bir şeyler söylemiyor mu?

Cevap :
Bunu söyleyen kimse şunu kastediyor : Din, Allah’a götüren bir yol olduğu için önemlidir. Allah’ın marifetine ulaşmak, onun rızasını tahsil etmek için din ve mezhep önemlidir. Şayet insanı Allah’a ulaştırmayan bir din söz konusu ise, ben öyle bir dinde yokum, demek istiyor.

Yoksa, eğer din olmadan da bir şekilde insanı Allah’a ulaştıran, yani onun rızasını kazandıran bir yol olduğu düşünen kimsenin imanını yenilemesi gerekir.

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki bu din asla ondan kabul edilmeyecek Ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır.”( Ali İman, 3/85)

mealindeki ayetin ifadesi bu konuda çok açıktır.

İddia :
Peki ya Lâ mekâna kavm olan Yunus? Yunus nasıl teslim etti ruhunu Allah'a; ne diyorsunuz?

Cevap :

“Peki ya Lâ mekâna kavm olan Yunus” tan kastedilen Allah’ın kavmi ise yanlıştır. Eğer maksat Yunus’ın kavmi ise, yine yanlıştır. Çünkü onların mekânı NİNOVA’dır.

Kur’an bize Yunus kavminin bir yolunu bulup kendisine ulaştığını söylemiyor; iman ettikleri için azaptan kurtulduklarını bildiriyor.( Yunus,10/98 ).

Yunus, bütün sebeplerin bir şeye yaramadığını görüp hakikî tevhit inancının bir gereği olarak vahidiyet içinde sırr-ı ahadiyeti hakka’l-yakîn derecede gördüğü için duası bir anda kabul olup o ölümcül tehlikeden kurtarılmıştır. Bunun yeni bir icat ile bidatkâr bir kavram olan “ruhun cevheri ile Allah’a ulaşmak” la ne alakası vardır?

Öyle anlaşılıyor ki, bu iddialar sahibi, Mehdiliğe soyunmuş olduğundan Kur’an’da yer alan “Hidayet” kavramını da kendisiyle ilgili olduğunu savunmaktadır. Kendisini Mehdi olarak tanımayanları “Hidayet”i inkâr etmekle suçlama talisizliğine düşmektedir. Çünkü, gerçek anlamda hidayeti gizleyen veya inkâr eden kimse yoktur. Hidayet Kur’an yoludur. Müslüman bir ilim adamının hidayeti gizlemesi söz konusu olabilir mi? Demek ki bu iddiaları seslendiren kişi, hidayeti gizlemelerinden değil, güya kendi mehdiyetini gizlemelerinden ötürü hocaları şikayet etmektedir.

Bakara Suresi 2. ayeti neden "Huden li'l-muttekîn" / "Takva sahipleri için tarifsiz bir hidayettir." diye biter? Muttakiler için hidayet sözünün anlamı nedir?

Ayette geçen "Huda" kelimesini ismi fail manasına gelen bir mastar olarak alınmalıdır. “Hidayete erdiren/yol gösteren/rehberlik eden” anlamında.

Burada "takva" hidayetin sebebi ve bir vesilesidir. Kur’an, iman ederek takvayı göstermeyen/takvalı olmayanlara rehberlik etmez. Onlara cennet yolunu göstermez. Çünkü, imtihanın gereği olarak -ilahî tebliği duyduktan sonra- ilk adımı insanın atması gerekir.

Ayrıca, bu ifadeden “takva sahiplerinin hidayetine hidayet katarak onlara rehberlik eder” manasını da anlamak mümkündür.

- Kur’an takva sahipleri için doğru bir rehberdir. Daha önce, mümin olanların hali bunun şahididir.

- Kur’an, halihazırda hayatta olan takva sahibi müminlerin rehberidir.

- İleride imana gelecek olan takva sahiplerinin rehberidir. ( bk. Taberî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

Bütün bu yorumlar gösteriyor ki, “Takva hidayet için bir anahtardır.”

Cevap 2 :

Kendisinde şüphe olmayan bu Kitap Müttakîlere hidayetin ta kendisidir. Sapıklıktan çıkıp hakkın korumasına girmek yeteneğine sahip olanlara hakkın hükümlerini bildirecek bir delil, doğru yolu gösterecek apaçık bir belgedir. Diğer bir ifade ile bu kitapta pek büyük bir Hidayet-i Rabbaniye vardır.

Fakat müttakî ( günahlardan sakınan)ler için. Çünkü bundan faydalanarak istenen gayeye erecek olanlar; şek ve şüpheden, şüpheli yollardan sakınarak kendilerini koruma, akibetlerini kazanma kabiliyetine sahip bulunan müttakilerdir.

Gerçi bu kitap esas itibariyle "İnsanlar için hidayettir." Genellikle insanları irşad ve doğru yolu göstermek için inmiştir. İyilik ve yumuşaklıkla yol göstermek demek olan bu hidayetin, bu çağrı ve rehberliğin esas itibariyle şuna buna tahsis edilmesi yoktur. Fakat hidayetten istenen şey ihtida yani maksada kavuşma gayesi, şimdiki halde veya gelecekte, sakınma sıfatına sahip olanlara nasip olacak, fıtrî kabiliyetlerini kaybetmiş olanlar bundan faydalanmayacak ve belki zarara uğramış olacaklardır.

"Biz Kur'ân'ı, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olarak indiriyoruz. Kur'ân, zâlimlerin ise ancak zararını artırır." ( İsrâ, 17/82; Elmalılı Tefsiri)

Müttakiler kelimesinin lügat mânası, "sakınılması gereken şeylerden sakınanlar" demektir. Kur'an'da ve özellikle bu âyette geçen takvanın mânası onu takip eden âyetlerde açıklanmıştır. Buna göre takva sahibi kimselerde şu beş vasıf vardır :

- Gayba iman etmek,
- Namazı doğru ve devamlı kılmak,
- Allah'ın verdiklerin­den bir kısmını O'nun rızâsı için harcamak,
- Kur'an'a olduğu gibi diğer peygam­berlere gönderilen kitaplara da inanmak,
- Ahiret konusunda kesin inanç sahibi ol­mak.

Bu vasıfları kendinde gerçekleştirmiş olan mümin takva sahibidir, müttakidir. Böylece takva sahibi olan müminlerde hâsıl olan şuur, duygu ve davranışlarla ilgili başka açıklamalar da yapılmıştır. Konuyla ilgili birkaç hadisin anlamı şöyle­dir :

"Kul, sakıncalı olana düşmemek için, sakıncasız olandan da çekinmedikçe tak­va sahibi olamaz." ( Tirmizî, "Kıyâme", 19; İbn Mâce, "Zühd", 24.)

"Kul, vicdanı­nı rahatsız eden şeyi terketmedİkçe takva derecesini elde edemez." ( Buhârî,"Imân", I.)

Ebû Hüreyre'ye nispet edilen bir benzetme,

"Yolda yürürken dikenler görürsen ya yolu değiştirirsin ya da dikene dokunmadan geçmenin bir yolunu arar ve bulur­sun; işte takva da budur; hayatı Allah Teâlâ'nın yasakladığı kötülüklere bulaşma­dan yaşamaya çalışmaktır." ( Kur'an Yolu, ilgili ayetin tefsiri)

Allah her an her yerde hazırdır ve bize şah damarımızdan daha yakındır. O hâlde Kur'an'da "Allah'a döndürüleceksiniz" gibi ayetlerde geçen "rücu", yani "Allah'a dönme" ne demektir?

"Rücu" kelimesinin sözlük anlamı, geri dönmedir. Rücu ile ilgili âyet-i kerimeler, “Sonunda bize döndürüleceksiniz.” Yahut, “Sonra da döndürülüp, Ona götürüleceksiniz,” şeklinde biter. Her işini, Allah’ın kendisine verdiği kuvvet ve kudretle ve diğer imkânlarla gören insanoğlunun, Rabbinin tasarrufu dışına çıktığı bir tek an dahi düşünülemeyeceğine göre, rücuyu nasıl anlayacağız?

Üzerinde en fazla durulan mana, kendisine cüz’i irade verilmekle bu dünyada bir imtihana tabi tutulan insanların, ahirette ömürlerinin hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna çıkmaları şeklindedir.

Ezel aleminde ruhlarımıza bir hitap gelmişti; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye... Bu soruya; “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” şeklinde karşılık vermiştik.

Dünya imtihanına atılınca sebepler âlemiyle karşı karşıya kaldık. Her güneş doğduğunda ortalık aydınlandı, her bahar geldiğinde çiçekler açtı. Buğdayımızı, sebzemizi hep topraktan; meyvemizi, daima ağaçtan aldık. Bu hâl insanların bir kısmına gaflet verirken, diğer kısmını şükre sevk etti.

İmtihan âlemi kapandıktan, kabir safhası geçilerek mahşere çıkıldıktan sonra; bu iki gurup insan da Rablerine döndürülecekler. Yine O’nun huzurunda toplanacaklar. İşte bu içtima, bu toplanma bir rücudur. Bu rücu, irademiz dışında olacaktır. “Döndürülmek” tabiri bize bu dersi verir.

Bize rücu ile ilgili ders veren bir başka âyet-i kerime ise :

“Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz ki; ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek. Sonra sizleri yine diriltecek. Sonra da döndürülüp O’na götürüleceksiniz.” ( Bakara, 2/28 ) ayetidir.

İnsan ölü iken, yâni maddesi ölü elementler âlemindeyken diriltilerek insan hâline getiriliyor. Sonra yine ölüyor ve beden tekrar aslına rücu ediyor, tümüyle element oluyor. Bu safhayı yeniden diriltilme ve mahşere çıkma takip ediyor. İşte iki ölüm, iki diriliş ve iki ayrı rücu : Biri ölümden ölüme... Diğeri, hayattan hayata…

Rücu ile ilgili bir diğer âyet-i kerime :

“Biz Allah içiniz ve muhakkak Ona rücu edeceğiz.”( Bakara, 2/156)

İtaat edenler de isyan edenler de öte âlemde yine O’nun huzurunda toplanacak ve O’na rücu edecekler. O’nun kulu olarak yaşayan ve bu imtihan âlemini iman ile terk eden bir kulun, ahirette Rabbine rücuu bir bayramdır. Allah’ın mülkünde O’nu tanımadan ve emirlerine uymadan yaşayan insanlar da Rablerine küfür ve isyan üzere rücu edeceklerdir. O hâlde, rücu denilince, gözümüzde mahşer canlanmalı... Her iki tabloyu da hayalen olsun, nefsimizin önüne koymalıyız. Tâ ki rıza çizgisinden ayrılmasın, dünyanın geçici lezzetlerine kapılmasın ve haramlardan uzak kalsın.

“O gün emir yalnız Allah ındır.” ( İnfitar, 82/19)

âyetinden ders alsın. O günü beklemeden, bugünden O’nun emri altına girsin, hükmüne razı olsun. Peygamber Efendimiz ( asm.)'in “Ölmeden evvel ölünüz.” emrine böylece uysun ve Rabbinin gösterdiği istikamet yoluna dünyada rücu etsin. Ta ki, ahiretteki rücuu saadetle sonuçlansın.

Zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah, biz kullarını mekâna yerleştirmiş ve zamana taksim etmiş. Öyle ise insan, hangi mekânda ölürse ölsün, mekândan münezzeh olan Rabbine rücu eder. Keza, hangi zamanda can verirse versin, zamandan münezzeh olan Rabbine kavuşur...


"Ölmeden önce ölünüz!" hadis-i şerifi nasıl anlaşılmalıdır?

"Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvanî ve nefsanî hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz." ( el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2 : 29; İbn-i Hâcer el-Askalânî : "Senedli, vesikalı bir hadis değil derim" demiş, Ali el-Karî ise : "Mânâsı doğrudur" demiştir.)

İnsan, kendisinin âciz ve zelil, dünyanın aldatıcı ve fâni; âhiretin ise çok yakın olduğunu, tam olarak, ancak ölünce anlar. Bu söz ile ölmeden önce uyanmamız, hayatımıza çeki düzen vermemiz ihtar ediliyor.

Ölmeden önce ölmeyi başarmak, seçkin insanlara mahsus. Bizlere düşen, elden geldiğince onlara benzemeye gayret etmek... Bu emri dinleyen insan, dünyayı misafirhane, vücudunu ise emanet bilir. Ruhunu ve kalbini onlarda boğmaz. Bu hâl ile hallenen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

İnsan ölümle birlikte hayatının hesabını da vermeye başlar. Öyle ise; ömür muhasebesini dünyada yapan insan, ölmeden evvel ölmüş demektir. Dünya hayatının bitimiyle yeni bir hayata geçilir. O hâlde, bu dünyada iken âhiretine hazırlanan insan ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ölümle insanın elinden, diğer azaları gibi, gözü ve dili de alınır. O artık okuma, anlatma nimetlerinden mahrumdur. Bunu düşünerek, orada yarayacakları burada öğrenen ve orada konuşulacakları burada dinleyen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ölümle birlikte mahlûkatın sevgisi de biter, korkusu da. Ölü için, yaşayanlar tarafından övülmekle yerilmek eşit olduğu gibi, yazla kış arasında da fark yoktur. İnsanların teveccühlerine ve yermelerine dünyada ehemmiyet vermeyen, “varlığa sevinmeyip, yokluğa üzülmeyen” insan da ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ve en önemlisi; ölümle insan Hakka rücu eder, Rabbine döner. Ölmeden evvel ölenler, Hakka bu dünyada rücu ederler; hayatlarını ilâhî emirler dairesinde geçirirler; Allah'ın rahmetine dünyada iltica eder, gazabından da yine dünyada korkarlar. İşte bu bahtiyar insanlar âhirette de Hakka rücu ederler; ama bu rücu onlar için Allah'a vâsıl olma ve lütfuna erme şeklinde tezahür eder.

Ölümle, cüzi iradenin hükmü son bulur. Öyle ise, ölmeden evvel ölenler, nefsî arzularını hayatta iken terk etmeyi başarıp, Allah'ın küllî iradesine tâbi olurlar. Nefis hesabına bir şey talep etmezler. Bütün arzuları helâl dairesinde olur. Böylece ölmeden evvel ölmenin zevkine ererler.

Ölmeden evvel ölmek; gerçekten, bu dünyada büyük bir lütuf, büyük bir saadet. Bilindiği gibi, insan, yerde iken gök gürültüsünden ürker, şimşekten korkar, yıldırımdan kaçar... Ama uçakla bulutları yarıp onların üstüne çıktı mı, artık güneşi bulmuş ve önceki korkularından kurtulmuştur.

Ölmeden evvel ölmenin sırrına erenler de ölümü hayatta iken geçmiş, mahşere bu dünyada çıkmış, hesaplarını burada vermiş ve itaatkâr bir kul olarak Hakka rücu etmişlerdir. Artık onları benlik duygusu boğamaz, çünkü ölünün benliği olmaz.

"Ruhumuzu Allah'a ulaştırmayı dilemeyen, ölümü isteyip de bir an önce ahirete gitmek istemeyen cennete giremez" sözü doğru mudur?

İslam dininde “ölümü isteyip de bir an önce ahirete gitmek istemeyen cennete giremez” diye bir prensip yoktur. Aksine “en sıkıntılı zamanlarında bile ölümü istemenin mekruh olduğu” ifade edilmiştir.

Öyle anlaşılıyor ki bu konu tamamen yanlış anlaşılmıştır. Bu konuyla ilgili Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği ve Heysemî’nin “sahih” dediği hadisin meali şöyledir :


Hz. Enes anlatıyor : Resulullah ( a.s.m) : “Kim Allah’a kavuşmayı isterse, Allah da ona kavuşmayı ister. Kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” diye buyurunca, ben “Ya Resulellah! Hepimiz ölmekten hoşlanmayız” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu : “Bu, ölümden hoşlanıp hoşlanmama meselesi değildir. ( anlatmak istediğim şudur : ) Mümin ölüm anında Allah’tan ( af-cennetle ilgili) müjde aldığında, artık onun için Allah’a kavuşmaktan daha sevimli bir şey olmaz. Onun o andaki iştiyakına mukabil Allah da ona kavuşmak ister. Facir ( günahlara batmış, tevbe etmemiş fasık) ve kâfir olan kimse, ölüm anında -biraz sonra karşılaşacağı- kötü durumları gördüğünden ötürü, Allah’a kavuşmak istemez, onun bu hoşnutsuzluğuna karşılık Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” ( Mecmau’z-Zevaid, 2/320)

Görüldüğü gibi, hadisteki mesaj, soruda kullanılan muhtevadan çok farklıdır.

İmam Gazzali'nin de ifade ettiği gibi, hayatı boyunca samimi olarak kulluk görevini yerine getirdiği halde imansız olarak kabre giren “madenlerdeki kırmızı kibrit kadar azdır”, yani yok denecek kadar azdır. Onun da mutlaka bir sakat tarafı vardır.


“Kim Allah'a kavuşmayı arzu ederse bilsin ki Allah'ın belirlediği sürenin sonu mutlaka gelecektir. O, her şeyi bilir, her şeyi işitir." ( Ankebut Suresi, 29/5) ayetinde geçen “Allah'a kavuşmayı arzu eden"den maksat, dünyada O'nun iradesine uygun olarak yaşayıp O'nun hükümlerini yerine getirenler ve bunun karşılığının kendilerine verileceğini umanlar, dolayısıyla âhiret hayatına inananlardır. “Allah'ın verdiği sürenin sonu" ifadesiyle de ölüm veya ölüm sonrasında insanların yaptıklarının karşılığını bulacakları âhiretteki yargılanma zamanı kastedilmiştir. ( Râzî, XXV, 31)

Hayat geçicidir; sonunda varılacak yer Allah'ın huzurudur. Dünyada acılara katlanma pahasına, Allah'ın yüklediği görevleri yerine getirerek büyük sınavı başaranlar, "Allah'a kavuşmayı arzu edenler"dir. Bunlar, iyi olmak ve iyiliği hâkim kılmak için gayretler göstermişlerse kendi iyilikleri için yapmışlardır, Çünkü "Allah'ın hiçbir kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur." İnsanların bütün iyi işleri er veya geç ama mutlaka kendi faydalarına sonuç verir; onun insanlıkta ve Müslümanlıkta kemalini arttırır; Allah katındaki değerini ve derecesini yükseltir.

İşte, kim Allah'a kavuşmayı umarsa, Allah'ın cemaline ermeyi veya vaad ettiği sevaba erişmeyi isterse, elbette Allah'ın tayin ettiği vakit, vade gelecek, gelince o vaad, gerçekleşecektir. Bundan dolayı, o gelinceye kadar sabredip o kavuşmaya layık imtihanları geçirmek, güzellikleri kazanmak için çalışsın çabalasın. O, her şeyi işiten ve bilendir. Bütün o söylenenleri, bütün o sızıltıları, iniltileri işitir. Hem yegane işiten O'dur. Ve bütün inanışları, bütün niyetleri, bütün yapılan işleri, iyisini kötüsünü, hepsini bilir; hem yegane bilen O'dur. Edilen duaları işitecek, yapılan ibadetleri bilecek O'dur, başkası değil.

"Hidayet Allah'tandır." sözü nasıl anlaşılmalıdır?


Hayır ve şerrin Allah’tan olması cihetiyle, insanları hidayete erdiren ve dalalete düşüren ancak Odur. İnsanlar birbirinin hidayet ve dalaletine sadece sebep olurlar. Hidayet ve dalaleti Cenab-ı Hakk'ın yaratmasını yanlış anlayan bazı kimseler,

“Hidayet Allah’tandır, o nasip etmedikten sonra insan doğru yola giremez.”

diyerek, hem başkalarını ikaz ve irşat etme yolunu kapatmakta hem de kendilerini kusurlarında mazur göstermek istemektedirler.

Önce şunu belirtelim : Cenab-ı Hakk'ın dilediğine hidayet buyurması caizdir. İnsanları saadete erdiren ve şekavete düşüren ancak o dur. Lakin yüce Rabbimizin bir kulunda dalalet yaratması, o kulun kendi cüzi iradesini kötüye kullanması sebebiyledir. Yoksa, kul kendi kabiliyetini dalalet yoluna yöneltmedikçe, Cenab-ı Hak onu o yola sevk etmez. Aynı durum hidayet için de söz konusudur. Nasıl ki insan rızık için gerekli bütün teşebbüsleri yaptıktan ve sebeplere başvurduktan sonra neticeyi Allah’tan bekler. Zira Rezzak ( rızık verici) ancak Odur.

İnsan, sebepleri mükemmel bir şekilde yerine getirmekle, rızkı elde etmeğe muhakkak gözüyle bakamaz. Aynen öyle de bir kimseye Allah’ın emir ve yasaklarını en güzel bir şekilde tebliğ eden insan, neticeye kesin gözüyle bakamaz. Zira, Hadi ( hidayete erdirici) ancak Odur.

Allah’ın dilediğine hidayet vermesi ise, hidayet şartlarına riayet eden kimseye, dilerse hidayet vermesi demektir. Yoksa, “hidayet için gerekli hiçbir sebebe riayetin gerekmediği” manasına gelmez. Bu düşünce tarzı rızık misalinde, tarlaya tohum ekmeden mahsul beklemeğe benzer.


Sorularla İslamiyet

israNUR

Bayan-Mod

  • "israNUR" bir kadın

Mesajlar: 1,340

Konum: Avusturya

Meslek: Arbeiter

Hobiler: Müzik,karakalem resim,basteln,film,anime,

  • Özel mesaj gönder

2

Saturday, October 22nd 2016, 6:42pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.