Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,947

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Friday, May 20th 2016, 5:30pm

Hidayete Vesile Olmanın Önemi



Hidayete Vesile Olmanın Önemi

"Allah'ın, senin vasıtanla bir adamı doğru yola getirmesi senin için, güneşin

doğduğu ve battığı şeylere sahip olmaktan daha hayırlıdır"

(On Kere Kırk Hadîs, s. 34, 35 no.lı hadîs. 3. 40 hadîs).

----

"Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahra dolusu kırmızı koyun ve keçilerden

daha hayırlıdır."

Sahih-i Buhari, 3/57; ez-Zühd İbnül Mübarek 1/484; El-Fethül Kebir

1/282; Buhari, Müslim ve Müsned'i Ahmed'den nakil;vİhya-u Ulum-id Din 1/9.



Hidayete vesile olmanın mükafatı nedir?


"Allah’a yemin ederim ki, senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi

senin için, kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır.” Buhari 7/3468, Müslim

2406/34

Yüce Allah, kulun mübaşereti ve sebeplere sarılması neticesinde hidayete giden

yolda muvaffakiyet lütfedecektir. Bu hususta kula düşen, sebepleri araştırmak,

vesilelere sarılmaktır. Kur’ân-ı Kerim, hakka ve hakikate götürecek vesileler

aranması konusunda şu teşvikte bulunur : “Ey iman edenler, Allah’tan korkun.

(Kur’ân ve kâinat kitabını mütalâa ile tanımaya çalıştığınız) Rabbinize karşı

saygılı olun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın!” (Mâide Sûresi, 5/35) Efendimiz

(s.a.s.) de son nefeslerine kadar hidayet yolunda ashabına ve ümmetine rehberlik

etmiştir. Sonraki devirlerde Nebî’nin (s.a.s.) varisleri olan Allah dostları,

erenler ve âlimler farklı yollardan, değişik usullerle Rab’lerine yürümüşler,

hakka ve hidayete giden yolda insanlara vesilelik ve kılavuzluk etmişlerdir.

Allah Resûlü, bir hayra vesile olan ve hidayete çağrıda bulunanı Allah katında

büyük bir mükafatın beklediğini müjdelemektedir : “Kim hidayete çağrıda bulunursa,

kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların

sevaplarından da hiç bir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse,

kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların

günahlarından da hiç bir şey eksilmeyecektir.” (İbn Mâce, Sünnet 14) Yani hayra

vesile olan bir müesseseye öncülük etmiş, katkıda bulunmuş veya gelecek

nesillerin yetiştirilmesi için eğitim seferberliğine iştirak etmiş bir kimse,

bütün bu sa’y u gayretinin neticesini bir gün mutlaka karşısında görecek ve amel

defteri hiç kapanmayacaktır.

İnsanların hidayetine vesile olanlar da aynı şekilde dünyevî ve uhrevî mükafata

nail olacaklar ve kazandıkları bu yüce vesilelik payesi onlar için tükenmeyen bir

sermaye olacaktır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.), Hayber’de muharebenin en kritik

anlarında Hz. Ali’yi yanına çağırarak ona sancağı vermiş ve sonrasında çok önemli

bir tavsiyede bulunmuştur : “Ey Ali, sen şimdi Hayberlilere iyice yaklaşıncaya

kadar sükûnetle ilerle. Sonra onları İslâm’a davet et ve üzerlerine vâcip olan

İslâmî esâsları onlara haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin irşadınla

Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin kırmızı develere sahip olmandan”

(Buhari, Megâzî 39) -bir başka vesileyle ifade buyurdukları gibi- “üzerine

güneşin doğduğu her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır!” (Hudarî, Nûru’l-

Yakîn, s. 255) Bu da gösteriyor ki, Efendimiz’in işaret buyurduğu gibi, gönlünü

Allah’ın rızasını kazanma ufkuna yöneltmiş bir mü’min sadece kendi kurtuluşu

değil, adanmış bir ruhla bütün bir insanlığın kurtuluşu için çalışmayı kendisine

vazgeçilmez büyük bir fazilet ve mesûliyet bilecektir. Öyle ki, ashabın bu

husustaki fedakarlık ve gayretleri dillere destandır.

Netice-i kelâm, Yüce Mevlâ hidayeti her halükarda kendi izni ve dilemesine

bağlamıştır. O (c.c.) dilemeden ve rıza göstermeden hiç kimsenin hidayet vermesi

mümkün değildir. Ancak O’nun lütfu ve inayetiyle hidayete ermek mümkündür.

Bununla birlikte Allah (c.c.) rahmeti ve lütfu gereği, gönderdiği peygamberleri,

ilahî vahiyleri, Din’in mukaddeslerini ve sevdiği kullarını hidayetine birer

vesile olarak kabul edeceği müjdesini vermiştir. Bu münasebetle Allah Resûlü

(s.a.s.) de ömrü boyunca insanların hidayeti için olağanüstü bir gayret ve çaba

göstermiştir; göstermiştir çünkü, bir insanın ebedî mutluluk veya azabı bu

vazifeyi ifa ve liyakat keyfiyetine bağlı kılınmıştır.

Efendimiz (s.a.s.) insanların hidayete ermesi konusunda o kadar harîs

davranmıştır ki, O’nun bu iştiyakı Allah tarafından, “İnanmıyorlar diye nerdeyse

kendini harap edeceksin.” diye tadil ve takdir edilmiştir. Zira hidayete

erdirmek, Peygamber’in (s.a.s.) salahiyetinde değil, ancak Allah’ın (c.c.) mutlak

iradesine bağlı ilahî bir lütuf ve tasarruftur. Resûlüllah’ın nazarında, bir

insanın hidayetine vesile olmak, yeryüzündeki en değerli varlıktan daha kıymetli

bir hadisedir. Allah Resûlü ashabını böylesine bir adanmışlık ruhu ve vazife

şuuruyla terbiye etmiş ve onlara, yeryüzünde hakkı ve hidayeti (Din-i Mübin-i

İslâm’ı) herkese ulaştırmaları ufkunu en yüce hedef olarak göstermiştir.

--------------

Hidayete sebep olmak

Sual : Avrupa’da yaşıyoruz. Buradaki gayrimüslimlere Ehl-i sünnet âlimlerinin

yazdıkları din kitaplarını hediye ediyoruz. Müslüman olanlar da çıkıyor. Kitap

hediye ettiğimizden dolayı sevap oluyor mu?
CEVAP
Elbette olur. Emri maruf sevabı alınır. Hele onlardan biri müslüman olursa ayrıca

daha büyük sevaba kavuşulur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir :
(Allah'a yemin ederim ki, Cenab-ı Hakkın senin aracılığınla bir tek kişiyi

hidayete kavuşturması, en kıymetli dünya malından, kırmızı develere sahip

olmaktan daha iyidir.) [Buhari, Müslim]

Hiç biri Müslüman olmasa da, onlara kitap vermekle yine cihad sevabı alınır. Öte

yandan, Kitap vermek emri maruftur. Emri maruf sevabı da, cihad sevabından daha

fazladır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir :
(Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda cihada verilen sevaba göre, deniz

yanında bir damla su gibidir. Cihad sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i anil münker

[dinin emir ve yasaklarını herhangi bir şekilde yaymaya çalışma] sevabı yanında,

denize nispetle bir damla su gibidir.) [Deylemi]



Sual : Hidayete veya sapıklığa sebep olmanın dindeki yeri nedir?
CEVAP
Hidayet, doğru yolu gösterme, Allahü teâlânın razı olduğu yolda bulunma, cenab-ı

Hakkın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık,

genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsan etmesi ve

kulun rızasını kendi kaza ve kaderine tâbi eylemesi demektir. İhtidanın manası da

hidayete erme demektir, yani Müslüman olma, din olarak İslamiyet'i seçme.

Bir kişiyi hidayete kavuşturmak, Peygamberler dahil hiç kimsenin elinde değildir.

Allahü teâlâ Peygamber efendimizi, âlemlere rahmet olarak gönderdiği ve bütün

kâinatı onun için yarattığı halde hidayete erdirme yetkisini vermemiştir. Hâdi ve

Mehdi, yani hidayet veren yalnız Allahü teâlâdır. İnsanlar ise sadece hidayete

sebep olurlar.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki :
(Ben hakka davet edici ve Allahü teâlânın emirlerini insanlara ulaştırıcı bir

peygamber olarak gönderildim. Hidayet benim elimde değildir. Şeytan da Allahü

teâlânın yasak kıldığı şeyleri süslü, cazip gösterir. Saptırmak da onun elinde

değildir.) [İ. Adiy]

(Allahü teâlâ buyurdu ki : Ey kullarım! Benim hidayet ettiklerim hariç, hepiniz

yanlış yoldasınız. Benden hidayet isteyiniz ki, sizi doğru yola eriştireyim.)

[Müslim]

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki :
(Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Allahü teâlâ dilediğine hidayet verir ve

hidayete girecek olanları en iyi o bilir.) [Kasas 56]

(Biz onlara gökten melekleri indirsek ve karşılarında ölüleri konuştursak ve her

istediklerini onlara versek, biz dilemedikçe yine iman etmezler.) [Enam 111]

(Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. O halde

inanmaları için insanları zorlayacak mısın? Allah’ın izni olmadıkça, hiç kimse,

iman edemez.) [Yunus-99,100]

(Allah, kime hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslamiyet için genişletir.

Dalalette bırakmak istediğinin göğsünü de, o derece dar ve sıkı bulundurur ki,

oraya hakikatin girebilmesi, sahibinin göğe çıkması gibi mümkün değildir.

Böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır.) [Enam 125]

([Nuh aleyhisselam] Ben size nasihat etmek istesem bile, Allah dalalette

kalmanızı dilemiş ise, size faydası olmaz.) [Hud 34]

Kaza ve kadere inanmayan akılcı mutezile fırkası ile bunların izinde gidenler, bu

âyet-i kerimeler karşısında şaşırıp sapıtıyorlar. Bir âyet-i kerime meali

şöyledir :
(Kur’an-ı kerimde bildirilen misaller, çoğunu küfre sürüklediği gibi, çoğunu da

hidayete ulaştırır.) [Bekara 26]

Hâşâ Allahü teâlâ kimseye zulmetmez. Müslüman olmak isteyene mani olmaz. Dileyen

Müslüman olabilir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki :
(Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez, onları azaba sürükleyen

çirkin işleridir. Böylece kendilerine zulüm ediyorlar.) [Nahl 33]

Hidayete sebep olan Cennetliktir
Hidayette olmak ve insanları hidayete davetin önemi büyüktür. Emr-i maruf ve

nehy-i münker farzdır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki :
(İman edip iyi işler yapan, hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç, insanlar

zarardadır.) [Asr 2,3]

(Sizin içinizde, insanları hayra, [edille-i şeriyyeye = dört delile uymaya] davet

eden ve iyiliği emredip kötülükten [Dört delile muhalefetten] men eden bir cemaat

bulunsun. İşte Onlar, kurtuluşa erenlerdir.) [Al-i İmran 104]

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki :
(Tahsilsiz ilme, rehbersiz hidayete kavuşmak isteyen, boş şeylerden yüz

çevirsin!) [İ.Gazali]

(İbadetlerini ihlas ile yapanlara müjdeler olsun! Bunlar hidayet yıldızlarıdır.)

[Ebu Nuaym]

(İmamlar [önderler] hadi ve mehdi olduğu sürece, insanlar dal ve mudil olsa da

asla helak olmaz.) [Hâtib] (Hadi = doğru yolu bulmuş, hidayete ermiş, Hidayet

yolunu gösteren, mürşid, Mehdi = hidayete vesile olan, hidayete getiren. Dâl =

sapık, mudil = saptıran)

(Esselamü ala menittebeal hüda = Hidayete uyana, hak yolda olana selam olsun.)

[Nesai]

(Ya rabbi, bizi hidayetten sonra, başkalarının hidayetine vesile olanlardan

eyle.) [Buhari]

İnsan yaratılışta; hidayet ve dalâlet olmak üzere iki taraflıdır. Ona hidayeti

tanıtmak için bir rehbere veya bir üstadın kitabına ihtiyaç vardır. Hidayet çok

kıymetli olduğu gibi, hidayete sebep olmak da çok kıymetlidir. Hadis-i şeriflerde

buyuruluyor ki :
(Senin vasıtanla Allahü teâlânın bir kişiye hidayet vermesi, senin için üzerine

güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.) [Taberani]

(Bir kâfirin hidayetine sebep olmak, kızıl develere malik olmaktan iyidir.)

[Buhari, İ. Ahmed]

(Bir insanın hidayetine sebep olan [Onu ehl-i sünnet yapan] muhakkak Cennete

girer.) [Buhari]

(Bir Müslüman, arkadaşına, hidayetini arttıracak veya onu tehlikeden kurtaracak

hikmetli bir sözden daha iyi bir hediye veremez.) [Ebu Ya’la]

(Kim, hidayete [Ehl-i sünnete] davet ederse, o yola girenlerin bütün sevapları

ona da yazılır, diğerlerinin ecrinden bir şey eksilmez. Kim de, sapıklığa davet

ederse, o yola girenlerin günahları, ona da verilir, o kötü yolda gidenlerin

günahından da hiçbir şey eksilmez.) [Tirmizi]

(Haktan bâtılı veya hidayetten dalaleti red gayesi ile, ilim öğrenmek için yola

çıkan kimse, kırk yıl ibadet eden bir abid gibi ecir alır.) [Deylemi]

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını başkalarına vermek de, hidayete sebep olmak

gibi sevaptır. Hatta kitabı alan, o kitapla amel etmemiş olsa, dalalette kalsa

bile, kitabı veren niyetine göre onu hidayete kavuşturmuş gibi sevap alır. Çünkü

hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki :
(Hayrın yolunu gösteren onu işleyen gibidir.) [Ebu Davud, Tirmizi]

(Emr-i maruf ve nehy-i münker ederken ölen şehittir.) [İ.Asakir]

Sırf iyi niyetle sevap kazanmak
İslam âlimleri, (Nice küçük ameller vardır ki, niyetler onları büyütür, nice

büyük ameller vardır ki, niyetleri onları küçültür) buyuruyor. Eski ümmetler

zamanında çok acıkan biri, (Şu kum tepeleri buğday olsa, bütün fakirlere

dağıtırdım) diye düşünür. Allahü teâlâ zamanın Peygamberine şöyle vahyeder :
(Ona de ki, Allahü teâlâ senin halis niyetini kabul etti, o kadar buğdayı sadaka

vermiş gibi sana sevap yazdı.) [İhya]

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki :
(Kulun amelleri mühürlü zarflarla Allah’a arz edilir. Allahü teâlâ, “Şu zarfları

atın, çünkü bu amellerde benim rızam kastedilmedi. Şu amelleri de ona yazın”

buyurur. Melekler, “Ya rabbi bu kul, o amellerin hiç birini işlemedi” derler.

Allahü teâlâ, “Evet yapmadı ama, yapmaya niyet etti. Yapmış gibi sevaba kavuştu”

buyurur.) [Dare Kutni]

(Her kim ki iyi bir işi işlemeye niyet eder de onu yapmazsa, Allahü teâlâ onu tam

bir iyilik olarak yazar. Niyet eder ve yaparsa, on mislinden yediyüz misline

kadar, hatta daha fazla bile yazar. Kötü bir işe niyet edip, de, yapmayana tam

bir hasene [iyilik] sevabı, niyet edip yapana ise bir günah olarak yazar.)

[Buhari]

(Savaşılmadığı halde bile Allah yolunda harp sahasında durmak; göz açıp yumuncaya

kadar bile Allahü teâlâya isyan edilmeden yapılmış altmış senelik ibadetten

efdaldir.) [İ.Neccar]

(Evinden namaz kılmak için çıkan namazdadır. Namaza yetişemese de.) [Hakim]

(Bir işte hazır olan, kalben memnun olmazsa, hazır olmamış sayılır. Bir işte

bulunmadığı halde ona razı olan da, o işte bulunmuş sayılır.) [Ebu Ya'la]

(En üstün amel, iyi niyetli olmaktır.) [Hakim]

(Niyeti güzel olan Müslüman Cennete gider.) [Deylemi]

(Allahü teâlânın rızası gözetilmeden sevap kazanılmaz. Niyetsiz hiçbir amel

olmaz.) [Deylemi]

(Gece ibadete niyet edip yattıktan sonra, sabaha kadar uyuyup kalana, niyeti

sebebi ile gece ibadet etmiş gibi sevap yazılır, uykusu da kendisine sadaka

olur.) [Nesai, İbni Mace]

(Hediyenin en faziletlisi, hikmetli bir sözü öğrenip başkasına öğretmektir ki, bu

da halis bir niyetle bir sene ibadet etmekten daha sevaptır.) [İbni Asakir]

(Allahü teâlâdan sıdk ve ihlas ile şehitlik isteyen, yatağında ölse de, şehit

olur.) [Müslim]

(Şehitlerin çoğu, yatakta ölenlerdir. Savaşta öldürülenin niyetini ancak Allah

bilir.) [İ. Ahmed]

(Amellerini yapmasa bile kavminin yaptığını seven kıyamette onlarla haşr olur.)

[Hatib]

(İhlasla şehitliği arzu eden, şehit olmasa da, şehitlik sevabına kavuşur.)

[Müslim]

(Allahü teâlâ meleklere buyurur ki : Kulum bir kötülük yapmak isterse, hemen

yazmayın. O işi yaparsa bir kötülük yazın. Eğer iyi bir işe niyetlenir de yapamaz

ise, niyetini bir iyilik olarak yazın. Niyetini gerçekleştirir ise on iyilik

yazın.) [Müslim]

Resulullah efendimiz, (Güzel niyet, sahibini, güzel komşu da, komşusunu Cennete

sokar) buyurunca, (Ya Resulallah, ama kendisi kötü olsa da mı?) diye soruldu.

Cevaben Evet buyurdu. (Deylemi) (Güzel komşu, ahlakı güzel, itikadı düzgün

Müslüman demektir.)

En büyük iyilik
Sual : (Allah'ın kullarına iyilik etmek en büyük ibadettir) deniyor. Mesela nasıl

bir iyilik büyük ibadet olur?
CEVAP
İyiliğin her çeşidi kıymetli ise de, âhiretini kazandıran, Cennete götüren iyilik

en kıymetlisidir. Bunun için âlimlerimiz, (Allahü teâlânın en çok sevdiği şey,

onun kullarının hidayete kavuşmasına sebep olmaktır) buyuruyor. Bu konudaki iki

hadis-i şerif meali de şöyledir :
(Birinin hidayetine [imana gelmesine] sebep olan Cennete girer.) [Buhari]

(Senin vasıtanla Allahü teâlânın bir kişiye hidayet vermesi, senin için, üzerine

güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.) [Taberani]

İhtiyara hürmet
Sual : Bir ateist, belediye otobüsünde tanıdığı bir ihtiyara yerini veriyor. Bu

ateist, daha sonra namaza başlıyor. İhtiyara gidip durumu anlatıyor. İhtiyar da,

(Bana yer verince, hidayete kavuşman için gıyaben dua etmiştim. Allahü teâlâ,

gıyaben yapılan duaları kabul eder. Demek ki dua kabul oldu, sen de hidayete

kavuştun) diyor. Peki, bu ateist gayrimüslim olsaydı, o da dua sayesinde hidayete

kavuşur muydu?
CEVAP
Gayrimüslim, Müslüman olmayan demektir. Ateist de gayrimüslimdir. Yahudi de,

Budist de, dinsiz de gayrimüslimdir.

Duayı kim alırsa ve dua kabul olursa, o kimse Müslüman olur. Ateist veya başka

bir kâfir, üç sebeple hidayete kavuşur :
1- Allah’ın lütfuyla : Cömert olan veya insanlara iyilik eden yahut başka iyi bir

meziyeti olan kâfir, Allah'ın lütfuyla Müslüman olabilir. Bir âyet-i kerime

meali :
(Allah, doğru yola iletmek istediğinin kalbini İslam’a açar.) [Enam 125]

2- Kendi araştırmasıyla : Hakkı, doğruyu bulmak gayretiyle, bütün dinleri inceler.

İslamiyet’in güzelliğine hayran olup Müslüman olur. Allahü teâlâ, İslamiyet’i

doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz vermiştir. Bir âyet-i

kerime meali :
(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]

3- Birinin duasına kavuşmakla : Mesela Hazret-i Ömer, duaya kavuşmakla Müslüman

olmuştur. Resulullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Ya Rabbî, bu dini,

Ömer’le veya Amr’la [Ebu Cehil’le] kuvvetlendir) diye dua etmişti. Bu saadet

Hazret-i Ömer'e nasip oldu. (Tirmizî)

Yaptığı iyilik sayesinde ihtiyarın duasına kavuşan ateiste de, iman nasip

olmuştur. Onun için hep iyilik etmeli ve herkesin duasını almaya çalışmalıdır.

----------------
En Büyük Lütuf : Hidayet

Allah Resûlü (s.a.s.), aralarında Abdullah b. Amr’ın (r.a.) da bulunduğu bir grup

sahabeyle birlikte Ka’be’yi tavaf ediyordu. Tavaf bitince Beytullah’ın karşısına

geçerek onu bir müddet süzdü ve sonrasında fem-i güherlerinden şu ifadeler

dökülüverdi : “(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin ve senin kokun ne güzel! Sen ne büyüksün

ve senin kudsiyetin ne büyük! Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (Allah)'a

yemin ederim ki, mü’minin kudsiyeti (ve saygınlığı) Allah katında senin

kudsiyetinden daha yüksektir; malı da canı da hürmete layıktır; mü’min hakkında

ancak hüsnü zan besleriz.” (İbn Mâce, Fiten 2)

Resûl-i Ekrem (s.a.s.) bu ifadeleriyle, Kâbe’nin kudsiyeti ile “mü’minin

saygınlığı” arasında bir mukayese yapmayı değil, yüce Yaratıcı’nın varlığını ve

yaratılış gayesini idrak etmiş, Rabbine boyun eğerek hidâyete ermiş mü’min bir

kulun Allah katındaki saygınlığına dikkat çekmeyi murad etmiştir. İman edip

Yaratan’ın kulu olduğunu idrak etmiş bir insan, elbette en yüce varlık olma şeref

ve payesini kazanmış olmaktadır. İmanın ona kazandırdığı bu şeref, başka hiçbir

şekilde elde edilemez. Bu şerefe nail olmuş bahtiyarlar zümresine de ancak hürmet

edilir ve her hâlükarda hüsnü zan beslenir. Hidâyete ermiş bir mü'minin misali,

tıpkı bir dağ kütlesinden bin bir güçlükle çıkarılıp işlenen altın madenine

benzer ki, işlenmeden önce taştan, topraktan farkı yokken, işlendikten sonra

değeri kat kat artmış ve kıymetini bilenlerce büyük bir beğeniyle vitrinleri

süsleyen en nadide mücevher haline gelmiştir. Efendimiz’in (s.a.s.) sözlerinde

ifade buyurulduğu gibi, imanla hidâyete ermiş bir insanın kazandığı değer de

tıpkı bunun gibidir.

Hidâyet Nedir?
Hidâyet, “doğru yola gitmek, doğru yolu göstermek” manasına mastar, “doğru yol,

kılavuzluk ve rehberlik” anlamına da isim olarak kullanılır. Istılah olarak ise,

“mahiyet itibariyle tertemiz, dupduru ve lekesiz yaratılmış insanın küfür, şirk

ve sapıklıklardan kurtularak İslâm’ın aydınlık yoluna girmesi” demektir.

Hidâyet, hüdâ, hedy, hâdî, mühtedî ve ihtidâ gibi türevleriyle birlikte Kur’ân-ı

Kerim’de en çok zikredilen kavramlardan biridir. Kur’ân-ı Kerim’deki ıstılahları

inceleyen meşhur el-Müfredât adlı eserin müellifi Râgıb İsfahânî, hidâyeti,

“özellikle ilahî emirlere muhatap olan insana ‘lütufla, iyilik ve yumuşaklıkla’

Hakk'ın yolunu gösterme” şeklinde tarif eder. Bu tarif, Kur’ân’da İslâm’ı tebliğ

metodunun açıklandığı “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve

(gerektiğinde) onlarla en güzel şekilde mücadele et!” (Nahl Sûresi, 16/125)

ayetinin muhtevasını çağrıştırmaktadır. Buna göre hidâyet, sadece “iletmek”

anlamında nötr bir kelime değildir; birkaç istisna dışında, müspet manada

kullanılır ve bizatihi “doğru yol ve doğruluk” anlamına gelir. Nitekim zıttı

‘dalâlet’ olup, ‘doğru yoldan sapmayı’ ifade eder.

Hidâyet kavramı Kur’ân-ı Kerim’de umumiyetle Cenâb-ı Hakk’a (c.c.) izâfe

edilmekle birlikte, ilâhî vahiylere, peygamberlere, meleklere, fert olarak insana

ve ümmetlere de nispet edilmektedir. Hidâyet, Kur’ân’da “Doğrusu, insanlar için

kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’deki, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı

olarak kurulan Kâbe’dir” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/96) ayetiyle Kâbe’ye izâfe

edilmekte; diğer bir kısım ayetlerde de ilâhî talimata uymadıkları için helak

edilmiş geçmiş milletlerin acıklı halleri hidayetle alakalı olarak nazara

verilmekte ve bundan ders çıkarılması öğütlenmektedir : "Önceki sahiplerinden

sonra dünya mülküne vâris olanlar hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki, eğer dilemiş

olsaydık kendilerini de günahları sebebiyle musîbetlere uğratırdık?" (A’râf

Sûresi, 7/100; bkz. Tâhâ Sûresi, 20/128 )

Mutlak Hidâyet Sadece Allah’a (c.c.) Aittir

Mutlak manada kuluna hidâyeti bahşeden Mevlâ-yı Zülcelâl’dir. Hâlik-ı Zülcemâl’in

en güzel isimlerinden biri ‘Hâdî’dir, yani kendisini tanıma yollarını kullarına

gösterip tanıtan, onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necât (kurtuluş) yolunu

gösterip açıklayan, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılan ve

dilediğini dosdoğru yola hidayet edendir. (Tâhâ Sûresi, 20/50) Aynı şekilde, yeni

doğan bir yavruya memeyi tutmasını, yumurtadan çıkar çıkmaz civcive daneleri

toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını idrak ettiren, hasılı her

canlıya en uygun şartlarda hayatını idame etme istidadını ilham eden O Hâdi-i

Mutlak’tır.

Büyük lügat âlimi İsfahânî, Kur’ân-ı Kerim’deki hidâyet kavramını, ayetlerin

müşterek muhtevası çerçevesinde gruplandırarak, Hâkim-i Mutlak’ın insanlara

hidâyet bahşetmesinin dört merhalede olacağını ifade eder : 1 Buna göre birincisi,

bütün mahlukatı, hayatlarını idame ettirebilmeleri için akıl ve idrak

yetenekleriyle donatıp bu sayede elde ettikleri zarûrî bilgilerle hidâyet

bahşetmesi (umûmî hidâyet) : “Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren

O’dur.” (A’lâ Sûresi, 87/2-3) İkincisi, kılavuzluk için peygamber ve kitaplar

göndermek suretiyle Hakk’ın yolunu göstermesi : “Onları (elçileri), emrimizle

insanlara doğru yolu gösteren önderler yaptık.” (Enbiyâ Sûresi, 21/73) ve

“Hakikaten bu Kur’ân, en doğru yola iletir.” (İsrâ Sûresi, 17/9). Üçüncüsü, kendi

iradesiyle hidâyeti kabul edenlere tevfîk lütfetmesi, hidâyete muvaffak kılması

(husûsî hidâyet) : “Allah doğru yolda gidenlerin hidâyetlerini artırır ve onları

takvâya erdirir.” (Muhammed Sûresi, 47/17) Dördüncüsü de, rahmetiyle muamele

ettiği kullarını Cennet'le mükâfatlandırması : “Müminler (Cennet'te) hamd ve şükür

duygularıyla dopdolu olarak, ‘Bizi dünyada iken bahşettiği hidayetle bu nimetlere

erdiren Allah’a hamdolsun. Allah bizi doğru yola erdirmemiş olsaydı, biz

kendiliğimizden bu yola asla ulaşamazdık.’ derler.” (A’râf Sûresi, 7/43).

Nihaî planda hidayet de dalâlet de ancak Allah’ın elindedir ve bunların vücut

bulmaları Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yaratmasına bağlıdır. Kur’ân-ı Kerim buna

bütün açıklığıyla işaret etmektedir. Şöyle ki : “Allah kime hidâyet verirse o

hidayete erer. Kimi de dalâlette bırakırsa, artık onu irşad edecek bir mürşid

bulamazsın.” (Kehf Sûresi, 18/17) Bu ifadeler gösteriyor ki, her ne kadar kulun

tercihte bulunma ve mübaşeret etme gibi cüz'î iradesiyle gerçekleştirebileceği

fiiller bulunsa da, neticede hidâyet ve dalâlet ancak Allah’ın (c.c.)

yaratmasıyla varlık sahasına çıkmaktadır. O halde “Allah kime hidâyet murad

ederse, onun gönlüne hidayet şuaları akar ve sonra da o gönülde karar kılar. Kimi

de sapıklığa sürüklemek murad ederse, bütün vâiz ve hatipler onu kurtarmak için

bir araya gelseler, onun imdadına koşsalar, ona anlatılacak her şeyi anlatsalar,

tebliğ sevabını alsalar bile, o şahsın sapıtmasını önleme adına hiçbir şey

yapamazlar. Çünkü onun hidâyete erme liyâkatı selbolmuştur. Artık ne yapılırsa

yapılsın hiçbir faydası yoktur.

Burada şu hususu da nazardan uzak tutmamak gerekmektedir. Hidâyet ve dalâleti

Allah yaratır; ancak itibarî dahi olsa, onları mevcut iradenin istek ve talebi

üzerine yaratır. Kul ister, Hâdî ve Mudill isimleriyle müsemma olan Allah (c.c.)

da, hidâyet ve dalâleti yaratıverir. Dolayısıyla sapıtanın kendisi yine bizzat

kul olur. Onun içindir ki biz, kıldığımız her namazda, Fatiha Sûresini okurken

Cenâb-ı Hakk’a dua edip yalvarır ve “Allah’ım bizi mağdûb (gadaba uğramış) ve

dâllînin (sapıtmışların) yoluna sürükleme.” (Fatiha Sûresi, 1/7) diye niyaz

ederiz.” 2 Dolayısıyla her ne kadar hidayet Allah’ın (c.c.) yaratmasına bağlı

olsa da, onun dünyada insanı emniyet ve itminana ulaştırması, ahirette de

kurtuluşa vesile olması, insanların kendi hür iradeleriyle ortaya koyacakları

tavır ve davranışlara bağlı kılınmıştır.

Netice olarak “Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz.” (İnsan Sûresi,

76/30); “Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola iletir.”

(Müddessir Sûresi, 74/31) fehvasınca kimse, O’nun dilediğinden başkasını

dileyemez. O’nun saptırdıklarını hidayete erdiremez, O’nun hidayete

erdirdiklerini de saptıramaz. Hidâyet meselesinde de işin çoğu O’na (c.c.)

aittir. Bize ait olan o kadar cüz’î, o kadar küçüktür ki, bunları görmezlikten

gelerek, olan şeylerin bütününe sahip çıkmamız, Allah’a karşı suiedeb ve

cüretkârlıktan başka bir şey değildir. 3

Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) Hidâyet Konusundaki

Azmi ve İştiyakı
Yüce Allah kullarına hakkı, hakikati göstermek için lütfuyla gönderdiği vahiyleri

ve peygamberleri hidayetine vesile kılmıştır. Allah Resûlü (s.a.s.) de yirmi üç

yıllık risâleti boyunca hidayete vesile olmak için olağanüstü bir gayret

göstermiştir. O’nun bu gayreti Kur’ân-ı Kerim’de, “Resûlüm! Onlar iman etmiyorlar

diye neredeyse kendini harap edeceksin.” (Şuarâ Sûresi, 26/3) diye ifade

edilmektedir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) kendisine tevdi edilen bu vazifeyi yerine

getirmekten başka bir şey düşünmüyor; O’na ne açlık, ne susuzluk, ne maruz

kaldığı muameleler ve ne de işkenceler rahatsızlık veriyordu. O’na rahatsızlık

veren, uykularını kaçıran, kendini helak edecek noktaya getiren tek şey vardı, o

da, Allah’ın dinini insanlara anlatması, Allah’ın lütfuyla insanların bu Din’e

inanmaları ve hidayete ermeleriydi.

Efendimiz’in (s.a.s.) Rabbine yönelip O’ndan istekte bulunurken sabah akşam

okuduğu duasında şu dört hususa dikkat çektiğini görüyoruz : “Allahım, Senden

hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.”

(Müslim, Zikr 72,78 ). Allah Resûlü’nün sık sık yaptığı bu duasında “hüdâ”yı

istemesini şöyle değerlendirmek mümkündür : Efendimiz’in “hüdâ”dan kastı “Lâ ilâhe

illallah” hakikatidir. Nitekim O, bir hadislerinde “İmanınızı sık sık ‘Lâ ilâhe

illallah’la yenileyin” (İbn Hanbel, Müsned, 2/359) buyurmaktadır. İnsan için

zaman, mekân ve kendi atomları her an değiştiğinden o da maddesi itibarıyla her

gün âdeta farklı bir şahıs olmaktadır ve her gün, ihya edilmemiş bir zamana, ölü

bir mekâna girmekte ve henüz tenevvür etmemiş ölü bir kısım zerreler onun

vücuduna girmektedir. Öyleyse insan, her an “Lâ ilâhe illallah” demek suretiyle

“Allahım, Senden hidayet talep ediyor ve şahsî dünyamı aydınlatmanı istiyorum”

duygu ve düşüncesi ile imanda yenilenmeye talip olmalıdır. 4

Allah Resûlü, risalet vazifesiyle şerefyâb olunca, “Önce en yakın akrabanı uyar.”

(Şuarâ Sûresi, 26/214) emr-i ilahîsi gereği, yakın akrabalarına evinde yemek

vermiş, onlara kendisinin Allah’ın Elçisi olduğunu bildirmiş ve kendilerini

Allah’ın varlığını ve birliğini kabule davet etmişti. (İbn Hanbel, Müsned, 1/159)

Yine bir defasında Safa tepesine çıkarak oradan Kureyş’e seslenmiş ve her bir

kabilenin ismini anarak onları Allah’ın azabına karşı uyarmış ve hidayete

ermeleri için çağrıda bulunmuştu. (Müslim, İman 355) Görülüyor ki, Efendimiz

ilahî ferman gereğince öncelikle kendi akrabalarının hidayete ermelerini

istemişti.

Allah Resûlü’nün amcası Ebû Tâlib, kırk yılı aşkın bir zaman O’nu himaye etmiş

bir insandı. Mekke müşrikleri O’na ilişmek istediklerinde, aşılmaz bir sur gibi

karşılarında önce onu bulurlardı. Ebû Tâlib, nübüvvetin üzerinden on yıl kadar

bir zaman geçmiş olmasına rağmen hidayete ermemişti. Artık ölüm döşeğinde, son

anlarını yaşamaktaydı. Allah Resûlü’nün, kendisine bunca iyiliği dokunmuş baba

yadigarı amcasının ötelere imansız gitmesine gönlü razı olmuyordu. Fırsat

buldukça yanına gelerek ısrarla ‘Lâ ilâhe illallah’ demesini istiyor ve “Böyle de

ki, sana ahirette şefaat edeyim.” diyordu. Lâkin Ebû Tâlib, o sırada orada

bulunan müşriklerin diline düşmekten çekinerek bu telkinlere müspet bir karşılık

vermemiş ve son nefesinde “Abdulmuttalib’in dini üzere” diyerek hidayete erme

fırsatını kaçırmıştı. Efendimiz bu tablo karşısında çok üzülmüştü. Hıçkırıklarını

tutamamış, hüngür hüngür ağlayarak “Men edilmediğim sürece senin için istiğfar

edeceğim.” demişti. Ancak bu hadisenin hemen akabinde inen şu ayet, O’nu

sinesindeki bu ıstıraptan men etmişti : “(Kâfir olarak ölüp) Cehennem ehli

oldukları, açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a) ortak

koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara.” (Tevbe Sûresi,

9/113).

Efendimiz’in (s.a.s.), en yakınındaki amcasının hidayete kavuşması için

gösterdiği bu iştiyak ve azmin, Allah’ın (c.c.) izni ve meşieti olmadıkça bir

netice hâsıl etmediği görülmüştür. Yüce Allah, en sevgili kulu ve elçisine

insanları hidayete erdiren yegâne iradenin Kendi İradesi olduğunu, Resûlüne düşen

vazifenin yalnızca hidayet yolunda mübaşeret ve vesile olmakla sınırlı kalacağını

şöyle ifade buyurmuştur : “(Ey Muhammed) gerçekten sen, sevdiğini hidayete

erdiremezsin, bilakis Allah dilediğine hidâyet verir. Hidayete erecek olanları en

iyi O bilir.” (Kasas Sûresi, 28/56) Efendimiz, nübüvvetin sonraki merhalelerinde

hidayet konusunda kendisine düşen vazifenin şuurunda olduğunu şöyle dile

getirmiştir : “Ben tebliğ ve davet edici olarak gönderildim. Hidayet meselesinde

benim hiçbir müdahalem ve salahiyetim söz konusu değildir. Şeytan da bâtılı süslü

göstermek ve sizi azdırmak için gönderilmiştir. (Unutmayın ki) Onun da dalâlet

hakkında bir söz ve salahiyeti yoktur.” 5

Resûlüllah (s.a.s.) dinin tebliğinde o kadar harîsti ki, hak ve hakikatin

anlatılmadığı tek bir kimsenin dahi kalmasını istemiyordu. İslâm’ı neşretmek ve

hidayete giden yolları aralamak maksadıyla her fırsatta insanlarla buluşuyor,

onlara Allah’a imanı ve teslimiyeti anlatıyordu. Nitekim nübüvvetin 10. senesinde

yanına Zeyd b. Hârise’yi de alarak Tâif’e gitmişti. Allah Resûlü’nün iman ve

hidayete davet ettiği Tâifliler, O’na karşı çok çirkin ve insanlık dışı bir tavır

sergilediler. Ayakları kan revan içinde kalan Nebî (s.a.s.), Utbe b. Rebia’nın

bağına sığınmak zorunda kalmıştı. Buna rağmen O’nda yılmayan bir azim, kırılmayan

bir şevk ve tükenmeyen bir ümit vardı. Yüce Mevlâ, âlemlere rahmet olarak

gönderdiği Elçisi’ne bu çirkinliği reva gören Tâiflilerin helaki için vazifeli

bir melek göndermiş ve dilemesi halinde başlarına azap yağdıracağını bildirmişti.

Efendimiz (s.a.s.), kalbleri katılaşmış bu taş yürekli insanların soyundan

istikbalde Allah’a iman edecek tek bir kimsenin bulunabileceği ümidiyle helak

olmalarına razı olmamış ve küfrün bataklığındaki bu insanları hidayete erdirmesi

için Rabbi’ne dua ve niyazda bulunmuştu. (Buhârî, Bed’u’l-halk 7)

Allah Resûlü (s.a.s.), insanları hidayete erdirmesi için Rabbine dua dua yalvarır

ve kendisini muvaffak kılmasını isterdi. Yemen’in Devs kabilesine mensup Tufeyl

b. Amr, Mekke’ye gelerek İslâm’ı kabul etmişti. Mekke’ye ikinci kez geldiğinde,

kavminden gördüğü eziyetlerden dolayı Nebî (s.a.s.)’a şikayetçi olmuş ve onlar

hakkında beddua etmesini istemişti. Resûl-i Ekrem dua için ellerini kaldırmış, bu

esnada orada bulunanlar : “Devsliler yandı.” demişlerdi. Âlemlere rahmet olan

Kutlu Nebî : “Allahım, Sen Devs’e hidayet nasip et ve onları İslâm ile müşerref

kıl!” diye hidayet için dua etmiş ve Tufeyl’e (r.a.) de : “Sen yumuşak bir üslupla

tebliğine devam et.” talimatını vermişti. Hz. Tufeyl kavmine döndüğünde, bu

duanın bereketiyle çok güzel neticeler elde etmişti. (Buhârî, Meğâzî 77) Nitekim

en çok hadis rivayet eden sahabi olarak tanıdığımız Hz. Ebû Hüreyre, Tufeyl’in

(r.a.) kılavuzluğu sayesinde bir rivayete göre Mekke döneminde iken hidayete

kavuşmuştu. 6

Resûl-i Ekrem (s.a.s.), insanların hidayete ermelerine vesile olabilmenin, onlara

güzellikle muameleden, kolaylık göstermekten, sert ve haşin tavırları terk

etmekten, muhataba değer vermekten, ülfet ve yakınlaşma tesis etmekten, tatlı ve

yumuşak bir üslupla gönüllere hitap etmekten, müşterek noktaları yakalamaktan ve

hediyeler vererek kalıcı dostluklar kurmaktan geçtiğini biliyor ve beşerî

münasebetlerde bu kaidelere uymaya itina gösteriyordu. 7 Bu konuda ashabına da

tavsiyelerde bulunuyor ve gerektiğinde onları yumuşak bir üslupla uyarıyordu.

Zira başkalarının hidayetine vesile olacak kimsenin insanî ilişkilerde en güzel

ahlakî erdemleri bizzat yaşayarak temsil etmesi çok büyük önem arz ediyordu.

Nitekim Allah Resûlü, Yemen halkının isteği üzerine, onlara ashabın en mümtaz

muallimlerinden Muaz b. Cebel’i gönderirken, “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın;

müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhârî, İlim 12) tavsiyesinde bulunmuştu.

Ahalisi Hıristiyan olan bu bölge insanlarının hidayetine vesile olacak usûlü de

ona şöyle bildirmişti : “Yemen halkını önce Allah’tan başka ilah olmadığını,

Muhammed’in de Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu kabule çağır! Bunu kabul etmeleri

halinde beş vakit namaza, bunu da kabul etmeleri halinde mallarının en

seçkinlerinden olmamak üzere belli miktarda zekât vermeye çağır!” (Müslim, İman

29) Efendimiz (s.a.s.) bu tavsiyeleriyle, insanların hidayetine vesile olabilmek

için tedriciliğe ehemmiyet verilmesi ve en güzel kılavuzluğun sergilenmesi

gerektiğine işaret etmektedir.

Azim, sabır ve kararlılıkla hedefe kilitlenip neticeyi Allah’tan (c.c.) beklemek,

hidayete vesile olma hususunda muvaffakiyet için olmazsa olmaz bir prensiptir. Bu

konuda Allah Resûlü’nün hayatı eşsiz örneklerle doludur. Hakem b. Keysân

savaşlardan birinde esir alınmış ve Resûl-i Ekrem’e getirilmişti. Efendimiz ona

İslâm’ı arz etmiş, fakat o bunu kabul etmemişti. Nebî (s.a.s.) teklifini ısrarla

sürdürmüş ve onun hidayetine vesile olmak istemişti. Öyle ki, Hz. Ömer, Hakem’in

Resûlüllah’ın davetine karşı gösterdiği bu menfi tavır karşısında dayanamamış ve

bir an önce onun boynunun vurulmasını istemişti. Allah Resûlü buna rağmen Hakem’i

ikna etmek için davetine devam etmiş ve nihayet Allah (c.c.) Hakem’e (r.a.)

hidayet nasip etmişti. Resûlü Ekrem ashabına dönerek : “Biraz önce size uymuş

olsaydım onu öldürecektim ve o da cehennemlik olacaktı.” buyurmuş ve daha sabırlı

olmaları gerektiğini ima etmişti. Hz. Ömer’in ifadesiyle, Hakem b. Keysân (r.a.)

hakikaten ihlaslı bir Müslüman olmuş ve Allah (c.c.) yolunda pek çok cihada

iştirak etmişti. 8

Hidâyete Vesile Olmanın Mükâfatı

Yüce Allah, kulun mübaşereti ve sebeplere sarılması neticesinde hidayete giden

yolda muvaffakiyet lütfedecektir. Bu hususta kula düşen, sebepleri araştırmak,

vesilelere sarılmaktır. Kur’ân-ı Kerim, hakka ve hakikate götürecek vesileler

aranması konusunda şu teşvikte bulunur : “Ey iman edenler, Allah’tan korkun.

(Kur’ân ve kâinat kitabını mütalâa ile tanımaya çalıştığınız) Rabbinize karşı

saygılı olun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın!” (Mâide Sûresi, 5/35) Efendimiz

(s.a.s.) de son nefeslerine kadar hidayet yolunda ashabına ve ümmetine rehberlik

etmiştir. Sonraki devirlerde Nebî’nin (s.a.s.) varisleri olan Allah dostları,

erenler ve âlimler farklı yollardan, değişik usullerle Rab’lerine yürümüşler,

hakka ve hidayete giden yolda insanlara vesilelik ve kılavuzluk etmişlerdir.

Allah Resûlü, bir hayra vesile olan ve hidayete çağrıda bulunanı Allah katında

büyük bir mükafatın beklediğini müjdelemektedir : “Kim hidayete çağrıda bulunursa,

kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların

sevaplarından da hiç bir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse,

kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların

günahlarından da hiç bir şey eksilmeyecektir.” (İbn Mâce, Sünnet 14) Yani hayra

vesile olan bir müesseseye öncülük etmiş, katkıda bulunmuş veya gelecek

nesillerin yetiştirilmesi için eğitim seferberliğine iştirak etmiş bir kimse,

bütün bu sa’y u gayretinin neticesini bir gün mutlaka karşısında görecek ve amel

defteri hiç kapanmayacaktır.

İnsanların hidayetine vesile olanlar da aynı şekilde dünyevî ve uhrevî mükafata

nail olacaklar ve kazandıkları bu yüce vesilelik payesi onlar için tükenmeyen bir

sermaye olacaktır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.), Hayber’de muharebenin en kritik

anlarında Hz. Ali’yi yanına çağırarak ona sancağı vermiş ve sonrasında çok önemli

bir tavsiyede bulunmuştur : “Ey Ali, sen şimdi Hayberlilere iyice yaklaşıncaya

kadar sükûnetle ilerle. Sonra onları İslâm’a davet et ve üzerlerine vâcip olan

İslâmî esâsları onlara haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin irşadınla

Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin kırmızı develere sahip olmandan”

(Buhari, Megâzî 39) -bir başka vesileyle ifade buyurdukları gibi- “üzerine

güneşin doğduğu her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır!” (Hudarî, Nûru’l-

Yakîn, s. 255) Bu da gösteriyor ki, Efendimiz’in işaret buyurduğu gibi, gönlünü

Allah’ın rızasını kazanma ufkuna yöneltmiş bir mü’min sadece kendi kurtuluşu

değil, adanmış bir ruhla bütün bir insanlığın kurtuluşu için çalışmayı kendisine

vazgeçilmez büyük bir fazilet ve mesûliyet bilecektir. Öyle ki, ashabın bu

husustaki fedakarlık ve gayretleri dillere destandır.

Netice-i kelâm, Yüce Mevlâ hidayeti her halükarda kendi izni ve dilemesine

bağlamıştır. O (c.c.) dilemeden ve rıza göstermeden hiç kimsenin hidayet vermesi

mümkün değildir. Ancak O’nun lütfu ve inayetiyle hidayete ermek mümkündür.

Bununla birlikte Allah (c.c.) rahmeti ve lütfu gereği, gönderdiği peygamberleri,

ilahî vahiyleri, Din’in mukaddeslerini ve sevdiği kullarını hidayetine birer

vesile olarak kabul edeceği müjdesini vermiştir. Bu münasebetle Allah Resûlü

(s.a.s.) de ömrü boyunca insanların hidayeti için olağanüstü bir gayret ve çaba

göstermiştir; göstermiştir çünkü, bir insanın ebedî mutluluk veya azabı bu

vazifeyi ifa ve liyakat keyfiyetine bağlı kılınmıştır.

Efendimiz (s.a.s.) insanların hidayete ermesi konusunda o kadar harîs

davranmıştır ki, O’nun bu iştiyakı Allah tarafından, “İnanmıyorlar diye nerdeyse

kendini harap edeceksin.” diye tadil ve takdir edilmiştir. Zira hidayete

erdirmek, Peygamber’in (s.a.s.) salahiyetinde değil, ancak Allah’ın (c.c.) mutlak

iradesine bağlı ilahî bir lütuf ve tasarruftur. Resûlüllah’ın nazarında, bir

insanın hidayetine vesile olmak, yeryüzündeki en değerli varlıktan daha kıymetli

bir hadisedir. Allah Resûlü ashabını böylesine bir adanmışlık ruhu ve vazife

şuuruyla terbiye etmiş ve onlara, yeryüzünde hakkı ve hidayeti (Din-i Mübin-i

İslâm’ı) herkese ulaştırmaları ufkunu en yüce hedef olarak göstermiştir.

------------------
Hidayete sebep olan cennetliktir

Hidayette olmak ve insanları hidayete davetin önemi büyüktür. Emr-i ma’ruf ve

nehy-i münker farzdır. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki :

(İman edip iyi işler yapan, hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç, insanlar

zarardadır.) [Asr 2,3]

(Sizin içinizde, insanları hayra, [edillei şer’iyeye=dört delile uymaya] davet

eden ve iyiliği emredip kötülükten [Dört delile muhalefetten] men eden bir cemaat

bulunsun. İşte Onlar, kurtuluşa erenlerdir.) [Al-i İmran 104]

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki :
(Tahsilsiz ilme, rehbersiz hidayete kavuşmak isteyen, boş şeylerden yüz

çevirsin!) [İ. Gazali]

(İbadetlerini ihlas ile yapanlara müjdeler olsun! Bunlar hidayet yıldızlarıdır.)

[Ebu Nuaym]

(İmamlar [önderler] hadi ve mehdi olduğu sürece, insanlar dal ve mudil olsa da

asla helâk olmaz.) [Hâtîb] (Hadi=doğru yolu bulmuş, hidayete ermiş, Hidayet

yolunu gösteren, mürşid, Mehdi=hidayete vesile olan, hidayete getiren. Dâl=sapık,

mudil=saptıran)

(Esselamü ala menittebeal hüda=Hidayete uyana, hak yolda olana selam olsun.)

[Nesai]
(Ya Rabbi, bizi hidâyetten sonra, başkalarının hidayetine vesile olanlardan

eyle.) [Buhari]

İnsan yaratılışta; hidâyet ve dalâlet olmak üzere iki taraflıdır. Ona hidâyeti

tanıtmak için bir rehbere veya bir üstadın kitabına ihtiyaç vardır. Hidayet çok

kıymetli olduğu gibi, hidayete sebep olmak da çok kıymetlidir. Hadis-i şeriflerde

buyuruluyor ki :

(Senin vasıtanla Allah’ın bir kişiye hidâyet vermesi, senin için üzerine güneşin

doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.) [Taberânî]
(Bir kâfirin hidayetine sebep olmak, kızıl develere malik olmaktan iyidir.)

[Buhari, İ. Ahmed]

(Bir insanın hidayetine sebep olan [Onu ehli sünnet yapan] muhakkak cennete

girer.) [Buhari]

(Bir Müslüman, arkadaşına, hidayetini arttıracak veya onu tehlikeden kurtaracak

hikmetli bir sözden daha iyi bir hediye veremez.) [Ebu Yala]

(Kim, hidayete [Ehli sünnete] davet ederse, o yola girenlerin bütün sevapları ona

da yazılır, diğerlerinin ecrinden bir şey eksilmez. Kim de, sapıklığa davet

ederse, o yola girenlerin günahları, ona da verilir, o kötü yolda gidenlerin

günahından da hiçbir şey eksilmez.) [Tirmizî]

(Haktan bâtılı veya hidayetten dalaleti red gayesi ile, ilim öğrenmek için yola

çıkan kimse, kırk yıl ibadet eden bir abid gibi ecir alır.) [Deylemî]

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını başkalarına vermek de, hidayete sebep olmak

gibi sevaptır. Hatta kitabı alan, o kitapla amel etmemiş olsa, dalalette kalsa

bile, kitabı veren niyetine göre onu hidayete kavuşturmuş gibi sevap alır. Çünkü

hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki :

(Hayrın yolunu gösteren onu işleyen gibidir.) [Ebu Davud, Tirmizî]
(Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker ederken ölen şehiddir.) [İ. Asâkir]

(Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda cihâda verilen sevaba göre, deniz

yanında bir damla su gibidir. Cihâd sevabı da, emr-i mâruf ve nehy-i anilmünker

[dinin emir ve yasaklarını yayma] sevabı yanında, denize nispetle bir damla su

gibidir.) [Deylemî] (Yarın : Sırf niyetle sevap kazanmak)

---------------
Çevremdeki insanlar yaptığım zulumden dolayı benden uzaktılar.

Dediki :
Günlerden bir gün Evlenmeyi arzuladım ve bir çocuk sahibi olmayı.
Evlendim ve bir çocuğum oldu.Adını Fatma koydum,Onu çok sevdim.Ve Fatma büyüdükçe

kalbimdeki imanda onunla büyüdü..Kalbimdeki isyanda azaldı onunla.
Elimde içki kadehi vardı onu içme isteğiyle doldurmuştum Fatma onu devirdi.daha

yaşı iki bile değildi.

Sanki ona bunu yaptıran Allahtı!
O büyüdükçe kalbimdeki imanda onunla büyüdü.Allah'a yaklaştığım her bir adımda

içinde olduğum maasilerden(isyanlardan) uzaklaştım biraz biraz.
Ta ki Fatma 3 yaşına basana kadar.
3 Yaşını bitirdiğinde Fatma öldü!!

Ve Malik İbnu Diynar devam ediyor anlatmaya :

Kızım Fatma ölünce durumum vaziyetim eskisinden dahada kötü oldu..
Ve bende çevremdeki müslümanlarda olan ve beni bu büyük üzüntüye karşı dayanmamı

sağlayacak sabır yoktu..

Herşey çok kötüye gidiyordu.Şeytan durmadan benimle oynuyordu.Ta ki o gün geldi

ve Şeytan bana dedi ki :

"Bugün öyle bir sarhoş olacaksınki daha önce hiç böyle sarhoş olmadın!!"
Ve ben o gece içmeye ve sarhoş olmaya azmetmistim..Gece boyu içtim,içtim.

içtimm!!

Öyle bir duruma gelmiştim ki rüyalar beni birbirine atıyordu.Ta ki o rüyayı

görene kadar :

Rüyamda kıyamet günündeydim! güneş kararmış, denizler ateşe çevrilmiş, Depremler

oluyordu durmadan..

İnsanlarin hepsi kıyamet günündeydi.. İnsanlar zümre zümre grup gruptu.ve ben o

insanların arasındaydım.
Sesler duyuyordum birisi sesleniyordu :
Ey Filan oğlu filan!! Cabbara hesap vermeye hadi! Diyordu .

Ve o çagrılan insanın yüzünün rengi simsiyah olmuştu duyduğu o korkudan.
Birçok insane çağrıldı. ta ki kendi ismimi duyana kadar.
Ses beni çagırıyordu.Haydi Cabbara Hesap vermeye! Diyordu

O an çevremdeki o insane kalabalığından kimse kalmamıştı. Kıyamet günü.Mahşer

yeri bomboştu.
Sonra bir anda karşımda bir fare gördüm çok büyüktü(devdi),çok vahşi ve çok

saldırgandı.çok güçlüydü.Ağzı açık bana doğru koşuyordu..
Bende duyduğum korku ve dehşetten dolayı ondan kaçmaya başlamıştım.
Kaçarken bir anda karşımda oldukça yaşlı ve zayıf bir adam gördüm!ve ona

seslendim :
-AHH!!Beni bu dev fareden kurtar!!
Bana dediki : Oğlum Ben çok zayıfım seni ondan kurtaracak gücüm yok.Ama şu yönde

koş eminim kurtuluşa ereceksin.

Ben onun dediği yöne doğru koşmaya başladım.Dev fare hala arkamdaydı beni

kovalıyordu.Ve karşıma cehennemin ateşi çıktı.Yüzümde hissediyordum o dehşetli

sıcaklığı!
Fareyle cehennem arasında sıkışmıştım.
Ve kendi kendime dedim ki o an.Ben bu fareden ateşe düşmek içinmi kaçıyorumm!!

Ve koşa koşa bana bu yolu tarif eden o zayıf adama doğru koşmaya başladım.Farede

peşimdeydi gittikçe yaklaşıyordu bana
Çok korkuyordum!!Adamın yanına geri geldim ve ona dedim ki :
-Allah aşkına beni bu fareden kurtar yalvarırımm!
Ve yaşlı adam benim halime ağlıyordu.
Bana dedi ki :
Beni görüyorsun ben çok zayıfım güçsüzüm benim seni kurtaracak halim yok..Ama bu

sefer Şu yönde koş!bu sefer inşAallah kurtuluşa ereceksin

Adamın dediği yönde koştum (BibBiiiiiib) gibi.Fare hala kovalıyordu bir adım arkamdan

koşuyordu.Beni ısıracaktı az kalmıştı.Ta ki karşımda o dağı görene kadar
O dağın üstünde bir sürü bebek vardı.
Ve o dağın üzerinde bulunan çocukların hepsi ağlıyorlardı.hepsi de aynı şeyi

söyleyerek ağlıyor haykırıyorlardı.
Diyorlardı ki :
-Ey Fatmaa!! Babana bakk! Babana Bakkk!!

Malik ibnu Diynar dediki :
O an o çocugun kızım Fatma olduğunu anlamıştım.
Ve o an 3 yaşında ölüpte cennete gitmiş bir kızım olduğuna çok sevinmiştim..Beni

bu dehşetli korkudan(fareden) kurtarıp Cennete sokacaktı…
Kızım beni sağ eliyle tuttu ve kurtardı
Ve sol eliyle fareyi itti.ben o an korkudan ölü gibiydim.

Sonra tıpkı Dünyadayken olduğu gibi onu kucağıma oturttum!
Bana dedi ki :
Ey Babacığım! Deyip şu ayeti okudu bana :
ألم يأن للذين آمنوا أن تخشع قلوبهم لذكر الله

Meali : "İman edenlerin kalplerinin Allahın Zikrine dönmesinin zamanı gelmedi mi?"

Ona dedimki :
Kızımm!Bu fare neydi bana anlat!!

Dediki : O fare senin dünyada içinde olduğun işlediğin kötü amellerindi..Onu sen

besledin büyüttün ve onun seni yiyebilecek büyüklüğe sen ulaştırdın!

Ey Babacığımm!Sen bilmiyormusunki Dünyada işlenen ameller Ahirette kıyamet

gününde mücessem olarak karşımıza çıkar!

Ona dedim ki :
Peki o zayıf adam?

Dedi ki :
O Yaşlı ve zayıf adam senin güzel amellerindi..Sen onu böyle zayıf böyle

güçsüz.böyle çaresiz bıraktınn.onu kendi haline ağlattın!Seni kurtarmasına izin

veremiyecek duruma sen koydun!
Eğer ben doğmasaydım ve küçük yaşta günahsız olarak ölmeseydim seni bu dehşetten

kurtaracak başka birşey yoktu!

O an uykudan ağlaya ağlaya uyandım!
Ağzımdan çıkan şu kelimelerle :
Evet Allahım vakti geldi..Evett Allahımmmmmm vakti geldii!

Hemen gusül abdesti alıp giyinip camiye koşayım sabah namazına! Günahlarımdan

arınmak kendime cennet yolunu çizmek..tövbe etmek Allaha yalvarmak içinnn
Camiye girdiğim an imamın okuduğu o ayet!!!
Rüyamda kızımın beni kurtardığında okudugu ayetti!!
ألم يأن للذين آمنوا أن تخشع قلوبهم لذكر الله


Meali : "İman edenlerin kalplerinin Allahın Zikrine dönmesinin zamanı gelmedimi?"

Bunları yaşayan kişi
Tabiinlerin imamlarının efendisi!
MALiK BiN DiYNAR!

O insanlar arasında geceler boyu ağlamasıyla bilinirdi…

Ve derdiki :
Allahım! Kimin cennete gireceğini,kimin cehenneme gireceğini sadece sen bilirsin!

Ben bunlardan hangisiyimm?

Allahımm!Beni cennet ehlinden eyle! Cehennem ehlinden eyleme!

Malik Bin Diynar büyük bir tövbe etti.
Ve insanlar arasında şöyle meşhur oldu :

Caminin kapısına giderdi ve insanlara seslenirdi..derdiki :

Ey asi insanlar ey günahkar insanlar…Allahınıza dönün!!Gafil insanlar….Allahınıza

dönünn!!!

Ey Allahtan kaçan kullar.Allahınıza dönünn!

Rabbin sana gece gündüz sesleniyorr!Seni çağırıyorr!

"BANA BİR KARIŞ YAKLAŞANA BEN BİR DİRSEK YAKLAŞIRIM.BANA BİR DİRSEK YAKLAŞANA BEN

BİR KULAÇ YAKLAŞIRIM.BANA YÜRÜYENE BEN KOŞARIMM!

La ilahe illa ente Subhaneke.Inni kuntu min el-Zalimin(tovbe duasi)

Peygamber efendimiz bir hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor :

أن يهدي الله بيدك رجلا واحدا خير لك من الدنيا وما فيها!
Meali :
"Bir insanın hidayetine vesile olman senin için dünyadan ve içindeki herşeyden

hayırlıdır"

-------------
İslâm Fıtratı Ne Demektir? Hidayet Nedir ve Hidayete Nasıl Vesile

Olunur?


Sahih bir hadiste, “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası

onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi (günümüzde de falan filan…..izm’den)

yapar.”[1] buyrulmaktadır.

a. Her insan, yaratılış itibarıyla lekesiz, tertemiz, iman ve İslâm’a en müsait

bir hüviyette doğar

Fıtrat, yani yaratılış ve mahiyet itibarıyla her insan, lekesiz, tertemiz ve iman

ve İslâm’a en müsait bir hüviyettedir; evet, doğuşunda insan lekesiz, bembeyaz,

üzerine her şey yazılabilecek bir kâğıt veya üzerine hiç ses kaydedilmemiş bir

bant, her şekle müsait bir macun, kalıplara dökülmeyi bekleyen maden cevheri veya

eğilmeye müsait bir rüşeym, bir fidan gibidir.

Nasıl dupduru, saf ve berrak bir pınar suyu, kaynağı ve mahiyeti itibarıyla

tertemiz olup, en faydalı, en şifalı, en yararlı kalmaya müsaitse, ya da üzerine

toz-toprak saçmak suretiyle bulandırılıp başka bir mahiyete sokulabiliyorsa,

aynen öyle de her doğan çocuk, fıtrat ve kâinat kanunlarına göre hakikatleri

kabule, bulanıklık ve dalâleti de reddetmeye muvafık ve müsait bir hâlde doğar.

Bu sebeple, 5-15 yaş grubu çocuklara ne anlatırsanız, onlar hemen onu

hafızalarına kaydedip, iman ve İslâm adına kalb dünyalarına yerleştirirler.

Sözgelimi, “Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz; öyleyse, şu koca kâinat da

sahipsiz olamaz. O’nun sahibi de Allah’tır (celle celâluhu).” dediğinizde,

karşınızdaki alıcı o kadar lekesiz ve bu tür mesajların öylesine frekansındadır

ki, hiç parazitsiz söylediklerinizi hemen kaydediverir. Yaratılış vakumu,

fıtratın manyetik sahası, mesajı hemen çeker. Öyle simalar görürüz ki, âşinası

bulunduğumuz mânâ ve ölçülere binaen kendileriyle karşılaşır karşılaşmaz, “Temiz

fıtratlı, iyi ahlâklı, çok müsait ve müspet bir insan.” deyiveririz.

b. Temiz ve selîm fıtrat, küfür ve günahlarla kirletilip, köreltilebilir

İnsan, küfür ve inkârla, kâinat çapındaki delillere gözlerini yummuş, kulaklarını

tıkamış, vicdanını söndürmüş ve fıtratını da köreltip, kendini bütün bütün ışık

kaynaklarından mahrum bırakmış, karanlıklar içine gömülmüş ve temiz olan

fıtratının üzerine Allah’ın (celle celâluhu) sevmediği kapkara lekeler sürmüş

sayılır. Buna karşılık insan, iman ve amelle, aslında temiz olan fıtratını

muhafaza eder ve safvetini korur. O hâlde denebilir ki, insanın fıtratında iman

aslî, küfür ise ârizî bir husustur. Yaratılışta temiz olan fıtrat, sonradan

kirletilebilir. Şayet, fıtratın ilk baştaki hâli korunmaz, imdadına koşulmaz ve

bu yolda gerekli tedbirler alınmazsa, insanın ya Hıristiyan, ya Yahudi ya da

Mecusî olması veya aklınıza gelebilecek küfür cereyanlarından herhangi birisine

yem olup gitmesi mümkün ve muhtemeldir.

c. Temiz fıtrat kirletilip bozulunca, insan ikinci bozuk bir fıtrat kazanmış olur

Yumurtadan çıkan yavru kuş, uçamasa da yine kuştur. O, yaratılıştan uçmaya

müheyya ve elverişlidir. Palazlanma döneminde koşup sıçradığını, düşe kalka

uçmaya çalıştığını görür, “Bu kuş, uçacak.” deriz. Ancak, haricî bir sebep

devreye girer de kuşun uçma kabiliyetini götürürse, o zaman ne kadar kuş da olsa,

uçamaz. İşte küfür de böyledir; yani küfür, uçmaya müsait bir kuşun kanatlarını

kırma, güdük bırakma ve kümeslerde onun kabiliyetlerini öldürme gibi, insandaki

ilk fıtratı köreltip, onu ikinci bozuk bir fıtrat ile uçamayacak hâle getirir.

İradesinin suiistimaline ve dış sebep ve saiklere binaen fıtratı köreltilen bir

insan, ikinci bir fıtrat kazanmış, temiz ve selim yaratılışını da kirletmiş olur.

Nasıl kuşun ilk hâline bakıp da, “Kuştur bu, uçar” diyorsak, aynı şekilde yeni

doğan bir çocuğa da “Müslüman bu” veya “Müslüman olur bu” deriz. Ne var ki,

zamanla o yavrunun üzerinde muhalif sam yelleri eser ve o da iradesini

suiistimalle bunların üzerine tuz biber ekerse, işte o zaman kolu kanadı kırılır

ve fıtrat çekirdeği küfür toprağının karanlıklarında gömülü ve örtülü kalır..

çimlenip filiz çıkarmak ve neticede her mevsim meyve veren bir ağaç olmak için

gerekli ısı, ışık ve yağmuru alamaz ve dolayısıyla da hiçbir zaman sünbüllenemez,

boy atıp gelişemez ve başak salamaz.

d. Tahşidatta bulunduğumuz bütün bu meselelerde kader mevzuuyla alâkalı iki

hususun her zaman karşımıza çıkma ihtimali vardır : Dış sebepler ve irade

Evet, her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar fakat, anne-baba, arkadaş, muhit,

toplum ve okul gibi dış etkilerle, bunları lehinde veya aleyhinde değerlendirecek

olan irade, fıtrata müsbet veya menfî yönde müdahalede bulunur. Kaderde ise,

bütün bunlar hesaba katılarak, “Bu insan, ya fıtratını temiz tutup saîd olacak ya

da fıtratını köreltip küfre batacak ve şakî olacak.” diye yazılır.

Hidayet : Hidayet, cüz’î iradesini kullanmasının neticesinde insanın içinde

Allah’ın (celle celâluhu) yaktığı bir nur ve ışıktır. Daha evvel de işaret

ettiğimiz gibi, dalâlet de hidayet de tamamen Allah’ın (celle celâluhu) yaratması

ile meydana gelir. Bir âyet-i kerimede, “Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa

hepsi topyekün iman ederdi.”[2]; bir başka âyette ise, “Allah dileseydi, onları

hidayet üzere toplardı.”[3]buyrulmaktadır. Hatta Peygamber Efendimiz’e

(sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şüphesiz sen ölülere söz dinletemezsin, sağırlara

da işittiremezsin… ve sen, körleri de dalâletlerinden hidayete iletici

değilsin.”[4]denmektedir. Zaten biz de, her namazın her rekâtında hidayeti

Rabbimiz’den diler ve günde kırk defa “İhdinâ’s-sırata’l-müstakîm”[5] deriz.

“Sen sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin; fakat Allah, dilediğine hidayet

eder.”[6] âyeti de, bu mevzuda zikredilecek âyetlerden biridir. Allah’ın (celle

celâluhu) Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, “Ben insanları hidayete, imana

davet edici olarak gönderildim. Hidayete sevk edip, kalblere imanı koyacak

Allah’tır (celle celâluhu).”[7] buyururlar. Şeytan da küfür, dalâlet ve günahları

süslü gösterir, kalbe vesveseler atar; fakat dalâleti ve günahları yaratan yine

bizzat Allah’tır (celle celâluhu).

Hidayete Vesile Olma

Bir âyette, “Şüphesiz sen, doğru yola hidayet edicisin.”[8]; bir diğer âyette

ise, “Şüphesiz sen onları doğru yola çağırıyorsun, davet ediyorsun.”[9] buyrulur.

Birinci âyette “hidayet edicilik” bahis mevzuu iken, ikincide “davet etme” söz

konusudur. Âyetlerden anlaşıldığına göre Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),

hidayete vesile, şeytan da dalâlet ve günahlara vesiledir; fakat yukarıda ifade

ettiğimiz gibi, dalâleti de hidayeti de yaratan Allah’tır (celle celâluhu).

Allah (celle celâluhu), başta peygamberler olmak üzere çeşitli hidayet vesileleri

yaratmıştır. Şayet kullar bu vesilelere sahip çıkmaz ve iradelerini hidayet

istikametinde kullanmazlarsa, Allah (celle celâluhu) onlar için hidayeti

yaratmaz; yani, vesileleri yaratır da neticeyi yaratmaz. Meselâ, bu mevzuda

Kur’ân’da, “Semûd kavmini hidayet etmiştik; fakat onlar, körlüğü hidayete tercih

ettiler.”[10] buyrulmaktadır. Demek oluyor ki, işin bir yanı insana ait olup,

onun meyillerine ve iradesine bakarken, öbür yanı tamamen Allah’ın (celle

celâluhu) hidayet veya dalâleti yaratmasına bakmaktadır.

Hidayete Götürücü Vesileler Araştırılmalıdır

Kur’ân, bir yandan küfre götürücü ve hidayetin önüne set çekici sebep ve

vesilelere karşı tahşidat yaparken, diğer yandan da hakka götürücü vesilelere

teşvikte bulunur. Yani, bir taraftan imana mâni kibir, gurur, istiğna, kendini

beğenme, çalım satma, şartlanmışlık, karşısındakini hafife alma, dünyayı tercih

ve cehalet gibi vasıflardan uzak bulunmayı talim ederken, diğer taraftan da

okumayı, düşünmeyi, kâinatı araştırmayı, ibret almayı, muhakemeyi, Hak adına

konuşanları dinlemeyi ve onların aydınlık yollarını takip etmeyi terğib ve teşvik

eder.

Kur’ân’da iki yerde ‘vesile’ kelimesi geçer. Bunlardan biri olan Mâide sûresi 35.

âyette mealen, “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. (Kur’ân ve kâinat kitabını

mütalâa ile tanımaya çalıştığınız) Rabbinize karşı saygılı olun ve O’na

yaklaşmaya vesile arayın; (sizi görmek istediği şekilde, küçüğüyle-büyüğüyle

nefis, şeytan ve isteklerinize karşı olduğu kadar, dış dünyada sizi siz olmaktan

çıkaracak ve her plânda içinize sızabilecek maddî düşmanlara karşı da) cihad edin

ki, kurtulasınız.” buyrulur. Daha başka âyetlerde ise,“Ve Bizim yolumuzda cihad

edenleri Biz de mutlaka hayır yollarımıza erdiririz.”[11], “Kim Allah’tan

korkarsa (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır.”[12] buyrulmaktadır.

Âyetlerden anlaşıldığı üzere, kalbin derinliklerine doğru yolculuk yapıp, Allah’a

(celle celâluhu) seyr ile ermiş kimseleri, Allah (celle celâluhu) kat’iyen

şaşırtmaz. Tasavvuf erleri ve erenler, hepsi de Allah’a (celle celâluhu) giden

değişik yollardan ve değişik usullerle cehd edip, Allah’a (celle celâluhu)

yürümüşlerdir. Hidayet yolları olan bu yollarda, Allah onların gören gözleri,

işiten kulakları ve tutan elleri olmuştur.[13]Yani, Allah adına görmüşler, Allah

adına duymuşlar ve Allah adına yürümüşlerdir; Allah da onlara başka yollara ait

şeyler göstermemiş, duyurmamış ve ayaklarını başka yollara çekmemiştir.

Günümüzde ise, hak ve hakikate tercüman olan, dine omuz verip sahip çıkan ve

gönüllerde Allah (celle celâluhu) adının, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve

sellem) yâdının duyulması istikametinde çalışanları, Allah (celle celâluhu), -

inşâallah- hidayet ettiği yolunda şaşırtmayacak, yanıltmayacak, günahlar içine

atıp helâk etmeyecek…

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayat-ı seniyyelerinde -O’na bir

mânâda ölmüş diyemiyoruz- son nefeslerine kadar daima bu vesilelik vazifesini eda

etmişlerdir. Allah (celle celâluhu), Habibini “En yakın akrabalarını inzâr

et!”[14]; “Hatırlat, öğüt ver!”;[15]“Sana emredileni (başlarını çatlatırcasına)

açıkça anlat!”[16] fermanlarıyla imana davet adına harekete geçirmiştir ki, onun

bütün eza ve cefalara, eziyet, işkence ve hakaretlere katlanması; dünya adına

cezbedici bütün teklifleri reddederek, vazifesine -yine Kur’ân’ın beyanı içinde-

neredeyse intihar edecek ve kendisini mahvedecek derecede[17] hırs, istek ve

arzuyla koşup durması; gezip seyran eylediği Cennetleri bile ümmetinin kurtuluşu

ve onları da alıp oraya götürmek için bırakıp, kavminin arasına dönmesi, evet

bütün bunlar, onun dava düşüncesi adına ne baş döndürücü fedakârlık

örnekleridir..!

Mübarek ayaklarına taşların atılması ve bütün vücudunun kan-revan içinde

bırakılması pahasına Taif’e gidip Hakk’a tercüman olması,[18] kendisine her türlü

kötülüğü yapan insanları, bilhassa Mekke fethinde “Gidiniz, serbestsiniz!”[19]

diye affetmesi ve ashab-ı kiramına, kılıçların kınından çekilip, başların

vücutlardan ayrılacağı dakikalarda, önce düşmana “iman ve İslâm” davetinde

bulunulmasını tavsiye etmesi;[20] ayrıca, “Ey Ali, senin elinle bir kişinin

hidayete ermesi, yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden, -başka

bir rivayette- vadi dolusu koyun ve develerden daha hayırlıdır.”[21] irşadı ve

emsali daha başka pek çok hâdiseler ve hadis-i şerifler, hidayete vesileliğin ne

derece ehemmiyetli olduğunu göstermektedir.

Vesile olan, o işi yapan kadar sevap kazanır. Bu mevzuda Söz Sultanı, “Kim iyi

bir çığır açar da hayra vesile olursa, onun açtığı bu çığırda yürüyenlerin

sevapları eksiksiz olarak yürüyenlere verildiği gibi, o yolu açana da verilir;

kötü ve günah çığırı açanlara da, o yolda yürüyenlerin günahları kadar günah

yazılır.”[22]buyurmaktadır. Bir mescit bina etmişseniz, bir cami yapmış veya

yaptırmışsanız, o mescit veya camide namaz kılanların sevabı kadar bir sevap

sizin defterinize kaydedilecektir; aynı şekilde, o mescit veya camiyi dolduracak

nesilleri yetiştirme yolunda sa’y ü gayret etmiş, bu maksatla müesseseler kurmuş,

muhtaç talebelere burs vermiş, defter-kitap almış ve bir eğitim seferberliğine

siz de katkıda bulunmuşsanız, yetiştirdiklerinizin sevapları kadar bir sevap size

de verilecek ve amel defterleriniz kapanmayacaktır. Kalbi imanlı, kafası aydın,

anne-babasına itaatkâr, vatan ve milletine hizmetkâr fertleri bu millete

kazandırma yolunda atacağınız her adım, alıp-vereceğiniz her soluk, ibadet ve

vesilelik adına yapıp geride bıraktığınız her amel, sizin için ahiret azığı ve

saadet vesilesi olacaktır.

Vesilenin sadece bir vesile, buna karşılık, yapan ve yaratanın Allah (celle

celâluhu) olduğu çok iyi bilinmeli ve kat’iyen akıldan çıkarılmamalıdır. Bir

kimse, imanımızın kurtulmasına, kuvvetlenmesine ve ibadetlere alışmamıza vesile

olabilir. Bu durumda, vesile olanın “Ben olmasaydım sen kurtulamayacaktın; ben

alıştırmasaydım sen namaz kılmayacaktın; imanını ben kurtardığım gibi, seni

namaza alıştıran da benim.” demesi ne derece tehlikeli bir tefrit ve yanlış bir

yol ise, aynı şekilde bizim de, “Sen olmasaydın, ben küfür içinde yüzüyor

olacaktım; ibadet nedir bilmeyecektim.” şeklinde düşünmemiz, o derece tehlikeli

bir ifrattır.

Bunun yerine, hidayete vesile olan kişi şöyle düşünmelidir : “Allah’a (celle

celâluhu) hamdolsun; benim gibi nâehil, liyakatsiz ve muhtaç birini böylesi bir

güzelliğe vesile kıldı. Ben, belki bir üzüm çubuğuyum ve Allah (celle celâluhu)

benim gibi kara, kuru ve çelimsiz bir dal parçasında şerbet tulumbacıklarını var

etti.”

Birinin vesile olmasıyla hidayete eren kişi de şöyle demelidir : “Sultanımın benim

aczimi ve ihtiyacımı görüp, bir kapıcısı ve hizmetkârı ile bana elmastan

hediyeler göndermesi karşısında, benim O Sultan’ı unutup, kapıcının ellerine

sarılmam, ona temenna durmam ve hediyeleri ondan bilmem, O’na karşı su-i edebdir.

Hamd ve minnet ancak Sultanım’adır, yani Allah’adır. (celle celâluhu)”

Burada şu hususun belirtilmesinde de yarar var : Hamd ve minneti Sultan’a verip,

hidayeti O’ndan bilmek, hiçbir zaman, hidayete vesile olan kişiye hürmet

gösterip, şükran hisleriyle dolu bulunmaya mâni değildir. Her mevzuda olduğu gibi

bu mevzuda da Kâinatın Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği

ölçüler içinde hareket edip, mutlaka dengeyi korumalıyız. Meselâ, en büyük

hidayet vesilesi olan Peygamberimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) Yahudi ve

Hıristiyanların peygamberlerini yaptığı gibi ‘ulûhiyet’ mertebesine çıkarmamalı;

buna karşılık, O’nun için “Abdühû ve Resûlühû” derken, bütün bir beşeriyetin O’na

medyun bulunduğunu unutup, “Medyundur O’na bütün bir beşeriyet/Yâ Rab, bizi

mahşerde bu ikrar ile haşret.” dua ve inancından da uzak olmamalıyız. Çünkü,

O’nun yolunda ve O’nun aşkıyla yaşanmayan bir hayata hayat değil, ancak ‘mevt’

olarak bakılır; Kur’ân’ın ifade ve benzetmesiyle, belki de olanca hakikatiyle,

O’nu kalblerinde taşımayanlara ve hayatlarında rehber ve getirdiklerini de hayata

hayat edinmeyenlere ancak kabirdekilere bakıldığı gibi bakılabilir.

Evet, kaderde temiz fıtratların bozulup bozulmayacağı ve hayat boyu insanın

karşısına çıkacak vesile ve sebeplerle birlikte, iradenin bu vesile ve sebeplere

karşı tutumunun da çok öncelerden bilinip kaydedilmesi, hayır ve şerrin Allah

(celle celâluhu) tarafından yaratılması meselesinden farklı değildir. İnsanın

iradesiyle devreye girdiği her yerde Allah (celle celâluhu), hayrı da şerri de

yaratır; fakat bazen atâ kanunuyla tecellî edip, şerri yaratmaz; çünkü O’nun

şerre rızası yoktur. Buna rağmen, kul iradesini şer yönünde kullanmada ısrar

ederse, razı olmamakla beraber şerri de yaratır; zira dünya bir imtihan, bir

müsabaka ve kulluk dünyasıdır… Kaldı ki, şerrin yaratılmasının değil, kesbinin

şer olduğunu, bizim şer bildiğimiz pek çok şeyde mühim hayırlar bulunduğunu,

melekût cihetiyle, her şeyin hayır ve hikmet dairesinde olup bittiğini,

dolayısıyla da şerri yaratmaya şer denemeyeceğini daha önce belirtmiştik.

---------------
Gayrimüslimlerin bulunduğu bir vilâyetimizde, tanınmış bir hoca efendi camiye

gidip gelirken, yolu üzerinde oturan bir gayrimüslime alâka ve yakınlık

tezahüründe bulunur, hal hatır sorar geçermiş. Bu durum zamanla devam edip

giderken, gayrimüslimin içinde hoca efendiye karşı bir sevgi ve alâka uyanmış.

Hoca efendi bu durumu fark edince ilgisini daha da arttırmış. Bu defa gayrimüslim

zat, hoca efendiyi bir sabah namazından sonra kahve içmek ve sohbet etmek için

evine davet etmek istemiş, durumu ailesine açmış, ailesi, memleketin tanınmış bir

hocasının kendilerine gelmeye, kahvelerini içmeye tenezzül edemeyeceğini

düşünmüş, bu sebeple kocasına böyle bir teklifte bulunmamasını, sonunda mahcup

olabileceğini söylemiş.

Onlar böyle düşünedursunlar; hoca efendi de gece düşünde, gündüz

hayalinde bu gayrimüslim aileyi İslam’a kazanmak planları içinde bulunuyor, onun

Müslümanlıkla şereflenmesine vesile olmayı gaye ediniyordu. Kendi kendisine keşke

bir fırsat doğsa da, bu zatın evine gidebilsem; sohbet edip kendisini biraz daha

İslam’a yaklaştırsam, diyordu. Hani kalpten kalbe yol vardır ya, gayrimüslimde

günden güne Hoca efendiye karşı muhabbet kızışıyor, kasten cemaat camiden

çıkarken, evinin önünde bulunuyor, hoca efendinin iltifatlarına mazhar olmak

istiyordu. Hatta, çocuklar evin önünü kirletmiş olabilir korkusu ile sabah

erkenden kalkıyor, etrafı gözden geçiriyordu. Gerekirse temizlik yapıyordu. Yine

bir sabah namazından sonra bu mübarek zat evine giderken onu beklemekte olan

gayrimüslim onun hususi iltifatlarından aldığı cesaretle onu evine davet eder.

Hoca efendi buna son derece memnun olmuş görünerek ve bir takım latifeler

yaparak, evden içeri girer. Ev halkı çekine çekine hoş geldine gelirler. Hoca

efendi hepsinin ayrı ayrı hatırını sorar, çocukların başlarını okşar. Onlara

cebinde sakladığı paraları dağıtır. En küçük çocuğu kucaklar ve ona dua eder.

Kahvelerini içer, kahvaltılarını yaparlar. Sonra hoca efendi, saatine bakar; size

doyum olmuyor, fakat talebelerimin ders saati gelmiş, çocukları bekletmemek için

müsaadelerinizi rica edeceğim der. Bütün aile hoca efendiyi nasıl uğurlayacağını,

ona nasıl iltifat edeceğini, nasıl bir sevgi tezahüründe bulunacağını şaşırırlar.

Hoca efendi gider; ama bütün ailenin ruhunda ona ve onun şahsında yüce

İslâmiyet’e karşı kuvvetli bir sevgi meşalesi doğar. Aradan günler geçer, hoca

efendi bir defa da bu aileyi kendiliğinden ziyaret eder. Çocuklara, her birine

münasip hediyeler dağıtır. Hele bu ikinci ziyaret, aile efradının içindeki sevgi

meşalesini iyice korlaştırır. Artık hoca efendi tarafından sık sık ziyaret

edilmek, her gün onunla görüşmek için onun bir yakını gibi olmak isterler.

Nihayet bir gece sabaha karşı gayrimüslim uyanır; bir rüya görmüştür.

Ailesini de uyandırıp rüyasını anlatır. Ailesi de buna benzer bir rüya gördüğünü

söyler. Artık beraber Müslüman olmaya karar vermişlerdir. Az sonra müezzinin

tatlı, saba makamı ile ezanı duyulur. Ezan sesleri, Müslümanlığa namzet olan bu

karı-kocanın kalp tellerine tatlı tatlı dokundukça heyecanları artar. Hoca

efendinin camiden dönme dakikalarını sabırsızlıkla beklerler. Kalkar, evlerinin

önünü süpürür, bütün aile efradını uyandırıp hazırlarlar. İşte hoca efendi geldi,

gelecek diye bekleşirler. Hoca efendi karşıdan güneş doğar gibi görünür.

Müslümanlığa namzet bu zat, onu görünce gayrı ihtiyarî kendini tutamaz,

mıknatısın etrafındaki toplu iğnelerin ona doğru gidişi gibi hoca efendiye doğru

gider; Onu hemen kucaklar, alnını ve sakalını öper. Hoca efendi bu manzara

karşısında sevinç gözyaşları döker. Her ikisi de ağladıkları veya güldüklerini

fark edemeden eve girerler. Bütün aile, başka bir âlemde yaşadıklarını zanneder.

Hoca efendi onları hazırlar, sonra hepsini İslâm'ın kapısından içeri alır.

O bu dakikalarda, İstanbul'u fetheden Fâtih'ten daha sevinçlidir. Bir taraftan,

Peygamber Efendimizin bir kimsenin Müslüman olmasına sebep olanlara verdiği

müjdeyi hatırlar. İçinden kendi kendine şu hadîsin metnini okur :

"Allah'ın, senin vasıtanla bir adamı doğru yola getirmesi senin için,

güneşin doğduğu ve battığı şeylere sahip olmaktan daha hayırlıdır" (On Kere Kırk

Hadîs, s. 34, 35 no.lı hadîs. 3. 40 hadîs).

Diğer taraftan Hz. Ömer'in Müslüman oluşu ile ilgili bilgilerini kafasında

canlandırır.

Hoca Efendinin talebelerine ders verme vakti artık gelmiştir. Yeni din

kardeşlerini evine davet eder ve ayrılır. Akşam, dostlarından on kişi ile beraber

yemeklerini yer, çaylarını içer, sohbetlerini yaparlar. Hoca efendinin çocukları

ve ailesini tanımak ve onlarla hemen dost olmak, yeni Müslüman aileyi pek

sevindirir. Hoca efendinin bağlıları, günlerce bu yeni din kardeşlerini

davetleri, ziyaretleri ve hediyeleri ile aralarında bulundurur, onları

yetiştirir, münevver ve örnek bir Müslüman olmasını sağlarlar. Onlar da yeni

Müslüman olmanın verdiği heyecanla kâinattaki her canlının kendi saadetine

kavuşması ideali ile nice nice kimselerin Müslümanlıkla şereflenmelerine vesîle

olmaya devam edip dururlar. Müslüman olmalarına sebep olan hoca efendiyi de

devamlı hayırlarla yâd ederler. Müslüman olan herkesten önce ona dua etmelerini

rica ederler. Allah cümlemize böyle anlayışlar ve böyle hizmetler nasip eylesin.

--------------

"Bir hadîste ferman etmiş ki : 'Birtek adam seninle hidâyete gelse,

sahrâ dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır.' " İzah eder misiniz,

hidayete gelmek maddi şeylerle kıyaslanabilir mi?



"Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahra dolusu kırmızı koyun ve

keçilerden daha hayırlıdır."(1)

Bu hadiste, bir kişinin imanına ve hidayetine vesile olmak, sahra dolusu koyunu

sadaka vermekten daha hayırlıdır deniliyor. Yoksa sahra dolusu koyununun bizzat

kendisi ile bir kıyaslama yapılmıyor.

Bir insanın ebedi saadetinin kurtulmasına vesile olmak, değil sahra dolusu koyunu

tasadduk etmekten, belki güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha hayırlı bir

sevaptır. Çünkü sahra dolusu koyunu tasadduk etmek ne kadar büyük bir sevap olmuş

olsa da mahdut ve sınırlıdır. Ama hidayetine vesile olduğun kişinin saadeti

mahdut ve sınırlı değil ebedidir. Yani o kimsenin sana olan şükran ve minneti

ebedi bir değerdir.

(1) bk. Sahihi Buhari 3/57; ez-Zühd İbnül Mübarek 1/484; El-Fethül Kebir 1/282;

Buhari, Müslim ve Müsned'i Ahmed'den nakil;İhya-u Ulum, I/9.


-----------------
DiPNOTLAR :
----------------
[1] Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5. [2] Yunus sûresi,

10/99. [3] En’âm sûresi, 6/35. [4] Rum sûresi, 30/52-53. [5] Fatiha sûresi, 1/6.

[6] Kasas sûresi, 28/56. [7] ed-Deylemî, el-Firdevs bime’sûri’l-hitab, 2/11-12;

Ali el-Müttakî, Kenzu’l-ummâl, 1/116. [8] Şûrâ sûresi, 42/52. [9] Mü’minûn

sûresi, 23/73. [10] Fussilet sûresi, 41/17. [11] Ankebût sûresi, 29/69. [12]

Talâk sûresi, 65/2. [13] Buhârî, rikâk 38. [14] Şuarâ sûresi, 26/214. [15] Gâşiye

sûresi, 88/21. [16] Hicr sûresi, 15/94. [17] Bkz. : Kehf sûresi, 18/6; Şuarâ

sûresi, 26/3. [18] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/168. [19] İbn Hişâm, es-

Sîratü’n-nebeviyye, 4/55; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/344. [20] Müslim,

cihad 3; Ebû Dâvut, cihad 82. [21] Buhârî, cuma 29; cihad 102, 143; fedâilu’s-

sahabe 9; meğâzî 38; libâs 38; et’ime 1; Müslim, fedâilu’l-Kur’ân 32, 34. [22]

Müslim, zekât 69; İbn Mâce, mukaddime 203.
----------
KAYNAKLAR :
------------------
Sorularla İslamiyet
Prof. Dr. Osman Güner
Ümit Dergisi
Dinimizislam
Yeniumit
zehirli. org
Mumsema
M. Fethullah Gülen
hikmet. net
ibretli. net
-------------
Etiketler :
--------------------
Bir tek adam, seninle hidâyete gelse, sahra dolusu, kırmızı koyun, ve, keçiden,

daha hayırlıdır, Allah'ın, senin vasıtanla, bir adamı doğru yola getirmesi, senin

için, güneşin doğduğu ve battığı şeylere, sahip olmaktan, daha

hayırlıdır,Hidayete, Vesile Olmanın, Önemi ,

israNur

Misafir

2

Friday, May 20th 2016, 5:30pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi