Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,936

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Sunday, April 3rd 2016, 4:01am

islamin Eğitmenleri Mürşid-I Kamiller



İSLAMIN EĞİTMENLERİ MÜRŞİD-İ KAMİLLER


Mürşit
Mürşit Nedir?
Mürşit Kime Denir?


Mürşit nedir, kime denir ayetle açıklarmısınız?

Tasavvufta tabi olunan kâmil insan örneğine mürşit denir. İslam tasavvuf ekollerinin hemen hemen tamamında müritlerini (tabiilerini ya da intisaplılarını) terbiye eden Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Seniyyeye ait ölçüleri hayata geçirerek bu ölçüleri nefsinde bizzat yaşayan ve bağlılarını Dinin esasları, Dini hayat, Tevhit, Marifetullah, konusunda terbiye ederek onları fenafillaha (Allahta Fani olmaya) eriştirmek için önderlik eden öğretmen (Kelime anlamı : irşad eden.)

Mürşit, mürid için terbiye etmede üstlendiği rolden dolayı manevi baba sayılır. Hatta mürşide baba şeklinde de hitap edilir. Muhammed’e de sahabenin baba olarak hitap etmesiyle ilgili manevi ve gerçek babayı ayırmak üzere olan bir Kur’an âyeti şöyledir :

Ahzab Suresi : 40 – Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyle bilendir.

Mürşitlere izafe edilen olağanüstü hâllerden (Kerametlerden) dolayı, halk arasında “Mürşit uçmaz, mürit uçurur” deyimi kullanılır.

Mürşid Kimdir :
Kelime anlamı olarak mürşid, irşad eden eden, eğiten, aydınlatan demektir.
Bu deyim, insanı kamil ve tarikat şeyhi kelimeleriyle eş anlamlıdır.

Mürşid insan ruhunu eğitmekle görevli ve yetkili kılınan kişidir. Ruh eğiticisi kendisine intisab ile eğitim isteyen kişilerin özelliklerini ve yeteneklerini göz önünde bulundurur. Her öğrenciye ayrı ayrı eğitim verir, yol gösterir.

Mürşidin Sıfatları :

Silsilesi itibariyle Hz.Peygambere kesiksiz olarak ulaşan bir kamil mürşidden irşad icazeti almış olmak.
Manevi zevk sahibi olmak.
Şefkat ve himmette yüce olmak.
Allahtan gelen her şeye razı olmuş bulunmak.
Kendisine Allah tarafından yetenekleri bilme gücü verilmiş bulunmak


GAVS,KUTUB VE RiCÂLÜ-LGAYB


Tasavvufta kâinatın yönetiminden sorumlu olduğuna inanılan velîler örgütünün başı. Kutub ve kutbu’l-aktâb (kutublar kutbu) da denir. Manevî makamı esas alındığında daha çok kutup ya da kutbu’l-aktâb denildiği halde, özellikle kendisinden yardım istenilmesi durumunda “yardım eden” anlamında gavs ya da gavsu’l-âzam (en büyük gavs) olarak anılır. Ancak gavs ve kutub kelimeleri mücerret olarak kullanıldığında gavsu’l-âzam ve kutbu’l-aktâb anlaşılır. Gavslık makamına ibâdet ve riyâzetin çokluğu ile ulaşılmaz; doğrudan doğruya Allah’ın bağışı neticesinde elde edilir.
Gavs-ı A’zam :
Büyük gavs (yardımcı). Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin lakabı.

Gavs-üs-Sakaleyn :
İnsanlara ve cinlere yardım eden büyük velî Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin lakabı.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, tasavvufta Gavs derecesine ulaşmıştır. İnsanlara ve cinlere yardım etmesi ve imdatlarına yetişmesi sebebiyle Gavs-üs-sakaleyn ve Gavs-ül-a’zam lakablarıyla meşhûr olmuştur. (Şâh-ı Nakşibend)

İşlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vâsıta kılınan büyük zât. Dünyâ işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana medâr kutbu (kutb-ül-aktâb), din ve irşâd işi ile vazîfeli kılınana irşâd kutbu denir. (Bkz. Kutb-i Medâr ve Kutb-i İrşâd)

Kutb-ı Ârifîn :
Ârif denilen evliyânın başı, en büyüğü, yüksek ilimler sâhibi.
Kutb-ı ârifin Zünnûn-i Mısrî rahmetullahi aleyh şöyle buyurdu : “Her âzânın bir tövbesi vardır : Kalbin tövbesi, mâsiyeti (günâhı) terk etme husûsunda uyanık olmasıdır. Gözün tövbesi, haramlara bakmamasıdır; elin tövbesi, kendisinin olmayan şeyi almama sı; kulağın tövbesi, bâtıl (boş, yanlış ve bozuk, kötü) şeyleri dinlememesi; karnın tövbesi, helal yemesi; avret mahallinin tövbesi, kötü işlerden, zinâdan uzak durmadır.

Kutb-i Ebdâl :
Kutb-i aktâb, Kutb-i medâr.

Kutb-i İrşâd :
İnsanların irşâdına (doğru yolu bulmasına) ve hidâyetine (saâdete ve kurtuluşa ermesine) vesîle kılınan zâtların reisi.
Kutb-i irşâd, âlemin irşâdı ve hidâyeti için feyzlerin gelmesine vâsıta olur. Kutb-i irşâdın her zaman bulunması lâzım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem îmândan ve hidâyetten büsbütün mahrum kalır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, zamânını n kutb-i irşâdı idi. (İmâm-ı Rabbânî)
Kutb-i irşâd ile bütün insanlara îmân ve hidâyet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalâlet (sapıklık), kötülük hâline dönerler. Bu, şeker hastasına verilen kıymetli gıdâların, onun kanında zehir hâline dönmesine benzer. Yâhut safrası b ozuk olana tatlının acı gelmesi gibidir. Kutb-i irşâd, kâmil ve mükemmil (yetişmiş ve yetiştirebilen) olup, ender yetişir. Asırlardan, uzun yıllardan sonra, bir tâne bulunursa yine büyük nîmettir. Her şey onunla nurlanır. Onun bir bakışı kalb hastalıklarını giderir. Bir teveccühü, beğenilmeyen kötü huyları silip süpürür. (İmâm-ı Rabbânî)
Kemâlât-ı ferdiyyeye de sâhib olan kutb-i irşâd çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zaman sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer küres inin ortasından Arşa kadar, herkese rüşd, hidâyet, îmân ve ma’rifet onun yolu ile gelir. Herkes ondan feyz alır. Arada o olmadan kimse bu nîmete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir okyanus gibi (çok kuvvetli radyo dalgaları gibi) bütün dünyâyı sarmıştır. O deryâ sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse yâhut o, bir kimseyi sever onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryâdan, kalbi feyz alır. Bunun gibi, bir kimse, Allahü teâlâyı zikr ederse ve bu zâtı hiç düşünmezse meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat birinci feyz daha büyük olur. Onu inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât bu kimseye kırılmışs a, Allahü teâlâyı zikretse bile rüşd ve hidâyete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması feyz yolunu kapatır. O zât bunun istifâdesini istememiş olmasa bile, onun zarârını istemese bile, hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Faydası çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikretmeseler de yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. (İmâm-ı Rabbânî)

Kutb-i Medâr :
Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan büyük zât. Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl da denir.
Kutb-i medâr, her zaman bulunur. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında da vardı. Fakat bunlara inzivâ (insanlar arasına karışmamak) lâzımdır. Bunları herkes tanımaz. Hattâ bâzıları kendilerini bile bilmezler. (İmâm-ı Rabbânî)
Kutb-i medâr, âlemde, dünyâda herşeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz (mânevî ilimlerin ve fâidelerin) gelmesine vâsıta olur. Herşeyin yaratılması rızıkların gönderilmesi, dertlerin belâların giderilmesi, hastaların iyi olması bedenleri n âfiyette olması, kutb-i medârın feyzleri ile olur. Îmân sâhibi olmak, hidâyete kavuşmak, ibâdet yapabilmek, günahlara tövbe etmek ise kutb-i irşâd’ın feyzleri ile olur. Kutb-i ebdâl’in (medarın) her zamanda, her asırda bulunması lâzımdır. Âlemin on dan boş kalması mümkün değildir. Çünkü âlemin nizâmı ona bağlı kılınmıştır. Eğer bu kutublardan biri giderse (ölürse), yerine başkası tâyin edilir. İrşâd kutbu böyle değildir. Çünkü âlemin rüşd, hidâyet ve îmândan boş olduğu zamanlar olur. Peygamber efendimiz, zamânının irşâd kutbu idi. O zamanda kutb-i ebdâl ise, hazret-i Ömer ve Üveys-i Karnî idiler. (İmâm-ı Rabbânî)

Kutb-ül-Aktâb :
Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk, kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan ricâl-i gayb yâni herkesin tanımadığı zâtların reisi. Emrinde üçler, yediler, kırklar… denilen yine bu işlerle vazîfeli seçilmiş kimseler bulunur.
Mutasavvıflara göre gavs ya da gavsu’l-âzam (eşanlamda kutub ve kutbu’l-aktâb) hakikat-i Muhammediye (Muhammedî hakikat)’ın mazharıdır. Bütün kâinatın kalbi mesabesindedir. Değirmen taşının milin (kutb) çevresinde dönmesi gibi kâinat da gavsın çevresinde döner. Kâinat içindeki bütün varlıklar hayat ruhlarını gavstan alırlar. Cebrâil onun nefs-i nâtıkası (ruhu, konuşması); Mikâil kuvvei câzibesi (çekme gücü) ve Azrâil kuvve-i dâfiası (itme gücü) hükmündedir. Kâinatta dilediği gibi tasarruf eder. Tasarrufu ilmine; ilmi, Allah’ın ilmine tabidir. Zâhiriyle âlemin zâhirini, bâtınıyla âlemin bâtınını idare eder.

Bazı mutasavvıflar gavslık (gavsiyet, kutbiyet) makamını ikiye ayırırlar. Birinci makam : İrşâd, ikinci makam : Vücud makamını oluşturur. İrşâd makamı, nübüvvetin bâtınını; vücud makamı da son nebi Hz. Muhammed’in bâtınını temsil eder. İrşâd makamı birden çok gavs tarafından temsil edilebilir, dolayısıyla aynı anda birçok gavs bulunabilir. Fakat vücud makamı ancak tek gavs tarafından işgal edilebilir; bu nedenle her yüzyılda ancak bir vücud gavsi vardır. Bu tarifte vücud gavsı, gavsu’l-âzam demektir. Gavsu’l-âzam’a ayrıca Abdullah, Abdu’l-Câmi adları da verilir.

Gavs’ın ya da gavsu’l-âzam’ın başkanlık ettiği veliler örgütüne ricâlu’l-gayb (gayb adamları, gayb erenleri) denir. Bunlar, Kur’an’ın, “Yeri döşedik ve oraya sabit dağlar (revâsi) yerleştirdik” (Kaf, 50/7) ayetinde andığı “dağlar” mesâbesindedir. Ricâlullah, merdân-ı huda, merdân-ı gayb, hükûmet-i sûfiye gibi adlarla da anılan ricâlu’l-gayb örgütünde gavs’ın altında İmaman (iki İmam) bulunur. Sağdaki imama, İmam-ı yemîn, soldaki imama; İmam-ı yesâr denir. İmam-ı yemîn, gavs’ın hükümlerinin, imamı yesâr gavs’ın hakîkatinin mazharıdır. Gavs öldüğü zaman yerine İmam-ı yesâr geçer. Üçler de denilen gavs ile imaman’ın altında yeryüzünün dört yönünü yöneten evtâd-ı erbaa (dört direk) bulunur. Daha aşağıda ise nüceba (necibler, sekiz ya da kırk veli) ve nükebâ (nakibler, denetçiler, on ya da üçyüz veli) yeralır.

Başka bir tasnife göre, ricâlu’l-gayb toplam dörtbin velîden oluşur. Bunlar halktan gizlidirler (mektûm). Bunlar içinde ahyâr (hayırlılar) adı verilen üçyüz velî, ilk üst grubu oluşturur. Ahyâr, işlerin yapılmasına ya da yapılmamasına karar veren ehl-i hal ve’l-akd velîler, komutan velîlerdir. Bunların üstünde kırk velîden oluşan ve abdâl, büdelâ denilen velîler; bunların üstünde de ebrâr (iyiler) denilen yedi velî yer alır. Örgütün en üst mertebelerini de dört velîden oluşan evtâd (direkler); üç velîden oluşan nükebâ (denetçiler) ve gavs (ya da gavsu’l-âzam) işgal ederler. Ricâlu’l-gayb, yardımlaşarak kâinatı idare ederler.Bu görüşlerin bir kısmında ifrat var ise tamamen inkar etmeyen zatlar da vardır.Allahu Alem Şu Anda Zamanın Gavsı Adıyaman ilinin, Kahta İlçesinin Menzil Köyünde Yaşamaktadır..
RiCÂLÜLGAYB
sıfatlarını saydığınız, her birerinin ayrı ve farklı vazifeleri bulunan allah dostlarına tasavvuf lisanında “ricâlu’l-gayb”, “ricâlullah” ya da bir başka ifadeyle “gayb erenleri” de denilmektedir. arapça’da yetişkin, büluğa ermiş insan manasına gelen “racül” kelimesinin cem’îsi ile gözden saklı olan, görülüp bilinmeyen şeyler hakkında kullanılan “gayb” kelimesinin terkip biçimi olan “ricâlü’l-gayb”tabiri, bir tasavvuf ıstılahı olarak üçler, yediler, kırklar… diye bilinen evliyâullahı ifade eder. bu allah dostlarının en başında kutbü’l-aktâb bulunur. bunlar, kâinattaki hadiselerin sevk ve idaresinden sorumludurlar. bâtın âlimlerine göre bunlar; nücebâ, büdelâ, evtâd, imameyn ve kutb-i a’zam olan gavs’dan teşekkül ederler. nücebâ adı verilen veliler kırk kişidir, bu sebeple kendilerine kırklar da denilir. bunlar bütün yaratıkların yüklerini taşır, sıkıntılarını gidermeye çalışırlar. hak’tan gayrısına bakmazlar. bu allah dostları ahlak-ı kerîme ve irfan sahibidirler. büdelâ denilen veliler ise yedi kişidir; bunlara yediler de denilir. içlerinden biri imamlarıdır. bulunduğu yerde cisim ve sûretini bırakarak sefere çıkmak, aynı zamanda muhtelif yerlerde gözükmek, büdelânın hususiyetlerinden/özelliklerinden­dir. evtâd ismini alan evliyaullah ise dört zattır. yerleri; doğu, batı, güney ve kuzey olmak üzere âlemin dört ayrı ciheti/köşesidir. bunların içinden birisi de onların imamıdır. çivi veya kazık manasına gelen kelimenin cem’îsi olan evtâd’a, bu ismin verilişi cihanı ayakta tutan dört direk mesabesinde oluşlarındandır. imameyn (iki imam), birisi kutb’un sağında öbürü de solunda bulunan iki şahıstır. sağda bulunan imam, melekût âlemine yani ruhânî âleme bakar… ve o’nun vücûdu kutbiyyet merkezinden ruhaniyyet âlemine yönelen bir aynadır. soldaki imam ise, mülk (madde) âlemine bakar… o’nun vücudu da, cisimler dünyasına aynadır. gavs’a gelince… o, kutb-i a’zamdır. mühim ve esrarlı işlerini halletmek isteyenler, ona muhtaç olurlar… teberruken vasıta kılınarak duası alınır. zira onun duası asla reddedilmez. yukarıda da belirttiğimiz üzere bu zevat-ı kirama “ricâlü’l-gayb”­­yerine “ricâlullah”, “gayb erenleri” de dendiği vakidir. ancak gayb erenleri on kişidir; huşu’ ve huzû-i rabbânî sıfatıyla mevsuf ve rabbânî tecellîlerin tesiri altında olduklarından dolayı ne halk onları tanır, ne de onlar halkı tanırlar. ancak her asırda mevcutturlar. söz konusu zevatın (kaddesallâhu esrârahum) mânevî meclisine “dîvân-ı sâlihîn”, bu velîler topluluğuna “ricâlullah” veya “ricâlülgayb” denilir. kutub, bu meclisin başında yer alır. “her hafta tensib edilen bir gecede ‘dîvan-ı sâlihîn’ kurulur. resûlüllah (s.a.v.) teşrîf ederse, reis o’dur. teşrîf etmezlerse, vâris-i rasûl olan zât riyâset eder. ve ahvâl-i âleme ait kararlar alınır, hükümler verilir. cârî hâdisâtın (meydana gelen hâdiselerin) ekserisi bu hükümlere bağlıdır.” [süleyman hilmi tunahan (k.s.)

-------------------

MEVLANA // MESNEVİ // MÜRŞİD-KAMİL

Hz. Mevlânâ, mürşid-i kâmilin kişiliği ve sıfatlarını bir başlık altında bizlere bildirir. İlk önce pîri seçip onu Hakk’a götüren yol olarak kabul etmek gerekir. Yine insanın bazen en iyi bildiği yolda bile bir kılavuza ihtiyaç duyabileceğini, durum böyle olunca tehlikeli, tuzak ve felaketlerle dolu yola yalnız çıkmamamızı tembihler. Böyle bir yolculukta nelerle karşılaşacağımızı bilmiyorsak mutlaka yolu bilen bir mürşid bulunmalıdır. Çünkü o seni yay gibi dosdoğru hedefe gönderir. Mürşid-i kâmilin asıl özelliğinin dış görünüşü, saçının ve sakalının ağarması değil, Hakk’a olan nailiyetidir. Onun velâyeti ezeli ve Hakk’a olan yakınlığı benzersizdir. Hz. Mevlânâ onu eşiz bir inciye eşdeğer tutar. [1]

Babam, doğruluk yolunda ki bu amel, bu kazanç, nasıl olur da üstatsız elde edilebilir?

Âlemde en aşağılık sanat bile hiç üstatsız elde edilebilir mi?[2]

Kılavuzsuz yola gidene iki günlük yol, yüz yıllık yol olur.[3]

Hz. Mevlânâ, bizlere gerçek mürşid-i kâmil ile sahte mürşidi ve aralarındaki farkı şöyle açıklar :

“Kötü nedir? Aşağılık ve muhtaç bakır, şeyh kimdir? Ucu, sonu olmayan kimya!

Bakır, kimya yüzünden altın olmak kabiliyetinde değilse kimya, bakır yüzünden bakırlaşmaz ya!

Kötü nedir? İşi ateş gibi serkeş kişi, şeyh kimdir? Ezel denizinin ta kendisi

Ateşi dâima su ile korkuturlar. Fakat suyu hiç ateşle korkutabilirler mi?[4]

Sense iki üç adım ötesini görmezsin. Taneyi görürsün de tuzağı görmezsin.

Konak, iniş ve yürüyüş yerlerinde hiç körle gözlü bir olur mu?”[5]

Hz. Mevlânâ, Mesnevî’nin ilk hikâyesi olan “Padişah ve Câriye” nin sonlarında nefsi temizlemek hususunda hakiki mürşid-i kâmilin buyruğuna uymanın gerekliliğini belirtir. Mürşid-i kâmilin nefsin her türlü sıfatlarından uzak olduğunu ve yaptıklarının Hızır (as)’da olduğu gibi zâhiren kötü görünse bile aslında Allah’ın ilhamıyla olduğunu belirtir. Ve onun bu yaptıkları karşısında lisanen ve kalben ileri geri konuşmamak gerektiği ikazını yapar. Bu ikazı aslında Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’ye yaptığı nasihatinde de dile getiriyor.[6]

“Ey münafıklık nedir, bilmeyen! Hızır’ın yaptığı işlere sabret ki Hızır “Haydi git, ayrılık geldi” demesin.

Gemiyi kırarsa ses çıkarma; çocuğu öldürürse saçını başını yolma.

Mademki Hak, onun eline “kendi elimdir” dedi; “Yedullahi fevka eydîhim” hükmünü verdi;

Şu hâlde Allah eli, onu öldürse de yine diriltir. Hattâ diriltmek nedir ki? Ona ebedî hayat verir.[7]

Mürşid-i kâmiller, nefsin zehrine karşı birer panzehirdirler. Onlar nefsin bütün sihirlerini etkisiz kılma kuvvetine sahip kişilerdir.[8]

“Fakat bu sihirlerin hüküm sürdüğü âlemde öyle sihirbazlar da vardır ki sihirlerin hükmünü gideriverirler.[9]

Tiryak, sana “ Gel, beni kendine siper et… ben, sana zehirden daha yakınım.

Onun sözü sihirdir, seni yıkar harap eder… benim sözümde sihir ama onun sihrini defeder” der!”[10]

Hz. Mevlânâ’nın anlatmış olduğu deve ile katırın arkadaşlığında deve, basiret ve ahlak sahibi rûhâni kişidir. Yoluna hiç sürçmeden devam eder ve kendisinin vasıflarını şöyle belirtir : [11]

Benim başım yüce, iki gözüm yüceleri görüyor… yüce görüş sahibini zarardan korur.

Ben dağın başındayken dağın eteğini görürüm… her çukuru, her düzü kat, kat görürüm.

Yirmi yıl sonra neler olacak o iyi huylu bütün bunları bilir.

Hattâ o takva sahibi yalnız kendi halini görmez… batıdakilerin halini de görür, doğudakilerin halini de![12]

Sonra bir de benim gözüm pek aydındır… bir de şu var : Yaratılışım tertemizdir benim.[13]

Hz. Mevlânâ, bu hikâyenin devamında, bir mürşid-i kâmile tâbi olmanın lüzumunu ve bir mürşidin insana neler kazandıracağını da şöyle açıklar :

“Bir müddet ağladı, devenin ayağına kapandı; dedi ki : Ey kulların Allah’ınca seçilmiş er,

Lûtfetsen de beni kulluğa kabul etsen ne ziyana girersin?

Deve, mademki huzurumda ikrar ettin dedi… yürü, zamanenin âfetlerinden kurtuldun.

İnsafa geldin, belâdan halâs oldun; düşmandın, muhabbet ehline katıldın![14]

Yürü, kendinden de kurtuldun, kötü huydan da, cehennem alevinden de halâs oldun, yırtıcı hayvanların dişlerinden de!

Yürü, şimdicik devleti elde ettin, kendini ebedî bir kutluluğa attın.

“Kullarım arasına katıl” devletine eriştin, “Cennetime gir” kumaşını dokudun!

Kulları arasına girmeye yol buldun, gizli bir yoldan ebedî cennete sokuldun.

“Bize doğru yolu göster” dedin; doğru yol da elini tuttu seni ta cennete kadar götürdü

Ey aziz kişi, ateştin, nur oldun… koruktun yaş ve kuru üzüm oldun

Allah doğrusunu daha bilir ya, yıldızdın güneş kesildin… neşelen artık!”[15]

Bir adam İsâ (as) ile yolculuğu sırasında gördükleri kemikleri, ondan diriltmesini veya bu sanatı kendisine öğretmesini ister. Bunun sonucu dirilen aslan tarafından parçalanarak öldürülür. Kişinin âb-ı hayatı elde etmesine, ebedi saâdeti kazanmasına, madden ve mânen diri kalmasına vesile olacak zamanının peygamberi olan böyle bir kişiden saçma sapan isteklerde bulunmaktan uzak durması gerekir. Ondan, kendini nefsin elinden kurtarıp tekrar diriltmesini istemelidir. Yine ondan istifade etmenin yolları aranmalıdır.[16]

“Bu hasta, nasıl oluyor da kendi derdiyle uğraşmıyor? Bu murdar herif neye kendi canının derdine düşmüyor?

Kendi ölüsünü bıraktı da yabancı ölüyü diriltmeye kalkıştı![17]

Mürşid-i kâmiller kişinin hastalığını hiçbir alet olmadan bilir ve görürler. Çünkü onlar, Allah’ın nuruna mazhar olmuşlardır. Allah’ın ilhamına nâil olduklarından gönül gözleri daima açıktır. Onlar seni görmeden, senin adını duymakla bile her haline vâkıf olup sende ki hastalıkları bilirler. Onlar, senin doğmadan önceki ahvâline dahi vâkıf olabilenlerdir.[18]

“O doktorlar, hastanın sidiğine bakar, hastalığını öyle anlar… bizim delilimizse ulu Allah’ın vahyidir, hastalığı vahiyle anlarız.[19]

Fakat kâmil, Allah doktorları, uzaktan adını duydular mı varlığının ta derinlerine kadar girerler!

Hattâ sen doğmadan yıllarca evvelki hallerini bile görürler!”[20]

Can rızkı mürşid-i kâmilin himmeti olmadıkça, çalışma ve gayretle elde edilemez. Nefis, kişinin bir mürşid-i kâmile bağlandığını görürse, kendisine zarar veremez. Kişi de onun üzerine galip gelir. Şeyhin yüzü, ejderha nefsin gözüne karşı bir koruyucu ve onun sıfatlarını yok edici bir hassasiyettir. Nefsin şerrinden emin olmak için onu şeyh tarafına götürmek gerekir. Çünkü o mürşid-i kâmil, nefsin bütün zulmâniyetinden kurtulmuş, ruhâniyete tebdil etmiştir. Rabbin gönül makamına ulaşmışlardır. Sen ancak mürşid-i kâmilin, senin nefis ormanına girip orada aslan gibi, köpek misali nefsi ve onun kötü sıfatlarını avladığı zaman kendi halinin kötülüğünü ve mürşidinin kadir ve rütbesini anlarsın.[21]

Mürşid-i kâmil o kişidir ki onlar istediğini istediği yerde görürler ve duyarlar. Her şeyin aslına vakıftırlar. Onlar âlem yokken var olanlardır. Onlar ekmeden meyve devşirenlerdir. Onlar seni nefsin elinden kurtarabilecek basiret sahibi kişilerdir. Onların duası reddedilmez. Onların yediği zehir olsa bal kesilir. O zaman böyle bir kişinin etrafında pervane olmak şarttır.[22]

Senin aynada açıkça gördüğünü pîr, hem de daha önce, bir kerpiç parçasında görür.

Pîr olanlar o kişilerdir ki bu alem yokken onların canları, kerem denizinde vardı.[23]

Çünkü şeyhin o duası, her duaya benzemez. Şeyh, Allah da yok olmuştur, onun sözü Hak sözüdür.[24]

Akıl her şeyi görüp gözetmede, gaybî idrak etmede yeterli değildir. O zaman aklı tam birisini bulmak gerekir. Böylece senin aklın da küllü idrak etmeye başlar. Artık nefsin ve onun sıfatları üzerine zincir vurmak kolay hale gelir. Çünkü akıl tam olmazsa nefsin heva ve hevesi karşısında kopuverir. Mürşid-i kâmillerin sözleri yumuşak, sert, soğuk veya sıcak ne şekilde olursa olsun onlardan kendini mahrum etmemeli ve onlara karşı siper edinilmemelidir. Onların sözleriyle nice hakikatler ortaya çıkar. Can bahçeleri dirilir ve gönül denizi cevherlerle dolar. Onunla olduğun, onun gemisinde bulunduğun müddetçe hiçbir şey yapmayıp uyusan bile yol alarak Hakk’a vuslata nail olursun. O kişiyi ayıplı bir deri parçasından, en nâdide ayağa giyilecek ayakkabıya çevirir.[25]

“Senin cüz’i aklın, onun külli aklı yüzünden külli olur. Çünkü Akl-ı kül, nefse zincir gibidir.[26]

Velîlerin sözlerinden, yumuşak olsun, sert olsun vücudunu örtme çünkü o sözler, dininin zâhirîdir.

Sıcak da söylese, soğuk da söylese hoş gör ki sıcaktan, soğuktan (hayatın hâdiselerinden) ve cehennem azabından kurtulasın.”[27]

Fakir Arabın, yanında koskoca Dicle bulunan padişaha küp içinde yağmur suyu sunmasında olduğu gibi. Kişi kendi halini ve haddimizi bilmelidir. Küçük bir testi olduğunu görmeli bu haliyle Dicle gibi olan mürşid-i kâmile vararak onun yanında gururlanmaya kalkışmamalıdır. O fakir Arap, bu testiyi götürürken Dicle’den haberi yoktu. Olsaydı onu götürmez paramparça eder ve hiçliğini anlardı. Bunu geri dönerken, padişahın yanında Dicle varken onu kabul etmesiyle anlamış ve ona olan hayranlığı daha da artmıştır. Burada mürşid-i kâmilin kişiyi bütün eksiklikleriyle huzura kabul ettiği ve bir anlamda ona bir şans verdiğini görürüz. Bu onun marifet ve ilâhi hikmetleri göstermesidir. Bunun karşılığında biz testimizi kırarsak kazanmış oluruz. Kırmaz hâlâ mağrur olmaya devam edersek nefsin sıfatlarıyla beraberiz demektir.[28]

“Bizim gibi Dicle’den haberi olsaydı o testiyi alıp konaktan konağa kona göçe götürmezdi.

Hattâ Dicle’yi bilseydi o testiyi kırar, bu işten tamamı ile vazgeçerdi.[29]

Bedevi, gemiye binip Dicle’yi görünce utancından iki büklüm olmaya, yere kapanmaya başladı.

“Bu ihsan sahibi cömert padişahın lûtfune şaştım. Daha ziyade şaşılacak şeyde şu ki, o suyu aldı.

O cömertlik denizi öyle hor ve kalp armağanı nasıl oldu da kabul etti?” diyordu.”[30]

Bir mürşid-i kâmilin gerekliliği ve özelliklerini Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’ye tavsiyesinde dile getirir. Ona, aslanlığına güvenmemesini ve ne kadar güçlü kuvvetli olsa dahi sırât-ı müstakim üzere olup nefsin ve şeytanın hiçbir suretle aldatamayacağı bir mürşid-i kâmilin gölgesine girmesini tavsiye eder.[31]

Peygamber Efendimiz, o mürşid-i kâmili anlatırken onun mânevî derecesinin büyüklüğünü, bulunduğu makam ve mevkisinin mertebesini Kaf Dağı ve Simurg kuşuna teşbih ediyor. Onu, kıyamete kadar anlatıp övse sözünün tükenmeyeceğini bildirir. Yapılan ibadetlerin makbul olması ve nefisle savaşta başarının, böylelikle diğer sâlikleri de geçebilmenin şartının bir mürşid-i kâmile sarılmaktan geçtiği ortaya konuyor. Böyle bir mürşid-i kâmilin gölgesine girince orada göreceğin muameleler hakkında ileri geri konuşup muhalefet etmemek gerekir. Bunlara tahammül edilemez ve her şeye itiraz edilirse kişinin kalbi nuru ilâhi ile canlanmaz. Hz. Mevlânâ’nın, bir mürşid-i kâmile bağlanmanın gerekliliği ve bu mürşid-i kâmilin özelliklerini, Peygamber Efendimizin ağzından Hz. Ali gibi bir sahâbeye anlatmasını yeni bir başlık içinde ele alarak nakletmesi, meselenin ne kadar önemli olduğunun ortaya konması açısından dikkate şâyandır.[32]

Mürşid-i kâmilin yanına mânen ne kadar kötü vaziyette gidilirse gidilsin ona teslim olunduktan sonra en güzel suretlere bürünülür. Âdi bir taş yerine kıymetli bir cevher olmak isteniyorsa gönül ehlinin diyarına gidilmelidir. Karanlığı aydınlatan güneşlerin meclisine, mânevî gıdaları ikram edenlerin sofrasına oturulmalıdır. Bu mecliste hakikatlere vakıf olunup Hakk’a ulaşılır. Kişi kendisini satın almak isteyen mürşide her şeyiyle kendini satmalıdır.[33]

“Katı taş ve mermer bile olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun.

Temizlerin muhabbetini ta… canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül verme.[34]

Nefsine bu kadar uyma; seni satın alanlardan gafil olma.”[35]

Mürşid-i kâmil aslan, kurt ve tilkinin ava çıkma hadisesinde olduğu gibi sâliklerinin her türlü ahvalini bildiği gibi içinden geçirdiklerine de vâkıftır. Böyle olunca mürid sırları bilenin huzurunda kalbine ve düşüncelerine sahip olmak zorundadır. Bu hikâyede mürşid-i kâmile teslim olmanın kişiye neler kazandırdığını gördüğümüz gibi mürşidinde yokluğa eremeyip benlik ve enâniyeti üzerinden atamayan sâliklerin sonunun helak olduğuna da şahit oluruz. Ama mürşidine tam teslim olup onun huzurunda hiçliğini ortaya koyarsan bütün nimetler sana açılır.[36]

“Sırların aslanı ve beyi olan, kalpten geçenleri bilir.

Kendine gel, ey düşüncelere dalmayı huy edinen gönül! Onun huzurunda kötü düşüncelerden sakın![37]

Mürşid-i kâmil dikeni aşılayıp gül yapabilen ve ateşi söndürüp nura çevirendir. Nefis ise ateşini söndürmesin diye mürşid-i kâmilden kaçar. O nur senin ateşini söndürmek için sana geldikçe nefsin bundan hoşlanmaz. Nefsin ateşini söndürmek istiyorsak o nura yapışmak şarttır. O vakit ateş bahçesi gül bahçesine döner de orada güzellikler ortaya çıkmaya başlar.[38]

“Ya baltayı al, ercesine vur, Ali gibi bu Hayber kapısını kopar.

Yahut bu dikeni gül fidanına ulaştır, sevgilinin nurunu nâra kavuştur.[39]

O Söndükten sonra ne dikersen biter… Lâleler, ak güller, marsamalar çıkar.”[40]

Mürşid-i kâmil senin elinden tutup terbiye ederek sağ salim menzile ulaştıracak tek kişidir. Ondan başkasının sözüne itibar edilmemelidir. O, kişiyi kısa zaman da birçok mertebelere ulaştırır. O, diken misali nefsinin sıfatlarını yakarak kişiyi kurtaracak olandır.[41]

“Kulağını tıka da o ihsan ve lûtuf sahibi velinin afsunundan başka bir afsun okuma.

Onun afsunu helvadan da tatlıdır. Hattâ o öyle bir erdir ki ayağının bastığı toprak, yüzlerce helvaya değer.[42]

Heva ve hevesi terk etme ateşini vur şu dikene… iyi işli dosta uzat elini, sarıl ona!”[43]

Nefsin hilesinden emin olup tuzağına düşmemek için mürşid-i kâmille beraber olmak ve ondan ayrılmamak lazımdır. Çünkü yalnız başına iken nefsin seni helak etmesi kolaydır.[44]

“Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi velîler huzurunda otursun.

Velîlerin huzurundan kesilirsen helâk oldun gitti. Çünkü sen küllü olmayan bir cüzüsün.

Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor, o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider.

Topluluktan bir an bile ayrılmak bil ki Şeytan’ın hilesinden ibarettir.”[45]
----------------------

Sual : gerçek mürşidi nasıl bulacağız.yani nasıl anlayacağız bu konu hakkında açık bilgi almak istiyorum beni aydınlatırsanız sevinirim ?

Cevap : Kitap ve sünneti rehber edinenler gerçek mürşidlerdir.

------------------------------

GERÇEK MÜRŞİD HAZRET-İ ALLAH'TIR

-----------------------
Sahte Mürşid Nasıl Anlaşılır?

Tarih boyunca sahte şeyhler, mürşidler hep olmuşlardır. Günümüzde de bunlardan bol miktarda vardır. Peki, sahte şeyhler ve mürşidler nasıl anlaşılır? Alınlarında yazar mı? Yazar da, okumasını bileni bulmak lazım.
Mürşid nedir? Yol göstericidir. Peki, neyin yolunu gösterir? Allah’a ulaşmanın yolunu gösterir. Peki, yolda salikten ne ister? Teslim olmasını. Malıyla, canıyla teslim olmasını ister. Yunus gibi, Aziz Mahmud Hüdai Hz. gibi. Sıkıntı burada başlar. Eğer mürşid, rehber iyi değilse sonu felaket veya Manisa, Bakırköy olur.
Her mürşide gönül verme,
Yolunu sarpa uğratır.
Mürşidi Kamil olanın,
Gayet yolu asan imiş (N.Mısri)
Kamil’i nasıl bulacağız? Herkes ben Kamil’im diyor. Bunları nasıl ayıracağız? Esas sıkıntı burada başlıyor. Çok zor! Herkes aklını pazara çıkarmış, herkes kendi aklını beğenmiş.
Evvela alt yapı lazımdır. Alt yapı olmazsa sonuç faciadır. Kim ne derse desin elimizde ölçü olmalıdır. Nedir o ölçü? Edille-i Şeriyye’dir. Kitap, Sünnet, Kıyas, İcma-i Ümmet. Kim bunlara aykırı ise hiç üzerinde durma, yürü geç derim. Adam kendini mürşid hatta kutup ilan ediyor. Filanca yer benden sorulur diyor. Namaz yok. Elinde sigara, içki ama maalesef yüzlerce kişiyi kandırmış. Daha doğrusu kandırılmak isteyeni kandırmış. Allah Kur’an da açık ve net olarak içki, kumar, fal okları bunların şeytanın birer pislikleridir diyor. Adam filanca evliya da sigara, içki içti diyor. Hiçbir evliya Kur’an a aykırı hareket edemez. İçki tüm kötülüklerin anasıdır diyor Resulullah. Adam, filan evliya içki içti diyor. Bırakın içkiyi, sigaranın zararlarını tıp sayıyor.
Siz hiç ilme aykırı bir ayet gördünüz mü? Göremezsiniz çünkü Kur’an a, ilmi karşı olamaz. Örnek verelim, Havva Adem’den yaratıldı. İlk insan Adem. Adem’den Havva var oldu. Bu durum ilme aykırı gibi görülebilir. Kur’an ilme aykırı olamaz. Gazetelerde okuyoruz, Çin’de adamın biri, çocuk doğurdu çünkü Adem’de hem dişilik hem erkeklik vardır. Sigaraya tıp zararlı demiş yani haram. Haram demek tehlike demektir. Şimdi sen filan evliya, veli sigara içiyor diyorsun. Evet evliya, veli sigara içer ama o eksikliktir. Kamil olamamıştır. Birçok kalp gözü açık olan velinin keşfi ile sabittir. Evliyaların ruhları geldikleri zaman sigara içenleri ikaz etmişlerdir. Bana öyle bir ikaz gelmedi diyen sen CİNNİN velisisin çünkü cinler sigarayı sever. (Bakınız Ahmet Hulusi Sigara Konusu)
İnsan sağlığına zararlı mı? Evet. Besin mi? Hayır. İsraf. Kanser yapıyor mu? Evet. Ağzın kokuyor mu? Evet. Sende vicdan var mı? Var. Vicdanın ne diyor? Allah kurtarsın. Evet, nefis o halde eksikliktir. Haramsa yakıyor, helalse içiyor. O zaman afiyet olsun! Ben sigara içen mürşide tabi olmam.
Tasavvufta bir kaide vardır. Elden ele dilden dile. Ne bir eksik ne bir fazla. Günümüze kadar eklemeler, kısaltmalar olmuştur, sonuç tarikatlar bozulmuştur. Bazıları da kitaplardan alarak devam ettirmişlerdir. O zaman da zamana uymayıp çağ dışı kalmışlardır. Tarikatlar böyle bozulmuştur. Bir yiğit çıkar, dini aslından alır. İşte bunlara Pir denir. Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Şeyh Şabani Veli, Muhammed Nurul Arabi gibi. Din kaynağından alınır hurafeler temizlenir. Bunu Hakkel yakin mertebesinden olanlar daha iyi anlar. Canlı Resul, canlı hadis. İlmi ledun budur. Talebe mürşidinin yanında usta çırak ilişkisi ile mesleği öğrenir, kalfa olur, asistan olur. En son doktor yani mürşid olur. Efendisi gibi olur. Efendisinin kopyası olur. Aziz Mahmud Hüdai Hz.lerin efendisinin dediği gibi olur. Padişahlar atının yularını çeksin demiş ve öyle olmuş.
Seyr i Süluk vardır yani tıp fakültesine gideceksin, okul bitireceksin sonra staj yapacaksın, asistan olacaksın. Efendin yetki verecek, doktor yani mürşid olacaksın. Bakın sigara içenler, içki içenler, namazı red edenlerin bir çoğu okulu yarıda bırakmıştır. Okulun dışında öğrencilere okulu kötülerler. Öğretmenleri kötülerler. Serseridirler. Efendilik nedir bilmezler, çalışmazlar. Ondan bundan geçinirler. Bıçak, uyuşturucu, küfür. Kabadayıdırlar. Düzgün öğrencileri yoldan çıkarmaya uğraşırlar. Bazen öğretmen, bazen öğrencilere saldırırlar. Okulda aldığı yarım bilgilerle, milletin imanını bozarlar. Arif hayrı şerri seçmez derler. Her şeyi yerinde görür derler. İçen de içiren de O derler. Bazen içerler. Nasıl geçinecekler? Millete, fakirlere, öksüz ve yetimlere yardım ediyoruz derler, para toplarlar. Öksüz ve yetim olan kendileridir aslında. Peki bu millet bunlara nasıl inanır? Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir. Bunların bir çoğu CİNNİ dir. Cinlerden yardım alırlar. Nurcu Latif Erdoğan’ın dediği gibi, F.Gülen bizim ne yaptığımızı bilirdi, biz kendisini evliya zannederdik meğer adam bizi dinletiyormuş diyor. Cinniler geçmişi bilir. Bazıları da bunları evliya zanneder.
“Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yasin 21) ayeti bizim ışığımızdır.
Tanınmış evliyaların kitapları bizlere işarettir. Muhiddin Arabi içki mi içti? Gazali namaz mı kılmadı? Riyadan kaçtılar. Kur’an ın gerçek anlamını bildiler, yorumladılar. Halk yanlış anladı, Niyazi Mısri gibi sürgüne gitti. Hiçbir yorum Kur’an ın zahiri anlamına aykırı olamaz. Büyük zatlar böyle diyor.
Seyr i Süluk yapan halini yaşarsa, Hazret’ül Cem makamında salavat getirir. Halkı Hakk’a davet eder. İçi Hakk dışı halk iledir. Mürşid belgesini Resulullah’ın elinden alır, halini yaşarsa tabi. Belgemi Resulullah’tan aldım diyor elinde ise içki, sigara. Tam bir ZINDIKTIR bunlar.
Kur’an a uyacaksın, sünnete uyacaksın, tanınmış evliyalara uyacaksın. Seyr i süluk yapacaksın. Arif olacaksan, arifleri tanıyacaksın. Tanımak çok zor.
Bursa’da bir imam var. İstanbul’dan bir mürşid’den ders aldı. Tanıştık, konuştuk. Mürşidi namaz kılmıyor. Kendisi imam, sordum; Hz.Ali nerede vefat etti? Cami de dedi. Ebu Zerr, geceleri günlerce kiminle namaz kıldı? Resulullah ile. Hazreti İsa’da namaz var mıydı? Evet vardı. Mardin’de Süryaniler secdesiz namaz kılıp, Tevrat’tan bölüm okuyorlar mı? Evet, okuyorlar. Karaim Türkleri secdesiz namaz kılıyorlar mı? Evet, kılıyorlar. Senin rehberinin de namazı yok öyle mi? Evet, yok. Adam imam. Bu adamdan olsa olsa namaz kıldırma memuru olur. İmam a dedim ki, benim mürşidim abdestsiz ayağımı yere basmayı yasakladı. Gerekirse teyemmüm et dedi. Namazı kıl, gerekli durumlarda kaza et, terk etme dedi. Resulullah lüzumlu hallerde üç vakti cem etti. Ulu emre uy dedi. Devletin kanunlarına uy, vatansever ol dedi. Kamil’in karşısına gidince sus dedi. Yaptıklarını, hastalıkları saydı ilaç yazdı. Ben iyi doktorum diyor, hastalarını iyi ediyorsan iyisin. İyi edemiyorsan iyi doktor değilsin. Evliyaları, Peygamber’i sana yoldaş etti ise o iyi doktordur. Doktorun verdiği ilaçları kullandın ise, yetmiş bin gaflet perden açıldı ise, mürşidinin sağında Resulullah solunda Hz.Ali’yi gördün ise işte doktoru buldun! Yolun açık olsun…

----------------------

Sahte veya yetersiz mürşidler

Hakiki ve kâmil bir mürşid, iman kurtarma noktasında adeta bir can simidi gibidir. Ancak “taklidinden sakınmak” şarttır.

Aksi halde imanı kurtarmak bir yana, tehlikeye bile girebilir.


Her meslek ve meşrepte olduğu kadar, bu meslekte de akidesi, niyeti bozuk, menfaatçi, sahte veya eğitimi yetersiz, kemale ermemiş olanlar mevcuttur.

Fakat sahte olanları kolay ve çabuk fark edilirler.

Yeter ki biraz basiret ve feraset olsun.



Sahte mürşidleri ele veren ipuçları genellikle şunlardır :



* Allah'ın emirlerine ve Hz. Rasulullah'ın sünnetine doğru dürüst uymamak. Dinî, şer'î konularda zaaflar göstermek.


* Kur'an ve hadis-i şeriflere ulemanın verdiği manaların dışında yanlış manalar vermek, olmayacak biçimde yorumlamak.


* Kadınlarla karışık bir vaziyette oturup sohbet etmek, onlara el öptürmek veya mahremsiz teke tek görüşmek.


* Sohbet ve toplantılarında rüyaya geniş yer vermek.


* Haksız yere milletin malını yemek, girdiği menfaat ilişkilerinde muhatabına zarar vermek veya aldatmak.


* Sun'î zorlamalarla bir kısım keramet gösterilerinde bulunmak. (Bu tipler bazen istidraç yoluyla insanın kalbinden geçenleri de söyleyebilirler.)


* Kendisinden başka önüne gelen herkese, hatta dindarlık ve salâhiyetiyle tanınan şahıslara bile, kâfir, münafık damgasını vurmak.


* Şeytanın vehim ve vesvesesiyle bir takım hezeyanlarda bulunmak, kendisine vahiy geldiğini vs... söylemek.


* İnsanın gönlüne huzur verecek, Allah'ı hatırlatacak nuranî bir simadan mahrum bulunmak.


Yolu bitirmemiş nakıs mürşide teslim olmak da İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nin ifadesiyle öldürücü bir zehirdir.

Bir hasta, mütehassıs olmayan, diploması bulunmayan bir hekimin ilacını içerse iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar. İyileşme kabiliyeti de bozulur.

O ilaç önce ağrıları durdurabilir. Sinirleri bozduğu, zarar verdiği için ağrı duyulmaz. Fakat bu hal iyilik değil, kötülüktür.

Bu hasta hakiki bir hekime giderse, hekim önce o ilacın zararlarını gidermeğe uğraşır. Ondan sonra hastalığı tedaviye başlar..

Süleyman Hilmi Tunahan (K.S)


Her şeyin hakikisi ve sahtesi bulunduğu gibi mürşidi kamilinde hakikisi ve sahtesi mevcuttur.

Sahtesinin şerrinden kotrunmak ve hakikisine kavuşmak için Cenâb-ı Hakka çok iltica etmek lazımdır. Çünkü her devirde sahteleri, hakikilerinden çok fazla olmuştur.

Sahtesinde bulunan en açık vasıflar şunlardır :

1- Sahte mürşid, en başta dinin emirlerine ve Resülüllah Efendimizin sünnetine uymaz.


2- Her devirde görülen en açık misali kadın erkek münasebetlerindedir.Kadın cemaatle bir arada bulunur. Kadınlara elini öptürür.

3- Sahte mürşidin, sohbetlerinde ve toplantılarında rüyaya çok geniş yer verilir.

4- Hadis-i şeriflere ve ayeti kerimelere ulemanın verdiği manaların dışında manalar verilir. Sünnetler yanlış yorumlanır.


5- Dinin yayılması için değil, kendi tarikatının yayılması için çalışılır.

6- İnsanların hidayete ermeleri için çalışmaktan ziyadeistikameti düzgün insanlarla uğraşır ve onlarla meşgul olur.


7- Mekruhlara ehemmiyet vermez.


8- Nafile ibadetleri insanların gözü önünde yapar.

9- Zamanlı zamansız, yerli yersiz insanların gözü önünde ağlar.


10- Çoğu Vahdet-i vücud'a inanır.


11- Namazını hep Mekkede kılıyor diye ve buna benzer nice şeyleri şakşakçılarına yaydırır.İlk zamanlar buna tabi olanlar büyük bir zevk duyar, huzur alır, ibadete bağlılığı artar. Şeytan o kimseyi sahte mürşide bağlamak için ondan vesveseyi kaldırır, o kimsenin kolayca ve zevkle ibadet etmesini sağlar. Fakat daha sonra onu daha büyük ve delalete sokar.


13- Erkek ve kadın mürüdlerine bol keseden halifelikler vererek onları dünya menfaatiyle kendilerine bağlar

Süleyman Hilmi Tunahan (K.S)



Ahmed Yesevî hazretleri sohbetlerinde talebelerine buyururdu ki :


"Ahkâm-ı İslâmiyyeyi, İslâmî hükümleri tam bilmiyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyâlık yolunda bulunmağa kalkarsa, bunun îmânını şeytan çalar..

Emir ve yasaklara uymakta gevşek olanlar, sonra da evliyâlık yolunda bulunduğunu, ilerlediğini, hattâ kendisinde bâzı hâllerin meydana çıktığını zanneden kimseler bu noktada çok yanılırlar..

Bu hallerinin rahmânî olduğunu zannederler. Halbuki bunlar, abdestte, namazda, alış-verişte bir takım noksanlarının bulunduğunu ve yiyip içtiklerinin haram olduğunu bilmezler..

Kendisinde var zannettiği o hâller, şeytanın oyunudur. Şeytan onu idâresine almış, istediği gibi hareket ettirmekte, o ise velî olduğunu zannetmektedir. Bunlar ne kadar zavallı ve bedbahttırlar."





İslam âlimleri, bugün garip oldu, azaldı. Şimdiki tarikatçıların yoluna bid'atler karıştığı ve bu yolu bozdukları için, Resulullahın sünnetine sarılmış olan büyük âlimleri, bu millet tanımaz oldu. Bu bilgisiz kimseler, milletin kalbini, bu bid'atleri ile kazanmaya çalıştılar. Böyle yapmakla dini yayacaklarını, hatta İslamiyet’i olgunlaştıracaklarını sandılar. Hâşâ öyle değildir. Bunlar, dini yıkmaya çalışıyorlar. ALLAHü teâlâ bunları doğru yola büyüklerinden olan

imam-ı Rabbani hazretleri,dört yüz sene önce buyurdu ki :

Şimdi büyük âlimlerden bu ülkede pek az kalmıştır. İslamiyet’i sevenlerin, bu âlimlerin kitaplarının bildirdiği yolda gitmeleri gerekir.

mektubatı Rabbani 2. cilt 62. mektuba bakınız !


Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hz.. : şeyhlerin âlim olmaları ve meseleleri herkesin anlayabileceği şekilde çözmeleri lâzım geldiğini belirtmiş, ve :

son zamanlarda tekkelerin, câhillerin ellerine düştüğünü, dinden, îmândan haberi olmayanlara da şeyh denildiğini ifâde etmiştir. Ayrıca, bu gibi şeyhlerin sözlerini, işlerini din sanmanın, bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmanın çok yanlış olduğunu, böyle bir durumun dîni bilmemek, anlamamak olduğunu söylemiştir.


Türkiyede İstihbaratın tespitine göre 600 tane şeyh varmış. İçlerinden kaç tanesi şeyh bir elin parmağını geçmez denekcek kadar...

Ali Haydar Efendiye bir şeyhi getirmişler. Ne iş yaparsın demiş, o da "şeyhlik yaparım" demiş. Ali Haydar Efendi bu cevabı alınca hemen gerçeği anlamış AKAİD'den bir soru sormuş :


"Şeyh efendi,Allah dişimidir yoksa erkekmidir?"

O şeyhlik yapan adam da demişki : "HEM ERKEKTİR,HEM DE DİŞİ" ...(tövbe haşa )


Alıntı




Efendim,
Önce 1. ve 2. mesajdaki yazilar süleyman efendi hz. kendi yazdığı kendine ait sözlermi?? kitab ve sayfasini lütfen??

Avrupada Süleymanci olarak bilinen cemaatinizin hal ve tavirlari üstadiniz tarafindan mi? yoksa kimin tarafindan telkin edilmistir?
Bu yukarda verdiginiz örnekler sebebiylemidir ki,Avrupada Süleymanci olarak bilinen cemaatiniz ve camatinizin önde gelenleri, hocalari vs.
-sünneti seniyeyi tam manasiyle terk etmislerdir.
Yani 1- Sakali ve biyigi keserler hemde sinek kaydi
2- Takim elbiseli kravatli giyinirler, yanliz disarda degil bilhassa cuma günleri vaazde ve hutbede o sekilde Sünnete uyan hic bir taraflari olmadan namaz kildirirlar.
3- basi acik olurlar
4- devamli olamamak kaydiyla, Namazi bilhassa cuma da vaaz, hutbe ve namazi imametlik vasiflari olmayan, yani bekar, sünneti seniye tasimayan, okumada eksik olanlara kildirirlar.
5- Yaz aylarinda yatsi namazi kilmazlar, bahanesi vakit girmemesidir ki Almanyanin bir çok sehrinde girdiği; halde yatsi kilmazlar.. Vakit girmesse dahi bu hususta kesin hadis serif ve fikhi hükümler vardır.
6- Kur'an ögrenen cocuklarin ailelerinden aidat taleb ederler.
7- Cocuklari dayak atarak islamdan soguturlar. (1994 -1995 Berlin Moabit cami hocasi Abdul hafiz)
8- Kiz kur'an talebelerine kendi evlerinde temizlik ve bulasik hizmeti yaptirirlar. (Yukardaki ayni yer.) Islamdan uzaklastirirlar.
9- bu cematin Almanyada en taninmis hocasi Ali Kemal Hoca (simdi Köln de cematinizde vazifeli ) Berlin Wedding semtinde lindoverstr. deki caminizde cuma hutbesinde Alenen niyet ve maksatlarinin SERIAT OLMADIGININ BEYAN etmistir.
Kendisiyle bilhassa namaz sonrasi nedenini sormus mansini sormus hic bir cevap verememistir. nedeni nedir.?

Daha resmi kaynaklar da yaptıkları yolsuzluk va yanlisliklar da mevcuttur. biraz da internette arasaniz onlarida bulursunuz, digerlerini buldugunuz gibi???
Daha fazla isterseniz biraz internete bakiniz arastiriniz biraz da onlari ailip cavaplayiniz??
Sizin durusunuz handi taraftadir??? Bunlara ne dersiniz. isim, yer ve mekan da verdim.
Cevap bekliyorum. Yuvarlak olamasin kacak hic olmassin!!
Kisi önce aynada kendisine bakmasini ögrenmelidir. nedenimi sonra yazarim.



her şeyin hakikisi ve sahtesi bulunduğu gibi mürşidi kamilinde hakikisi ve sahteleri mevcuttur.

Hakiki Mürşidi kamiller bizden evvelki asırlarda yaşamış ve hakikiliklerinde ittifak edilmiş; Abdulahalık Gucdüvani, Şah Nakşibend, İmamı Rabbani ve Abdullah Dehlevi (k.s.) gibi zatlardır.Bunların hayatları incelendiği zaman hakikilik vasıfları kolayca anlaşılır.

Sahtesini hakikisinden ayırma işine gelince; bu oldukça zordur.Bunları ayırmak herkesin karı değildir.Sahtesinin şerrinden korunmak ve hakikisine kavuşmak için Cenab-ı Hakka çok iltica etmek lazımdır.Çünkü her devirde sahteleri hakikilerinden kat kat fazla olmuştur.

Sahtesinde bulunan en açık vasıf şunlardır.

Sahte mürşid en başta şeriatın emirlerini ve sünneti Rasülüllaha uymaz.Her devirde görülen en açık misali kadın erkek münasebetlerindedir.Kadın cemaatle bir arada bulunur.Kadınlara elini öptürür.KENDİSİNE TABİ OLANLAR GÖRÜNÜŞTE ÇOĞALIYOR GİBİ GÖZÜKÜR, FAKAT HaKiKaTtE çOğALmAz.Seneler geçtikçe sahteliği ortaya çıkar; neticede de sönüp gider.Sahte mürşidin, sohbetlerinde toplantılarında rüyaya çok geniş yer verilir.Hadisi şerifelere ve ayeti kerimelere ulemanın verdiği mamanın dışında manalar verilir.Sünnetler yanlış yorumlanır.

Dinin yayılması için değil, kendi tarikatinin yayılması için çalışır.İnsanların hidayete ermeleri için hidayetten ziyade istikameti düzgün insanlarla uğraşır ve onlarla meşgul olur.Mekruhlara ehemmiyet vermez.Nafile ibadetleri insanların gözü önünde yapar.ZAMANLI ZAMANSIZ, YERLİ YERSİZ İNSANLARIN GÖZÜ ÖNÜNDE AĞLAR.Halbuki tasavvuf, insanların gözü önündenafile ibadet yapmayı kat’i olarak yasaklamıştır.

Abdülkadir Dedeoğlu (Osmanlı yayınevi)

------------------------------
MÜRŞİDLE TÖVBEYE MECBUR MUYUZ?

"Bir mümin, diğer mümin kardeşine : “Gel, bir Allah dostunun elinde tevbe et, istikamet bul.” diye tavsiyede bulunduğunda bazıları bu daveti hoş görmekte. Bazıları ise : “Ben tek başıma tevbe edemez miyim? Tevbe için başkasına ne hacet? Tevbe için tekkeye-Mekke’ye gitmenin ne gereği var? Ayrıca mürşidle tevbe dinde var mı? Allah ile kul arasına kimse giremez.” diye itiraz ve tenkitte bulunmaktalar. İlk bakışta çok makul gözüken bu itiraz ve tenkit gerçekte ne kadar haklı?...

Bir mürşidle tevbeye davet eden kimsenin davet ettiği mürşid kâmil ve kendisi de samimi ise, bu davetiyle sevap kazanır. Davetine uyan ve tevbe edip istikamet bulan kimsenin işlediği hayırlardan bir hisse de kendisi alır. İtiraz ve tenkid edenin ise ona bir zararı olmaz.
Böyle bir daveti kabul etmeyenlerin bir kısmı mazur, bir kısmı sorumlu olurlar. Mazur olan kimse, tevbe etmeye karşı çıkmaz, tevbenin farz olduğunu bilir. Allah dostlarını sever, sevilmesi gerektiğini söyler ve onlarla beraber olmayı ister. Fakat bu zamanda gerçek mürşid kalmadı diye daveti ihtiyatla karşılar. Bu kimsenin imandan değil, ihsandan zararı vardır. Yani kâmil mürşidle elde edeceği büyük menfaatları farkedemediği için birçok hayırdan mahrum kalır. Ancak güzel niyeti ve edebinin kendisini bir gün o cevherle buluşturması umulur. Sorumlu olan kimse ise ya cahil, ya da bilen birisidir. Cahil kimse, dinde olan bir şeye yok demekle veya hayrı şer, şerri hayır görmekle mesul olur. Bilenin ise benlik ve kibri kalbini öldürür. Bu kimse yalnızca kendi bildiğini hak görür, başkasına hak vermez. Önüne konan ayeti kendince yorumlar, hadisi inkara gider, alimlerin sözlerini küçümser, hep ben bilirim der ve hayra yönelen kimsenin yolunu keser. Bundan dolayı mesuldür. İstiğfar ve tevbe aynı şey değil Önce şunu belirtelim ki, hepimiz Yüce Allah’a istiğfar ve tevbe etmekle mükellefiz. İkisi de farzdır. İstiğfar, Allahu Tealâ’dan affını istemek, bağışlanmayı istirham etmektir. Bu dil ile yapılır, sonuç Allah’a bırakılır. Tevbe ise değişmektir. Tevbe, ölü kalbi diriltmektir. Tevbe, bozuk hali ve kötü arkadaşı terketmektir. Tevbe, kötülüklere iyilik diye sarılmış nefsi ıslah etmektir. Tevbe, özü, sözü ve her yönüyle Allah’a dönmektir. Tevbe, nefis, şeytan ve kötü şartlarla mücadele etmektir. Tevbe, Yüce Allah’ın seveceği bir hale gelmektir. Bu ise hem dilin, hem kalbin, hem de bedenin işidir. İstiğfar tek başına yapılabilir, fakat tek başına tevbe yapmak ve o tevbeyi korumak dünyanın en zor işidir. Bunun için Yüce Rabbimiz : “Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31) uyarısında bulunmuştur. Ayrıca Allahu Tealâ takvaya ulaşmak ve güzel edebi korumak için yardımlaşmamızı (Maide/2), kendi yolunda toplu halde, birlik ve dirlik içinde olmamızı istiyor. (Âl-i İmran/102-103) Takvaya ulaşmak ve istikameti korumak için sadık kulları ile beraber olmamızın gerektiğini belirtiyor. (Tevbe/119) Tevbe, ancak cemaatle kolay Mürşid deyince cemaat akla gelir. Mürşid-i kâmilin imam olduğu cemaatin niyeti ve hedefi dinin ihyası ve Allah’ın rızasıdır. ‘Gel mürşid elinde tevbe et!’ demek, ‘gel şeytana karşı cemaat kalesine gir, nefsin hücumuna karşı müminleri siper et, onların dua ve sevgisi ile kendini koruma altına al, Allah yolunda kardeşlerinle kuvvetlen, dağınıklık ve yalnızlıktan kurtul!’ demektir. Müminlerin en temel işi, günahlardan temizlenmektir. Bu ortak bir vazifedir. Efendimiz (A.S.) bu vazifemizi şu temsille belirtiyor : “Müminler, iki el gibi devamlı birbirlerini temizlerler.” (Zebidî, İthafu’s-Sâde) Ayrıca, hadis-i şeriflerde Allah yolunda birlik ve dirlğin insanı nasıl dirilttiği, yalnız kalanın ise nasıl felakete gittiği şöyle anlatılmıştır : “Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Ayrılıp tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir (onu kolayca etkileyip, kalbine vesvese verir). İki kişiden ise çok uzak durur. Kim iman selâmeti ile ölüp cennetin tam ortasında olmak istiyorsa, cemaate yapışsın. Kimi iyilikler sevindiriyor, kötülükler üzüyorsa, o gerçek bir mümindir.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim) “Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi dalâlet (sapık fikir ve fitne) üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.” (Tirmizî, Tabaranî) “Hiç şüphesiz şeytan, cemaatten ayrılan kimseyle beraberdir. Onun içine yerleşip, istediği yola çeker.” (Beyhakî,Tabaranî) “Şüphesiz müminlerin birbirlerine yaptıkları dualar onları destekler.” (Ahmed, Darimî) Günah çıkarma hezeyanı ve mürşidle tevbe Allahu Tealâ’dan başka kimseye el açılıp ‘günahımı affet’ denmez. Peygamberler dahil, kimsenin böyle bir yetkisi ve görevi yoktur. Eğer bir kimsenin şahsına karşı bir kusur işlemişsek kendisinden özür dileriz, bizi affetmesini istirham ederiz. Bu şahısla ilgili bir hak olduğu için böyle yapılır. Bunun ötesinde hiç kimsenin Allah’a karşı yapılan kusurları affetme, temizleme görevi ve yetkisi yoktur. Ancak, günahkâr bir insanın tevbesine yardımcı olmak vardır. Bu yardım, günaha düşeni uyarmak, gıyabında hayır dua etmek, onun için Allah’a istiğfar ve gözyaşı dökmek şeklinde olur. Cenab-ı Hak, günahla nefsine zulmeden kullarına en güzel tevbe şeklini şöyle tarif etmiştir : “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa/64) Demek ki ümmet için en hayırlı tevbe, Allah’ın Habibi Hz. Peygamber’in (A.S.) huzurunda yapılan, onun da şahitlik yaptığı, ayrıca dua ve istiğfarla desteklediği tevbedir. Büyük müfessir Fahruddin razı (Rh.A.) bu ayetin tefsirinde der ki : “Hz. Peygamber ile birlikte yapılan tevbenin bir faydası da, tevbe yapanın istiğfarındaki gaflet ve kusurlarının Hz. Peygamber’in istiğfarı ile giderilmesi ve ilâhî huzura sahih ve sağlam bir tevbe olarak ulaşmasıdır. Çünkü kendileri için istiğfar eden Peygamber’i Allahu Tealâ seçmiş, onu vahyi ile şereflendirmiş, kendisi ile kulları arasında bir elçi yapmıştır. Bundan dolayı, onun şefaat ve vesilesiyle huzuruna gelen bir şeyi geri çevirmemektedir.” (Tefsir-i Kebir) Bugün yeryüzünde Allahu Tealâ’nın şahidi ve halifesi sıfatını taşıyan, Rasulullah’ın (A.S.) vârisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kâmil mürşidler de, ümmetle yaptıkları tevbe ve istiğfarda Efendimiz’in ayette anlatılan sıfatını temsil etmektedir. Kâmil mürşidler, kulların Allah Tealâ’ya yönelişlerine şahid olmakta, tevbelerinin kabulü için ayrıca yüce huzurda yalvarmaktadırlar. Kâmil mürşidler naz makamında niyaz ettikleri için, onlarla birlikte yapılan tevbeler Allah katında daha sevimli ve daha temiz bir amel olarak kabul görmektedir. Bir Allah dostunu şahit tutarak yapılan tevbede, tevazu ve yakaran kalp vardır. Bu durumda insan, kibrini kırmış, nefsini zelil etmiş, acizliğini anlamış, hiçliğini görmüş, ihtiyacını bilmiş ve ilacına koşmuş olmaktadır. Böyle bir tevbeyi hafife almak münafıkların sıfatıdır ve o kimsenin şu ayette anlatılan kimselerden olmasından korkulur : “Onlara : ‘Gelin, Allah’ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin.’ denildiği zaman başlarını çevirip kaçarlar ve sen onların kibir içinde uzaklaştıklarını görürsün.” (Münafikun/5) Hz. Rasulullah’ın vârisi kâmil bir mürşidin nezaretinde Allah’a yapılan tevbeyi hıristiyanların papaz önünde günah çıkarma hezeyanına benzetenler, tevhid dinini, Kur’an’ın hedefini, Sünnet’te uygulanan bey’atların hikmetini ve tasavvufun edebini bilmiyorlar demektir. Tasavvuf büyükleri, elinden tutan kimse ile şu şekilde tevbe etmektedir : “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşaallah bir daha ben yapmayacağım.” “Müminlerin günahları için istiğfar et!” Takvaya ulaşmak ve marifetullahı tahsil etmek için kendisine bey’at ve intisab edenlere mürşid-i kâmilin istiğfar etmesi, Kur’an-ı Hakim’in emri ve edebi gereğidir. Cenab-ı Hak, Rasulullah (A.S.) Efendimize şöyle emir vermiştir : “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar bey’at için sana geldiklerinde bey’atlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Mümtehine/12) “Rasulüm! Hem kendi kusurun, hem de erkek ve kadın müminlerin günahları için istiğfar et!” (Muhammed/19) Hiç bir mümin, intisab ve tevbe için elini tuttuğu bir kâmil mürşide : ‘Ben şu şu günahları işledim; beni affet, günahlarımı temizle, beni cehennemden kurtar, cennete koy!’ demez, diyemez. Ancak : ‘Ben Rabbime dönmek, rızasına yönelmek istiyorum; seni bu yolda kendime delil ve imam seçiyorum. Sen de bu amelime Yüce Rabbim huzurunda şahit ol ve affım için O’na yalvar da kalbime nur, gönlüme sürur versin, günahımı affetsin. Beni taatında muvaffak etsin.’ der. Başkası için yanmak ve ağlamak peygamber ahlâkıdır. Allah dostlarının en güzel ahlâkı budur. Onlar kendileri için yaşamazlar. Onlar yüce Allah’ın yoluna canlarını kurban etmişlerdir. O’nu tanımak, sevmek ve zikretmek isteyenlere her şeylerini verirler. Bu, kalbi ihya olmuş ariflerin mesleğidir. Kendi perişan haline bir damla göz yaşı dökemeyen günümüz insanı, başkası için nasıl ağlasın ve niçin ağlanacağını ne bilsin? Bizim için ağlayacak bir göz bulmaya mecbur değil miyiz?

Dr. Dilaver Selvi"

-------------------------

HER EVLİYA MÜRŞİD Mİ DEMEKTİR?

KAMİL MÜRŞİDİN FARKI

Mürşid-i kâmilin diğer insanlardan farkı var mı? Bu fark nereden kaynaklanıyor? Bazı insanlar gerçekten “seçilmiş” olabilir mi? Allah dostu veya mürşid diye tarif edilen bir kimsenin söylendiği gibi olduğunu bilmek mümkün mü?

Manevi terbiye için bir mürşid arayanlara bu sorular sık sık sorulmakta.

Kur’an-ı Kerim’de, “o da bizim gibi bir insan” kıyaslamasına peygamberler de muhatap olmuştur. İnkârcıların “bizim gibi bir insana uymayız” bahanelerinin elbette bununla bir ilgisi yoktur. Kur’an bir anlamda peygamberlerin ilâhlaştırılmasının önüne geçerken, inkârcılar ise o mübarek insanların büyüklüklerinden habersiz oluşlarını bu tür yargılarıyla göstermişlerdir.

Önce şunu belirtelim ki, inkârcıların hepsi aynı seviyede olmadığı gibi, iman edenler de aynı seviyede değildir. Allahu Tealâ insanlar arasından bazılarını seçmiştir. Bunlardan birçoklarını peygamberlikle, bazı kullarını ilim, güzel anlayış, ince kavrayış ve isabetli hüküm verme nimetleri ile süslemiştir. Bazı kullarına mülk, bazı kullarına saltanat vermiştir. Bazı kullarını özel dostluğu için seçmiştir. Bütün bunlar hakikattır; tercih ve taksim Yüce Mevlâ'ya aittir.

Allahu Tealâ, peygamberlerine bile farklı dereceler verdiğini, bazısını diğerlerinden üstün kıldığını belirtiyor (İsra/55). İlâhi huzurda bütün insanlığın temsilcisi, peygamberlerin imamı, Makam-ı Mahmud'un sahibi Efendimiz A.S.’dır.

Bilindiği gibi, peygamber olmak için kulun hiçbir etkisi, tercihi ve tasarrufu yoktur. Ancak, velâyet ve irşad vazifesinde Allahu Tealâ'nın tercihi yanında, kulun gayret ve amelinin bir etkisi, değeri ve gereği vardır. Yani, Allahu Tealâ'ya dost olma yolu herkese açıktır. Belki herkes kâmil mürşid olamaz fakat Yüce Mevlâ'ya dostluktan bir nasibi olabilir.

ÜSTÜNLÜĞÜN GERÇEK ÖLÇÜSÜ

Velâyette ilk nokta imandır. Yüce Allah'a ve 0'nun gönderdiklerine iman eden herkes Allah'ın dostluğu için ilk adımı atmış olur. Bu adımda her mümin ortaktır. Yani her mümin velidir. Ancak bu, veliliğin ilk merhalesidir.

Ariflerin belirttiği gibi, iman dairesine girdikten sonra sonsuz velâyet dereceleri, farklı kulluk makamları, birbirinden güzel manevi haller, bitmez tükenmez ilâhi zevkler ve ilimler mevcuttur. Herkesin Allah katındaki derecesi, değeri ve fazileti değişiktir. Her mümin sahip olduğu ilim, amel, yakîn, teslimiyet, marifet, muhabbet, ibadet, hizmet, edeb ve takva ölçüsünde Allah katında sevilir, O’na yakınlık kazanır, ilâhi huzurda kabul görür. Maddi rızıklar gibi manevi rızıklar da farklıdır. Allahu Tealâ dilediği kullarına bol ikram ve ihsanlarda bulunur. Bir kuluna vermediğini, diğerine verir. Bu ilâhi tercihi şu ayetlerden anlıyoruz :

"Baksana, biz insanların bir kısmını diğerine nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret, derece ve üstünlük bakımından daha hayırlıdır." (İsra/20)

"Herkes için yapmış olduğu amellerden dolayı farklı dereceler vardır." (Ahkâf/19)

“Allah sanat iman edenleri yükseltir. Kendilerine ilim verilmiş olanları ise, dereceler ile yükseltir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (Mücadele/1 I )

Büyük veli Seyyid Abdulkadir Geylanî K.S. de, "velâyet halktan değil, Cenab-ı Hak’tan gelir. Veliliği kullar değil Yüce Allah verir" diyerek, bu işte seçimin Yüce Mevlâ'ya ait olduğunu belirtiyor.

Görülüyor ki müminler içinde ilim, marifet ve takva sahipleri, diğer müminlerden ileridedir. Alim deyince malumat sahibi değil, marifet sahibi akla gelir. Marifet, Yüce Mevlâ'yı gereğince tanımaktır. Marifetin sonucu edep ve ilâhi aşktır. "Kulları içinde Allah'tan ancak alim olanlar korkar." (Fatır/28 ) ayeti, alimde bulunması gereken en önemli sıfatın edep olduğunu ortaya koymaktadır. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer/9) ayetiyle diğer insanlardan farklı tutulan alimler, dünyaya değil, Yüce Mevlâ'ya gönül veren ilim ehlidir. Arifler, diğer müminlerle imanda ortaktırlar, fakat ilim, edep ve ilâhi aşkta apayrı bir hale ve dereceye sahiptirler. Gerçek alim, ariftir; işi Hakk’ı tarif etmektir. Kâmil mürşid yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Gönlünü Allah'a veren alime Rabbanî alim denir. Kâmil mürşid Rabbanî alimdir. O, Allahu Tealâ tarafından seçilmiş ve sevilmiş bir kuldur.

VELİ OLDUĞU BİLİNENLER

Kimin veli olduğunu Allahu Tealâ bilir. Çünkü veliliğin diplomasını Allah verir. Ancak bazı veliler irşadla görevli olduklarından, onlar bellidir. Veli olduklarını, kendileri de bilir, halk da görür.

Bazı müminler Yüce Allah'ı sever. Bunlara "muhib" denir. Bazı müminleri ise Yüce Allah sever, onlara da "mahbub" denir. Mahbub, Allah'ın sevgilisi demektir. Allah sevdiklerinin gönlünü kendisine çekmiş, onu özel olarak terbiye etmiş, nurları ile süslemiş, rahmetiyle desteklemiştir. Mahbub kulları bütün melekler tanır, sever ve desteklerler.

Allahu Tealâ, Kur'an'da müjdelediği gibi (Meryem/96), salih kullarının sevgisini gönüllere yerleştirir, onları insanlara sevdirir. Bu onların edep ve ilâhi aşkına karşılık verilmiş bir hediye ve açık bir keramettir.

Mahbub olan zatların bir kısmı, insanları irşadla görevlendirilir, kendisine hak yolunda imamlık görevi verilir. İcra ettikleri vazife, onların Allah'ın dostu olduğunu gün gibi ortaya koyar. Onlar dilleriyle değil, halleriyle kâmil veli olduklarını ispat ederler.

Arifler derler ki : Allah dostu kâmil mürşidlerin diğer insanlardan en önemli farkı, meclisine giren, yüzünü gören, sözünü işiten kimselere Yüce Allah'ı hatırlatmaları ve kalplerini O'na bağlamalarıdır. Kâmil mürşidlerin bir diğer farkı, heybet ve cazibe sahibi olmalarıdır. Kendilerini gören kimse ister istemez hallerinden etkilenir ve kalbi onların tarafına çekilir.

MÜRŞİDLERİN SIFATLARI

Kamil mürşidler, "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve bu hali korumak için sadık kullarımla beraber olun." (Tevbe/119) ayetiyle tarif edilen sadıklardır. Onlar hak yolda rehberlik yaparlar. Kalpleri Allah'a bağlarlar, zayıflamış imanı tazeler, sönmüş sevgiyi canlandırırlar. Bir ömür boyu dini yaşayarak ihya ederler. Onlara müceddid denir. Gerçek müceddid, herşeyini Yüce Allah'a kurban etmiştir. O'nun boyası ile boyanmıştır. Sözü ve işleri ile Yüce Allah'ın şahididir. Kur'an'da böyle kimselere "mukarrabun" makamı tahsis edilmiştir. Mukarrabun’un takvada en önde olduğu belirtilmiştir (Vakıa/11-12). Bu makamdaki kimsenin diğer insanlardan en önemli farkı, içi ve dışıyla Allah adamı olması ve gönlü yanık sadıklara ilâhi aşkı tattırmasıdır.

Kur'an'da ilâhi aşkı ve ahlâkı ayakta tutan bu Rabbanî alimlerin "ulü'l-emr" olduğu bildirilmiştir. Diğer müminlerden de onlara itaat edilmesi istenmiştir. (Nisa/59) Ulü'l-emr, işi üstlenen ve yürüten kimse demektir. Yürütülecek ve görülecek iş Allah'ın işidir. Bu da bütünüyle dindir. Şu halde ulü'l-emr, Allah'ın işini gören, emrini yerine getiren, hizmetini yürüten, dini ihya eden, kulları hakka sevk eden kimsedir.

Kur'an'da Allah'a aşık olanlara "ricalullah" denir. Ricalullah, Allah adamı demektir. Allah adamının en önemli işi zikir, fikir, şükür, hizmet, haya ve ahde vefadır (Nur/37, Ahzab/23).

Kur'an, takvada önde gidenleri pek çok farklı sıfatlarla tanıtmıştır. Sadık, sıddîk, muhsin, muttaki, evliyaullah, ebrar gibi sıfatlar onların ismi gibi zikredilmektedir.

İşte bu sıfatlara sahip olan kimseye gerçek peygamber vârisi denir. Onlar, Efendimiz A.S.’la insanlığa sunulan ilâhi sevgiye, rahmete, ilme ve edebe vâristirler. Rasulullah A.S., bu vârislerin Allah katındaki kıymetini ve diğer insanlardan farkını şöyle belirtir :

"Alimin sırf ibadetle meşgul olan kimseye üstünlüğü, benim sanat en düşük seviyedeki kimseye üstünlüğüm gibidir."

Diğer bir hadiste de bu fazilet şu kıyasla ortaya konur :

"Alimin sırf ibadetle meşgul olan kimseye üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir." (Tirmizî)

Evet, gece gündüz ilâhi emaneti taşıyan ve Yüce Hakk'ın rızası için yaşayan kâmil mürşidler, taşıdıkları bu ağır yükün kıymeti kadar değerlidirler. Allahu Tealâ onlara yüklediği yük kadar manevi destek, kuvvet, feyiz, nur ve tasarruf yetkisi vermiştir.

Onlar, bütün benlikleri ile gerçek zikri çekmektedirler. Yeryüzünde Allah diyen salihler bulunduğu sürece kıyamet kopmayacağına göre, onlar ilâhi zikir ve edeple hem insanları, hem de yeryüzünü harap olmaktan kurtarmaktadırlar. Bunun için bütün alem onlara minnet borçludur.

Gafil insanlar, bu gerçeğe gözünü kapasa da, yerdeki ve gökteki diğer varlıklar bunun farkındadır. Çünkü Rasulullah A.S. Efendimiz’in belirttiği gibi, Allahu Tealâ sevdiği bir kulunu yerdeki ve gökteki varlıklara tanıtmaktadır. (Buharî, Müslim) Gökteki melekler, yerdeki varlıklar, sudaki balıklar, yuvasındaki karıncalar kendi dillerince onun için dua ve istiğfar etmektedirler. (Ebu Davud, Tirmizî) Bu, onların Allah dostlarına, karşı sevgisi ve teşekkürüdür. Acaba bizler, Yüce Allah'ın huzurunda bütün insanlığı temsil eden, gafiller adına ağlayan ve yalvaran bu yüksek şahsiyetlere neden teşekkür edemiyoruz?

Salih kullar, Rabbanî alimler, ahirette şefaat etme şerefine de sahiptirler. Onların farkı, dünyada olduğu gibi ahirette de görülecektir. Onları Allah için sevenlerin hediyesi Allah'ın dostluğu, rahmeti ve cennetidir. Yüce Rabbimiz mahşerde şöyle buyuracaktır : "Benim rızam için birbirini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu günde onlar kendi rahmet imde olacaklar." (Müslim)

MÜRŞİDİ TANIMANIN KOLAY YOLU

Allah aşkını hedefleyen tasavvufu tanımak için tatmak gerekir. Nasıl bir tatlıya uzaktan bakmakla veya sırf tarifini okumakla tadı anlaşılamazsa, manevi halleri tatmak da ona ulaşmakla olur. Ulaşmak, yaklaşmakla başlar. Yaklaşmayan yabancı kalır. Yabancı kalan, o şeyin cahili olur. Bir kimse, hem cahil hem de edebi eksik olursa, onun iyi diye yaptığı çoğu şey bile yıkım ve fesat olur. En kötü cahil ise bildiğini zanneden, fakat gerçekte bilmeyendir. Edepli cahil, edepsiz okumuştan daha kârlıdır. Çünkü edepli olan, susmasını bilir. Susmakta pek çok hayır vardır. Fakat içinde edep olmayan sözde ve işte hiçbir hayır yoktur. Aksine zarar çoktur.

Kâmil mürşidi tanımak için, onunla aynı yolu, edebi, zikri, fikri, hizmeti, ibadeti sevgiyi bir derece paylaşmak gerekir. Mürşide teslim olmayan tabi olmaz. Tabi olmayan, onu lâyıkıyla tanıyamaz. Tanımayan sevmez. Sevmeyen bilmez. Bilmeyen onun hakkında şahitlik edemez. Onlar hakkında bilmeden konuşanlar, övseler de yerseler de haksızlık etmiş olurlar. İkisi de mürşidin hakkını zayi eder. Veliyi tanımadan kötüleyen kimse inkâra, metheden kimse ifrata düşer. İnkâr zulüm, ifrat ziyandır. İkisi de haramdır.

MÜRŞİDİ ÖVMEDE ÖLÇÜ

Müridin işi, mürşidinin hangi makamda olduğunu bilmek değildir. Mürşide makamı mürid değil, Allah verir. Sevgi ve sözünde haddi aşanlar, yüceltmek istedikleri kimseye iltifat edeyim derken ihanet ederler. Hiç kimseye velilerin derecelerini bilmek vazife değildir.

Veliyi sevmek, yolunca gitmek demektir. Sevgi iddia değil, ispat ister. Bir velinin büyük bir kutup olması, kendisine inanmayan veya uymayan kimseyi kurtarmaz. Mürşid kendisine methiyeler yazılmasını değil, Allah için uyulmasını ister. Hz Peygamber A.S.'ın şu ikazları herkesi uyarmak ve dengede tutmak için yeterlidir :

"Hıristiyanların Meryem oğlu İsa'yı batıl yere methettikleri ve ilâh derecesine yükselttikleri gibi, beni yüceltmeye kalkmayın. Ben ancak bir kulum. Bana Allah'ın kulu ve rasulü deyin." (Buharî, Darimî, Ahmed)

"Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit şeylere sevketmesin. Ben, Abdullahın oğlu Muhammed ve Allah'ın rasulüyüm. Vallahi sizin beni Allah'ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem." (Ahmed, Nesaî)

KENDİ DİLLERİNDEN ONLARIN HALİ

Büyük veli Hakim et-Tirmizî K.S, irşadla görevli Allah dostlarının çok özel hallerinden bazılarını şöyle anlatır :

"Ehlullahın bir kısmı, en yüksek velâyet derecesine sahip olur. Bu kimse, Allahu Tealâ'nın kendisini özel dostluğuna seçtiği ve bu yolda kullandığı bir kuldur. O devamlı Allah ile beraberdir, O’nun himayesinde hareket eder. Allah ile konuşur, Allah ile görür, Allah ile alır, Allah ile verir. Allahu Tealâ onunla kullarını terbiye eder. Onun nazarı ile ölü kalpleri diriltir, onu vesile ederek halkı kendi yoluna çevirir. Onunla ilâhi ahlâkı ve adaleti ayakta tutar. Bu kimse devamlı Yüce Rabbini sena ve yüceltmekle meşgul olur. Rasulullah A.S. onunla Allah'ın huzurunda övünür, sevinir. Allah onu nefsini görmekten ve kendisine güvenmekten korur. Bu haliyle onun sözü kalpleri Allah'a bağlar. Görülmesi nefislere şifa verir. Onun bir insana teveccühü ve yakınlığı kötü huyları temizler. O herkese fayda veren bir rahmet bulutudur. Hak ile batılın arasını ayırt eder. O sıddıktır, hak adamıdır. Allah'ın has dostudur, ariftir. İlhama mazhardır." (Nevadiru'I-Usul, I, 339)

------------------------------

VELİLİK VE DERECELERİ


Tasavvuf ve manevi terbiyeden kaçanlar, meşhur bir sözle uyarılırlar : “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” Büyük veli Beyazid-i Bistamî (K.S.)’ye ait bu söz, doğrusu hassas bir konuya işaret ediyor. Öyle ya; eğer bu ifade dinî bir delile dayanıyorsa, gerçek bir mürşidin talebesi olmayan herkesin durumu yeniden gözden geçirilmeye muhtaç....
Eğer bir tecrübe ve gözleme dayanıyorsa, tecrübe bir ilimdir, ve bir hakikat payı aranması gerekir. Bu sık kullanılan ifade, “bir mürşidin elinden tutanlar şeytanın elinden kurtulmuş mu oldular? Biz öyle şeyhleri gördük ki, şeytanı hiç aratmıyorlar! Hem iyi de olsa şeyh bir peygamber mi ki, ona uymayanlar iflâh olmasın? Biz Kur’an ve Sünnet’ten başkasına uymayız” itirazıyla karşılanagelmiştir. Bu meselenin iç yüzünü incelemek için şüphesiz en doğru yol, konuyu yanılmaz iki şahidin, yani Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine göre ele almak... Önce şunu belirtelim ki tasavvuf ehli, mürşid deyince gerçekten kendisine uyulmaya layık bir Allah dostunu kasdederler. Gerçek mürşid alimdir, ariftir, takva ve edebte zirvedir, nur ve feyiz sahibidir. Ayrıca insan terbiyesinde ehliyetli ve irşad işinde izinlidir. Hz. Peygamber (A.S.)’in vârisidir. Çünkü kendisi terbiye olmamış bir kimsenin başkasını terbiye edemeyeceği açıktır. İkinci olarak, mürşid deyince tek bir insan değil, o insanının etrafında toplanmış, gönlünü ve yönünü Allah’a çevirmiş bir cemaat akla gelmelidir. Çünkü gerçek mürşid, takva yolunda bir imamdır ve kendisine uyanlar için emin bir rehberdir. Böyle bir mürşidin elinden tutan kimse, aynı zamanda birçok mümin kardeşiyle Allah yolunda el ele tutmuş demektir. Şeytana karşı bu ne büyük bir kuvvet ve ne sağlam bir siperdir! Kâmil mürşidden kaçmak, böyle bir cematten uzaklaşmak ve dini yalnız başına yaşamaya çalışmak demektir. Bu ise ne kadar zevksiz bir iş ve desteksiz bir gidiştir! Tasavvuf, topluca tevbe etmek, birlikte zikretmek, şeytanlara karşı birleşmek, hak için birbirini desteklemek ve cemaat halinde Allah yolunda yürümektir. Kur’an’ın ve Rasulullah’ın uyarıları “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” sözü, Hz. Kur’an’a aykırı değildir; aksine birçok ayet tarafından desteklenmektedir. Çünkü, tek başına kalan bir kimesenin insan ve cin şeytanlarına yem olacağına Kur’an’daki pek çok ayet işaret etmektedir. Allahu Tealâ, kendi yolunda topluca hareket etmemizi emrediyor. Parçalanmayı, dağılmayı, tek başına kalmayı yasaklıyor (Al-i İmran/102-103). Bunun, düşmanlar karşısında zayıflık ve mağlubiyet sebebi olacağını belirtiyor (Enfal/46). Cenab-ı Hak hepimizi gerçek takvaya çağırıyor ve bunun için sadık kullarla beraber olmamızı istiyor (Tevbe/119). Allah’ın zikrinden kaçanların şeytanın kucağına düştüğünü de Kur’an-ı Kerim şöyle ifade ediyor : “Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden gafil kalırsa, biz ona bir şeytan musallat ederiz; o şeytan ondan hiç ayrılmaz. Bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf/36-37) “Rehberi olmayanın, tek başına kalanın rehberi şeytandır” sözü, bir çok hadis-i şerifin ortak manasını da ifade etmektedir. Şöyle ki, Rasulullah (A.S.) Efendimiz, şeytanın insan kurdu olduğunu, herkese pusu kurduğunu ve cemaattan ayrılan, tek başına kalan kimseyi kolayca yuttuğunu haber veriyor. İşte Rahmet Peygamberi’nin uyarıları : “Şeytan insan kurdudur; sürüden ayrılan, tek başına kalan koyunu dağdaki kurt nasıl kaparsa, cemaatten ayrılan kimseyi de şeytan öylece kapar.” (Ahmed, Tabaranî) “Sizin cemaat halinde bulunmanız gerekir. Ayrılıktan, tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan tek başına kalanla beraberdir. O, (Allah için beraber olan) iki kişiden uzak durur.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim) “Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi sapık fikir ve fitne üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatin üzerindedir. Kim cemaattan ayrılırsa ateşe düşer.” (Tirmizî, Tabaranî) Bu mealdeki hadislerin ortak manası ve uyarısı şudur : Dini tek başına yaşamaya kalkmayın. Allah yolunda birlik olun, alimlere uyun, takva üzere giden cemaata sımsıkı yapışın. Tek başına kalanın kalbini şeytan sarar, yolundan alıkoyar ve kolayca zarara sokar. Bu düşmana karşı birlik kalesine girin, Allah sevgisini siper edinin ve ölene kadar böyle gidin. Emniyetiniz budur. Şu halde “başında bir rehberi olmayanın rehberi şeytandır” sözü Kur’an ve Sünnet’e aykırı değildir. Tecrübeler de onu desteklemektedir. Bir üstada gitmeden, alim bir rehberi bulunmadan, peygamberlerden başka kâmil olan kimse yoktur. Maddi sanat ve fenlerde de durum aynıdır. Başında bir usta olmadan hiçbir çırak, kolay kolay usta olamaz. Arifler demişlerdir ki : “Kendi başına büyüyen ağaç yaprak açar, fakat meyve vermez. Verse de meyvesi yenmez. Bir edeb ehlini görmeyen gerçek edeb nedir bilmez. Bildikleri de kendisine yetmez.” Kur’an ve Sünnet’i rehberle yaşamak Bazıları, “Biz Kur’an ve sünnete uyduktan sonra niye sapıtalım ki? Bizim emniyetimiz mürşide değil, Kur’an ve Sünnet’e uymaktır. Mürşide ve müridlerine lazım olan da bu değil mi?” diye soruyorlar. Evet, hepimiz içimiz ve dışımızla ilahi hükümlere uymakla mükellefiz. Kâmil mürşidlerin bundan başka bir hedefi yoktur. Bütün mesele, her durumda Kur’an ve Sünnet çizgisinde giden Allah adamı olabilmektir. Buna ihsan makamında kulluk denir. Acaba bunun en güzel yolu nedir? Sadece okumak mı, yoksa yolu bilene uymak mı? Mesafesi uzun, engelleri çok, tehlikeleri fazla, her yanı gizli düşmanlarla çevrili bir yolu, sadece tarifle mi gitmek emniyetlidir, yoksa yolu bilen bir rehberle mi? Bu yol, insanın benliğini aşıp hakikatına ulaşma yoludur. Bu yoldaki en büyük engel insanın nefsidir. Bu yol, Alemlerin Rabbi’ne gerçekten kul olma yoludur. Onun etrafı düşmanlarla doludur. Yalnız gidilmez, yol çok uzundur. Şeytandan yakayı sıyırmak mümkün mü? Kur’an-ı Hakim bildiriyor ki, şeytan, ölene kadar hiç kimseden elini çekmez, ümidini kesmez, Bunun için yemini vardır (Sa’d/80-83). O peygamberlere bile hile yapmak ister, ancak Allah’ın nuru onu engeller (Hac/52). Kâmil mürşidler şeytanın baş düşmanıdır; onlara yanaşmak ister, karşısında yine ilahi nuru bulur; siner, kaçar. Çünkü, onlar Alemlerin Rabbi’ne teslim olmuşlardır. O da onları özel himayesine almıştır (Nahl/99, İsra/65). Şeytanın şerrinden peygamberler ve veliler ancak Allah’ın yardımıyla emin oldular. Yolu bir kere Mekke’ye, beş defa tekkeye uğrayan bir müslüman ondan kurtulduğunu nasıl düşünebilir? Mürid, Allah’a yönelen kimse demektir. Şeytan en fazla bu kimselerle uğraşır. Bunun için her yolu dener. En iyi yaptığı iş vesvese vermektir. Açıkça günaha sokamadığı müridi, yaptığı hayırlı amelleri ile azdırmaya çalışır. Ancak, mürşidine ve cemaatine bağlı sadık bir müridin bir tane şeytanı varsa, binlerce dostu ve yardımcısı mevcuttur. Onların bereketiyle hastalığını anlar, ilacına koşar. Ancak, kalbini değil cebini düşünen, din değil dünya derdine düşen, niyeti sakat olduğu halde sadık görünen kimseler, şeytanın maskarası, müslümanların yüzkarasıdır. Bunlar mürşid değil şeytandır, mürid değil, münafıktır. Ve onlar bizim konumuz dışındadır. Tek başına hakikatı arayan kimse yorulur, çoğu zaman şeytanın oyuncağı olur. Şeytan bu insana açıktan günah işletemez ise, yaptığı hayırlara yönelir. Bu yolla mümini zarara sokmaya çalışır, bunu da genelde başarır. Şeytan ilim sahiplerine daha çok gizli günahları işletir. Onu gösteriş, kin, kibir, hased, gaflet, eşyaya aşırı muhabbet, makam hırsı, kendini beğenme, ameli ile övünme, insanları küçük görme gibi tesbiti güç, tedavisi zor günahlara daldırır. Başında bir mürşidi, çevresinde kendisini uyaracak kardeşleri olmayan kimse, asıl halini anlamadan ve bir çaresine bakamadan ölür gider. Sonuçta insan ağlar, şeytan güler.

(Dr.Dilaver Selvi)
--------------------------

MÜRŞİD-İ KAMİLİN İLİMLERİ

İLİMLERİ :
İsteyen herkes peygamber olabilir mi veya olabilmiş midir ?Şüphesiz ki hayır.Peygamberler, hususi yaratılmış zatlardır ve yine bunların kendilerine mahsus hususi hal ve sıfatları vardır.Allahü Teala hazretleri, rasüllerini alalade kullarında değil hususi olarak yarattığı tam ve mükemmel kullarından gönderir.

Peygamberler söylediklerinden başka şeylerde bilir fakat, onları söylemeğe memur olmadıkları için söylemezler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) den sonra İslam şeriatını ve İslam nurunu yazmakla vazifeli büyük velilerde böyledir.Onlarda hususi seçilerek gönderilirler.

İsteyen herkes Peygamber olamayacağı gibi, isteyen herkes ta varisi rasül olamaz.Bu sebeple Allahla kullar arasında bir vesile olduğunu kabul eden bir kimsenin, bu vesileyi kendisi gibi alalade bir insan kabul etmesi doğru değildir.Peygamberler günah işlemeyecek şekilde yaratılmıştır.Hakiki varis ve vekilleri de günahtan muhafaza edilirler.Hususi koruma altındadırlar.Fakat tekrar edeli ki hakiki olması şarttır.Eğer bu zatlar, hata ve günah erbabı kimseler olsalardı, yaymak istedikleri şeyler hep hatalı olurdu.

Allahın nurunu yaymakla vazifeli bu mübarek zatların adedi her asırda bir, iki veya üçü geçmez.(Zamanımızda her mahallede bulunuyor olması ayrı bir bahistir.)

Bu zatların vazife yapmadıkları bir zaman ve asır yoktur.İslamiyetin yok olduğunun zannedildiği bir yerde, aynen Rasülüllaha gelen şekliyle İslamiyeti “bi iznillah ” yeniden diriltirler.

Bu zatların ahlakları tamı tamına Kuran-ı Kerime uygundur.Sünneti Rasülüllahtan karınca başı kadar ayrılmazlar.Çalışma ve irşat şekilleri Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sünneti üzeredir.Kuranı Kerimi ve Kuran ilimlerini tali, dini öğretmek ve fertleri irşat.

Bir kimsenin bu zatlara karşı içinde beliren bir sevgi, öbür alemde kurtuluşuna vesile olur.Çünkü Peygamber s.a.v. Efendimiz :

-“Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurmuşlardır.Yaşadıkları devirde bu zatları bulmak ve intisab etmek çok zordur ve nasib işi değildir.Bu sebeple bunlara silsile- i Kibriti Ahmer (yeryüzünde çok az bulunan kırmızı kükürt taşı) de denmiştir.Bunları ANCA EZELDEN NASİP OLANLAR ANLAYABİLİRLER VE İNTİSAB EDEBİLİRLER.

Hayatlarında iken hemen hepsine ulema-i rusüm(maaşlı din alimleri) muhalefet etmişler, aleyhlerinde ileri geri söz sarfetmişlerdir.Bu Peygamber Efendimiz (s.a.v.) in de kitap ehli Yahudi ve Hristiyan alimleri tarafından reddedilmesine benzer.Bu kimseler kısa akıllarının almadığı her şeyi ya inkar ederler VEYA TA’VİLE KALKIŞIRLAR.

İyilerle beraber olmak ve hakiki mürşidi kamili bulup ona bağlanmak için Cenabı Hakka yalvarmak, çok dua etmek lazımdır.Abdülkadir Geylani (k.s.) Hazretleri bir sohbetinde dinleyenlerine şöyle diyor. :

-“Salih zatların peşine takıl.Kimin Salih kimin münafık olduğunu bilemediğin içingece kalk; iki rekat namaz kıl ve ardından şöyle dua et :
- Ya Rabbi! Bana Salih kullarını göster.Beni sana getirecek klavuzu göster.Gözümü sana yakınlık nuru ile nurlandırarak mükemmelleştir.Bana başkalarının gördüklerini anlatan değil, bizzat gördüklerini haber verecek bir klavuzu bildir.”

Ve yine Abdülkadir Geylani Hazretlerinin bir duası şöyledir :

-“Allahım! Senden bizi belalara uğratmadan kendine yaklaştırmanı istiyoruzBizleri kötülüklerin şerrinden facirlerin tuzağından koru…Senden bizleri iyi amellere ve amellerde de ihlasa muvaffak kılmanı istiyoruz.”

Ebul Hasan Harakani Hazretleride buyuruyor ki :

- “Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi şeytan bile çıkaramaz.Dünya hırsına sahip alim ve ilimden yoksun sufi.”



SÜNNETE UYMAYANDAN MÜRŞİD OLMAZ

Bir gün;Beyazıdı Bestami Hazretlerine yakınları :

-“Efendim filan yerde büyük bir zat var.Fazilet ve keramet sahibi bir velidir.”ve daha başka sözlerle o zatı çok övdüler.Bunun üzerine Beyazıdı Bestami (k.s.) Hazretleri



-“Madem öyledir.O halde o büyük zatı ziyarete gitmemiz lazım oldu.” Buyurdular.Talebelerinden bazıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler.Beyazıd-ı Bestami (ks.) Hazretleri, bildirilen zatın, mescide doğru gitmekte olduğunu e tükürdüğünü gördü.Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü.Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu.

-“Dinin hükümlerini yerine getirmekle sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riayette zayıf birisine nasıl olur da keramet sahibi denilir.Böyle bir kimsenin, Allahü Tealanın evliyasından olması mümkün değildir.” Buyurdu.

EBUL FARUK HAZRETLERİNİN MÜRŞİD-İ KAMİLİ TARİFİ

Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid-i kâmil olan kişiler de, gösterişli zâhir hallerinden değil, meyve ve mensuplarından yani yetiştirdikleri kimselerin güzel hallerinden anlaşılır. Ve bu sûretle kendilerine tâbi olmak, mânevî feyzinden her hususta istifâde etmek câiz ve sahih olur. Şöhreti arşa çıksa, hakîki mürşidin misâli, meyvesidir.“

TENVİRUL KULUB’ DA

Tenvirul kulub sahibinin izahına göre ise,hakiki mürşide bulunması gereken vasıflardan bazıları şunlardır :
1-Mürşidi kamil şeri ve dini ilimlere tam vakıf olacak(Cahil kimseden mürşid olmaz)

2-Kitaba ve sünnete tam uyacak.

3-Dini yayacak.İlim okutacak, ilim okutturacak.

Abdülkadir Dedeoğlu (Osmanlı Yayınevi)

---------------------

Tasavvuf Nedir? Kamil Mürşid Nedir? - Geniş Malumat

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم



أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلهِ اَلْحَمْدُ



TASAVVUF NEDİR? KÂMİL MÜRŞİD KİMDİR?



Tasavvuf, İslam tarihinde ortaya çıktığı günden beri hiç gündemden düşmemiş, kıyamete kadar da düşmeyecektir. Çünkü tasavvufun konusu insandır, insan terbiyesidir. İnsan var olduğu müddetçe tasavvuf da var olacaktır.



Tasavvuf, kelime olarak Kur’an ve sünnette geçmez. Ama içerik olarak tamamen Kur’an ve sünnet esasları üzerine kurulmuştur.



Bu hâliyle tasavvuf yeni bir din değildir. O sadece dinin yeni bir üslup içinde sunulmasından ve özel bir usul içinde yaşanmasından ibarettir.



Gavs-ı Sani k.s. hazretleri "Dinde olmayan tasavvufta yoktur" buyurmuştur.

"Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir." (Yasin 21. ayet)

"Her insan topluluğunu imamları ile birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defteri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklar. " (İsra 71. ayet)

Tasavvuf terbiyesi, Allah ve Rasulünün (s.a.v) öğrettiği edep üzere kurulmuş manevi bir ahlak eğitim sistemidir. Bu sistemin hedefi, takva ve edeple Allahu Teâlâ’nın rızasına ulaşmış olgun insan yetiştirmektir.



Tasavvuf, İslam dininin en kıymetli ilimlerinden ihsan ilmini öğretir, ihsan hâlini ele geçirmeyi hedefler, dinin hizmetçiliğini yapar. İhsan, kalbin gafletten uyanması, ilahi nur ve sevgi ile yıkanması, bütün günah çeşitlerinden arınması ve Yüce Allah ile huzur bulmasıdır. Kısaca ihsan Yüce Allah’ın dostu olmaktır.



‘Tasavvuf nedir?’ sorusunu, İslam’a girmeyen, Kur’an ve Sünnet ilmini gereği gibi bilmeyenlere sormak yanlış olur.



Bu soruyu İslam’ı, temel esaslarından öğrenip tasavvuf yolunu imar eden mimarlara sormak gerekir. Çünkü tasavvuf ayrı bir din değil, İslam’ın içinde bir anlayıştır. Bu yüzden tasavvufun mimarları onu binlerce değişik açıdan tanıtmışlar ve tarif etmişlerdir.



Bu tarifler, İmam Sühreverdî’nin (632/1234) tespitine göre bini geçmekte,[1] sufi âlim Zerruk’un (899/1493) ifadesiyle de iki bine ulaşmaktadır. [2] Bütün bunlarla anlatılmak istenen şudur :



Tasavvuf güzel ahlaktan ibarettir. Güzel ahlak, Allahu Teâlâ’nın edebi ile edeplenmektir. Bu, içi ve dışıyla Allah adamı olmak demektir. Bu güzelliği elde etmenin yolu, samimiyetle Allah’ın Sevgilisi Hz. Muhammed’e (s.a.v) uymaktır. Ona uyan Yüce Allah’a dost olur. Allah’a dost olan kimse, dünya ve ahiretin şerefini bulur, ebediyyen kurtulur. Bu sonuç her insan için en büyük hedeftir.



Bu dostluğun ve güzel kulluğun merkezi ise kalptir. Onun için işe kalbin manevi terbiyesinden başlamak gerekir. Zira insanı, güzel kulluk gibi büyük bir davaya hazırlamak en mühim görevdir. Bu önemli görev her mümini yakından ilgilendirir. [3]



Kıssa

Cüneyd-i Bağdadi ks. Hazretlerine :

Tasavvuf nedir? Diye sordular; Bilmiyorum! Dedi ve sonra ilave etti;

Keremli bir kavim içinde, keremli bir zamanda, keremli bir kişiden, keremlinin izhar ettiği, kerem ahlâkı.



Tasavvufun Dindeki Yeri ve Önemi

Din, Yüce Allah’ın kullarını terbiyesinden ibarettir. Bu terbiye üç temel alanda gerçekleşmektedir. Birincisi inanç, ikincisi ibadet, üçüncüsü de ahlaktır. Din inanmakla başlar; ibadet ve taatle yaşanır. Edeb, güzel ahlak, ilahi sevgi, kalp temizliği, nefis terbiyesi ile Allah’a dostluğun tadına varılır. Şu halde kâmil bir mümin olmak, dini kâmil olarak yaşamaya bağlıdır.



İman, inanç esaslarıdır. Bunu akide ve kelam âlimleri inceler. İbadetleri fıkıh âlimleri işler. Ahlak ise, insanın iç terbiyesidir. Ahlak terbiyesi, ilim ve ahlak konusunda kâmil insanların rehberliğinde olur. Bu kâmil insanlar daha çok bir mürşid nezaretinde tasavvuf mekteplerinde yetişir.



Meşhur Cibril hadisinde belirtilen ihsan, asıl hedefi iç temizliği olan tasavvuf terbiyesinin temelini oluşturmakta ve bu terbiyenin önemini ortaya koymaktadır. [4]



Öyle ki, İmam Gazali (rah) böyle bir terbiyeye girip nefsi ıslah etmeyi, herkes için farz-ı ayın kabul eder. Yani olmazsa olmaz gibi şart koşar, ‘Çünkü peygamberler hariç, hiç kimse manevi hastalıklardan uzak değildir ve onlardan tek başına kurtulamaz’ der. [5]



Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî k.s. ise şöyle buyurmuştur : “Maneviyat ilmi ve terbiyesi almayan kimse, hiç farkında olmadan birçok büyük günah işlerken ölür gider.” [6]



İbnu Allan es-Sıddîkî (rah) farkında olunmayan bu günahların kibir, kendini beğenme, ibadetiyle övünme, insanları beğenmeme gibi gizli günahlar olduğunu belirtir. [7]



Kıssa

Seyyid Kasım-ı Tebrîzî şöyle anlatmıştı : "Bir gün Mevlânâ Zeynüddin Ebû Bekir-i Tâyibâdî'nin meclisinde oturuyordum. O zamanın şeyhlerinden birinin bir müridi de oradaydı. Mevlânâ Zeynüddin ona, 'Şeyhini mi daha fazla seversin, yoksa İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe'yi mi?’ diye sordu. O mürid,

Şeyhimi daha çok severim’ deyince Mevlânâ Zeynüddin bu söze çok sinirlendi ve kızdı. Sonra üzüntüsünden kalkıp evine gitti. Ben orada oturup, kaldım. Bir an geçtikten sonra Mevlânâ Zeynüddin dışarı çıktı ve bana,

'O müride çok kızdık ve yüzüne hoş olmayan söz söyledik; gel varalım, özür dileyelim’ dedi. Birlikte onun yanına gitmek için çıktık. Mürid yolda önümüze çıktı ve dedi ki :

'Ben de sizden özür dilemeye geliyordum. O sözle neyi kastettiğimi arz eylemek istedim. Şöyle ki; bunca yıldır İmâm-ı Âzam hazretlerinin mezhebindeyim. Kötü sıfatlarımın hiçbirinden kurtulamadım. Birkaç gündür şeyhime hizmet etmekteyim. Bütün çirkin huylarımı onun güzel himmetiyle bertaraf ettim. Böyle bir zatı İmâm-ı Âzam'dan daha fazla sevmemde ne sakınca olabilir? Eğer kitaplarda bu sevgi hoş değildir diye nehyetmişlerse ispatlayın, biz de sevgimizden vazgeçelim!’ Mevlânâ Zeynüddin o müridden özür diledi ve onu takdir etti." [8]



İbn Acîbe el-Hasenî k.s. şöyle buyurmuştur :

‘’Hz. Peygamber’in s.a.v. usul ve yolu üzere terbiye veren kâmil mürşidlerin hali, insanlara aynı derecede yönelmek ve onların tabiatında değişim gerçekleştirmektir. Onlar, (Allah’ın izniyle) günahkâr kimseyi itaatkâr, kâfiri mümin, gafili zakir, cimriyi cömert, kirliyi temiz, kötüyü iyi, cahili ârif yaparlar. Bu şekilde insanların kimyasını (mizacını) ve halini değiştirirler; çünkü onların yanında bunun iksiri vardır. Bu iksir, varlığın kimyasını ve tabiatını değiştirme özelliğine sahip olan ebedî aşktır.’’ [9]



Her mümine, sahih iman ve düzgün ibadet farz olduğu gibi; kalp temizliği, nefis terbiyesi ve güzel ahlak da farzdır. Bu farzları yapmaya vesile olan şeyler de onlar kadar önemlidir.



Hiçbir mümin, ben imanı ve ibadeti öğrenirim, yaparım fakat bana ihlâs lazım değildir; ilahi sevgi gerekmez, benim marifetullaha ihtiyacım yok, ben kalp temizliği istemem, nefis terbiyesi ile uğraşamam diyemez. Derse hak yolda gidemez, dinini hakkıyla yaşayamaz, Yüce Allah’ın rızasını kazanamaz, hakiki huzuru bulamaz.



Bitmeyen huzur ilahi sevgiye ve zikrullaha bağlanmıştır. Hiçbir zaman değişmeyecek bu kesin hüküm Kur’an-ı Hâkim’de şöyle ferman buyrulmuştur : “Allah kendisine yönelen kulunu hidayete, rızasına giden yola erdirir. Onlar iman edenler ve kalplerini Allah’ın zikriyle huzura erdirenlerdir. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.“ [10]



Gavs-ı Sânî k.s. hazretleri şöyle buyurmuştur : ‘’Sadat’lar gözünü ne sağa ne sola diktiler. Allah’ın rızasına diktiler. Kendilerini kerem kapısında buldular. Sizde öyle yapın.‘’



Allahu Teâlâ, ilahi terbiyenin ve dostluğun merkezine Resûlü Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizi koymuştur. Ona uymadan kimse Yüce Allah’a gidemez, O’na dostluk yapamaz. Allahu Teâlâ bu konuda bütün insanlığın önüne şu ilâhî ölçüyü koymuştur : “Rasûlüm! De ki : Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz/ uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici ve esirgeyicidir.“ [11]



Âlimlerin belirttiği gibi, bu ayette geçen ‘tabi olmak’, sıradan bir tabi olmak değildir. Buradaki ittiba, Hz. Peygamber’e (s.a.v) gerçek manada duyulan bir sevgiyi içine almaktadır. Bu sevgi, Fahr-i Kâinat Efendimize (s.a.v) kalple, dille, özle, sözle, hâl ve ahlak ile tam bir teslimiyetle uymayı gerektirir.



Efendimiz (s.a.v), Ashab-ı Kiram’a (r.anhüm) dini, iman, ibadet ve ihsan boyutuyla öğretmiş, göstermiş, yaşatmış ve öylece ahireti şereflendirmiştir. Sahabe-i Kiram da (r.anhüm) kendilerinden sonra gelenlere dini, iman, ibadet ve ihsan boyutu ile bir bütün olarak aktarmıştır. [12]



Tasavvufun Sistem Olarak Ortaya Çıkışı

Hicri ikinci asırdan itibaren dinî hayatta bir zayıflama gözükmeye başlandı. Yeni fetihler ve İslam’a yeni girenlerle İslamiyet geniş alanlara yayıldı. Bu durum çeşitli sıkıntıları da yanında getirdi. Dine yeni girenlere, onu hakkıyla anlatmak ve yaşatmak için âlimler ve salihler büyük çabalar harcadılar.



Akaid âlimleri, itikat konularına, fakihler ibadet konularına, muhaddisler hadisleri tespite, müfessirler Kur’an’ın tefsirine, dil âlimleri Arapçaya yönelip İslam’ın temel ilimlerini ihya etmeye ve insanlara ulaştırmaya çalıştılar ve Allah’ın izniyle bunda muvaffak da oldular. Bu arada arif, salih, veli, sufi ismiyle anılan Allah dostları da dinin edep, ahlak, kalp temizliği ve ilahi aşk yönüne yöneldiler; himmet ve gayretlerini bu alanda sarf ettiler. Bu arada, insanların fıtratlarına uygun terbiye metodları, ıslah usulleri geliştirdiler. Bu işte, Kur’an ve sünnet esaslarına dayandılar. Sahabe-i Kiram’ın uygulamalarını ve onları takip eden salihleri örnek aldılar. Dinin terbiyesini bizzat nefislerinde yaşayarak tattılar ve insanlara gösterdiler. İnsanların gönlüne hitap ettiler. Sohbet, muhabbet, vaaz, nasihat, tövbe, aşk, güzel ahlak, incelik, sadelik, cömertlik gibi güzelliklerle gönülleri fethettiler.



İşte bu maneviyat önderleri, hicri beşinci asırdan itibaren İslam âleminde görülen terbiye ocaklarını ve tasavvuf okullarını kurdular. Bu terbiye ocakları dini ihya hizmetini yürütmüş ve hâlen yürütmektedir.



Zâhirî ilimler nasıl konuşma, duyma ve yazı yoluyla bir nesilden diğerine aktarılıyorsa; hâl, maneviyat ve kalp ilmi denilen ihlâs, feyiz, sevgi, ilahi aşk, gözyaşı, edep ve güzel ahlaklar da, kalpten kalbe, gönülden gönüle aktarılarak ve bizzat yaşanarak günümüze kadar getirilmiştir. Kıyamete kadar da böyle gidecektir. Çünkü Kur’an, sünnet ve dinimize ait ilimler ilahi koruma altındadır. Allahu Teâlâ, rahmetiyle, her devirde bu dinin hem zahirî ilimlerini, hem de manevi ilimlerini öğrenecek, anlayacak ve başkalarına aktaracak kimseler yaratmıştır. Maneviyat ve ahlak ilmini, kâmil mürşidler taşımakta ve nasibi olanlara ulaştırmaktadır. Bu nimet, Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimizin âlemlere rahmet olma mucizesinin bir devamıdır.



Necmeddin-i Kübrâ k.s. hazzretleri ise şöyle buyurmuştur : ‘’Tasavvuf yolu doğru yoldur. Üstelik yolların en yüce ve değerlisidir. Çünkü yollar gayesine göre değer kazanır. Tasavvuf yolunun gayesi ise Allah Teâlâ’yı tanımak ve Hz. Muhammed’in s.a.v. bildirdiği bütün hükümleri edeple uygulamaktır. Dolayısıyla bu yolda rehberlik eden kâmil mürşidler diğer yol gösterenlerin efendisi konumundadır. Zira kâmil mürşidler, Resûlullah s.a.v. Efendimiz’in ilminin varisleridir. Onlar Kur’an ve Sünnet’e göre amel eden kimselerdir. ‘’ [13]



Kıssa

S. Saki Hazretleri anlatıyor : Babam (Gavs-ı Sâni hazretleri) şöyle anlattı :

“Ben bu göreve gelince, bir rüya gördüm. Rüyamda, başımın üzerinde bir taht yapılıyordu. Tahtı yapanlara, ‘Bunu kim için yapıyorsunuz?’ diye sordum. ‘Hz. Resûlullah (s.a.v) için yapıyoruz, o gelip oturacak’ dediler.

Ben, ‘Ne kadar oturacak?’ diye sordum. Bana, ‘Bu kapıda sünnet-i seniyyeye uyulduğu sürece, Hz. Peygamber orada oturacak’ denildi. Biz de bütün gücümüzle sünnet-i seniyyeye uyarak Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v) devamlı başımız üstünde oturmasına çalışacağız inşallah.”

Bu manevi emanet bu kapıda Kur’an, Sünnet ve âdapla kalacaktır. Bunun için hep Kur’an’a, Sünnet’e ve yolumuzun adabına sarılmamız gereklidir. Bugüne kadar böyle gelmiştir. İnşallah bundan sonra da böyle devam edecektir. [14]



Gavs-ı Sanî k.s. “Sâdatlar, dini İslâm’ın içinden, en güzel takva üzere ne ise, adap olarak onu seçmişler” buyurmuştur.



Tasavvuf her şeyi ile dinin hizmetindedir. Hedefi, takvâya ulaşmış kâmil insan yetiştirmektir. Ölçüsü Kur’an ve Sünnettir. Sermayesi ilâhî muhabbettir. Meyvesi aşk, edeb ve muhabbet-i İlâhiyyedir.



Allah aşkını hedefleyen tasavvufu tanımak için tatmak gerekir. Nasıl bir tatlıya uzaktan bakmakla veya sırf tarifini okumakla tadı anlaşılamazsa, manevi halleri tatmak da ona ulaşmakla olur. Ulaşmak, yaklaşmakla başlar. Yaklaşmayan yabancı kalır. Yabancı kalan, o şeyin cahili olur. Bir kimse, hem cahil hem de edebi eksik olursa, onun iyi diye yaptığı çoğu şey bile yıkım ve fesat olur. En kötü cahil ise bildiğini zanneden, fakat gerçekte bilmeyendir. Edepli cahil, edepsiz okumuştan daha kârlıdır. Çünkü edepli olan, susmasını bilir. Susmakta pek çok hayır vardır. Fakat içinde edep olmayan sözde ve işte hiçbir hayır yoktur. Aksine zarar çoktur.



Kâmil mürşidi tanımak için, onunla aynı yolu, edebi, zikri, fikri, hizmeti, ibadeti sevgiyi bir derece paylaşmak gerekir. Mürşide teslim olmayan tabi olmaz. Tabi olmayan, onu lâyıkıyla tanıyamaz. Tanımayan sevmez. Sevmeyen bilmez. Bilmeyen onun hakkında şahitlik edemez. Onlar hakkında bilmeden konuşanlar, övseler de yerseler de haksızlık etmiş olurlar. İkisi de mürşidin hakkını zayi eder. Veliyi tanımadan kötüleyen kimse inkâra, metheden kimse ifrata düşer. İnkâr zulüm, ifrat ziyandır. İkisi de haramdır.



İmam Rabbani k.s. “Bir mürşit terbiyesine girmekten maksat, hakiki imana ulaşıp ilahi emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır” [15]



Seyyid Abdulkadir Geylanî, Yunus Emre, Mevlana Celaleddin Rûmî, Hacı Bektaş-ı Veli, Şah-ı Naşıbend, İmam Rabbani, Mevlana Halid, Ahmed Rufâî ve diğer büyük zatlar (Allah hepsinin derecesini âli etsin ve kudsiyetini artırsın) bütün insanlığa ilahi aşkı yaşayarak göstermişler, nicelerini bu saadetle tanıştırmışlardır.



Menkıbe

Bir şâhid anlatıyor : Seyda Hazretleri İstanbul’daki hocalardan bahsederken Molla Sadreddin Yükselden bahsetti. Ben de, ‘’Çok yüksek âlim olduğunu söylüyorlar,’’ deyince : ‘’Evet, Hazretin tekkesinde yetişmiş, Şeyh Maşuk Hazretlerine yakın damat olmuş çok yüksek âlim, sen de ziyaretine git,’’ dedi.

İstanbul’a dönünce Molla Sadreddin Hoca Efendiyi ziyarete gittim. Sohbet esnasında :

‘’Efendim, dünyada çok yüksek âlimler var, aynı zamanda mürşid-i kâmiller var. Bu ikincilere ayni mürşid-i kâmillere hüsnü teveccüh ve etraflarında cemaat daha çok, bunun hikmeti nedir?’’ dedim. Cevaben :

‘’Ben meşhur bir âlimim, bugün Beyazıt meydanına çıksam arkamda elli kişi zor toplarım. Ama senin şeyhin Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri bir beldeden bir beldeye gitse, çevresinde yirmi-otuz bin insan toplanıyor. Bunun sebebi, hakikatte hidayete erdirici olan Allahü Teâlâ’dır, hidayet onun elindedir. Hz. Muhammed s.a.v.’e dahi : ‘’Yâ Habîbim! Sen istediğini hidayete getiremezsin,’’ buyurmuş. Şu halde, hidayet sahibi Allahü Teâlâ’dır. Yalnız Allahü Teâlâ bir kulunu severse ona hidayetten bir nusret, bir inayet verir. Allah kimin eline hidayeti verirse o irşad sahibi olur. İşte bu asırda senin şeyhinin eline hidayeti; Allahü Teâlâ koymuş, Resûlullah s.a.v. Efendimiz koymuş, bunun sırrı budur,’’ diye açıkladı. [16]



Seyyid Muhammed Raşid k.s. hazretleri şöyle buyurmuş : ‘’Allah dostluğu nedir iyi bilenler, bu yolun ne kadar faydalı olduğunu çok iyi bilirler.‘’

Hz. Mevlânâ k.s şöyle buyurmuştur : "Kâmil bir mürşidin elini tutmak, Allah'ın kudret elidir."

Allah'ın kudret eli demek, Rabbü'l-âlemin'in gücü kuvveti ve azametine temsildir. Resûlullah Efendimiz'in (s.a.v) eli ise, insanlara uzanan bir ilâhî rahmettir. Bu el vasıtasıyla Allah Teâlâ, dilediğini diriltir veya öldürür. Peygamberler, kâmil mürşidler Allah'a hidayete sevkeden vesilelerdir. Rabbü’l-alemin'in insanlara özel ikramıdır.



Müridin kendisini şeyhe teslim etmesi, kendini Allah ve Resûlü'ne teslim etmesi demektir. Çünkü şeyh olan kimse Resûlullah s.a.v.'in halifesidir. Resûl/peygamber ise Allah'ın halifesidir. Şu halde şeyhin elini tutan, Resûlullah'ın elini tutmuş gibi olur. Allah'a teslim olmuş demektir. Müridler, şeyhlerin elini tutup tövbe/biat ederler, çünkü ashap da böyle yapmıştır. Resûlullah s.a.v. Efendimiz'e geçmiş hayatlarına tövbe ederek biat etmişlerdir. Müridin, mürşid elini tutması sünnet-i Resûlullahtır. Bunu bilmeyen tasavvuftan nasipsizler, 'Bu da nerden çıktı?' derler. Meşâyih/mürşid-i kâmiller, kavmi içinde enbiya gibidir. Müridin, şeyhin elini alması mübayaat/manevi alışveriştir.’’ [17]



Hucvirî k.s. şöyle demiştir : “Eğer tasavvufu inkâr edenler, sadece tasavvuf ve sûfi kelimesinin Kur’an’da bulunmadığını söylüyorlarsa bunda garipsenecek bir şey yoktur; bu doğrudur. Fakat tasavvufun içerdiği manayı ve ahlakı inkâr ederlerse, o takdirde Hz. Peygamber’in (s.a.v) getirdiği dinin tümünü ve onun bütün güzel ahlaklarını inkâr etmiş olurlar.” [18]



Hz.Mevlânâ k.s. hazretleri şöyle buyurmuş : ‘’Kılavuzsuz yol gidene iki günlük yol, yüz yıllık yol olur.’’ [19]



Gavs-ı Sânî ks. ise : ‘’Bu zamanda insanlara yapılabilecek en büyük iyilik, tövbeyi tarif etmek ve bir mürşid-i kâmile yönlendirmektir. İnsanlara yapılacak en büyük iyilik budur.‘’



Menkıbe

Anlatıldığına göre bir gün seksen üç yaşında bir zat, Seyyid Muhammed Raşid hazretlerinin meclisine geldi. Oradakiler, bu zatın bazı söz ve davranışlarını beğenmeyip tenkit ettiler. Bu zat şöyle dedi :

Ben bu yaşıma kadar dinin hiçbir emrini yapmadım. Aşırı derecede sarhoş olduğum bir gün, dostlarım beni buraya getirmişler ve Seyda hazretlerinin k.s. elini öptürüp banyo yaptırdıktan sonra caminin altına yatırmışlardı. Sabah uyandığımda, bilmediğim bir çevre ve tanımadığım insanlarla karşılaştım. Seyda hazretlerini k.s. gördüğümde, bir nurun ayak parmaklarımdan girip bütün vücudumu kapladığını gördüm. Bu nur beni o halimden bu halime çevirdi. Ben şimdi on yedi günlüğüm.

Evet… Evliyanın nazarı cezbeyi doğurur. Cezbede ilâhî aşk ve muhabbeti meydana getirir. Bundan sonra o kişi, Allah’a yöneldi, dinini öğrendi ve dinini yaşayan biri haline geldi. [20]



Ariflerde ilim amele, amel hikmete, hikmet marifete, marifet ilâhi muhabbete dönüşür. Kamil insan yeryüzünde Allahu Teâlâ’nın halifesi olduğundan, kendilerine, kullar ve kalpler üzerinde tasarruf yetkisi verilmiştir. Arifler Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin özel tecellilerine mazhar olmuşlardır. Bu sayede özel bir ilme, farklı bir kalbe, ayrı bir şahsiyete sahiptirler.



Müfessir Kad-ı Beydavî hazretleri şöyle buyurmuştur : “Allahu Teâlâ bazı kullarını diğer kullarını terbiye için halife seçmiştir. Aslında Yüce Allah’ın kendi işlerini gördürmek için bir halifeye ihtiyacı yoktur. Bunu sırf kullarına merhametinden yapmıştır. Çünkü her insan vasıtasız olarak ilahî feyzi alamaz, emirleri anlayamaz, kalbini manevi kirlerden arındıramaz. Kusur ve noksanlıkları buna mani olur. Bunun için bir vasıta gerekir. [21]



İmam Şârânî k.s. şöyle buyurmuştur : “Kamil mürşidin tek gayesi vardır; o da şudur : Müritlerini güzel ahlak ile süsleyip, Allah ve Rasulünün huzurunda sevilecek bir olgunluğa ulaştırmaktır.” [22]



Onları görenler ve candan sevenler, sanki Rasulullah (s.a.v) Efendimiz ile karşılaşmış ve tanışmış gibi huzur duyarlar. Onların meclisine girenler, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v) saadetli yüzüne nazar etmiş gibi haz alırlar. Onların elinden tutanlar, Rasulullah Efendimizin (s.a.v) mübarek elinden tutmuş ve onu öpmüş gibi olurlar. Onlar her devirde ümmetin önünde edep önderi, takva imamı, irşat kutbu olmuştur.



Seyyid Abdulkâdir Geylânî (k.s), Seyyid Muhammed Bahâüddin Nakşıbend (k.s), Seyyid Ahmed Şehîd (k.s) Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî (k.s), Seyyid Muhammed Râşid el-Bilvânisî (k.s)... ve daha niceleri...



Bu büyükler gibi her devri süsleyen nice Muhammedî güller vardır. O güller, temiz gönüllere koku verirler. Onlar Yüce Allah’ın boyası ile boyanmışlardır. Onların gönlü ilâhi aşk ile doludur. O güllerin dallarından sevgi balları akar, hepsi dışa süzülmüş özdeki sevgiyi yayar.



Hz. Mevlana k.s. hazretleri diyor ya : ‘’Gül mevsimi geçince gül kokusunu nereden alacaksın? Şüphesiz gül suyundan!’’ [23]-[24]

Son olarak bu menakıb mürşid-i kamil ve tasavvuf terbiyesine güzel bir misal teşkil eder;

Akili bir zat ata binmişti. Uyumakta olan adamın ağzına yılan aktığını gördü. Yılanı ürkütüp kaçırayım diye atini sürdü, ama yılan adamın ağzından içeri girmişti...

Akılı süvari, yapılacak tek işin, yutana hissettirmeden yılanı çıkarmak olduğunu bildi. Hemen atini sürdü,kamcısını uyuyan adama öyle bir şiddetle vurdu ki, ilk vuruşta uyandırdı. Bir-iki daha vurdu. Adam kaçarak bir ağacın altına koştu.

Ağacın altında dökülmüş taze ve çürük elmalar vardı. Süvari bir kamcı daha vurunca adam elma ağacına kaçtı. Süvari "çürük elmaları ye!" diyerek vurmaya devam etti.
Dehşet ve korkuya kapılan adam çürük elmaları o kadar yedi ki, çıkaracak gibi oldu. Elmaları yiyen bağırdı,

"Ey emir, ben sana ne yaptım ki bana kahredersin? şurada ne güzel uyuyordum. Şiddetli kırbaçları ve çürük elmaları yemem reva mıdır? Eğer benim hayatımda, senin bana bir adavetin varsa, öldür de kurtulayım. Bu kadar zulüm olmaz ki ....

Seni gördüğüm saat ne kadar uğursuz bir zamanmış senin yüzünü görmeyene ne mutlu."

Sözleri bitmeden kamçıyı öyle şiddetle yedi ki, yeniden koşmaya ve elmaları yemeye başladı. Süvari, rüzgar gibi, adamın peşini bırakmadı, akıllı süvari adamı gece vaktine kadar koşturdu. Vaktaki çürük elmalar sıcak havada şiddetli koşma sonucu, midenin içinde çalkalana çalkalana şurup haline geldi, derken kustu ve kapkara yılanı da hortum gibi çıkardı.

Adam hayretle bir yılana baktı, birde süvariye. Yılanın kendinden çıktığını görünce süvarinin atının önünde secdeye kapanır gibi yere kapandı. O çirkin, kara yılanın muhakkak ölümüne sebep olacağını bildiğinden, kırbaçların acısı geçti, koşmanın yorgunluğu da bitti.

Şimdi ne yapması lazım? "Seni gördüğüm saat ne kadar uğursuz bir zamanmış. Senin yüzünü görmeyene ne mutlu." diyen adam şimdi ne yapacak?

"Sen hakikaten Cebrail(a.s) mısın, bana yetiştin.
Sen Hüda-iTeala'nın velisi misin ki Hızır (a.s) gibi yetiştin.
Sen, ben uyurken yılanın ağzıma girdiğini ne bildin? Çıkarmanın usulünü nasıl bildin ? Seni gördüğüm an hayatımın en mübarek saatiymiş." diyerek pişmanlığını dile getirdi. Hazret-i Mevlana buyuruyor ki :

" Eşek, eşekliğinden kaçar, sahibi kurt, kuş yemesin diye merhametinden onu yakalamak için koşar". Bu koşma, ziyandan koruma ve kurtarmak içindir. Hastalık artınca doktor ameliyat eder. Ameliyat çirkin bir şeydir. İnsanın vücudunu kesip biçerler.

Doktora : "zalimsin" diyemeyiz.
Doktor : "Sen ameliyat olmasaydın ölürdün." der.

O zaman, o doktora yüzlerce bıçak helal olsun deriz. Bunu gibi, ağzından yılan çıkan adam pişmanlık içine girdi ve özür diledi : " Ey efendi, ey şeyh şah, önceki kötü sözleri cehaletim söyletti." dedi.

Bizlere düşende budur. Pişmanlık içinde olup ALLAH'dan özür dilemeliyiz. Buna tövbe ve istiğfar denir.

---------------------------



------------------
KAYNAKLAR :
[1] Tâhiru’l-Mevlevî, V, 1380; Konuk, II, 293; III, 214; V, 474; IX, 355; XIII, 77, 81; IX, 154; Mesnevî, I, 2938-2945; II, 745-747; VI, 4121-4143.
[2] Mesnevî, V, 1053-1043.
[3] Mesnevî, III, 588.
[4] Mesnevî, II, 3343-3346.
[5] Mesnevî, III, 1754-1755.
[6] Tâhiru’l-Mevlevî, I, 183; V, 1393; Konuk, I, 158; II, 301; Mesnevî, I, 225-236.
[7] Mesnevî, I, 2970-2973.
[8] Tâhiru’l-Mevlevî, XI, 1060; Konuk, VI, 442.
[9] Mesnevî, III, 4075.
[10] Mesnevî, III, 4077-4078.
[11] Tâhiru’l-Mevlevî, X, 454; XIII, 876; Konuk, V, 462; VIII, 479; Mesnevî, III, 1750-1753.
[12] Mesnevî, IV, 3392-3395.
[13] Mesnevî, IV, 3404.
[14] Mesnevî, IV, 3408-3411.
[15] Mesnevî, IV, 3416-3421.
[16] Tâhiru’l-Mevlevî, VI, 164; Konuk, III, 63, 146; Mesnevî, II, 470-473.
[17] Mesnevî, II, 150-151.
[18] Konuk, VI, 85, 86; VII, 529-531; Mesnevî, IV, 1794-1899; III, 2701-2704.
[19] Mesnevî, III, 2707.
[20] Mesnevî, IV, 1800-1801.
[21] Tâhiru’l-Mevlevî, X, 664; Konuk, VI, 45-50; Mesnevî, III, 2544-2562; IV, 2357-2359.
[22] Tâhiru’l-Mevlevî, VII, 628, 629; Konuk, III, 68, 60; X, 83; Mesnevî, II, 3430, 1986-1990.
[23] Mesnevî, II, 167-168.
[24] Mesnevî, V, 2243.
[25] Tâhiru’l-Mevlevî, IV, 1013; Konuk, II, 54; IV, 159; VII, 170; XIII, 309; Mesnevî, VI, 4861-4862; IV, 541.
[26] Mesnevî, I, 2053.
[27] Mesnevî, I, 2055-2059.
[28] Konuk, II, 267
[29] Mesnevî, I, 2851-4852.
[30] Mesnevî, I, 2857-2859.
[31] Konuk, II, 298-300.
[32] Tâhiru’l-Mevlevî, V, 1389-1398; Konuk, II, 302-304; Mesnevî, I, 2959-2980.
[33] Konuk, I, 259; XIII, 211.
[34] Mesnevî, I, 722-723.
[35] Mesnevî, VI, 4552.
[36] Konuk, II, 310, 334; IV, 368; Mesnevî, I, 3046-3051, 3110-3113; II, 3216-3220.
[37] Mesnevî, I, 3028.
[38] Tâhiru’l-Mevlevî, VII, 409; Konuk, III, 351-354; Mesnevî, II, 1244-1260.
[39] Mesnevî, II, 1244-1245.
[40] Mesnevî, II, 1260.
[41] Konuk, IV, 194, 195; V, 114; X, 142; Mesnevî, II, 2530-2533.
[42] Mesnevî, V, 2519-2520.
[43] Mesnevî, III, 376.
[44] Tâhiru’l-Mevlevî, VII, 678.
[45] Mesnevî, II, 2163-2166.


[1] Sühreverdi, Avarifü’l-Mearif, s. 47

[2] Zerruk, Kavaidü’t-Tasavvuf, 3. (Kahire, 1989)

[3] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dilaver Selvi

[4] Arifler Yolunun Edebleri, S. Saki Erol

[5] İbn Acibe, İkazu’l-Himem, 21.

[6] İbn Acibe, İkazu’l-Himem, 21

[7] Abdülkadir İsa, Hakâik ani’t-Tasavvuf, 35.

[8] Reşahât, Mevlânâ Ali B. Hüseyin es-Safî, s.479

[9] Bahrü’l-Medid fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Mecîd, İbn Acîbe el-Hasenî, s.2/317

[10] Ra’d suresi ayet-27-28

[11] Âl-i İmran suresi ayet-31

[12] Arifler Yolunun Edebleri, S. Saki Erol

[13] İmam Şa‘rânî, el-Envârü’l-Kudsiyye

[14] S. Muhammed Saki Erol, Hayat Dengemiz, 256.

[15] Mektubat,207. Mektup

[16] Hatme-i Hâcegân Sultanları, Muzaffer Taşyürek, s.237

[17] Mürşid ve Mürid Hukuku, Mehmet Ildırar

[18] Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, 54.

[19] Can Kulağını Aç Hz. Mevlana’dan Özlü Sözler, Adem Sertel, s.240

[20] Kınacı, Seyyid Muhammed Raşid ve Hayatı, s.35.

[21] Beydavî, Envaru’t-Tenzil, I, 49-50. Ayrıca bkz : Şirbînî, es-Siracü’l-Münir, I, 25.

[22] Şaranî,, Levâkıhu’l-Envâr, 14. Aynı mevzûun geniş bir îzâhı için; bkz : Sühreverdî, Avarifu’l-Mearif, 10. Bölüm.

[23] ‘’Gülden murat Muhammed Mustafa s.a.v. Efendimiz, gülsuyundan murat ise mürşid-i kâmillerdir. Yani O’nun hakiki varisleridir.‘’

[24] Mürşid ve Mürid Hukuku, Mehmet Ildırar, s.617


israNur

Misafir

2

Sunday, April 3rd 2016, 4:01am

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

3

Wednesday, April 6th 2016, 5:31pm

çok Teşekkür eline sağlık

SEBAhat

Bayan-Mod

  • "SEBAhat" bir kadın

Mesajlar: 188

Konum: Biryerden

Meslek: HausFrau

  • Özel mesaj gönder

4

Wednesday, April 6th 2016, 5:31pm

Eline Sağlık Bu Güzel Paylaşım için Teşekkür ederim.

Kullanılmış Etiketler

Eğitmenleri, ISLÂMIN, Mürşid-I Kamiller

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi