Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Sunday, August 28th 2016, 10:46am

Hz.Hamza'nın Ciğerini Yiyen Kadın Nasıl ve Neden Sahabi Oldu



Hz.Hamza'nın Ciğerini Yiyen Kadın Nasıl ve Neden Sahabi Oldu

Hamza bin Abdülmuttâlib (r.a.)

İslam’ın inkişafını hazmedemeyen Mekke müşrikleri, iman erlerini yıldırmak için her türlü tertibe başvuruyorlardı. Küfür bentlerini iman şelalesinin sarstı­ğını seziyorlardı. En güvendikleri kimselerin hidayet kapısından girdiğini gör­dükçe daha da köpürüyorlardı. Allah’ın sevgili Nebisini bezdireceklerini sanı­yorlardı. Onu adım adım takip ediyorlar, çeşitli baskı ve işkence metotlarını kullanıyorlardı.

Peygamber Efendimiz, peygamberliğin altıncı senesinde bir gün Sâfâ Tepesi civarında bulunuyordu. Müşriklerin örümcek kafalıları, Peygamberimize çat­mak için fırsat kolluyorlardı. Ebû Cehil, taraftarlarından Adiy bin Hamrâ ve İbnü’l-Asdâ’yı peşine takarak Peygamberimizin karşısına dikildi. Peygamberimi­ze hakaret dolu sözler söylemeye başladılar. Ağızlarından çıkanı kulakları duy­muyordu. Bununla kalmayarak, Pey­gamberimizin mübarek başına toprak saç­tılar. Üzerine pislik atmaya başladılar. Hattâ birisi, Peygamberimizin boynuna basma cüretini gösterdi. Yapabilecekleri işkenceyi yaptıktan sonra ayrıldılar. Şefkat kahramanı ve sabır timsali Resûl-i Ekrem hiçbir mukabelede bulunma­dan kalkıp evine gitti.

Ebû Cehil, adamlarıyla oradan ayrıldıktan sonra, Kâbe civarında bulunan müşriklerin bulunduğu yere gitti.

Peygamberimize yapılanları, orada evi bulunan Abdullah bin Cüd’ân’ın azadlı cariyesi görmüş, söylenilenleri duymuştu. Peygamberimizin amcası Hamza, kılıcı belinde, yayı boynunda olduğu hâlde avdan dönüyordu. Hamza günün ekse­risini avla geçirirdi. Aynı zamanda usta bir atıcı ve nişancı idi. Av dönüşü Kâ­be’yi tavaf edip Kureyş’in toplantısına uğrar, biraz konuşur, ondan sonra eve dönerdi.

Hamza, Kâbeye doğru giderken, karşısına, hadiseyi gören cariye çıktı. “Ey Ümâ­re’nin babası!” dedi ve hadiseyi anlatmaya başladı: “Kardeşinin oğlu Muhammed’e Ebû Cehil ve arkadaşlarının yaptıklarını görmüş olsaydın, dayan­man mümkün olmazdı.” dedi.

Hamza birden çarpıldı. Cariyenin anlatmasına fırsat vermeden, “Ne yaptılar ona?!” diye sordu. Cariye, eziyet ettikleri yeri göstererek, “Onu şuracıkta oturur­ken buldular, türlü işkenceler yaptılar. Sövüp saydılar, sonra da ayrılıp gittiler.” deyince, Hamza tahkik etmek için, “Sen bu yaptıklarını kendi gözünle gördün mü?” diye sordu. Cariye, “Evet, gördüm.” deyince, Hamza hiç beklemeden hızlı adımlarla Kâbe’ye doğru yollandı.

Hamza, Kureyş yiğitlerinin en merdi ve itibarlısıydı. Yaradılışı icabı, haksız­lık karşısında kükreyen, canı pahasına şiddetle zulme karşı koyan bir insan­dı.

Hiç eve uğramadan, Ebû Cehil ve arkadaşlarının da bulunduğu Kureyş toplan­tısına gitti. Ebû Cehil’i bulup ona dersini verecekti. Kardeşinin oğluna yapılan eziyete hiç dayanamıyordu. Henüz Müslüman değildi, ama akraba bağlılığı onu durduramıyordu. İman pırıltıları da ruhunda aksetmeye başlamış olacak ki, top­luluk arasında Ebû Cehil’i görür görmez, bir şey demeden, omuzundaki yayı kal­dırdığı gibi şiddetle kafasına indirdi. Darbeyi yiyen Allah düşmanı sendeledi. Başı iyice yarılmıştı.

Darbenin nereden geldiğini fark edemeyen Ebû Cehil, başını hafifçe kaldırdı­ğında Re­sû­lul­lah’ın amcasının bir arslan gibi ayakta durduğunu gördü. Hamza öfkesini yendikten sonra, “Kardeşimin oğluna sen misin hakaret eden, sövüp sayan?! İşte ben de onun dinindeyim. Onun söylediklerini söylüyorum. Gücün yetiyorsa, ona yaptıklarını bana da yap, bakayım!” diye tehdit etti.

Ebû Cehil beklemediği bu hâl karşısında âdeta lâl kesilmişti. Şiddet karşısın­da eli ayağı tutulmuştu. Kendisini haklı göstermek gayesiyle müdafaaya geçti: “Biliyorsun, o bize haksızlık etti. Putlarımıza hakaret etti. Atalarımızın yolun­dan ayrıldı. Yeni bir yol tuttu.”

Hz. Hamza, Ebû Cehil’in sözünü yarıda kesti. Konuşmasına tahammül edemi­yordu. Pehlivanlığına taze iman heyecanı da eklenmişti. Bütün Kureyş’in ileri gelenlerinin bulunduğu toplulukta haykırıyordu: “Sizden akılsız kim var?! Allah’tan başkasına ilah diye tapıyorsunuz. Cansız putlara boyun eğiyorsunuz.” Daha sonra imanını orada ilan etti: “Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yok, Muhammed de Allah’ın Resûl’üdür.”

Ebû Cehil’e yapılan bu hakaretlere daha fazla dayanamayan adamları, ona yardım etmek için ayağa kalktılar. “Ey Hamza, senin, atalarının dinini terk ettiğini görüyoruz.” diye konuşmaya başladılarsa da, Hz. Hamza, “Dönersem ne var? Muhammed’in dini hak ve gerçektir. Vallahi bundan sonra ben ondan ayrıl­mam; sözünüzde sadıksanız, gelin bana mâni olun!”

Bu kararlılık ve sebat karşısında söyleyecek bir şey bulamadılar. Ebû Cehil, adamlarına, “Bırakın Ümâre’nin babasını, bu yaptıkları ve söylediklerine ben müstahaktım. Onun kardeşinin oğluna çirkin şeyler söylemiştim.” diyerek suçu­nu itiraf etti.[1]

Hz. Hamza, muharebe meydanından muzaffer dönen bir kumandan gibi, ora­dan ayrıldı. Evine dönüyordu. Yolda şeytan şöyle vesvese veriyordu:

“Sen Ku­reyş’in ulusu idin. Şu, dininden dönen kişiye tabi oldun. Atalarının bağlandıkları ve ölüp gittikleri, senin için de hayırlı olan bir dini bıraktığına hiç de iyi etme­din!”

Hamza, kalbindeki tereddüdü yenmek için Kâbe’ye gitti. Rabb’ine iltica etti, “Allah’ım, bu tuttuğum yol doğru ise kalbime ya onu tasdik ettir, şüphelerimi gi­der veya benim için bu hususta bir çıkar yol, bir nur göster!” dedi.

O gece yattı. Ertesi sabah olunca, Hz. Peygamber’in huzuruna varmak için yo­la çıktı. Sevgili Peygamberimizin bulunduğu yere varınca, doğru içeri girdi. Peygamberimizin yanına vardı. Başından geçenleri anlattı. Peygamber Efendi­miz ona dua etti, nasihatlerde bulundu. İslam’ı öğretti. Cehennem azabını ve cennet nimetlerini anlattı. Bu mübarek kelimelerden sonra Hz. Hamza’nın kal­bi nurlandı, masumlaştı, munisleşti. Se­vinçli ve heyecanlı bir şekilde hemen şehadet getirdi: “Ey kardeşimin oğlu, ben şehadet ederim ki, sen doğrusun. Ar­tık dinini bana açıkça anlat.”[2]Peygamberimiz ona hak dinin bütün esaslarını an­lattı. Ona cesaret verdi.

Amcasının İslam safına girmesi Peygamber Efendimizi çok sevindirdi. Hz. Hamza’nın Müslüman oluşu, diğer Müslümanlara da bir rahatlık getirdi. Müşrikler artık eskisi gibi eziyet edemeyip bazı işkencelerini bırakmak mecburiye­tinde kaldılar. Müşriklerin bir kalesi yıkılmış, müminlerin arasına bir pehlivan katılmıştı.

En’âm Sûresi’nin 122. âyeti, İbni Abbas’ın rivayetine göre, Hz. Hamza hak­kında nazil olmuştu: “Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanların arasın­da yürüyeceği bir nur verdiğimiz kişi, içinden çıkamayacak bir hâlde karanlık­larda kalan, ondan hiç çıkmayan kimse gibi olur mu hiç? Kâfirlerin yapmakta oldukları şeyler, kendilerine öyle süslü gösterilmiştir.” Âyet-i kerimede bahsedilen ölü iken diriltilen, nura kavuşturulan kişi Hz. Hamza, karanlıktan çıkamayan ise Ebû Cehil idi.

Henüz sayıları pek az olan Müslümanlar, böyle bir kahramanın, Kureyş ileri geleninin, Peygamber amcasının Müslüman olmasıyla büyük bir desteğe ka­vuşmuş oldular.

Allah Resûlü’nün amcası, Peygamberimizden iki yaş büyüktü. Ama o Müslü­man olduktan sonra, ne amcalığı ne büyüklüğü en küçük bir imtiyaz unsuru görmeksizin, Peygamberimizin emrinde bir İslam fedaisi oldu.

Uhud Savaşı’nın en çetin, en dehşetli anlarıydı... Müslümanların bozulup da­ğıldık­la­rı demlerdi. Fakat Hz. Hamza, o “Allah ve Resûl’ünün arslanı,” meydan­da kalan nadir kimselerden biriydi. Hattâ bir ara Peygamber Efendimizle müş­rikler arasında yalnız o kalmıştı. Müşrikler ona yaklaşıp dövüşmeyi pek göze alamıyorlardı. O, Müslümanların dağıldığı anda bile önüne geleni deviriyordu. Okçuların, Peygamber emrini dinlemeyip tuttukları Ayneyn Geçidi’ni terk et­meleri üzerine gelen bozgunun üzüntüsünü Allah’a iltica ile şöyle dile getiri­yordu:

“Allah’ım, Müslümanların şu hâllerinden Sana sığınır, Senden af dilerim!”

İslam ordusunun bu yenilmez ve bileği bükülmez kahramanı, müşrikler için büyük bir korku ve endişe kaynağı idi. Bundan önceki savaşlarda gösterdiği kahra­manlığı unutmuş değillerdi. Bedir’de iki elinde iki kılıçla ot biçer gibi müşrikle­ri yerlere sermişti. Müşrikler Uhud’da da kendilerine büyük engel teşkil edecek olan Hz. Hamza’nın vücudunu ortadan kaldırmak için çoktan harekete geçmiş, planlar yapmışlardı.

Hz. Hamza’nın hayatına son vermek için, Habeşli bir köle olan Vahşî’yi seç­miş­ler­di. Vahşî, her attığını vuran yaman bir nişancı idi. Efendisi, Hz. Hamza gi­bi bir İslam büyüğünü öldürürse, kendisini kölelikten azat edeceğini vaat et­mişti. Diğer taraftan Ebû Süfyân’ın karısı Hind, Bedir’de öldürülen babasının intikamını almak için Hz. Hamza’nın öldürülmesini Vahşî’den istiyor, devamlı onu tahrik edip büyük hediyeler vaat ediyordu.

Müslümanların fedaisi, müşriklerin korkulu rüyası Hz. Hamza, Uhud’da düş­manları kasıp kavuruyordu. Önüne geleni deviriyor, arkadan hücum edenleri de âni hareketlerle yere seriyordu. Habeşli köle Vahşî ise, savaşın başından beri hep gözünü Hz. Hamza’ya dikmiş, onu takip ediyordu. Bir ara, o İslam kahrama­nı ayağı sürçüp sırtüstü yere düştü. Bunu fırsat bilen Vahşî, gizlendiği kaya ar­kasından mızrağını çekti. Hz. Hamza’ya nişan aldı. Mızrak Hz. Hamza’nın böğ­rüne saplandı. O yiğit insan, bir daha ayağa kalkamadı. Bu darbe onu fâni hayat­tan alıp ebediyete götürdü.

Vahşî bu kadarla kalmadı. Kölelikten kurtulma ve değerli hediyeler alma uğ­runa, bu İslam kahramanının uzuvlarını kesti ve göğsünü yarıp ciğerini çıkardı, Hind’e götürdü.

Uhud fırtınası dinmiş, sükûn bulmuştu. Düşman yavaş yavaş çekilmeye baş­lamıştı. Re­sû­lul­lah, Hz. Hamza’nın şehit düştüğü haberini almış, fakat onun mübarek cesedini görmemişti. Savaş sonunda şehitler arasında dolaşırken onun feci hâlini görünce dayanamadı. Âdeta kalbinin parçalandığını hissetti. Gözleri yaşlı Yüce Peygamber, şunları söylemekten kendisini alamadı:

“Ey Allah Resûlü’nün amcası, ey Allah ve Resûl’ünün arslanı Hamza, ey ha­yırlar sa­hibi Hamza! Ey Allah Resûlü’ne bütün varıyla hami olan Hamza, Allah sana rahmet ey­lesin! Eğer yas tutmak gerekseydi, senden sonra sevinmeyi terk edip yas tutardım...”[3]

O sırada savaş meydanına Peygamberimizin halası ve Hz. Hamza’nın kız kar­deşi Hz. Safiyye de gelmişti. Önüne gelenden Hz. Hamza’yı soruyordu.

Re­sû­lul­lah, yaklaşmakta olanın, halası Hz. Safiyye olduğunu öğrenince, oğlu Zü­beyr’e, “Annene söyle, geri dönsün, kardeşinin cesedini bu hâlde görmesin!” buyurdu. Hz. Zübeyr, annesini karşılayıp, “Anneciğim, Re­sû­lul­lah geri dönme­ni emretti.” dedi. Fa­kat Hz. Safiyye, oğluna şu ibretli cümlelerle karşılık ver­di:

“Eğer ona yapılanı görmemek için döneceksem, ben zaten kardeşimin cese­dinin kesilip parçalandığını biliyorum. O bu musibete Allah yolunda uğramış­tır. Biz Allah yolunda bundan daha beterine de sabrederiz. Sevabını Allah’tan bekleyip sabredeceğiz inşallah.”[4]

Hz. Zübeyr, annesinin söylediklerini Re­sû­lul­lah’a iletince, Peygamberimiz onun gidip kardeşini görmesine izin verdi.

Manzara gerçekten acıklıydı… Hz. Safiyye, kardeşinin başucuna oturdu. Sessiz ve derinden bir iniltiyle ağlamaya başladı. İnsanın yüreği bu kadar acıya kolay kolay dayanamazdı.

Onu gören Re­sû­lul­lah da gözyaşlarını tutamadı. Hz. Safiyye’deki iman ve tes­limiyet gerçekten büyüktü. Musibetlere karşı Allah’a sığınmanın ifadesi olan şu âyeti okudu:

“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi raciûn.”

Sonra da kardeşine Cenâb-ı Hak’tan rahmet ve mağfiret niyazında bulundu.

Az sonra Cebrâil, Re­sû­lul­lah’a gelerek, Hz. Hamza’nın isminin göklerde “Allah ve Resûl’ünün Arslanı” şeklinde yazıldığını bildirdi. Re­sû­lul­lah bunu Hz. Safiyye’ye bir teselli olarak ulaştırdı.

59 yaşında ölümsüzlüğe kavuşan Hz. Hamza’nın üzerini örten elbise kısa geliyordu. Ayakları örtülünce başı, başı örtülünce ayakları açıkta kalıyordu. Re­sû­lul­lah, “Yüzünü örtünüz.” buyurdu. Açıkta kalan ayakları üzerine de bir hırka koydu. Peygamberimiz başını kaldırıp Ashâbına bakınca, ağladıklarını gördü. Onlara, “Niçin ağlıyorsunuz?” diye sordu. Onlar, “Yâ Re­sû­lal­lah! Am­cana geniş bir kefen bulamadık da onun için ağlıyoruz!” dediler.

“Şehitlerin en hayırlısı” diye tasvif ettiği Hz. Hamza için Re­sû­lul­lah, “Me­lekleri gördüm, onu yıkıyorlardı.” buyurdu.[5]

Uğrunda nice kahramanları şehit veren İslam davası günden güne ilerliyordu. Çünkü fertler fâni, dava baki idi. İslam davası kısa zamanda çok büyük bir merhale katet­miş­ti. Doğup büyüdükleri şehirden hicrete mecbur edilen Müslü­manlar, şimdi muzaffer bir şekilde bu şehri fethe gidiyorlardı. Re­sû­lul­lah, İslam davasına büyük zarar veren er­keklerden altı, kadınlardan da dört kişinin nerede görülürse öldürülmesini emretmişti. Bu kadınlar arasında Ebû Süfyân’ın karısı Hind bint-i Utbe de vardı.[6]Ne var ki, Hind’in kendisi de kocasından sonra Müs­lüman olmuştu. Fakat bunu henüz açıklamadığından, her an ölüm tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bir yolunu bulup gizlice Re­sû­lul­lah’a biata giden kadınlar ara­sına karıştı. Kıyafetini değiştirmiş ve yüzünü de örtmüştü. Re­sû­lul­lah’ın huzu­runa varınca yüzünü açıp kendisini tanıttı. Geçmişte yaptıklarından pişmanlık duyup İslam’ı kabul ettiğini açıkladı. Re­sû­lul­lah da diğer kadınlarla birlikte onun biatını kabul etti.

Vahşî, Mekke’nin fethinden sonra korkudan Tâif’e kaçıp yerleşti. Fakat daha sonra Tâifliler topluca Medine’ye gidip İslam’ı kabul ettikleri zaman yeryüzü kendisine dar geldi. Oradan Şam ve Yemen taraflarına kaçmayı düşündü. An­cak birisi kendisine, “Ne üzülüyorsun? Vallahi o, dinine giren tek bir kimseyi öldürmemiştir.” deyince, Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıkmaya karar verdi. Medine’ye gitti ve şehadet getirip Müslüman oldu. Re­sû­lul­lah, “Vahşî, otur ve bana Hamza’yı nasıl öldürdüğünü anlat.” dedi.

Vahşî’nin sözü bitince Re­sû­lul­lah kendisine, “Yazık, gözüme görünme!” dedi. Çün­kü o şefkatli Peygamber, onu gördüğünde sevgili amcasını hatırlayacak, müteessir olacaktı. Vahşî de Re­sû­lul­lah’ın emrine uyarak, vefat edene kadar gö­züne görünmedi.[7]

Evet, İslamiyet insanlık dini idi. Tövbe eden, hak yolunu seçen kim olursa ol­sun, şefkatli sinesine alıyordu. İslam, cehennem kapılarını kapayıp, insanlığa cennet kapılarını açmak için gelmişti. Yeter ki, insan tövbe edip pişmanlık duy­sun, hidayete erip İla­hî dergâha yönelsin…

“Şehitlerin Seyyidi, Efendisi” unvanı yalnız Hz. Hamza’ya (r.a.) verilmiş bir un­vandır. Çünkü o, hak yolunda, İslam uğrunda ve Peygamber Efendimizin önün­de çarpışarak fâni hayatını feda etmiştir: Böylece “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz.”[8]mealindeki âyet-i kerimenin ifadesiyle, o ölmemiş, bu dün­yadan çok daha rahat bir âleme, “şehitler hayatı”na yükselmiştir

“Seyyidü’ş-Şühedâ” olarak dünya durdukça yâd edilecek ve bütün şehitler ker­vanının önderi olarak şerefi kıyamete kadar artacak olan Hz. Hamza’nın (r a) himmetinin, İslam’a hizmet edenlerin üzerinde olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyoruz.

Hz. Hamza'nın etini yiyen cehennemde yanmaz mı?

Alıntı


Soru Detayı
Pek çok islami olduğunu iddia eden internet sitelerinde aşağıdaki bilgi veriliyor: "Hazreti Peygamber ( aleyhisselâm ), Hazreti Hamza’nın ciğerinin Hind tarafından çiğnendiği haber verilince Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Ondan bir şey yedi mi?” diye sordu. Eshâb “Hayır” dedi. Peygamberimiz (aleyhisselâm) “Hamza’nın etinden bir şey tadanı, Allahü teâlâ ebedî olarak Cehenneme haram kılmıştır, yaktırmayacaktır” buyurdu." Bu doğruysa ne demektir? Hind Binti Utbe, cehennemden Hz. Hamza'nın etini yiyerek mi kurtulmuştu? Bu doğru olsaydı herhalde, cehennemden kurtulmak isteyenler Hz. Hamza'nın cesedinden bir parça bile bırakmazlardı.

cakirismail tarafından Cu, 17/07/2015 - 00:51 tarihinde gönderildi



Değerli kardeşimiz,

- Bu konu hem sünni hem Şii kaynaklarının bazılarında da yer almıştır.

Şii kaynaklarındaki kıssanın özeti şudur:

“Hind Hz. Hamza’nın ciğerini ağzına almış fakat yutamadığı için geri dışarı atmıştır.” Bu husustan haberdar olan Ebu Abdillah (İmam Cafer-i Sadık) aleyhisselam şöyle demişti: “Allah Hamza’nın bir parçasının cehenneme girmesine izin verecek değildi.” (bk.Ali b. İbrahim el-Kummi, Tefsiru’l-Kummi, 1/116)

- el-Kadi en-Numan el-Mağribi de, aynı kıssayı anlattıktan sonra, Hz. Peygamberin şöyle dediğini bildirmiştir: “Hind’in Hamza’nın ciğerini yemesi mümkün değildir, Allah onun parçasının cehenneme gitmesine izin vermez.” (Şerhu’l-Ahbar, 1/275)

- Bazı Sünni kaynaklardaki benzer bir bilgi de şöyledir:

Hz. Peygamber, Hind’in Hz. Hmaza’nın ciğerini yutmaya çalıştığını duyunca, “Onun etinden bir şey yedi mi?” diye sordu. “Hayır” cevabını alınca da şöyle dedi: “Allah Hamza’nın etini ateşe haram kılmıştır.” (bk. İbn S’ad, et-Tabakat, Beyrut, 1410/1990, 3/ 8-9; es-Siretu’l-Halebiye, 2/331; İbn Kesir, Tefsir, 2/135 )

- İmam Ahmed b. Hanbel de aynı bilgiye yer vermiştir. (bk. Müsned, 1/463 )

Ancak İbn Kesir de aynı bilgiyi İbn Hanbel’den aktarmış ve bu konuda “Ahmed Teferrüd etmiş” (Tek başına kalmış) diyerek rivayetin zayıflığına işaret etmiştir. (bk. İbn Kesir, Tefsir, 2/115 )

- İbn Hacer gibi en büyük bir hadis otoritesinin bu konuya değinmesine rağmen, “Allah Hamza’nın etini ateşe haram kılmıştır” şeklindeki bir bilgiye yer vermemesi, dikkate değer bir ayrıntı olsa gerektir.

- Özetlersek, -sahih olup olmadığı tartışılabilen- bu bilgilerin hedefi, Hind’in cehennemlik olduğunu, bu sebeple de Hz. Hamza’nın ciğerini yutamadığını, çünkü eğer yutsaydı, o parça da onunla birlikte cehenneme gitmiş olacağını seslendirmektir. Yoksa, “Hz. Hamza’nın etini yiyen herkesin cehennemden kurtulacağı” manası son derece yanlıştır.

Diğer taraftan, Hind, bizzat Peygamber Efendimizden biat alarak Müslüman olması da sorudaki rivayete şüphe düşürmektedir.

Hind, Mekke’nin Fethinde, Ebtah mevkiinde veya Safâ tepesinde bulunan Resûl-i Ekrem’in yanına gitti. Ona biat etmek isteyen kadınların arasına karışarak huzuruna çıktı. Resûl-i Ekrem kadınlardan Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftirada bulunmamak ve iyi iş yapma hususunda Peygamber’e karşı gelmemek üzere (Mümtehine 60/12 ) kendisine biat etmelerini isteyeceğini söyleyince Hind erkeklerden istemediği şeyleri kadınlardan istediğini, bununla beraber biat edeceklerini söyledi. Yüzü kapalı olduğu için Resûl-i Ekrem onu tanıyamamıştı.

Biat konularından biri olan hırsızlık yapmama meselesi üzerinde durulurken Hind kocasının cimri olduğunu, kendisinin ve çocuklarının bütün ihtiyaçlarını karşılamadığını, bu sebeple ona sormadan malından harcama yaptığını belirterek buna hakkı olup olmadığını sordu. Hz. Peygamber de aşırı gitmemek şartıyla onun malından kendisine ve çocuklarına yetecek kadar bir miktarı alabileceğini ifade etti (Buhârî, Büyû, 95; Müslim, Akzıye, 7-9 )

Orada bulunan Ebû Süfyân daha önce aldıklarını kendisine helâl ettiğini söyleyince Resûl-i Ekrem Hind’i tanıdı.

Kadınların zina etmemesi üzerinde konuşulurken Hind söze karışarak hür kadının zina edemeyeceğini söyledi.

Sıra çocukları öldürmeme maddesine gelince, “Onları siz öldürdünüz” veya, “Biz onları küçükken yetiştirdik, büyüdükleri zaman sen onları Bedir’de öldürdün” dedi.

İftira üzerinde durulurken Hind tekrar söze karışarak şunları söyledi: “İftira çirkin şeydir, sen bize güzel ahlâkı emrediyorsun”.

Peygamber’e karşı gelmeme teklifi üzerine de, “Biz bu yüce divana sonradan isyan etmemek niyetiyle geldik” dedi… (bk. Ebû Dâvûd, Tereccül, 4 )

Resûl-i Ekrem’in kendisini iyi karşılaması ve daha önce yaptıkları üzerinde durmaması Hind’i son derece memnun ettiği için ona, bir zamanlar yeryüzünde perişan olmasını en çok istediği ailenin Peygamber ailesi olduğunu, fakat artık gözünde bu aile fertlerinden daha değerli bir kimse bulunmadığını ifade etti. (Buhârî, Eymân, 3, Ahkâm, 14; Müslim, Aķżıye, 8 )

Hind oradan ayrıldıktan sonra evine gitti ve bütün putları kırdı. Onun kızarttığı iki oğlağı bir câriyesiyle Hz. Peygamber’e sunduğu, koyunları çok az kuzuladığı için daha fazlasını gönderemediğini belirttiği, Resûl-i Ekrem’in de onların çoğalması için dua ettiği, daha sonraları sürülerinin çoğaldığı, Hind’in zaman zaman bu olayı anarak kendilerini İslâmiyet’le şereflendiren Allah’a hamdettiği kaydedilmektedir. (bk. DİA Hind Md. )

Hz.Hamza'nın Ciğerini Yiyen Kadın Nasıl Sahabi Oldu

Müslüman olan kardeşi Ebû Huzeyfe, Bedir savaşında babasını mübârezeye karşılıklı çarpışmaya davet etti. Bunu duyan Hind çok hiddetlendi ve kardeşini bir şiir ile hicvetti. Bedir savaşının sonuçları Mekke halkına ulaştığında, müşrikler sanki yıldırım çarpmışa döndüler.
Müşriklerin içinde can evinden vurulan birisi daha vardı: Hind!.. Çünkü o, bu savaşta, babası Utbe bin Rebîa'yı, amcası Şeybe'yi, ve kardeşi Velid'i kaybetmişti. Bu hadiseyle Müslümanlara karşı olan nefreti bir kat daha artan Hind, yakınlarının intikamını alıncaya kadar, "gülmeyeceğine, koku sürünmeyeceğine ve eşiyle beraber olmayacağına" yemin etti.
Ve o günden sonra her fırsatta müşrikleri, Allah Rasûlü ile savaşa kışkırttı. Bu arada mızrak atıcılığında eşsiz bir usta olan köle Vahşî bin Harb'in mehdini o da duymuştu. Herkes Vahşi'nin ardından koşarak, kendi intikamını alması karşılığında ona çeşitli vaadlerde bulunuyordu. Hind de bizzat Vahşî'ye giderek, can düşmanı olarak gördüğü Hazret-i Hamza'yı öldürmesi halinde, kendisini âzâd ettireceğini ve ona ağırlığı kadar kıymetli eşya vereceğini vaad etti.

İnsan ciğeri yiyen kadın
Bedir savaşının intikamını almak için yapılan Uhud savaşına, Kureyş'in lideri olan kocası Ebû Süfyân'la birlikte Hind de katıldı. Savaş öncesinde ve savaş esnasında şiirler söyleyerek, defler çalıyor, diğer Kureyşli kadınlarla birlikte orduyu savaşa teşvîk ve tahrik ediyordu. Hind'in gözü dönmüş, intikam ve kan gözünü bürümüştü.
Müslümanlar savaşın başlangıcında büyük bir üstünlük elde ettiler. Düşman safları bozuldu ve müşrikler kaçmaya başladılar. Ancak müslümanların arka cephesini koruyan dağdaki okçuların, "savaşı kazandık" diye yerlerini terk etmesi üzerine harbin tâlihi değişti. Oysa ne olursa olsun yerlerinde kalmaları için emr-i Peygamberî vardı. Bir anlık itaatsizlik ve teslimiyetsizlik mü'minlerin saflarında ağır kayıplara ve kargaşaya sebep oldu. Hazret-i Hamza'yı öldürmek için fırsat kollayan Vahşî bu karışıklık ânını kaçırmadı. Nihayet beklediği fırsatı yakalayınca, uzaktan attığı mızrakla Hazret-i Hamza'yı şehid etti. Bununla da yetinmeyen Vahşi, efendisi Hind'i memnûn edebilmek için, Hazret-i Hamza'nın ciğerini söküp Hind'e götürdü. O ânı sabırsızlıkla bekleyen Hind, Hazret-i Hamza'nın ciğerini avuçları içinde görünce çiğ çiğ yemeye başladı. Midesi dahî buna tahammül edememiş, istifra etmişse de, kini bir türlü teskîn olmuyordu. Bu vahşeti sebebiyle kendisine, "âkiletu'l-ekbât: ciğer yiyen kadın" lakabı verildi. Bu kadarla da yetinmeyen Hind, Hazret-i Hamza'nın cesedi başına gitti ve bu sefer mübârek şehidin diğer uzuvlarını da kesip kendisine gerdanlık ve halhal yaptı. Ona hayret ve dehşetle bakan diğer müşrike kadınlara da:
"-Ne duruyorsunuz siz de bulduğunuz diğer müslüman şehitlere böyle yapsanıza." diyerek onları da aynı melanete teşvik etti.


Allah'ın Rasûlü ile karşı karşıya...
Hind'in bu İslam düşmanlığı Mekke'nin Fethi'ne kadar devam etti. Kocası Ebû Süfyân, Mekke Fethi'nden önce Peygamberimizle konuşarak Müslüman olmuştu.
Kocasının Müslüman olduğunu duyan Hind, Ebû Süfyan'ın sakalına yapıştı ve onu öldürmek istedi. Ancak daha sonra aniden kendisi de bir karar alarak müslüman olmaya karar verdi.
Kararını değiştirmesinin ve Müslüman olmasının sebebini soran kocası Ebû Süfyan'a şu cevabı verdi:
"-Mekke fethedildiği gün, Müslümanlar sabaha kadar Kâbe'de ibâdet ettiler... Kâbe'de, onlar kadar, vakûr ve asîl ibadet yapan kimse görmedim. Bu nasıl bir dindir ki, dün bizim hükmettiklerimiz, hor ve hakîr gördüklerimiz, bugün bize hâkim oldular!.." dedi.
Hind'in Müslüman olduğunu henüz kimse bilmiyordu. Onun başına kötü bir şey gelmesinden korkan Ebû Süfyân, Rasûlullah'ın yanına itibarlı bir kimse ile gitmesini tavsiye etti. Hind, kocasının bu ikazına uyarak kardeşi Ebû Huzeyfe ile birlikte Peygamber Efendimizin huzûruna çıktı. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, biat için gelen kadınlardan:
"-Allah'a şirk koşmamak, Peygamber'e itaat etmek, hırsızlık etmemek, zina yapmamak, iftira etmemek ve çocukları öldürmemek.." (Mümtehine, 12) üzere söz aldı.

Rasûlullah'ın duâsı
Bu şekilde biat tamamlandıktan sonra Hind, kuş gibi hafiflemişti. Korkuyla geldiği Rasûlullah'ın yanında gönül huzuru içinde ve yeni doğmuş bir insan gibi ayrılıyordu. O âna kadar yeryüzünde en çok kızdığı ve yok olup gitmesi için duâ ettiği Allah'ın Rasûlü ve ailesi gitmiş; yerine dünyada en mes'ut insanlar olması için duâlar ettiği Rasûlullah ve ailesi gelmişti. O sevinçle, evine döner dönmez iki oğlak kesip kızarttı ve cariyesiyle Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimize gönderdi.


"Daha fazla göndermek istediği halde, hayvanlarının hasta ve az olması" özrünü de Peygamber Efendimize ulaştırmasını, cariyesine sıkı sıkı tembih etti.
Câriyesi, bu durumu Peygamber Efendimize söylediğinde, İki cihan güneşi, Hind'in hayvanları için duâ etti. Bu duâ bereketiyle Hind'in hayvanları öyle arttı ki, sayıları bilinmez oldu.
Bu hâli gören Hind:
"-Bu Rasûlullah'ın bereketi! Bizi, İslâm'la şereflendiren Allah'a hamd olsun!" dedi.

Yermük'teki kahraman kadın
Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra da Hind, o eski yiğitlik ve coşkunluğunu İslam için kullanmaya devam etti.
Yermük gazâsı çok şiddetli ve kanlı geçen bir harpti. Bu savaşa kocası Ebû Süfyan ile birlikte katılan Hind, savaş boyunca söylemiş olduğu şiirlerle orduyu savaşa teşvik etmiştir. Ordu dağılma emâreleri göstermesine rağmen savaş meydanından uzaklaşmamış, aksine düşmanın üzerine üzerine giderek askerleri teşcî etmiştir. Onun bu kahramanlık ve gözüpekliğini gören diğer kadınlar ve askerler de toplanmış yeni taarruzlarla ordu nihayet zafer kazanmıştır.

Velhâsıl huysuz, gaddar, zâlim, insan ciğeri dişleyen, lakin zeki, coşkulu, cesur bir kadın olan Hind; hidâyetin nûruyla, İslam'la şereflendikten sonra şahsiyet değiştirmiş, gönlü iman dolu, fedakar, cesur, ince ruhlu, vakarlı bir anne olmuştur.
Bu güzîde sahabe hanım, hicretin 13. yılında, Hazret-i Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe ile aynı günde vefat etmiştir.
Allah rahmet eylesin. Âmin.

Evet islam ne büyük bir nur ne büyük bir ihsan ve Allahtan ne kadar eşsiz bir hediye en azılı insanları bile yola getiriyor böyle bir dine kurban olunmaz da yolunda canlar feda edilmez de ne yapılır.Allah bu eşsiz hediye islamı karanlıkta kalan tüm gönüllere nasip eylesin inşallah ama unutmamalıki siz bir adım atmadan "O" size gelmez...

isa efendimizin askeri olan, bugünün HIRISTiYAN CEMAATi, isanin emiri üzre olan, onun sünetini yad edip, bir seromoni halinde kiliseye girerken,O nun "bu benim etim, bu benim kanim" dedigi özel bir ekmek ve bu benim kanim dedigi üzüm veya vişne şerbetini veya şarabini icip odan sonra kiliseye girip oturuyorlarmiş. ve bunu bizim alimler sapik bir firka diye atfediyorlar. lan (BibBiiiiiib) , senin peygamberin zemzem icdi diye, bildigin su, bildigin diğer sulardan farkli gözükmeyen bir suya hürmet edip, mekkede medinede hemde hürmeten ayakda iciyor, oluyorda, yine bidon bidon herkes memlektine götürüyor oluyorda, isanin biraktigi neden sünnet olmuyor, onun sünnetine sen uymaya güc yetiremezsin, amma onun askerleri güc yetirip bunu yapiyorlar, hemde sen nasıl her haccinda bunu yapiyorsan, bir seromini halinde, kabeyi tavaf edip, de say yapmaya gecmeden önce zemzem kuyusuna inip, zemzem iciyorsan, o zaman bunların bu yaptıklarını niye sünnet olarak kabul etmiyon, ah mak tam ah maksin, Peygamber sadece bir muhammedmi var, onlarinkide peygamber, onlarin peygamberinin yaptiklarida, tavsiye ettikleride, onun ümmetinin sünneti degilde, ne? sapik hoca.

ve bu konuya derin bir aciklama getirirsek : yani ve düşünün bir recel fabrikasi, ve o recel fabrikasina recel olmak için, afyondan yola cikmiş, bir kamyon vişne, sonra taa afrikadan mikail aleyhisselamin kovalaya kovalaya gertirdigi, nil nehrinin buharlaşmis suyuda, icine katilcak su olsun, ve ve fabrikanin sahibi, daha onlari o bölgeden satin aldiginda, ve onlarin saat kacda yola cikacagini, ve nerde ne zaman ne yana dogru gittigini, bugünün teknolojsini, kullanan bir adam bilebilir. ve o TIR yani vişne TIRI gelmeden, Eğer o daha recel olmadan ,o fabrikaya girtirmeden, ve derseki, ikinci bir fabriksi varsa, recel yapmakdan vacgectik, ve Eğer Tamek vişne suyu yapacaksa, der ki fabrika Eğer, vişne receli fabrikasi ankaradaysa, ve tamek fabrikasi ise istanbuldaysa, ve yari yolda ona, hemen telefon ve haber edip, vazgecdik, güzergahini degiştir ve istabuldaki fabrikamiza götür, bu bir kamyon vişneyi diyebilir. ve son anda recel olcak vişnelerin, tamek meyva suyu olmasina sebeb olabilir degilmi? ve şimdi bu misali isa aleyhissellamin durumu ile kiyas edersek, ve isa efendimiz, o son sofra kuruldugunda, sofradaki ekmegin, Eğer ayni Fabrika sahibinin, vişne yüklü kamyona sahip oldugu gibi, onu istedigi yöne yönlendirebildigi gibi, dediki: bu vişne şurubu veya şarap, ve şarap o günlerde yasak degildi, ve "bu şarap benim kanim" yani isa kendisi için, onun lokmasi olmasi için yola cikdigini biliyorsa, ve o yemeyip, "bakin, bu şarap benim vücudma girip, ciger onu kana döndürcekdi" diye öyle uzunca bir biyoloji dersi vermesine gerek yok, ve diyorki: bakin bu şarap benim lokmam olcakdi, amma ben yemeyip veya icmeyip, bu lokmami size veryion, ve siz yiyin, ve ben sizin icinizde var olcagim, ve sizinle bu misyonumu, bu görevimi tamam edicen, cünkü ben haber aldimki, yarin beni, veya isa kendini carmiha gercek olduklarindan haberdaroldu, cünkü kaderden dönmek olmaz, öyle olunca, o kendisini bir nevi klonlamiş, veya havarilerinin icine gömmüş, ve saklamiş olmazmi, isa olcak bir lokma haviriye girince, o onun icinde, isa gibi davranmaya başlar,
nitekim muhammrd mustafanin amcasi, Hz. Hamza nin şehit haberi gelince, onun cigerini "Hind" ismli kadinin yedigini duyunca dediki Muhammed:

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

Onun cigerini yiyen, müslüman olmadan ölmez.
( Hadis-i Şerif , Menâkıp)

Şii kaynaklarındaki kıssanın özeti şudur:

“Hind Hz. Hamza’nın ciğerini ağzına almış fakat yutamadığı için geri dışarı atmıştır.” Bu husustan haberdar olan Ebu Abdillah (İmam Cafer-i Sadık) aleyhisselam şöyle demişti: “Allah Hamza’nın bir parçasının cehenneme girmesine izin verecek değildi.” (bk.Ali b. İbrahim el-Kummi, Tefsiru’l-Kummi, 1/116)

- el-Kadi en-Numan el-Mağribi de, aynı kıssayı anlattıktan sonra, Hz. Peygamberin şöyle dediğini bildirmiştir: “Hind’in Hamza’nın ciğerini yemesi mümkün değildir, Allah onun parçasının cehenneme gitmesine izin vermez.” (Şerhu’l-Ahbar, 1/275)

- Bazı Sünni kaynaklardaki benzer bir bilgi de şöyledir:

Hz. Peygamber, Hind’in Hz. Hamaa’nın ciğerini yutmaya çalıştığını duyunca, “Onun etinden bir şey yedi mi?” diye sordu. “Hayır” cevabını alınca da şöyle dedi: “Allah Hamza’nın etini ateşe haram kılmıştır.” (bk. İbn S’ad, et-Tabakat, Beyrut, 1410/1990, 3/ 8-9; es-Siretu’l-Halebiye, 2/331; İbn Kesir, Tefsir, 2/135)

- İmam Ahmed b. Hanbel de aynı bilgiye yer vermiştir. (bk. Müsned, 1/463)

Ancak İbn Kesir de aynı bilgiyi İbn Hanbel’den aktarmış


----OoO---
CENNET VE CEHENNEMiN MANASI

Bu hadisler gösteriyorki, ve senelerdir söyledigimiz, bizim tezimizi ispat etmiş oluyorki, Fecr suresinde "gir kullarimin icine, ve gir cennetime" buyrulan o ayetteki "kullarimin icine yani bedenine" kismi yani insanlarin icine girmek demek, ya o bedene gircek o lokma, veya ahiret göcüp parcalanip ve geri lokma ve nimet olarak dönebilen birisi için, Eğer girdiği; o beden mü minse ona cennet oluyor, ve o mümin o lokma ile oluşan, ya bedeni ile, yada enerjsi ile, iyi işler yapip bunun cenneti olmakda, yada kötü işler yapan bir kafirin veya günahkarin bedenine girerse, o zaman o lokmanin cehennemi olmakda demek olur.

israNur

Misafir

2

Sunday, August 28th 2016, 10:46am

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

3

Tuesday, August 30th 2016, 7:45pm

Yorumunuz için Teşekkürler

4

Tuesday, August 30th 2016, 7:45pm

paylaştığıniz için Teşekkür ederim ellerinize sağlık.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

5

Tuesday, August 30th 2016, 7:46pm

Begeni için Teşekkürler

6

Tuesday, August 30th 2016, 7:46pm

Ellerinize sağlık paylaştığınız için Teşekkür ederim. :N1LaLaLaHL:

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

7

Tuesday, August 30th 2016, 7:46pm

Teşekkürler Cocuklar

SEBAhat

Bayan-Mod

  • "SEBAhat" bir kadın

Mesajlar: 188

Konum: Biryerden

Meslek: HausFrau

  • Özel mesaj gönder

8

Tuesday, August 30th 2016, 7:46pm

Eline Sağlık Bu Güzel Paylaşım için Teşekkür ederim.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

9

Tuesday, August 30th 2016, 7:46pm

Tskr Dankeschön

Ayhan

Test-Mod

  • "Ayhan" bir erkek

Mesajlar: 198

Konum: izmir

Meslek: Memur

Hobiler: Tarim,Ziraat,Üzüm,Zeytin,Bilgisayar,Müzik,Nostaljik Müzik,Resim

  • Özel mesaj gönder

10

Tuesday, August 30th 2016, 7:46pm

teşekkür Ederim Elinize sağlık

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi