Giriş yapmadınız.

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,889

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Tuesday, August 2nd 2016, 10:58am

iç Alemi Tanımak ve insanın Allahı Bilip Tanımadaki Yardımcıları



İNSANIN KENDİNİ TANIMA YOLCULUĞUNDA TEMEL ESASLAR

Evrendeki canlılar içinde en değerli varlık insandır. İnsanın kendini ve

mahiyetini bilmesi ve tanıması, her işin başlangıç kısmını oluşturur. Eflatun

akademisinin kapısında “kendini bil” ibaresi yazili imiş. Bizim dünyamızdan bir

ses, Yunus ise “İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir” diye not düşer

tarihe. Keza, Hz. Resulullah’ın ( sas) “Nefsini bilen, Rabbini bilir” hadisi de

insanın bu mantıkla, aklın ve kalbin derinliklere dalarak, kendisiyle ilgili

ipuçlarını yakalaması bakımından, uyarı mahiyetinde söylediği örnek bir sözdür.


Kamil insan olma ve güzel ahlakın kazanılmasının öncelikli şartı ve en mühim

esası insanın kendini bilmesi ve aşmasında saklıdır. İnsanoğlu acizliğini,

noksanlığını ve fakirliğini bildiği ölçüde “kendini sıfırlar” ve seviye kazanır.

Kendini bilmek, insanın siret ve suret ( iç ve dış) bütünlüğünü sağlanması ile

yakından alakalıdır. İnsanın kendini bilmesi, nereye gideceğini bilmesinden çok

daha önemlidir. Kişi kendini ve anatomisini tanıyınca, hedefleri de ortaya çıkar.

İnsanın iç dünyası değiştikçe, gideceği yön de değişir. Einstein’ın kehanetinde

dediği gibi çok buudluluğa açılmaktır. Çok buudluluğa açılabilenler, dar

çerçevenin bir başka tabirle suretlerinin dışına çıkar ve siretlerine göre

mahiyet alırlar. Siret, insanın tavırları, davranışları, inançları,

değerlendirmeleri, yorumları, bakışı ve te’villeridir. Bu durumda siretine göre

bir resmi olur her insanın. Gözler basiretin emrine verilerek, buradan bakınca

altı-yedi buudlu derinlikleri, hatta öbür alemi, Cenneti-Cehennemi, arşın yanı

başında İsrafil’in azametli heykelini görmek... Evet insan, bilkuvve ( potansiyel)

istidadı ile ( Allahu a’lem) görebilir bütün bunları”.


İnsan, afaki ve enfüsi tefekkürle sürekli kendi iç aleminde bir derinlik ve

yenilik yaşamalı ve Cenabı Hakk'ın kendisine şah damarından daha yakın olduğunun

idrakine varıp O'nu her an yanında hazır ve nazır hissetmelidir ki böyle bir

insan arzuları ve cismaniyet’nin esiri olmaktan Rabbin koruması ile uzak dursun.

Hem madem Zatı Zülcelal herkesi biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor; herkes

de nefsini ve kendini bilmeli, O’nu bilmeli, hürmetle bildiğini bilmelidir. Zira,

Allah’a karşı lakayd kalana da Allah nefsini unutturur ki bu da insanın

tepetaklak ve heba olup gitmesi demektir.

İç ve dış bütünlüğü


İç ve dış bütünlüğü insanı dengeli ve tam kılar. Bunlar öyle bir bütünün

parçasıdır ki, bir parçanın tam manasıyla işe yaraması için diğerinin mevcudiyeti

şarttır. Ancak her iki parça bir araya gelince, insanın duygu, düşünce ve

davranış boyutu tam teşekküllü ve terazidedir denebilir. İç ve dış bütünlüğünün

olmadığı yerde, gerçek manada kamil ve ahlaklı insandan bahsetmek mümkün

değildir. Erdemli ve kamil insan olma, kalp, kafa ve karakter eğitiminin dengeli

bir şekilde gerçekleşmesiyle, başka bir ifadeyle, nefsin ıslahı ve

arındırılmasıyla sağlanabilir.


Kendini tanımak, gelişim ve yenilenme, ya afaki ya da enfüsi olmak üzere iki

tarzda gerçekleşir. Afak ve enfüs arasındaki dengesizlik, o nisbette davranış,

performans ve başarısızlığa yansır. Enfüsi tefekkür, insanın kendi mahiyetini

keşfetmesi, kendi üzerinde gözlem ve çalışma yapması, üstün ve eksik taraflarının

farkına varması ve bunları güzel ahlak çerçevesinde şuurlu davranışlar

sergileyerek kontrol edebilmesi gibi faaliyetleri kapsar. İşte bu yönleri ile

enfüsi tefekkür, nefsin ve ahvalin okunması açısından çok önemlidir. Nitekim,

afakın doğru okunması, enfüsün doğru okunmasına bağlıdır.


Cenabı Hak insanlara, onların sıfatlarına, yani kalplerine ve kalbin semeresi

olan amellerine bakarak değer verir. Zira, Peygamber Efendimiz ( sas) bir

keresinde eliyle göğsünü işaret ederek : "Allah sizin suretlerinize ve

kalıplarınıza bakmaz, fakat; kalplerinize ve amellerinize bakar. Takva

şuradadır." demiştir. Bu zaviyeden bakıldığında hakiki mümin iç-dış ahengini

sağlamış, yani kalp ve amel bütünlüğüne ermiş insan demektir. Böyle birinin

hayatında iç ve dış çatışması söz konusu değildir. Kendini bilmeyen ve kendisiyle

barışık olamayan insanın yapacağı ve yaptıracağı çok fazla iş de yoktur.

Başkalarını anlamanın ve değiştirebilmenin ana şifresi insanın kendisini bilmesi

ve anlamasında gizlidir. Kendini tanımayan, şuuraltına inemeyen ve davranışlarını

değiştiremeyen insanın başkalarını değiştirdiği pek görülmemiştir.


Güzel ahlakı hatırlatıcı prensipler


İnsanın kendini tanıma yolculuğunda, kendisine eksikliklerini, kusurlarını ve

hatalarını hatırlatıcı yol haritalarına ve işaret levhalarına ihtiyacı vardır.

İnsanın kabahatleri ve kusurlarını bilmesi, hissetmesi ve sezmesi, güzel ahlakı

edinmesinde çok önemli bir aşamadır. İnsan kendi eğri ve ayıplarını, arıza ve

noksanlıklarını görmeden, bunlardan kurtulması ve doğruya yönelmesi mümkün

değildir. Bu sebeple insanın kabahatlerini ve kötü huylarını kendisine sezdirici

faktörlere ve amillere ihtiyacı vardır.


Ahlak kişinin neyi, nerede, nasıl, niçin yaptığına dair bilgi, davranış ve

hislerin tümüdür. Ahlak aynı zamanda, insanın evrensel değerleri ve insandaki

duyguların keşfi demektir. Kişinin mizacı ve yaratılıştan gelen özellikleri

nötrdür, iyiye ya da kötüye yönlendirilebilir. Yönelişi sağlayan ise ahlaktır. Bu

noktada karakter ve ahlak eğitimi hayati öneme sahiptir. İki tür ahlak vardır :


1. Yaratılıştan gelen mizaçla şekillenen ahlak.
2. Kişinin sonradan kazandığı ve edindiği ahlak


Bu iki ahlak birbirlerinden bağımsız olarak düşünülemez. Birincisi daha çok mizaç

ve fıtrat eksenli iken, ikincisi insanın sonradan edindiği kişilik özelliklerini

yansıtır. Ayrıca, ahlak meselesinde en önemli noktalardan birisi de referans

olarak hangi ahlakın alındığıdır.


Hayat pistinde koşarken, insanın içine düşebileceği vartalar ve çukurlardan

korunması adına, uzağı ve yakını net ve pürüzsüz gösteren dürbünlere ve

projektörlere ihtiyacı vardır. İnsanın kalp, kafa ve karakter gelişimini

sağlayıcı, eğri ve kusurlarını gösterici ve ahlaki değerlerini hatırlatıcı dört

önemli prensibi şu şekilde sıralamak mümkündür.

1. Manevi Rehber

İnsan, hayatını dizayn etmede kendine ışık tutacak, onu doğru yola sevkedecek,

ona genel ve özel durumunu hatırlatacak, onu ‘kalbin zümrüt tepelerinde’

dolaştıracak, ahlaki gelişimini kontrol edecek, yerinde ihtar çekecek, kendisine

bazı hakikatları hatırlatacak bir yol gösterici, manevi rehber yahut muallim

bulmalı İnsanda iç kontrol çok mühimdir. Haliyle bunu sağlayıcı kontrol

mekanizmalarının tesisi de elzemdir. İnsanın kendini bulması ve bilmesi

mevzuunda, bir rehberi ve nasihatçisi olmazsa, kendi kendisine yetmeyeceği bir

hakikattir. İnsana en yakın olan yine insanın kendisi olmasına rağmen o, eline

iki ayna almayınca ense kökünü dahi göremeyecek kadar kendine yabancıdır. İnsanın

kendini bilmesi ve iç alemini tanıması ise, onun bedenini bilmesinden çok daha

zor ve karmaşıktır. Bu açıdan da insanın, kendini bulmaya ihtiyacı vardır”. Her

insan kendine bir “model insan” bulmalı. Model insan olabilmek için de model

insanlar gibi yaşamak gerekir.


İnsanın hayat yolculuğu elbette rehbersiz ve pusulasız düşünülemez. Zira, her

insan hayat kanunlarına cahil olarak dünyaya gelir. Allah Resulü’nün ( sas), "Ben

insanlara muallim olarak gönderildim” ifadeleri, talim ve terbiyenin önemine ve

insanın yaratılış ve yetiştirilmesindeki çok önemli bir maksada işaret

etmektedır. Sağlıklı ve şahsiyetli fertler ve toplumlar hep bu rehberlerle

yetişmiştir. Güzel ahlakı temsil etmiş insanları örnek alan ve önder kabul

edenler, değişik falso ve fiyaskolara karşı da kendilerini muhafazaya almış

sayılır.


2. Civanmert Dost


Güzel huyları kazanıp kötü huyları bertaraf etmede ve zikzaklardan kurtulup doğru

yola girmede herkes için objektif olabilecek ikinci önemli husus ise iyi bir

arkadaşın ve civanmert bir dostun seçilmesidir. İnsanın kendisine ayıplarını

gösterecek, karanlık noktalarını aydınlatacak, eksiklik ve eğrilerini

hatırlatacak, insanı doğru yöne sevkedecek, kötü ahlaktan sıyrılmasını

sağlıyacak, kusur ve kabahatlerin içerisine girmekten kurtaracak, nasihatleri ile

günahlardan uzak tutacak, yeri gelince ihtar edecek, telkinde bulunacak ve ikaz

edebilecek bir hayırhahçısı, güvenilir bir nasihatçısı veya manevi danışmanı

olmalı. Yetki ve kredi verilen civanmert dost, bireyin kusurlarının başında adeta

bir polis, nöbetçi yahut bekçi gibi durur. Bu da seçilen arkadaşın çok önemli bir

hususiyetini ortaya koymaktadır : İyi arkadaş gereken yerlerde bireye 'yasak'

komutunu çekebilecek yetkiye haiz olmalıdır. Pürüzsüz ve arızasız bireye

kusurlarını söyleyecek ve birey de pür dikkat dinleyecektir. Salahiyet verilen

arkadaş, ferde kusur, ayıp ve eksikliklerini hatırlatmakla kendini sınırlamaz ve

ferde aynı zamanda yaptığı iyilik ve güzelliklerini de gösterir, takdir ve tebrik

eder.


Halk arasında bilindiği üzere, Kanuni Sultan Süleyman, yanında "Senden büyük

Allah var, gururlanma Padişahım" diyen bir adam dolaştırırmış. Demek ki insan,

hangi mevkide olursan olsun, doğruya götürücü, kendisine ders verici,

kusurlarını, gaf ve günahlarını hatırlatıcı iyi bir arkadaşa ve sadık ve vefalı

bir öğütcüye ihtiyacı vardır. Vefanın gereği, insan da kendisine kusurlarını

gösterenden daima razı ve müteşekkir olmalı.


3. Sizin hakkınızda söylenilenler

Eğri ve büğrülerden kurtulmanın, kuruntu ve kaprislerden sıyrılmanın ve güzel

ahlakı kazanmanın üçüncü önemli faktörü ise sizin hakkınızda söylenen sözlere

değer verme ve o nisbette kendinizi muhasebeye çekmektir. Zira, insan eğer

başkalarının kendi hakkında söylediklerine dikkat etmiyorsa kemale eremez. Bu tür

sözler aslında sizi düzeltme adına yapılan çok önemli bir iyiliktir.


İnsan bu sözlere dikkat ederek kendine çeki düzen vermelidir ki muhtemel fiyasko

ve falsolardan uzak durabilsin. Bu hususta insan kılı kırk yararcasına

hassassiyet sergilemelidir.


4. Halkın İçerisinde Bulunma

Güzel ahlakı kazanmanın, kötü huy ve ahlaksızlığı gidermenin dördüncü faktörü,

insanın evrensel değerleri öğrenebilmek ve kendindeki duyguları keşfedebilmek

için cemiyetin ve halkın içerisinde bulunmasıdır. Halkın içinde bulunmak,

gözümüze batan hususların ve küstahlıkların farkına varmamızı ve böylelikle o tip

hatalı ve kusurlu davranış ve ahlaktan uzak durmamızı sağlar. İnsan, eksik ve

yanlışlıklarını idrak ettiği nisbette, onları düzeltmeye koyulabilir. Halkın

içine giren insan, güzel davranışın yanısıra her türlü rezaleti, nezaketsizliği

ve cahilliği görür ve ürperir. “Ürktüm” deyip insanların içinde bulunmakla aldığı

ve alacağı menfi ve müspet derslerle kendine çeki düzen verir. Ferdin, toplumun

içerisinde gördüğü ve göreceği kusur ve ayıplar, onu bu tür eğrilerden ve kötü

ahlaktan uzak tutacak ihtarlar mahiyetindedir. Bazen fert, sabit kanaatli olur ve

bozuk bir plak gibi, bir şeye takılır kalır. Kendi doğru bildiği yanlış

saplantıların ve kuruntuların peşinde koşar durur. İşte, böyle bir zan ve

saplantıdan kurtulmanın yolu, toplum içinde kendini bilmek ve toplum potasında

kendini eritmektir. Bu yönüyle toplum içerisinde bulunma, bir nevi ayna ve

kirlerden temizleyen arıtma cihazıdır. Ruh ve kalp, bilgiyle doğru orantılı

olarak olgunlaşmazsa, insan gülünç duruma düşer. Beraber yaşayarak, birbirimizden

gördüğümüz nahoş hareketlere karşı nasıl davranmamız gerektiği hususunda dersler

alırız. Toplumdan izole olmuş bir vaziyette hayatını idame edenler bu tür fırsat

ve imkânlardan mahrum kalırlar.


Ayrıca, cemiyet içerisinde ortak akıl ve hedefler oluşturabilme ferdin büyüme ve

gelişmesi için hayati öneme sahiptir. İyi bir toplum, ruh ve kalbi besleyen

enzimler salgılar. Peygamber Efendimizin “İnsanların en hayırlısı, insanlara en

çok faydalı olandır” kaidesinden hareketle, insanlara faydalı olmak da ancak

onların içinde yaşamakla mümkündür.


Netice


Günümüzde en çok ihtiyaç duyulan şey, ahlaklı ve karakterli insan ve toplumdur.

İç bozukluğu, ciddiyetsizlik, kemalat noksanlığı ve şahsiyet zayıflığı gibi

faktörler, bireyin ve etrafındaki insanların, ailesinin, kurumun ve toplumun

gelişimi ve kalkınmasında engel teşkil ederler. Bu durumda yapılması gereken,

kişinin kendini tanıma yolculuğuna çıkıp benlik bataklığından kurtulması ve iç-

dış ahenk ve bütünlüğünü kurmasıdır. Bu da güzel ahlakı hatırlatıcı ilkelere dört

elle sarılmakla mümkündür. Hiç kimsenin benlik çamuruna bulaşmamak gibi bir

garantisi yoktur. Nefis bataklığı içine düşen ise boğulur ve yok olur gider.


Çünki insan bir fotoğraf gibi tek bir karede tesbit edilen/edilebilen bir varlık

değildir. O büyüyen bir ağaç gibi her an yeni bir şekil almaktadır. Dolayısıyla

insanın kendi ruh, idrak ve şuur ufku itibariyle kendiyle münasebettar olan

hadiseleri gözlemlemesi ve yorumlaması gerekmektedir : “Bugün şöyle olumsuz bir

hadise geçti başımdan, sebebi herhalde şu hatam idi. Veya şu davranışımdan dolayı

böyle bir lutf-u İlahiye mazhar oldum. Liyakatim olmasa bile ihtimal Cenab-ı

Hakk’ın marziyatına muvafıktı.” gibi düşünceler ile devamlı kendini mercek

altında tutması gerekir. Ama burada şunu unutmamak lazım; bu muhasebeyi

yaptığınız zaman dilimi de, yukarıda bahsini ettiğimiz bir kareden ibarettir ve

bu durum bir saniye önce veya bir saniye sonrakinden farklıdır".


Ayrıca, kendimiz ve başkaları hakkındaki saplantı ve yargılarımızı değiştirir,

musibet ve belalara karşı da bakışımızı Allah’la münasebetlendirebilirsek,

düşüncelerimiz de Cenabı Hakk’ın yönlendirmesi ile değişmeye başlar. Düşüncelerin

değişmesi hissettiklerimizi değiştirir; hislerin değişmesi de davranışlarımıza

yansır. Hayattan hakiki lezzet alabilmek için güzel görmeli, güzel düşünmeli ki

güzel davranışlar sergileyelim! Hissiyatımızın ise davranışlarımızın

şekillenmesinde çok mühim tesiri vardır. Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen

de güzel hislerle bezenir ve etkin davranış sergiler. Davranışların olumlu yönde

değişmesi, ilişki, üretim ve sonuçların kalitesini etkiler; kaliteli sonuçlar da

hayatımızı değiştirir ve bereketlendirir, böylelikle ömür sermayemizi israf

etmemiş oluruz...

“kendimize hepsi de güzel olan fiillere kaynaklık edecek bir ahlâk kazandırma”

şeklinde özetledikten sonra bunun yolunu da “öncelikle nefsimizin ne olduğunu ve

nasıl bir şey olduğunu, bizde niçin var kılındığını, nefsin güçlerinin ve

yeteneklerinin neler olduğunu bilmek” şeklinde göstermiş, ardından “İnsan

Nefsinin Tanıtılması” başlığı altında konuyu ayrıntılı biçimde incelemiştir.

İnsan merkezli bir bilgi teorisini esas alan tasavvufî düşüncede insanın kendini

tanıması temel ilkedir. Sûfî nefsi hakkında edindiği bilgiden hareket ederek

Hakk’ın bilgisine ulaşır. İnsanın Hakk’a dair bilgisi nefsine dair bilgisi

ölçüsünde olduğundan Hakk’ı daha iyi bilmesi için nefsini / kendini daha iyi

bilmesi gerekir. Tasavvufta Hakk’a dair bilgiye “ma‘rifet-i Hak” ( ma‘rifetullah),

sâlikin kendine dair bilgisine de “ma‘rifet-i nefs” denir. Ebû Saîd el-Harrâz’ın,

“Nefsinde olanı bilmeyen rabbini nasıl bilebilir” sözü ( Sülemî, s. 231) daha

sonra, “Nefsini bilen rabbini bilir” şeklinde tasavvufî bir vecizeye dönüşmüş ve

zamanla hadis olarak literatüre geçmiştir ( Aclûnî, II, 262).

Sûfîler, insanın kendini bilmesinin önemine bazı âyetlerde işaret edildiğine

kanidirler. “İnsanlara âfâkta ve nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun

hak olduğu onlara âşikâr olsun” ( Fussılet 41/53); “İnancı tam olanlar için

yeryüzünde âyetler vardır, nefislerinizde de öyle, görmüyor musunuz?” ( ez-Zâriyât

51/21) meâlindeki âyetler bunlara örnektir. Bu âyetlerdeki işaretlerden hareket

eden sûfîler Hak Teâlâ’nın âfâkta ve enfüste, yani dış ve iç âlemde tecelli

ettiğini ifade eder, ancak iç âlemdeki âyet ve tecellilerin daha açık ve daha

kesin olduğunu kabul ederler. Bu bakımdan insanın kendi mahiyeti üzerinde

düşünerek kendi varlığı, hayatının anlamı ve gayesi hakkında sorular sorup cevap

araması kendisi hakkında bilgi sahibi olmasını sağlar ve bu bilgi onu Allah’a

götürür. Mutasavvıflar, Allah’ın insanın iç âleminde daha açık şekilde tecelli

ettiğine inandıklarından Hakk’ı en iyi bilmenin ve tanımanın yolu olarak insanın

özünü tanımasını göstermişlerdir. Dış âlemden Allah’a ulaşmaya “seyr-i âfâkî”, iç

âlemden ulaşmaya “seyr-i enfüsî” diyen mutasavvıfların tercih ettiği yol

ikincisidir ( İmâm-ı Rabbânî, II, 60-69).

Nefisle Allah arasındaki ilişkiye hem olumlu hem olumsuz yönden bakılır. Önce

olumlu sıfatlar Allah’a, olumsuzlar nefse nisbet edilir. Nefsi fâni, zelil,

zalim, cahil ve cimri olarak bilmek Allah’ı bâki, aziz, âdil, alîm ve cömert

olarak tanımak anlamına gelir. Allah’ı rab olarak bilmenin şartı nefsi kul olarak

tanımaktır. Öte yandan adalet, ilim, merhamet ve cömertlik gibi sıfatlar Allah

ile insan arasında ortaktır. Aradaki fark bunlardan Allah’a nisbet edilenlerin

tam ve mükemmel, insana ait olanların eksik olmasıdır. Aslında kuldaki bu tür

sıfatlar da Allah’ın ona bir lutfudur. Esas itibariyle kötülüğü emreden nefisten

iyi bir şey gelmeyeceği için, “Sana gelen iyi şey Allah’tan, kötü şey

nefsindendir” buyurulmuştur ( en-Nisâ 4/79). İnsandaki güzel ahlâkın kaynağı da

nefis değil Allah’tır. Buna göre güzel huyların kaynağını bilmek insanı Allah’ı

tanımaya götürür ( Gazzâlî, İĥyâǿ, III, 399). İnsan Allah’ın halifesi olduğundan

O’nun sıfatı insanın da sıfatıdır. O, mutlak olarak ihtiyaçsız bir varlık iken

insan her an O’na muhtaçtır. Bu hususu bilen kimse O’nu da bilir ve tanır

( İbnü’l-Arabî, el-Fütûĥât, I, 375; II, 394, 749; Fuśûś, s. 69, 91). İnsanı küçük

âlem, âlemi büyük insan olarak niteleyen mutasavvıflar insanla âlem arasında

ortak yönler ve benzerlikler tesbit etmişlerdir. Bu bakımdan insanın kendini

bilmesi âlemi ve hemcinsini tanıması anlamına da gelir ( İbrâhim Hakkı Erzurûmî,

s. 222-225).

İnsanın maddî ve dış âlemden çok kendini tanıması gerektiği hususuna genellikle

bütün dinlerde, özellikle mistik ekollerde dikkat çekilmiş, bazı filozoflar da bu

hususu vurgulamışlardır. Sokrat’ın Delf Mâbedi’ndeki, “Kendini bil” sözü

mutasavvıfları da etkilemiştir. Yûnus Emre’nin, “İlim ilim bilmektir / İlim

kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır”; Hacı Bayrâm-ı

Velî’nin, “Bayram özünü bildi / Bileni anda buldu / Bulan ol kendi oldu / Sen

seni bil sen seni” gibi mısralarında tasavvufun bu görüşü özlü bir şekilde dile

getirilmiştir.


İnsan Bedeninde Allahü Teâlâ’nın Şaşılacak Sun’u

İnsanın bedeninde binlerce damar, sinir ve kemik vardır. Her birinin şekli ve

sıfatı başkadır. Her birinin vazifesi ayrıdır. Senin ise onlardan haberin yoktur.

Senin bildiğin şu kadardır : El ve ayak, tutmak ve yürümek içindir. Dil, konuşmak

içindir. Ama gözün on ayrı kısımdan yapıldığını, bunlardan biri vazifesini

yapmazsa görme işi olmayacağını bilmezsin ve yine bu kısımların her birinin ne

yaptıklarını ve hangi sebeple görmeye tesir ettiklerini bilemezsin. Gözün madde

olarak büyüklüğünü herkes bilir. Ona ait bilgiler ise cildlerle kitaplarda ancak

anlatılmıştır.

Bunu da bilmemene şaşmamak lâzım. Karaciğer, dalak, öd kesesi, böbrek ve buna

benzer iç organların vazifelerini de bilemezsin. Karaciğerin vazifesi, mideden

kendisine gelen çeşitli gıdaları kan renginde bir hâle getirmek ve yedi uzva,

yâni bütün vücuda yayacak şekle sokmaktır.

Kan, ciğerde oluşunca üstünde sarı renkli bir köpük bulunur. Bir de tortu

bırakır. Bu ise lenftir. Dalağın vazifesi bu safrayı, lenfi kandan almaktır. Sarı

renkli köpük safradır. Öd kesesinin vazifesi bu safrayı emmek, toplamaktır. Kan,

ciğerden çıkınca, gayet ince ve suludur. Böbreğin vazifesi, kandan suyu almaktır.

Ancak böylece kan, safrasız ve lenfsiz kendi renginde ve kıvamında damarlara

ulaşır.

Safra kesesinde bir arıza olursa, safra kana karışır. Sarılık hastalığı meydana

gelir. Safra ile alâkalı diğer hastalıklar da baş gösterir. Dalak iyi çalışmazsa

lenf kana karışır. Lenfavî hastalıklar meydana gelir. Böbrekler çalışmazsa su

kana karışır, istiska [deri altı su toplama – ödem] hastalığı meydana gelir.

Bunun gibi, insanın dışındaki ve içindeki her parçayı bir iş için yaratmışlardır.

Beden bunlarsız sağlam olamaz. Belki, insanın bedeni, âlemin bir nümunesidir,

muhtasarıdır. Âlemde yaratılan her şeyin insanda bir numunesi [misali] vardır.

Kemik dağ gibi, damarlar nehirler gibidir. Kıllar ise ağaçlara, beyin göklere,

duygu azaları yıldızlara benzemektedir. Bunu uzun anlatırsak çok sürer.

Âlemdeki her şeyin insanda bir numunesi, bir benzeri vardır. Domuz, kurt, at,

şeytan, cin ve melek gibi. Daha önce bunlara işaret eyledik. Âlemde olan her

san’atın onda bir benzeri vardır. Midedeki kuvvet, aşçı gibidir. Yemekleri

hazmeder. Saf gıdaları ciğere, tortu ve posalarını bağırsaklara gönderen şıracı

gibidir.

Gıdaları ciğerde kan hâline getiren boyacıdır. Kanı göğüste beyaz süt yapan, iki

yumurtada beyaz nutfe [meni] yapan çamaşırcı, böbrekler de ciğerden su çekip

mesaneye götüren saka, büyük abdesti dışarı atan, çöpçü gibidir. Safrayı ve lenfi

harekete getirip, bedene zarar veren kuvvet, hırsız gibidir. Safrayı ve

hastalıkları gideren kuvvet, adil bir başkana benzer ki, uzatırsak bunun da sonu

gelmez.

Bunlardan maksat, bedenin içinde iş yapan nice organlar olduğunu bilmendir. Her

biri bir işle meşgul olurken, sen tatlı tatlı uykudasın. Onlar sana hizmetten bir

ân bile geri durmuyorlar. Sen ise onları tanımıyorsun. Aynı zamanda sana olan

hizmetlerine de şükretmiyorsun!

Bir kimse hizmetçisini bir gün sana hizmet ve yardıma gönderse, bütün gün belki

hayatın boyunca ona teşekkür edersin. Ama bu kadar san’atkârları bedenin içinde

hizmetinde bulunduran, hayatın boyunca onları sana hizmetten bir an geri

bırakmayanı hatırlamazsın.

Bedenin yapısını, terkibini ve her azanın faydalarını bilmeye ilm-i teşrih denir.

Bu, derin bir ilimdir, insanlar bunu bilmezler ve dokunmazlar. Okuyanlar tıb

ilminde müderris [profesör] olmak için okurlar. Halbuki tıb ve tıb ilmi de

muhtasardır, kısadır. Lüzumlu ise de, din ile alâkası yoktur.

Fakat bedenine Allahü Teâlâ’nın yarattıklarındaki akılları durduracak incelikleri

görmek için bakıldığında, Allahü Teâla’nın sıfatlarından üç sıfat kendiliğinden

olur :

Birincisi, bilir ki, bu kalıbın [bedenin] ustası ve bu şahsın yaratıcısının

kudreti tamdır. Noksanlık ve acizlik O’nun kudretine yanaşamaz. Zira, bir damla

sudan böyle bir insan yaratabiliyor. Bunu yapabilen, ölümden sonra diriltmeyi

daha kolay yapar.

İkincisi, bu bedeni yaratanın ilminin, her şeyi kuşatan bir ilim olduğunu bilir.

Zira, böyle şaşılacak şeylerin, böyle şaşılacak faydalarla bir arada bulunması,

ancak en üstün bir ilimle olabilir.

Üçüncüsü, kullarına lütuf, rahmet ve inayetinin sonu yoktur. Zira, yaratılması

lüzumlu olanlardan bir tane bırakmayıp, hepsini yarattı. Onlar zaruri

lâzımdırlar. Kalb, ciğer, beyin ve canlılık gibi. İnsanın ihtiyacı olduğu, fakat

zaruri olmadığı şeyleri de yarattı. El, ayak, göz ve dil gibi. Hepsini o verdi.

Lâzım olmayan, zaruri de olmayan fakat fazlalık da olmayıp güzelliğe sebep

olanları da verdi : Saçın siyahlığı, dudağın kırmızılığı, kaşın kavisliği ve

kirpiklerin düzgünlüğü ve buna benzer şeyler.

Bu lütuf ve inayetini yalnız insanoğluna vermedi. Bütün yaratıklarına,

sivrisineğe, arıya ve sineğe de verdi. Evet, bunlardan her birine lâzım olanları

verdi. Şekillerini ve suretlerini, güzel çizgilerle ve renklerle süsledi.

O hâlde insanın vücudunun yaratılmasına dikkatle bakmak, Allahü Teâlâ’nm

sıfatlarını bilmenin anahtarıdır. Bu şekilde ve bu sebeple bu ilim kıymetli olur.

Hekimlerin bu ilme ihtiyacı olmasında, bu şeref yoktur.

Şiirdeki, kitap yazmadaki ve san’attaki incelikleri ne kadar çok bilirsen,

şairin, yazarın ve san’at sahibinin büyüklüğü, kalbinde artar. Allahü Teâlâ’nın

işlerindeki incelikler ve aklın eremediği mânâlar, bunları yapan Allahü Teâlâ’nın

büyüklüğünün anahtarıdır. Bu da kendini bilmekten bir kısımdır. Fakat kalb ilmine

göre muhtasardır.

Çünkü bu, beden ilmidir. Beden ise binek hayvanı gibidir. Kalb, üstündeki

süvariye benzer. Maksat süvarinin yaratılmasıdır, bineğin değil. Çünkü binek

hayvanı, ona binen içindir. Binici, binek hayvanı için değildir. Bu kadarını

söylemekle insanın kendisini böyle kolay anlayamayacağını bildirdik.

Hâlbuki, sana senden daha yakın hiçbir şey yoktur. Kendini tanımayıp, başkalarını

tanıdığını, bildiğini iddia eden, kendini doyuracak yemeği olmadığı hâlde

şehirdeki fakirlerin hepsinin kendi yemeğini yemekte olduklarını iddia etmesine

benzer ki, gayet çirkin ve yakışık almayan bir şeydir.

İnsanın Bedene İhtiyacı

Beden, kalbin ülkesidir. Bu ülkede kalbin çeşit çeşit askerleri vardır. Ayet-i

kerimede, «Senin Rabbinin askerlerini, O’ndan başkası bilmez» ( 1), buyuruldu.

Kalb âhiret için yaratılmıştır. Onun işi, saadeti [mutluluğu] aramaktır. Allahü

Teâlâ’yı tanımak, bilmek ise, Allahü Teâlâ’nın yarattıklarını bilmekle ele geçer.

Bu da bütün âlemdir. Alemdeki acayip şeyleri tanımak, ona hisler [duygular]

yoluyla gelir. Bu hisler ise, beden ile varlıkta durmaktadır. O hâlde, marifet

[tanımak, bilmek] onun avıdır. Hisler de tuzağıdır.

Beden, binek hayvanıdır ve onun tuzağının taşıyıcısıdır. Bunun için, onun bedene

ihtiyacı vardır. Beden, sudan, topraktan, sıcaklıktan ve rutubetten mürekkebtir

[bunlardan oluşmuştur].

Bu yüzden zaif ve muhtaçtır. Helak olmasından korkulur. İçerden, acıkma ve

susama; dışardan, ateş, su, düşmanlar ile canavarların ve başka şeylerin kendini

öldürmek istemeleri sebebiyle korkudadır. Açlık ve susama sebebiyle yemek ve

içmek ister.

Bunun için iki askere muhtaçtır. Biri zahirde, el, ayak, ağız, diş, mide gibi.

Diğer bâtında, yemek ve içmek isteği gibi. Dışarıdaki düşmanlardan korunması için

iki askere ihtiyacı vardır : Biri zahirde, el, ayak, silâh gibi. Diğer bâtında,

hışım ve gazab [kızgınlık] gibi. Görmediği gıdayı istemesi ve görmediği düşmanı

defetmesi mümkün olmadığına göre, idrak etmeye, anlamaya ihtiyacı vardır.

Bir kısmı zahirdedir [yani açıktadır, görünür]. Beş duygu organı olan göz, burun,

kulak, dil ve el gibi. Bir kısmı da bâtındadır. Onlar da beştir ve yeri dimağdır

[beyin, akıl] : Hayâl kuvveti, düşünme kuvveti, ezberleme kuvveti, hatırlama

kuvveti ve vehim kuvvetidir. Bu kuvvetlerden her birinin hususî işleri vardır.

Bir tanesine zarar gelirse insanın işi, dünyada da âhirette de aksar.

Bu dıştaki ve içteki askerler, kalbin emrindedirler. Kalb ise hepsinin âmiri ve

padişahıdır. Dile emir verince hemen konuşur. Ele emredince tutar. Ayağa

emredince, yürür. Göze emredince, bakar. Düşünce kuvvetine emir verince, düşünür.

Hepsini onun isteğine ve emrine vermişlerdir. Böylece bedeni muhafaza ederler.

Bu, azığını alıncaya, avını elde edinceye, âhiret ticaretini bitirinceye ve kendi

saadet tohumunu ekinceye kadar devam eder. Bu askerlerin kalbe itaat etmesi,

meleklerin Allahü Teâlâ’ya itaat etmesine benzer ki, hiçbir emrine muhalefet

edemezler. Hattâ yaratılış icabı olarak ve isteyerek, emrolunanı yaparlar.


Her İnsan Fıtrat Üzere Doğar

Bu hâllerin peygamberlere mahsus olduğu zannedilmesin. Zira, bütün insanların

cevheri, fıtratta [yaratılış, karakter] buna uygundur. Şöyle ki : Hiçbir demir

yoktur ki, kendisinden saf hâlinde iken âlemin görüntüsünü içine alan bir ayna

yapılmasın.

Ancak pas, onun cevherine işler ve onu ziyan eder. Bunun gibi, dünya hırsı,

şehvet ve günahların galib geldiği ve yerleştiği bir kalb, buna kavuşamaz. Kir ve

pas derecesine iner. Böylece bu liyâkat [uygun olmak] ve uygunluğu gider. Hadis-i

şerifte, «Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra babaları ve anneleri

onları Yahudi, Hıristiyan ve Putperest yaparlar» ( 1) buyuruldu.

Bu liyâkatin umumî olduğunu Allahü Teâlâ şöyle haber veriyor : «Ben sizin Rabbiniz

değil miyim? Hepsi, ‘Elbette şehâdet ederiz ki, Sen bizim Rabbimizsin!..’

dediler» ( 2).

Şöyle ki : Aklı olan bir kimseye birisi dese ki : «İki, birden çok değil midir?».

Cevabında, «Şüphesiz çoktur» der. Her ne kadar aklı olan kimse bunu kulağıyla hiç

duymamış olsa da, dili ile hiç söylememiş olsa da, içi bununla doludur, bunu

tasdik ve kabul etmektedir. Bu, insanların fıtratında olduğu gibi, Allahü

Teâlâ’yı bilmek de aynı fıtrattandır.

Şöyle ki : Allahü Teâlâ buyurur : «Eğer kâfirlere, gökleri ve yerleri kim yarattı

diye sorarsan, onlar, Allah yarattı diyeceklerdir» ( 3). Diğer bir âyet-i

kerîmede, «Allah’ın fıtrat dinine yönel. Allah insanları o fıtrat üzerine

yaratmıştır.» ( 4) buyuruluyor.

Bu, aklî deliller ve tecrübe ile de bilinmektedir. Sadece peygamberlere mahsûs

değildir. Zira, peygamber de, bir insandır. Âyet-i kerîmede, «De ki : Ben ancak

sizin gibi bir beşerim [insanım]» ( 5), buyuruldu.

Fakat kendisine bu yol açılan kimseye, eğer bütün insanların kurtuluşunu

gösterirlerse, kendisine gösterilen yola insanları çağırır, davet ederse,

kendisine gösterilen bu yola Şeriat denir. O kimseye de peygamber denir. Ondan

hâsıl olan hâllere mucize denir.
İnsanları davetle meşgul olmazsa, ona velî denir. Hâllerine de keramet denir.

Keramet sahibi olan her velînin, insanlarla ve davetle meşgul olması vacip

değildir. Belki, kudret-i Hak onun davetle meşgul olmaması yolundadır. Fakat bu

şeriatın kuvvetli ve yeni olduğu, başkalarının dâvetine lüzum kalmadığı zamanlar

için doğrudur. Yahut da davetin başka bir şartı vardır ki, bu, velide yoktur.

O hâlde, evliyanın velayetine [velilik] ve kerametine itikadın sağlam olsun.

Biliniz ki, ilk yapılacak iş mücâhededir. [Nefse, istemediklerini yaptırmak, çok

ibadet yapmak gibi]. İrâde, istek burada işe yarar.

Fakat her eken biçemez, her giden ulaşamaz, her arayan bulamaz. Şu kadar var ki,

daha kıymetli olan işin, şartları da [elde edilme yolları] çoktur. Onu bulmak

daha güçtür. Bu ise, marifet makamında insanın en şerefli derecesidir.

Mücâhede etmeksizin —bu yollardan geçmeden ve pişmeden—, bir mürşid [yol

gösterici] olmaksızın, bunu istemek doğru olmaz. Bu ikisi olur, fakat bir

uygunsuzluk varsa yahut ezelde o kimseye bu saadeti nasîb etmemişler ise,

maksadına kavuşamaz. Zahirî ilimlerde imamlık derecesine kavuşmak ve bütün

ihtiyârî [kendi isteği ile] olan işler de böyledir.

Kalbin Hakikatini Bilmek

Varlığı bilinmeyince, kalbin hakikati anlaşılamaz. O hâlde hakikatinin ne

olduğunu, sonra askerini, sonra bu asker ile olan bağlılığını, sonra sıfatlarını

bilmek lâzımdır. Sıfatları bilinirse, Allahü Teâlâ’nın bilinmesinin nasıl hâsıl

olduğu, kendi saadetine nasıl ulaştığı bilinir. Bunların her birine ayrı ayrı

işaret edeceğiz.

Kalbin varlığı aşikârdır. Zira, insanın kendi varlığında şüphesi yoktur. İnsanın

varlığı bu kalıbı ile değildir. Bu kalıp, ölüde de vardır, fakat ruhu yoktur!

Biz kalb demekle, ruhun hakikatini kasd ediyoruz. Bu ruh olmazsa, beden temiz

olamaz. Gözünü kapayıp kalıbını, gökleri, yerleri ve gözle görülebilen her şeyi

unutsa da kendi varlığını zarurî olarak bilir. Her ne kadar kalıbından, yerden,

gökten ve göklerde olanlardan haberi olmasa da, kendinden haberi olur. Bu hususta

dikkatli düşünen bir kimse, âhiretin hakikatinden bir şeyler anlar ve yine anlar

ki, bu bedeni ondan alırlar; o ise bir yerde kalır, yok olmaz.

BİBLİYOGRAFYA :

Hâris el-Muhâsibî, er-RiǾâye li-ĥuķūķıllâh ( nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Kahire

1970, s. 385, 393; Kindî, Resâǿil ( nşr. M. Abdülhâdî Ebû Rîde), Kahire 1398/1978,

s. 122-123; Hakîm et-Tirmizî, Edebü’n-nefs, Kahire 1947, tür.yer.; İbn Miskeveyh,

Tehźîbü’l-aħlâķ ( nşr. İbnü’l-Hatîb), Kahire 1398, s. 28; Gazzâlî, İĥyâǿ, Kahire

1939, III, 399; a.mlf., el-Maķśadü’l-esnâ, Kahire 1322, s. 30; Sülemî, Ŧabaķāt,

s. 231; İbnü’l-Arabî, el-Fütûĥât, Kahire 1293, I, 375, 394; II, 249, 394, 749;

a.mlf., Fuśûś, Kahire 1947, s. 69, 91, 92; Necmeddîn-i Dâye, Mirśâdü’l-Ǿibâd,

Tahran 1352, s. 98; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, İstanbul 1277, II, 60-69; Aclûnî,

Keşfü’l-ħafâǿ, II, 262; İbrâhim Hakkı Erzurumî, Ma‘rifetnâme, İstanbul 1310, s.

222-225, 385.
( 1) 74 – Müddessir : 31

( 1) H. Cenâiz, 80, 30.
( 2) 7 – A’râf; 172.
( 3) 31 – Lokman : 25.
( 4) 30 – Rûm : 30.
( 5) 18 – Kehf : 110, 41


Kaynaklar :


1. Sohbet-i Canan, ( 17.04.2003), Kendini Bil.


2. Aydın, S. “İnsan Benliğini Keşfetme Yolculuğunda...”

3. Kerpeten, R. “Hayata Bakarken Görebildiklerimiz”,

İmam Gazâli Kimyâ’yı Saadet


Süleyman Uludağ

Gürkan ÇELİK

israNur

Misafir

2

Tuesday, August 2nd 2016, 10:58am

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi