Giriş yapmadınız.

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,889

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Thursday, March 31st 2016, 1:12am

İyi insan, kötü insan olmak bizim elimizde mi?



İyi insan, kötü insan olmak bizim elimizde mi?



Sorunun Detayı

Ateistler
Yakın bir Allah'a inanmadığını söylüyor. Aslında daha önce çok inançlı biriyken çok sevdiği bir abisinin inanmadığını öğrenmiş. Anlattığı kişinin çok yardımsever ahlaklı iyi kalpli biri olduğunu söylüyor. Daha sonra bu kişi öldükten sonra inanmayanların sonsuza kadar cehennemde kalacağını bildiğinden, bu durumu kabullenememiş, sürekli sorgulamaya başlamış. Bunun adaletsizlik olduğunu düşünüyor ve şunu söylüyor :
Allah her şeyi kontrol ediyor ve her şeyden haberi varsa iyi insan ya da kötü insan olmak bizim seçimimiz değil diyor. Bunun bizim için sınav olduğunu söyleyince de, Allah o adama daha çok akıl verseymiş o zaman, diyor.
Ben onu ikna edemiyorum ve anlatmakta yetersiz kalıyorum. Kalpten inanıyorum ama benim de aklımı karıştırmasını istemiyorum.
Arkadaşıma nasıl yardımcı olabilirim?

Cevap :

Değerli kardeşimiz;

Bu konuyu bir kaç madde halinde açıklamaya çalışacağız :

a) Cehennem azabının âdil olup olmadığını kendi daracık akıl ve duygularımızla tartamayız. Bu sebeple, he şeyden önce insana düşen görev, Allah’a ve Kur’an’a iman etmektir.

Bu kâinatın yaratıcısına iman eden, onun sonsuz ilim, kudret, hikmet, merhamet ve adaletine de iman etmek zorundadır. Zira bütün varlıklar kâinatın içindeki çok faydalı konumlarıyla Allah’ın sonsuz ilmine, kudretine ve hikmetine işaret etmektedir.

Keza bütün kâinat çapında ilmin tasdik ettiği bir dengenin varlığı sonsuz bir adaletten haber vermektedir. Ontolojik, kozmik, jeolojik, biyolojik, ekolojik dengeler bu adaletin birer yansımasıdır.

Örneğin insanın anatomisi, hücreleriyle, sinir sistemiyle, elektronik sinyalleriyle, göz-kulak, el-ayak gibi organların simetrik yapılarıyla yaratıcının her yerde dengeleri gözettiğini ve bütün işlerini adalet ölçüsüne göre yaptığını göstermektedir.

b) İslam’da -ayet ve hadislerin verdiği bilgiye göre- Allah’a karşı sorumlu olmak için üç temel husus vardır : Bunlar akıl, büluğ/erginlik ve tebliğin duyulması. Buna göre;

- Aklı olmayan/deli bir kimse, ister mümin bir ailede, ister kâfir bir çevrede yaşasın/ister mümin olsun, ister kâfir olsun asla sorumlu değildir.

- Yine, büluğ/erginlik çağına gelmemiş bir çocuk ister Müslüman bir ailenin, ister kâfir bir ailenin çocuğu olsun hiç bir eyleminden dolayı sorumlu tutulmaz.

- Keza, Allah mülkün yegâne sahibi olarak hiç kimseye verecek bir hesabı yoktur. Çünkü mülkün sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. Bununla beraber, Allah’ın gönderdiği vahyi ve peygamberin tebliğini duymamış hiç bir kimse yaptıklarından sorumlu değildir. “Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” (İsra, 17/15) mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

c) Allah Kur’an’ın pek çok ayetinde kendini “âdil” bir ilah olarak tanıtmaktadır. Bu adaletinin bir tezahürü olarak da insanları peşin suçlu veya suçsuz ilan etmemiş, onlara kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Ve özellikle kıyamete kadar hükmü devam eden Kur’an’ın üzerine mucizelik mührünü vurmuştur.

Kırk yönden mucize olduğu ispat edilen bu Kur’an’da insanların aklına hitap edilmiştir. Aklı olmayanlar muhatap kabul edilmemiştir. Nitekim delilerin hiçbir sorumluluğu yoktur.

İşe karar veren akıldır, fakat o işi yürürlüğe koyan ise özgür iradedir. İnsanın herhangi bir iş seçiminde bu özgür iradesini ortadan kaldıran bir olayın varlığı o kişiyi sorumluluktan kurtaran bir faktördür. Bu sebepledir ki, İslam hukukunda “Mükreh” (iradesi dışında zorla kendisine kötü bir iş yaptırılan kimse) sorumlu olmaz. Örneğin ölüm tehdidi altında içki içse günahkâr olmaz.

- İmtihanın adil yapılması için, hem imtihanın kazanmasına, hem de kaybetmesine yardımcı olacak unsurların bulunması gerekir. Bu açıdan bakıldığı zaman, Allah imtihana tabi tuttuğu insanlara -imtihanı kazanmaları yönünde-merhametini, yardımını esirgememiş, onlara akıl, fikir, vahiy gibi çok kuvvetli unsurlarla destek sağlamıştır.

d) Soruda yer alan “Allah her şeyi kontrol ediyor ve her şeyden haberi varsa iyi insan ya da kötü insan olmak bizim seçimimiz değil” ifadesi yanlıştır.

Doğrusu “bazı insanlar özgür iradelerini kullanarak tercihlerini dinsizlik tarafına kullanıyorlar.”

İmtihanın adil olmasının gereği olarak Allah -buna razı olmadığı halde- onların bu tercihlerine izin veriyor. Tabii ki imtihanda kazananlar yanında kazanmayanlar da olacaktır..

- Örneğin; “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat, 51/56) mealindeki ayette “bütün insanları bana kulluk etmeye zorlayacağım” demiyor. Böyle bir şey imtihan sırrına da aykırıdır.

İfade edilen husus şudur :

Allah insanları kulluk görevlerini yerine getirsinler diye yaratmıştır. Kulluk görevleri ise, Allah’ı tanımaları, ona iman etmeleri, peygamberlerine ve kitaplarına iman etmeleri ve hayatlarını bu imanın doğrultusunda sürdürmeleridir.

e) Allah kimin kulluk edip etmeyeceğini ezeli ilmiyle elbette bilir.

(Çünkü onun bilmemesini düşünmek ona cehaleti isnat etmek olur ki bu, kâinatın şahadet ettiği sonsuz ilmini inkâr etmekten kaynaklanan bir küfürdür. Allah ezeli ilmiyle geçmiş, gelecek ve hazır zamanda olan ve olacak her şeyi bilir. Allah kimin özgür iradesiyle aklını yanlış tarafta kullanacağını da bilir. Fakat Allah’ın her şeyi önceden bilmesi, insanları iş yapmaya zorlamaz. Çünkü ilim sıfatının yaptırım gücü yoktur. İlim maluma tabidir. Bir şey nasıl olacaksa Allah onu öyle bilir.)

Ancak Allah bu imtihan işini değerlendirirken ezeli ilmine göre değil, ortaya çıkan sonuçlara göre davranır. Çünkü Allah’ın sonsuz ilmi yanında sonsuz adaleti de vardır. Adalet ise, imtihan sonucunu esas alır.

Demek ki bazı insanların iman edip kulluk görevlerini yerine getirmemeleri onların imtihana tabi tutulup kullukla görevlendirilmelerine aykırı değildir. Nitekim, başta Üniversite imtihanı olmak üzere dünyada çeşitli imtihanlar yapılır ve genellikle imtihanı kazananlar kazanmayanlara göre azınlıkta kalır. Buna rağmen kimse kalkıp da bu imtihan yanlıştır demez.

f) Dikkat edilmesi gereken bir nokta da şudur : İnsanları ilgilendiren konularda, her olayın iki yönü vardır :

Biri : Allah'ın yaratmasına bakan icat noktalarıdır. Yani hayrın da şerrin de yaratıcısı Allah'tır. Tevhit/Allah'ın birlik sıfatı bunu gerektiriyor.

Diğeri : İnsanların kesbine, kazancına bakan ve içinde yaratma işi olmayan tasarruflar, meyiller ve Allah'ın yaratmasına bir vesile hükmünde olan şeylerdir. Özgür bir iradeyle imtihanın yapılmasını sağlamak ve sonuçtan insanları sorumlu tutmak için, insana bu cüzî iradenin verilmesi şarttır ve adaletin gerçekleşmesi adına kullara verilmiştir.

g) “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlatlarından bile kaçar.” (Abese, 80/34-36) mealindeki ayetlerde ifade edildiği üzere, hesap günü herkes yalnız kendisini kurtarmak için çaba gösterecek, şu andaki duygular altüst olacak.. “Suçlu olan kimse, o günün azabından sırf kendini kurtarmak için, oğullarını/çocuklarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, yetiştiren tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak vermek ister." (Meâric, 70/11-14) mealindeki ayetlerin verdiği haberler doğrultusunda bir ruh haleti ortaya çıkacaktır. Onun için nazlanmaya gerek yok.. “Gemisini kurtaran, kaptandır.”

h) Allah’ın ibadete, tanınmaya elbette ihtiyacı yoktur. Fakat Allah, bunların olmasını istiyor. Çünkü, insanoğlunun aklına ve şuuruna çarpan öyle harika bir varlık düzeni, öyle eşsiz bir kâinat modeli, öyle yokuş-yukarı olaylar var ki, hayret etmemek, şaşkınlık göstermemek mümkün değildir.

İşte insanoğlu, aklının sınırlarını zorlayan ve duygularını sarsan dehşet verici olaylar karşısında kâinatın işleyişindeki kaderin hikmetli elini görüp çözümleyemediği için, korkunç bir psikolojik bunalıma giremeye mahkumdur.

Bütün bu müthiş olayların, varlıkların, durumların karşısında ancak bunların yaratıcısına ve sahibine iman ederek, onu hatırlayarak ve onun aşkın hikmetini medh-u sena ederek ve tespih ederek ona sığınmak suretiyle ruhen teneffüs edebilir.

- Yerküresini sarsıntıdan koruyan, zeminin kalbinden çıkan dağlar ve dağların volkanik teneffüsleri olduğu gibi, insanın psikolojik zeminini sarsmaktan koruyan da, onun kalbinin zemininden çıkan, ruh ve akıl bacasından nefes almasına imkân veren, “her şeyin anahtarı yanında, her şeyin dizgini elinde”, sonsuz ilim, kudret ve adalet sahibi olan Allah’a iman etmektir.

Rabbimiz, hepimize hidayet nasip etsin, hidayette olanları da o yolda daim kaim eylesin; Âmin!

--------------------
Kâfirlerin ebedi cehennemde kalması nasıl adalet olur? Cehennem azabı neden ebedi olsun? Allah'ın şefkati anne şefkatinden daha çok olduğu halde, neden cehennemi yarattı?
İdamı hak etmiş bir kişiye, müebbet hapis cezası vermek bir rahmettir. Bu açıdan müebbet hapis demek olan cehennem de bir rahmettir. Bir anne, çocuğunun hayatının kurtulması için elinin, kolunun kesilmesine razı olmaz mı? Demek ki, daha büyük bir nimet için bazı şeyler göze alınabilmektedir. Kaldı ki bunlar çocuk değildir. Annesinin namusuna göz diken bir yetişkine hangi anne acır...

Konuyu bazı soru ve cevaplarla açıklamaya çalışalım :

Soru : Bir kâfirin küfür ile ilgili günahı mahduttur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve sonsuz bir ceza ile cezalandırılması İlâhi adalete uygun olmadığı gibi, Ezeli hikmete de muvâfık değildir; merhamet-i İlâhiye müsaade etmez?..

Cevap : O kâfirin cezası gayrimütenahi olduğu ve kısa bir zamanda irtikâp edilen o küfrün, sonsuz bir cinayet olduğu altı cihetle sabittir :

Birincisi : Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömürle yaşayacak olursa, o sonsuz ömrünü herhalde küfürle geçireceği şüphesizdir. Çünkü kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla, o bozulmuş olan kalbin sınırsız bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh, ebedî cezası, adalete muhalif değildir.

İkincisi : O kâfirin günahı sınırlı bir zamanda ise de, sonsuz derecede büyük olan umum kâinatın, vahdaniyete olan şehadetlerine gayrimütenahi bir cinayettir.

Üçüncüsü : Küfür, sonsuz nimetlere hakaret olduğundan, sonsuz bir cinayettir.

Dördüncüsü : Küfür, sonsuz olan zat ve sıfât-ı İlâhiyeye cinayettir.

Beşincisi : İnsanın vicdanı, görünüşte sonlu ise de, gerçekte ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, sonsuz kabiliyeti olan o vicdan, küfürle pislenerek mahvolur, gider.

Altıncısı : Zıt, zıddına ters ise de, çok hususlarda aynı özellik taşır. Binaenaleyh iman, ebedi lezzetleri meyve olarak verdiği gibi, küfür de elim ve sonsuz elemleri âhirette intaç etmesi, şe'nindendir.

Bu altı cihetten çıkan netice ve gayrimütenahi olan bir ceza, gayrimütenahi bir cinayete karşı ayn-ı adalettir.

Bu konu ile ilgili başka bir sual : Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman cehennemde hapis nasıl adalet olur?

Cevap : Sene, üçyüz altmış beş gün hesabıyla, bir dakikada cinayet, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapis iktizası kanun-u adalet iken; bir dakika küfür, bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kanun-u adaletle elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur.

Elbette “Halidina fiha ebeden” adalet-i İlahî ile vech-i muvafakatı bundan anlaşılıyor.

"Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki : Katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâakal zâhirî âdete göre on beş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, binbir esma-i İlahîyi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kâinatın hukukuna tecavüz ve kemalâtını inkâr ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan kâfiri, binler seneden ziyade esfel-i safilîne atar, Halidine de hapseder."(Lem’alar, Yirmi Sekizinci Lem'a)

"Soru : Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvafıktır; kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlâhiyeye ne diyorsun?"

"Cevap : Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya yokluğa gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Varlığın -velev Cehennemde olsun- yokluktan daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira yokluk sırf şerr olduğu gibi, bütün musibet ve kötülüklerin de merciidir. Vücut ise, velev Cehennem de olsa, hayırdır. Buna binaen kâfirin meskeni Cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır."

"Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları hayırlı amellerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadisiye vardır." (İşaratü'l-İ’caz, s.81)

Yukarıdaki soru ve cevaplardan sonra anlaşıldı ki, bir insanın sınırlı bir hayatta işlediği küfür suçu yüzünden ebedi cehennemde kalacaktır. Bu adamın imanı olmadığından cennete girmesi mümkün değildir. İşte yukarıda yapılan hesaplamalar ışığında, Rahmet-i ilahiyeyi de göz önünde bulundurmak suretiyle, cehenneme girecek insanların ebedi cehennemde kalsa bile ateşe ülfet edeceğini Bediüzzaman, hadislere dayanarak bildiriyor. Bu cümlenin izahına gelince, iki – üç tarzda izahı yapıla bilir.

1. “Sebekat rahmeti ala gadabi”, meali : “rahmetim gazabımı geçti” hadis-i kudsisinden ders çıkarılabilir. Yani, Allah’ın rahmeti, belirli bir zaman sonra bu insanı rahatlatacak ve ateşe karşı bir ülfet verecektir. Yani, Allah gazabından ziyade rahmetiyle muamele edecektir. Çünkü yukarıdaki ifade de geçtiği gibi, dünyada yaptıkları iyiliklere mükafaten, merhamet-i ilahiyeye mahzar olacaklar.

Konuyla ilgili bir not :

Muhyiddin Arabî Hazretleri, “Onlar orada ebedî kalacaklardır.” mealindeki âyet-i kerimeyi tefsir ederken, kâfirlerin cehennemde ebedî kalmakla birlikte, azabı ebedîyen aynı seviyede tatmayacaklarını kaydeder ve zamanla oraya mahsus ayrı bir hayat çeşidine girip eski azaplarından bir bakıma kurtulmuş olacaklarını söyler. Nur Külliyatında geçen şu cümleler de o büyük velînin bu keşfini, az farkla, doğrular mahiyettedir :

“Kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmiş ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nev’i ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden âzade olur.” (İşaratü’l-İ’caz, s.81)

“Evvelki şiddetlerden âzade olma” ifadesinden, azabın ebediyen devam edeceği, ama şiddetinin öncekilerden daha hafif olacağı anlaşılıyor. Muhyiddin Arabî Hazretleri ise azabın, yerini âdî, süflî, bayağı bir hayata bırakacağı ve kafirin cehennemde bu hâliyle ebediyen kalacağı kanaatindedir.

Nur Müellifi, naklettiğimiz ifadelerinin sonunda, buna dair “işarat-ı hadîsiye” olduğunu kaydeder. Sözü edilen hadisin metni hakkında bir bilgimiz yok. Ancak, Muyyiddin Arabî Hazretlerinin bu konuyu işlerken sıkça nazara verdiği bir hadis-i kutsî var; Üstad'ın sözünü ettiği hadis de o olsa gerek :

“Rahmetim gazabımı geçti.”

2. Adalet-i ilahiye noktasından bakılabilir. Yani bu insanın -yukarıda yapılan hesaplardan da anlaşılacağı gibi- yaptığı ve işlediği günahlardan dolayı azap görecektir. Ama bu insanlar, Bediüzzaman’ın dediği gibi, yaptıklarının cezasını çektikten sonra, ateşe ülfet yani alışma vermesi adaletinin neticesidir.

3. Kainatta ne varsa, Allah’ın bir ismini gösterir, onun aynasıdır. Bu durumda, cehennemde olan insanların da Allah’ın bazı isimlerine mahzar olması da mümkündür. Kim bilir belki de Allah’ın “Metin” ismine mazhariyet verilecek ve ateşe karşı dayanıklılık verilecektir. Keyfiyetini Allah bilir. Bize düşen iman etmek ve O dehşetli cehennemden kurtulmak için, ibadet, istiğfar ve taat siperine girmektir.

-----------------------
Kâfirlerin cehennemde yanmaları adalet midir?

Allah'ın üç çeşit sıfatları vardır :

1. Celali sıfatlar.
2. Cemali sıfatlar.
3.- Kemali sıfatlar.

Bunların ilki olanları, azap, ceza, gibi durumları iktiza eder. İkinci gurupta olanlar ise, güzelliği, affediciliği ve letafeti gerektirir. Üçüncü çeşit sıfatlar ise, büyüklüğü azameti ister ve gerektirir.

İşte Allah'ın sonsuz merhameti olduğu gibi, sonsuz azap ediciliği de vardır. Biz bunu ihmal ediyoruz. Oysa Allah bütün bu sıfatlarla muttasıftır. Aşağıda mahşerdeki sıkıntılarla ilgili bir kaç madde mevcuttur. İnsanlar işledikleri suçlarının cezasını, bu suçu işledikleri zaman süresi kadar çekmiyorlar. İşledikleri suçun sonuçlarına göre cezasını çekiyorlar.

Bir adamı bir saniyede öldüren bir katilin bir saniye ceza çekmesi adalet olur mu? Kâfirin kısa gibi görünen bir zamanda işlediği cinayet çok büyüktür. Bu nedenle ebedi ve sonsuz olarak cehennmede kalması gerekir ki işlediği suçuna karşılık bir ceza olsun.

Esasen küfür öyle büyük bir cinayettir ki affedilmemesi gerekir. Ancak Allah’ın rahmeti gazabını geçtiği için o kâfirleri yok olmaktan kurtarıp hayatta kalmalarına müsaade ediyor. Nitekim bir tek adamı öldüren birisini idama mahkum etseler, tam idamını beklerken cezasının müebbet, yani ömür boyu hapse çevrildiğini duysa elbette sevinecektir. Bunun gibi yok olmayı hak etmiş bir kâfirin cezasının müebbete, yani ebediyen cehennemde kalmaya çevrilmesi de bir ikramdır.

- Kâfirin işlediği cinayet nedir?

Kainatta bulunan bütün varlıklar Allah’ın varlığına ve birliğine şahittirler. Bunları inkar eden bir adam kainat kadar cinayet işlemiş demektir. Ayrıca o varlıkların hukukuna bir hürmetsizlik ve saygısızlık olduğundan nihayetsiz bir cinayettir.

Bildiğiniz gibi, elmasla kömürün aslı karbondur. Ancak diziliş farklılığından dolayı biri elmas diğeri kömür oluyor. Şimdi kömür olmuş bir şeyin artık elmas olma ihtimali kalmamaıştır. Ne kadar kalırsa kalsın o kömürdür. İşte insanın aslıda birdir. Babası Adem (as), yapısı topraktır. Ama diziliş farklılığından biri elmas gibi, diğeri de kömür gibi oluyor. İşte kafirliği seçip kafir olarak ölen birisinin mayası bozulduğundan ne kadar yaşarsa yaşasın elmas yani iman sahibi olma özelliğini kaybetmiştir. Bu nedenle ebedi de kalsaydı kafir olarak yaşayacaktı. Demek ki kafirin cinayeti sonsuzdur.

Allah insana sonsuz nimetler vermiştir. Örneğin bunlardan birisi sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sonsuz olan Allah’ı ve ebedi yaşayacağımız ahiret alemlerinin varlığını anlayalım diye verilmiştir. Böyle sonsuz bir duyguyu inkar etmek ve bu nimete gerekli şükrü yapmamak sonsuz bir cinayettir.

Allah’ın zatı, sıfatları ve isimleri sonsuzdur. Sonsuz bir zatı ve sıfatlarını inkar etmek sonsuz bir cinayettir.

Bunlar gibi sonsuz cinayetleri işleyen birisine sonsuz bir cazanın verilmesi adalettir; yok etmeyerek müebbete çevirmesi ise Allah’ın bir ikramı ve lütfudur.

Bediüzzaman bir çok risalede bu konuyu çeşitli yönleriyle ele almış ve aklı ikna, kalbi tatmin edecek izahlar getirmiştir. Bir kâfir inkarıyla sonsuz cinayet işler. Çünkü :

- Vahdaniyet delillerine karşı küfür ile mukabele,
- Nimetlere karşı küfran ile mukabele,
- Mevcudatı kıymetsizlikle kâfirane ittiham ve tahkir,
- Esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatını red ve inkâr.

Bunların her biri sonsuz bir cinayettir. Şöyle ki :

- Allah’ın varlığının ve birliğinin delilleri sonsuzdur. Bu kadar delilin inkâr edilmesi sonsuz bir cinayettir.

- Allah’ın nimetleri de sonsuzdur. “Organlarından, onları teşkil eden hücrelerinden, ruhuna ve ona takılan sayısız hissiyatına kadar; öte yandan, üzerinde sürekli seyahat ettiği dünyadan, her an içine çektiği havaya, geceden gündüze, güneşten aya kadar; diğer taraftan beslenmesi için önüne konulan sebzelerden, meyvelerden, süte, bala, helal etlere kadar uzanan sayısız nimetlere mazhar olan bir insan”, bütün bunları inkâr edercesine, Allah’a isyan ederse, bütün nimetlere karşı küfran ile mukabele etmiş ve sonsuz bir cinayet işlemiş olur.

- Gerek kendi vücudumuzda görev alan varlıklar, gerekse bizi kuşatıp her yönden yardımımıza koşan mevcudat çok kıymetli eserlerdir. Hiçbirini yapmak beşer takati dahilinde değildir. Bu kadar mucizeleri ve onlara takılan hikmetleri, manaları, ihsanları hiç dikkate almamak, düşünmeye değer bulmamak yine sonsuz bir cinayettir.

- Her varlığın hakikati bir veya daha çok esmaya dayanır. Varlık âlemi İlâhî isimlerin tecellileriyle doludur. Bu varlıkları dikkate almamak, onlarda tecelli eden esmâyı isimleri dikkate almama manasına gelir. Bu ise Cenâb-ı Hakk’ın nihayetsiz izzetine karşı bir isyan mahiyeti taşımakla yine nihayetsiz bir cinayet olur. Bu varlıklardan en önemlisi insanın kendisidir. Allah’ın bütün isimlerine ayna olma şerefine eren, onun misafiri ve cennetine davetlisi olma lütfuna eren, taşıdığı istidadın ulviyetiyle arza halife olan insan, bu üstün mahiyetini ve kabiliyetini küfür ve isyan yolunda harcarsa, kendinde tecelli eden bütün isimlerin tecellilerini şer ve isyan yolunda kullanmış ve böylece o isimlere karşı büyük bir edepsizlik etmiş olur. Bu ise tek başına büyük ve sonsuz bir cinayettir.

Bediüzzaman'ın, kafir olarak ölen kimsenin neden ebediyen cehenemde kalması gerektiği ile ilgili açıklamalarıdan biri şöyledir :

"Sual : Bir kâfirin masiyet-i küfriyesi mahduddur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr-ı mütenahî bir ceza ile tecziyesi, adalet-i İlahiyeye uygun olmadığı gibi, hikmet-i ezeliyeye de muvafık değil. Merhamet-i İlahiye müsaade etmez?

Cevab : O kâfirin cezası gayr-ı mütenahî (sonsuz) olduğu teslim edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâb edilen o masiyet-i küfriyenin, gayr-ı mütenahî bir cinayet olduğu altı cihetle sabittir :

Birincisi : Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenahî ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahî bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh ebedî cezası, adalete muhalif değildir.

İkincisi : O kâfirin masiyeti; mütenahî bir zamanda ise de, gayr-ı mütenahî olan umum kâinatın vahdaniyete olan şehadetlerine gayr-ı mütenahî bir cinayettir.

Üçüncüsü : Küfür, gayr-ı mütenahî nimetlere küfran olduğundan, gayr-ı mütenahî bir cinayettir.

Dördüncüsü : Küfür, gayr-ı mütenahî olan zât ve sıfat-ı İlahiyeye cinayettir.

Beşincisi : İnsanın vicdanı, zahiren mütenahî ise de, bâtınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr-ı mütenahî hükmünde olan o vicdan, küfür ile mülevves olarak mahvolur gider.

Altıncısı : Zıd zıddına muanid ise de, çok hususlarda mümasil olur. Binaenaleyh iman lezaiz-i ebediyeyi ismar ettiği gibi, küfür de âlâm-ı elîmeyi ve ebediyeyi âhirette intac etmesi şe'nindendir. Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr-ı mütenahî olan bir ceza, gayr-ı mütenahî bir cinayete karşı ayn-ı adalettir." (bk. Nursi, İşaratü'l-İcaz)

- İnsan yok olmak ister mi?

1. İnsan şuurlu ve bilinçli düşününce sonsuz duygu ve düşüncelere sahip olduğunu görecektir. Yani ruhunda, ebedi ve sonsuz kalmak ve dostlarıyla devamlı beraber olmak arzusunu taşımaktadır. Bu nedenle şuurlu ve bilinçli olarak yok olmayı istemesi mümkün değildir. Nitekim idamı istenen bir adam, müebbet cezası verilmesini bir ikram olarak görmektedir. Nasıl ki uyku hissi gelince istemediği halde uyuyup kalıyor ve sorsanız uyumak istemediğini ve şoför ise kaza yapacağını bilir. Ancak o hisse dayanamayıp uyur ve kaza yapar. Yapacağı iş arabayı durdurup dinlenmek ve sonra yola çıkmaktır. Bunun gibi ölümü isteyen insanlar bir hastalık veya musibete dayanamadıkları için sanki yok olmak istediklerini zannederler. Halbu ki, manen biraz dinlenseler ve istirahat etseler, yokluğun ismini bile akıllarına getirmeyeceklerdir. Ayrıca yokluğu isteyenler sadece dünya hayatı açısından düşünüyorlar. Nasıl olsa ebedi bir hayat var diyerek içten içe bir ebedi ve sonsuz alemin hasretini çekerek bunu yapmak istiyorlar.

2. İnansın inanmasın hiçbir kimse yok olmayacaktır. Cennete veya cehenneme giden her insan ve cin ebedi olarak var olacak ve kendine verilen sonsuz duyguların karşılığını görecektir.

3. İnsan şuurlu düşününce yok olmak istemeyecektir ki, Allah yok etsin. Her çekirdekte bir ağaç olma özelliği vardır. Buna rağmaen bir çekirdeğin torbada dururken toprağa girip ağaç olmayı istememesi görünüşte normal görülebilir. Halbuki, ağacı görünce ne kadar yanlış düşündüğünü anlayacak ve özür dileyecektir. Burada dünya torbasında çekirdek gibi olan insanın, ebediyette ağaç olduğunu görünce nasıl özür dileyip yalvaracağını şimdiden anlamak zor değildir.

Kâfirlerin haşirde toprak olmak istemeleri :

Bir insan akıl ile değilde, his ile hareket ettiği zaman ne yapacağını bilmemekte, kendi lehinde ve aleyhinde bulunan bir şeyin farkına varamamaktadır. Bu nedenle ehl-i küfür olduğu halde, ahireti bilmediği halde, intihar edenlerin durumunun izahını bu şekilde yapmak mümkündür. Çünkü, bir hayvan bile hayatından memnun olsa, -mesela onu döveceğini ya da öldüreceğini bilse, kaçmaya çalışır. Demek hayatını sever- elbette insanların hayatından memnun olmaları daha çok beklenmektedir.

Ölümü isteyen akıl ve idrak değil, aksine akibeti görmeyen his ve hevestir.

Amme suresinde kafirlerin toprak olmayı istemeleri, yok olmayı istemek değil "keşke toprak gibi olsaydık da bu duruma düşmeseydik" anlamındadır. Nitekim yok olaydık değil, toprak olaydık diyecekler. Toprak olmak da bir var olmaktır.

Toprak olmayı istemeleri ikinci bir mana olarak, tevazulu olmayı arzulamak anlamında da olabilir. Yani : "Keşke dünyada gururlanmasaydım, azgınlıkla kafa tutmasaydım, alçak gönüllü olup Allah'a iman ve itaat etseydim." demektir.

------------------

Yaradan istese, herkesi dinine düşkün ya da cennet ehlinden yaratabilirdi?

- Allah açıkça cehennemi de insanlar ve cinlerle dolduracağını haber vermiştir. (Secde, 13)

Allah’ın sonsuz rahmeti yanında sonsuz adaleti de vardır. Sonsuz rahmeti herkesi cennete götürme vesilesi olarak düşünüldüğü gibi, sonsuz adaleti de zalimleri cehennemle cezalandırmayı ön görür.

- Eğer imtihan olmasaydı, iyi kimseler ile kötü kimseler, zalimlerle mazlumlar aynı kefeye konmuş olacaktı. Okuma-yazmayı sökmemiş bir öğrenci, siyasal bilgileri fakültesini bitirmiş bir öğrenciyle aynı tutulmuş olacaktı. Çalışanla çalışmayanlar, hırsızlarla mal sahipleri aynı kefeye konulacak hem başarılı olanlara hem de başarısız olanlara aynı şekilde mükafat verilecekti.

Bu ise adalet anlayışıyla bağdaşmayan bir durumdur. Hangimiz evimizi soyan, kardeşimizi öldüren bir hırsız ve bir cani ile aynı şekilde mükâfatı paylaşmaya razı oluruz?

Bizim razı olmadığımız bir hususa Allah’ın razı olmasını istemek kadar çirkin bir şey olabilir mi?

Allah’ın bin bir isminin tecellilerini inkar eden, onun 124 bin peygamberini, 104 kutsal kitabını yalanlayan, hayatları boyunca onun bütün nimetlerine karşı nankörlük eden, kendisine isyan etmeyi marifet sayan, nice kullarına zulmeden zalimleri, canileri, katilleri, kâfirleri de ona itaat eden mümin kulları ile birlikte cennete koymasını istemek kadar bir vicdansızlık olabilir mi?

- İşte bu gibi adaletsizlik örneklerinin olmaması için, aksine itaat edenlere mükâfat, isyan edenlere ceza vermek için cennet ve cehennem yaratılmıştır. Cennet sonsuz rahmetin bir yurdu olduğu gibi, cehennem de bir adalet yurdudur.

“Mümin kimse, yoldan sapmış kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olmazlar.” (Secde, 18 ), “Biz hiç müslümanları suç işlemiş (kafirler) gibi kılar mıyız? Size ne oluyor nasıl (böyle bir) hüküm veriyorsunuz?” (Kalem, 35-36) mealindeki ayet ve benzerlerinde cehennemin bir adalet yurdu olduğuna işaret edilmiştir.

- Bu konuda Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadelerine bakmakta fayda vardır :

“Cehennem'in vücudu ve şiddetli azabı, hadsiz rahmete ve hakikî adalete ve israfsız, mizanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adalet ve hikmet, onun vücudunu isterler. Çünkü nasıl bin masumların hukukunu çiğneyen bir zalimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adalet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zalimi afvetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukabil yüzer bîçarelere yüzer merhametsizliktir.

Aynen öyle de; Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak, küfrüyle hem esma-i İlahiyenin hukukuna inkâr ile tecavüz, hem o esmaya şehadet eden mevcudatın şehadetlerini tekzib ile hukuklarına tecavüz ve mahlukatın o esmaya karşı tesbihkârane yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecavüz ve kâinatın gaye-i hilkati ve bir sebeb-i vücudu ve bekası olan tezahür-ü rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyetlerle mukabelelerini ve âyinedarlıklarını tekzib ile hukukuna bir nevi tecavüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki afva kabiliyeti kalmaz. اِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ âyetinin tehdidine müstehak olur. Onu Cehennem'e atmamak, bir yersiz merhamete mukabil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz davacılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o davacılar Cehennem'in vücudunu istedikleri gibi, izzet-i celal ve azamet-i kemal dahi kat'î isterler.” (Asa-yı Musa, 48 )

- “Cehennemde ebedi kalmakla yok olmak” arasındaki bağlantıyı ve karşılaştırmayı Bediüzzaman hazretleri şöyle yapmıştır :

“İnsan ( …) dünyada muvakkat bekasını arzuladığı gibi bir dâr-ı ebedîde bekasını, aşk derecesinde arzuluyor(...) Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedî saadetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor. Hattâ Onuncu Söz'de işaret edildiği gibi, bir zaman -küçüklüğümde- hayalimden sordum : "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden "ah" çekti. "Cehennem de olsa beka isterim" dedi. (Şualar,22 2 - 223)

Bu ifadeden anladığımız şudur :

a) İnsanın fıtratında/yaratılışında bir “aşk-ı beka arzusu” vardır. İnsanoğlu, fıtratının/vicdanının sesini dinleyebildiği takdirde bu aşkın uğruna her türlü sıkıntılara girmeye razıdır. Hatta cehennem de olsa “beka”nın hatırı için orya girmeye razıdır.

b) Bu, insanda var olan fıtri bir duygudur. Ancak insanda başka duygular da vardır. Örneğin azaptan, işkenceden, sıkıntıdan kaçmak da önemli bir duygudur. “O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve kâfir olan kimse ‘Keşke ben bir toprak olsaydım’ diyecektir.” (Nebe’, 40) mealindeki ayette insanın bu duygusuna işaret edilmiştir. Bu iki duygunun çarpışması durumunda galip gelen duygunun hükmü geçerli olacaktır. Bediüzzaman hazretlerinin karşılaştırma yaptığı bir zaman diliminde onun hayali “beka arzusu”nu her şeyden üstün tutmuş ve cehennem de olsa var olmayı arzulanmıştır. Bizim bazen nazara verdiğimiz husus budur.

c) Bazı aşıkların aşk uğruna çekmedikleri cefa, görmedikleri eza kalmamıştır. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Mem ile Zin’in hikayelerini duymayanımız yoktur. Öyle anlaşılıyor ki, insanda yüksek bir potansiyele sahip olan aşk duygusu sağlam bir şekilde işlediği zaman diğer bütün duyguları yenebilir ve kendi düdüğünü çalabilir.

Demek ki Bediüzzaman hazretlerinin söz konusu karşılaştırması bu fıtrî hakikatin seslendirilmesi anlamına gelir.

d) Bu gün inkâr edilmesi mümkün olmayan bir gerçek şudur ki, genel olarak hiç kimse idam olmayı -çok sıkıntılı da olsa- müebbet hapse tercih etmez. İdamı müebbede çevrilen mahkûmların aileleri bundan dolayı adeta bayram yaparlar.

Bu örnek de insandaki “aşk-ı beka”nın ne kadar güçlü olduğunun kanıtıdır.

e) Bazı insanlar kendi iradeleriyle intihar ediyor, kendilerini yok ediyorlar. Çünkü onlara göre, hayatta kalıp çekilmez sıkıntılara katlanmaktansa yok olmak tercih edilir. İnsanda intihar duygusu -yukarıda arz ettiğimiz- sıkıntılardan kaçma duygusunun kendisidir. Ancak şunu da kimse inkâr edemez ki, normal insanların hiçbiri bu intiharı onaylamaz.

Demek ki burada “aşk-ı beka” denilen her zaman var olma duygusu ile, “sıkıntıdan kaçma” duygusu arasında bir çarpışma vardır. İntihar eden kişideki “sıkıntıdan kaçma” duygusu ağır basmış olmasına mukabil, diğer insanlardaki “aşk-ı beka” arzusu daha ağırlıktadır. Onun için bunlar “şartlar ne olursa olsun intihar etmenin yanlış olduğunu” düşünürler.

f) Bütün açıklamalardan anlaşılıyor ki, insanda cehennem de olsa ebedi olarak var olmayı yok olmaya tercih eden bir duygu vardır. Şu var ki insandaki duygular her zaman doğru olarak çalışmaz. Bu sebepledir ki bazen beş paraya değmeyen bir bakır çubuğunu orijinal bir elmas çubuğuna tercih eder.

“Onlar ki dünya hayatını ahiret hayatına tercih eder.” (İbrahim, 14/3) mealindeki ayet işaret ediyor ki : Bazı zamanlarda bir kısım ehl-i iman (imanları beraber olduğu halde) ve bir kısım ehl-i ilim (âhireti tam bildikleri halde) ehl-i dalalete iltihak ederler, bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi dine ve âhirete, yani elması tanıdığı, bildiği ve bulduğu halde beş paralık şişeyi ona tercih etmek gibi; sefahet-i hayatı, dinî hissiyata muannidane tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler. (bk. Şualar, 724)

--------------------

Merhamet ve cehennem, ikisi bir çelişki değil midir?


- Milyarlarca insan ve diğer canlıların bütün hayatî ihtiyaçlarını temin eden, dünyaya gelir gelmez rızkını bulması için annelerin meme musluklarından yavruların rızkını gönderen, en acımasız canavarlara dahi bir anne şefkatini vererek aciz yavruların yardımına koşturan, bir kutup ayısı anneye dahi yavrularının rahat süt emmeleri için karlar üzerinde sırt üstü yatırtan bir merhamet duygusunu bahşeden Allah’ın sonsuz rahmetini inkâr etmek, ciddi bir körlük ve çirkin bir nankörlüktür.

- Her türlü melaneti işleyen katil ve canileri cezalandırmak ne zamandır haksızlık sayılıyor?

- Bir ülkenin yasal düzenini inkâr etmeye, bozmaya, anayasayı ilgaya teşebbüs edenlerin ağır cezaya uğradıklarına şahit olan insanlık camiasından, bu cezanın bir zulüm olduğu sesi duyulmamıştır. Bütün hukuk sistemlerinde “ihkak-ı hak” denilen zalimden hakkı almak, mazlumun hakkını vermek diye bir prensip vardır. Cehennem dahi böyle bir ihkak-ı hak merkezidir.

- Allah’ın kâinat çapında güneş gibi parlayan tezahürleri, şimşek gibi çakan sinyalleri, göz kamaştıran ışıkları görülen adalet ve merhametini inkâr etmek, sadece bir nankörlük ve körlük değil, aynı zamanda milyarlarca varlıkların merhamete olan şahitliklerini yalanlamak, bu sonsuz merhamet karşısında divan duran varlıkların bu duruşlarını tahkir etmek anlamına gelir. Bir küfür, bir inkâr bin katil hükmündedir. Çünkü binlerce hak ve hukukları manen öldürmektir. Bir tek katlin cezası en az 15 yıl hapis olduğu insanların adaletinde yer etmişken, bin katli birden işleyen bir kimsenin cehennemde yatmasını adaletten uzak görmek akıl-vicdanla izah edilemez.

- İnsanların yapısı İslam dininin emirlerini yerine getirecek ve yasaklarından sakınabilecek bir fıtrata sahiptir. İslam dininin fıtrat dini olmasının manası budur. Her çocuğun İslam fıtratı üzerine yaratılmasının manası da budur. Yani, insanın ulvî yapısı, ruhanî zevki, kalbî hassasiyeti, aklî melekeleri, İslam dininin hükümleriyle özdeşleşmiştir. “İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 13/28 ) mealindeki ayette insanın bu ulvî ve kalbî zevkine ve ruhanî neşesine işaret edilmiş ve ancak yaratıcısını bulmakla, ona kulluk etmekle huzura kavuşacağına dikkat çekilmiştir.

- İmtihana tabi tutulan insanların -âdil bir yarışmada kendi özgür iradeleriyle yarışmayı önde götürmek/ve imtihanı kazanabilmeleri için- temayüllerine sınır konulmamıştır. Çekiciliği bakımından merkezde oturtulan iki farklı çekim alanı ve iki farklı mekanizma yerleştirilmiştir. Bu iki mekanizma, ruh ve nefistir. Ruhanî zevklerin çekim alanı ile nefsanî zevklerin çekim alanı elbette bir değildir. Fakat kişi bu alanlardan hangisine kendini kaptırırsa oradan lezzet alır. Ruhanî zevklerin ulvî, insanın vicdanını rahatlatan, gönlünü tatmin eden insanın kemaline, olgunluğuna katkı sağlayan bir mekanizma olduğu tecrübeyle sabittir. Buna mukabil, nefsanî -gayr-ı meşru- arzuların verdiği lezzet, insanın sadece hayvanî ve bitkisel yanlarını tatmin edebildiği, ruhanî bir yükseklik kazandırmadığı, ulvî bir zevk vermediği de tecrübeyle sabittir. “İyilik, nefsin/ruhun tatmin olduğu, kalbin onunla huzur bulduğu şeydir. Günah/kötülük ise, içini tırmalayan ve tereddüt/rahatsızlık veren şeydir” (Mecmau’z-Zevaid, 10/294) manasındaki hadis-i şerifte (tecrübelerimizle de sabit olan) bu gerçekler -fıtratın ıslak imzasıyla- onaylanmıştır.

- Yukarıda açıklandığı üzere, âdil olan Allah, kullarına asla zulmetmez. Fakat insanların keyfine göre de hareket etmez. İnsanların çoğunun cehenneme gitmesi doğrudur. Fakat meziyet sayıda değil, kalitededir. Tavuğun altına bırakılan yüz yumurtadan 90 tanesi cılk çıkıp bozulsa bile, on tanesinin kıymetli birer civciv olmalarının hatırı için bu işlemden vazgeçmemek aklın gereğidir. Çünkü eğer bu yumurtalar kuluçka işlemine tabi tutulmazsa hiçbir civciv söz konusu olmaz. Az bir zarar için pek çok olan bir yarardan vazgeçilmez. On tanenin sağlam çıkması 90 tanenin zararını telafi ettiği gibi, fazladan kârlar da kazandırır.

Eğer imtihan olmasaydı, başta Hz. Muhammed olarak peygamberler, evliyalar gibi yıldızların doğması mümkün olamazdı. Yaratıcı katında pek bir değere sahip olmayan –sürü türünden- bir yığın inkârcının cehenneme girmemesi için, imtihanı açmamak suretiyle böyle her biri dünyaya bedel kaliteli insanların ortaya çıkmasına engel olmak hikmete taban tabana zıttır.

- Bununla beraber, elbette cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değildir. İmanlı kimseler olarak bizim bu tür vesveselerimizi kökten söküp atan Allah’a olan imanımızın her an tecdidiyle meydana gelen güçlü bir şuurla konulara yaklaşmaktır. Örneğin; sağlam bir şekilde “Allah’ın âdil olduğuna iman etmek ve bu iman şuuruyla meselelere bakmak..” imtihanın âdil olup olmadığına “dair tereddütleri tamamen silebiliriz.

Evet, inanıyoruz ve inanmalıyız ki, Rahman ve Rahîm olan Allah, asla merhametsizlik etmez.. Hak ve Âdil olan Allah, asla zulüm ve haksızlık etmez. Kerîm ve Hakîm olan Allah, asla komplo kurmaz. ve insanı kukla olarak kullanmaz..

Geriye kalan tek şey, insan olarak bizim, Rahman’ın emrinde mi, yoksa şeytanın esaretinde mi kulluk yapmayı tercih etmemizdir; insanlığın güneşleri olan peygamberlerin, evliyaların, ahlak abidesi olan, dürüst ve şerefli insanların safında mı, yoksa Ebu Cehillerin, Firavunların, yalancıların, zalimlerin, şerefsizlerin safında mı yer alacağımızı belirlememizdir..

- Burada, son sözü asrın söz sahibine/Bediüzzaman hazretlerine bırakmak uygun olur :

“Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubudiyet neticesiz midir? Ücreti az mıdır ki sana usanç veriyor? Halbuki bir adam sana birkaç para verse veyahut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır; ve fütursuz çalışırsın. Acaba bu misafirhane-i dünyada âciz ve fakir kalbine kut ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya; ve herhalde mahkemen olan mahşerde sened ve berat; ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat köprüsünde nur ve burak olacak bir namaz neticesiz midir veyahut ücreti az mıdır?

Bir adam sana yüz liralık bir hediye vaad etse, yüz gün seni çalıştırır. Hulfü'l-vaad edebilir o adama itimad edersin, fütursuz işlersin. Acaba hulfü'l-vaad (sözünden caymak) hakkında muhal olan bir Zât, Cennet gibi bir ücreti ve saadet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana vaad etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede seni istihdam etse; sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle Onu vaadinde itham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir tedibe ve dehşetli bir tâzibe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütursuz hizmet ettiğin halde, Cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafif ve lâtif bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?” (Sözler/ 21.Söz/4. İkaz)

-------------------------

Bizim ne yapacağımız kaderimizde yazılmış ise, ne suçumuz var? Allah cennet veya cehenneme gideceğimizi biliyorsa, ne diye bizi bu dünyaya gönderdi?

Kader, bir iman rüknüdür ve şöyle tarif edilir : “Kader, hak teâlâ’ nın, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyin, her şeyini ve her hâlini, zamanını ve mekânını, sıfatlarını ve özelliklerini ezelî ilmiyle bilip, ona göre, takdir etmesidir.”

Kaza ise, kaderde planlanan bir şeyin yaratılması, varlık sahasına çıkarılmasıdır.

Kâinatın altı devrede yaratılışından, insanın ana rahminde dokuz ayda teşekkülüne kadar her hâdise kaderi gösteriyor!..

Güneş sisteminden atom sistemlerine kadar her hikmetli tanzim, kaderi ilan ediyor!.. Elementlerin sayıları ve özellikleri, kaderden haber veriyor!.. Bitkilerin ve hayvanların cinslere, türlere ayrılmış olması, her türe farklı kabiliyetler takılması, hep kader ile olmuş!..

Meleklerin, hayvanların ve cansızların sabit makamlı kılınması, insanların ve cinlerin ise imtihana tâbi tutulması, kader ile plânlanmış!...

Cennet ve cehennemin yaratılması, ilâhî ilim ile takdir edilmiş!... O menzillere hangi yollardan gidileceği de yine kader ile tespit edilmiş!..

Hangi güzel amele ne kadar sevap, hangi günaha ne kadar azap verileceği de kader ile tayin edilmiş!..

Bir bilim dergisinde, insan bedenindeki harika nizam anlatılıyor ve ilâhî takdir konusunda çok güzel misâller sıralanıyordu. Ve yazı şöyle bağlanıyordu :

“Bedenimizin tamamı bir yana, sadece baş parmağımız olmasaydı teknik ve medeniyet ortaya çıkmazdı.”

Gerçekten de, bütün buluşlar, keşifler, sanatlar bir yönüyle, baş parmağa bağlı. O da diğer parmaklarla yan yana gelseydi, ne kalem tutabilirdik, ne kaşık, ne de çekiç. İnsanoğlu, bütün varlık âlemi bir yana, sadece başparmağına ibret nazarıyla bakabilse, ilâhî takdiri en açık bir şekilde görecektir.

Kader konusunda ezberledikleri birkaç soruyu durmadan tekrarlayan adamlar, kaderin bu aslî manasını hiç düşünmezler. Şu haşmetli kâinatın bir ezelî ilim ve takdirle, safha safha yaratıldığı akıllarından bile geçmez. Kaderin bu haşmetli tecellilerini seyredemedikleri gibi, çekirdekleri, tohumları, yumurtaları, spermaları, genleri de bu açıdan değerlendiremezler. Halbuki, bu küçük yaratıklar sanki cisimleşmiş birer plan, birer program... Allah’ın hârika takdirini ve ince hikmetini aklı başında olanlara ilan ediyor, ders veriyorlar.

Ve insan, yaratılışı icabı, kadere inanmakla mükellef!.. Çünkü, ölçüden, tartıdan anlıyor. Yapmaya karar verdiği bir evin odalarını bilerek takdir ediyor. Mutfağını, banyosunu, hep yerli yerine koyduruyor. Yarını hakkında planlar kuruyor, hedefler tespit ediyor, kararlar veriyor. İşte bu yaratılışı onu kadere imanla mükellef kılıyor.

Düşünelim bir kere : şu görünen varlıklar içerisinde bizden başka hangi fert kendi varlığından ve yaratılış safhalarından haberdar? Ne olduğunu, niçin yaratıldığını ve nereye gittiğini bilen hangisi?!.. Kuşlar mı, ağaçlar mı, güneş mi, ay mı?!.

Hayvanlar kendi organlarından habersiz. Bitkiler yapraklarını tanımaz. Deniz, içinde yüzen balıklardan gafil. Ay, neyin etrafında döndüğünü bilmez.

Ama insan öyle mi? Kendi bedenindeki nizam kadar, ruhundaki intizamı da biliyor. Elementlerin vazifelerini bildiği gibi, hayvan türlerini, sema sistemlerini de tanıyor. Her ferdin, her nevin ve her sistemin niçin yaratıldığını, ne gibi hikmetler taşıdığını, az da olsa, anlayabiliyor. Bu yaratılışı sayesinde, kaderin eşyadaki o sonsuz tecellilerine de bir derece muhatap olabiliyor.

Kadere iman huzur kaynağı

Kadere iman, insan için, en büyük huzur kaynağıdır. Mümin olan insan, gerek kendi nefsinde gerek dış âlemde gördüğü bütün tanzim ve takdirlerin nice hikmetlerle dolup taştığını ve hepsinin de rahmeti netice verdiğini düşünür. “Kaderin her şeyi güzeldir.” diyerek, başına gelen her türlü hâdisenin altında rahmet ve hikmeti arar.

Dünya ve âhiret saadeti için gerekli her teşebbüsü yapar ve sonunda Allah’ın rahmet ve keremine itimat eder, huzur bulur!.. Kaybettiğine gam çekmez. Geçmişte kaçırdığı fırsatlara "ah!" etmez. "Şöyle olsaydı böyle olmazdı!" yahut, "Böyle olmasaydı şöyle olurdu!" gibi lâfların ruha sıkıntı vermekten öte bir fayda sağlamadığını bilir. Mazinin yükünü sırtından atar. Allah’a güvenerek istikbale doğru yol almaya koyulur, huzur bulur!..

Allah’ın kendisine lütfettiği nimetlerle, servetlerle, kabiliyetlerle övünmez, gururlanmaz. Her hayrı ondan bilir, huzur bulur!..

Kadere inanmayanlar insanlığa neyi takdim ediyorlar?

Çalışmayıp, tembelce oturmayı mı? Yoksa, sebeplere teşebbüs etmekle birlikte sonra neticeyi rıza ile karşılamayıp üzülmeyi, dövünmeyi mi?.. Bunda insanlığı ıstıraba sürüklemenin ötesinde ne fayda umuyorlar?!. Hassas ruhu ve tahammülsüz bedeni ile şu aciz insanı, nasıl bu ağır yükün altına sokuyorlar!?. Yoksa huzursuz, asabi ve isyankâr ruhlardan, kendi yıkıcı emelleri hesabına bekledikleri bir şeyler mi var?

Suçlarımızı kadere yükleyebilir miyiz?

Kaderi ikiye ayırabiliriz; ızdırari kader, ihtiyari kader.

"Izdırari kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kabiliyetlerimiz ızdırari kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevi kaderimizden dolayı mesuliyetimiz de yok.

İkinci kısım kader ise, irademize bağlıdır. Biz neye karar vereceksek ve ne yapacaksak, Allah ezeli ilmiyle bilmiş, öyle takdir etmiştir.

Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor.

Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var.

Yol kavşağında, hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu.

Şu halde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verip işlediğimiz bir suçu kendimizden başka kime yükleyebiliriz?

Yaptıklarımızı Allah yarattığına göre bizim suçumuz ne?

İnsanın cüz-i ihtiyari adı verilen iradesi, önemsiz gibi görülmekle beraber, kainatta geçerli olan kanunlardan istifade ederek büyük işlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Bir apartmanın üst katının lütuflarla, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir şahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz ediniz. Kendisine, apartmanın bu keyfiyeti daha önce anlatılmış bulunan bu zat, üst katın düğmesine bastığında lütfa mazhar olacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba duçar olacaktır.

Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basılacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o zatın kudret ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi iktidarıyla çıkmadığı gibi, alt kata da kendi iktidarıyla inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin tayini, içindeki şahsın iradesine bırakılmıştır.

İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; Cenab-ı Hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu insanlara bildirmiş bulunmaktadır. İnsan bedeni ise kendi iradesiyle, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır.

Kainattaki faaliyetlerde olduğu gibi, beden içindeki faaliyetlerde de insanın iradesi söz konusu olmamakta ve insan bedeni, kanun-u külli adı verilen ilahi kanunlarla hareket etmektedir. Fakat onun nereye gideceğinin tayini, insanın irade ve ihtiyarına bırakılmıştır. O hangi düğmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doğru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceği yerin mükafatı veya cezası o insana ait olmaktadır.

Kader zulüm eder mi?

Bazı insanlar zengin, güzel ve sıhhatli doğarlar; bazıları da fakir, çirkin ve sakat. Bunlar, insan iradesinin karışmadığı “ızdırari kader”in konusudur. Bu farkı bahane ederek zulümden söz edenler duyarız. Halbuki, zulüm bir hakkın çiğnenmesidir. Kulun ise, Allah'ta hiçbir hakkı yoktur. O, ne vermişse sırf lütfundan dolayıdır.

Bize düşen, verilmeyen nimetleri düşünüp isyana yeltenmek değil, verileni hatırlayıp şükretmektir. Eksiklikler, kulun denenmesi içindir. Dünyayı bir imtihan salonuna benzetirsek, hoşa gitmeyen durumlar birer imtihan sorusudur. Kul isyan mı edecek, yoksa verilen nimetlere şükürle, mahrum kaldığına sabır ile mi karşılık verecek?

Zengin bir tüccar düşünelim. Dükkanına gelen iki fakire, sırf merhametinden dolayı iyilik etmek istiyor. Birine gömlek ve pantolon giydirdi, diğerine ise, bunlara ilaveten ceket ile palto hediye etti. Sadece gömlek ve pantolon alan adam, “Tüccar bana zulmetti, öbür adama fazla verdi.” diyebilir mi? Derse, bu sözü edepsizlik olmaz mı?

Biz insanlar da bu fakirlere benziyoruz. Allah, sonsuz merhameti sebebiyle, tükenmez hazinesinden nimetler veriyor. Vücudumuzu, aklımızı, hayalimizi, soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu, yediğimiz gıdayı yaratan o. Çalışmadık, kazanmadık, hak etmedik. O, sırf lütfundan dolayı ikram ediyor. Eksik alan sabrederse ebedi nimetler kazanacak.

Dünya hayatı kısa bir imtihandan ibaret... Az nimetlenen kul, birinci adam gibi asi olur, “zulüm” derse, edepsizlik eder. Vazifesi, verilene şükretmektir. Aksi halde azaba davetiye çıkarır.

Allah, her işinde adildir, asla zulmetmez. Musibetlere de bu açıdan bakmak gerekir. Belalar ya işlediğimiz bir hatanın sonucudur veya imtihanın ürünüdür.

Evi yanan kişi, kadere dil uzatmadan önce, bildiği bir sebep yoksa bile, yine suçu kendisinde arasın. Belki bir insanın kalbini kırmıştır! Ev yakan suç işler, ama kader adalet eder!

Rüzgarın önünde bir yaprak mıyız?

Dikkat edilirse, kaderi bahane ederek, “Benim ne suçum var.” diyen kişinin, iradeyi yok saydığı görülür.

Eğer insan, “rüzgarın önünde sürüklenen bir yaprak” ise, seçme kabiliyeti yoksa, yaptığından mesul değilse, o zaman suçun ne manası kalır? Böyle diyen kişi, bir haksızlığa uğradığı zaman mahkemeye müracaat etmiyor mu?

Halbuki, anlayışına göre şöyle düşünmesi gerekirdi :

“Bu adam benim evimi yaktı, namusuma dil uzattı, çocuğumu öldürdü, ama mazurdur. Kaderinde bu fiilleri işlemek varmış, ne yapsın, başka türlü davranmak elinden gelmezdi ki.”

Hakkı çiğnenenler gerçekten böyle mi düşünüyorlar?

İnsan yaptığından sorumlu olmasaydı, “iyi” ve “kötü” kelimeleri manasız olurdu. Kahramanları takdire, hainleri aşağılamaya gerek kalmazdı. Çünkü, her ikisi de yaptığını isteyerek yapmamış olurlardı. Halbuki hiç kimse böyle iddialarda bulunmaz. Vicdanen her insan, yaptıklarından sorumlu olduğunu ve rüzgarın önünde bir yaprak gibi olmadığını kabul eder.

Allah’ın ne yapacağımızı bilmesi, bizi sorumluluktan kurtarır mı?

Bir film senaryosu tasarlayalım : dedektif, soygun planı hazırlayan üç adamı gizlice dinliyor. Zamanı gelince, soyulacak yere gidiyor. Maksadı suçüstü yakalamak. Fakat soyguna başlarken, adamlar planı değiştiriyorlar. Biri vazgeçiyor, ikisi başka türlü hareket ediyorlar. Eğer bir başkasının bilmesi soyguncuların hareketlerini engelleseydi, planın değişmemesi gerekirdi. Polisin önceden bilmesi olaya hiç tesir etmedi.

Plan değişmese yine etmeyecekti. Çünkü onlar, bu işi polis öyle biliyor diye yapmayacaklardı. Zaten polisin neler bildiğini de bilmiyorlardı.

Eğer planı uygulasalar, yakalansalar ve polis, yaptıklarını önceden bildiğini söyleseydi, “Sen böyle bildiğin için, biz bu suçu işledik. Gerçek suçlu sensin. Biz masumuz.” mu diyeceklerdi?

Günah işleyip de suçu kadere, yani “o işi önceden bilen ilahi ilme” yüklemek isteyen günahkârın bunlardan ne farkı var?

“Kaderimden kaçamam, yazılan başa gelir, olacak denen olur. Öyleyse günahımdan dolayı niçin suçlu sayılıyorum?” diye düşünenler hiç de az değil.

Bu mantığın, mesuliyetten kurtulmak isteyen bir suçluya ait olduğu gün gibi ortada. İşte formül : suçu kadere yükle ve rahatla! Adil bir hakem olan vicdanın, bu düşünüş biçimiyle huzura kavuşacağını sanmıyorum. Çünkü, yapıp ettiklerimizin dikkatli bir şahididir o. Şüphesiz bir “kader kanunu” vardır ve hükmünü yürütür, ama “irade” de bir kanundur. Her günahı isteyip dileyerek işlediğimizi nasıl unutabiliriz? Alınyazımızı okuyamıyoruz, kaderde olanı bilmiyoruz. Bizim bildiğimiz, önümüzde biri iyi, diğeri kötü iki yol bulunduğu. Asla inkar edemeyeceğimiz irademizle birinden gidiyoruz. Giderken de nefsimizden başka bir zorlayıcı olmadığını pekala hissediyoruz. Önce değil, ancak her şey olup bittikten sonra öğreniyoruz alın yazımızı.

Şu misalin meselemize ışık tutacağına inanıyorum. Harika bir kameraman düşünelim. Diyelim ki, bu adam, bizim gelecekteki on günlük hayatımızı gizlice filme aldı. Yani o, on günlük yaşantımızı önceden bildi. Biz de film olayını öğrendik, ama bantta neler olduğunu bilmiyoruz. On birinci gün filmi bize gösterdi. İşlediğimiz hataları, günahları ve suçları seyrettik. Kameramana, “Sen bizim on günlük geleceğimizi bilmesen, görüntülemesen, biz bu suçları işlemezdik.” diyebiliriz miyiz?

Bilmekle yapmanın çok farklı şeyler olduğunu vurgulamak gerekir. Bir misal vermiştik. Bizlerin bir çekirdeğin ağaç olacağını bilmemiz onun ağaç olmasına gerek olmadığı anlamına gelmez.

Ayrıca bir makine veya bina için bir plan yapılsa, madem ki plan var, öyleyse binaya ve makinaya ne gerek var denilebilir mi?..

Yarın bir yere gideceğimizi ve şunları yiyeceğimizi planlıyalım. Buna göre madem ne yapacağımız belli öyleyse ne gerek var gitmeye ve yemek yemeye diyor muyuz?..

Biz bile gündelik basit şeyler için bunu diyemezsek, Allah'ın sayısız hikmetlerle yarattığı insanı, madem ne yapacağını biliyordu öyleyse neden imtihan ediyor denilemez.

Kaderin esas anlamı, "Allah’ın, olmuş olacak her şeyi bilmesi" demektir. Dikkat edersek insan iradesini yok saymıyor. Bilmek ayrı yapmak ayrıdır. Bilen Allah’tır, yapan kuldur. Bu konuya bir misal verelim :

Peygamberimiz (asm) İstanbul'un fethini ve komutanını yüz yıllar önce müjdelemiş ve haber vermiştir. Zamanı gelince de dediği gibi çıkmış. Şimdi, İstanbul Peygamberimiz (asm) dediği için mi fethedildi, yoksa fethedileceğini bildiği için mi söyledi. O zaman Sultan Fatih yatsaydı, çalışmasaydı, ordular hazırlatıp savaşmasaydı yine olacak mıydı? Demek ki Allah Fatih'in çalışıp İstanbul’u fethedeceğini biliyordu ve bunu elçisi Hz. Peygamber (asm)'e bildirdi.

Buradaki ince nokta : Allah bildiği için yapmıyoruz; biz yapacağımız için Allah biliyor. Zaten Allah’ın geleceği bilmemesi düşünülemez. Bilmese veya bilemese yaratıcı olamaz.

Buna bir örnek verelim; Allah dostu evliyadan bir öğretmen düşünelim. Öğrencilerinden birisine “Yarın seni şu kitaptan imtihan edeceğim.” diyor. Fakat öğretmen Allah’ın izniyle onun filim, maç, oyun, eğlence, derken sabah okula çalışmadan geleceğini bilerek, akşamdan karnesine “0” yazıyor. Ertesi sabah öğrenci sorulan sorulara cevap veremiyor ve sıfırı hak ettiğini bildiği anda, öğretmen cebinden not defterini çıkarıp “Senin çalışmayıp sıfır alacağını bildiğim için önceden deftere sıfır yazmıştım.” diyor. Buna karşı öğrenci “Hocam sen sıfır yazdığın için ben sıfır aldım. Yoksa geçer puan yazsaydın geçerdim.” diyebilir mi?

Demek ki Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor. İşte buna kader diyoruz.

Teşbihte hata olmasın, Allah da, bizim ömrümüz boyunca yapacaklarımızı “ezeli kamerasıyla “Levh-i Mahfuz” denilen bir banda alıyor. Fakat biz o filmde neler bulunduğunu asla bilmiyoruz. Bu tespit hareketimize, niçin tesir etsin! Gerçek bu olunca, mesuliyet elbette bizimdir. Hür irademizle kötüyü seçip, günah işlediğimiz için suçlanıyoruz, başka şey için değil. “Kaderimde yazılıysa suçum ne?” demeye hiç hakkımız yok. İsteyerek suç işlemek “suç” değilse, suç ne peki?

Bize düşen, günahımıza tövbe etmek, affı için yalvarmak ve güzel ameller işleyip cezadan kurtulmaya çalışmak. Suçu kadere yüklemeye çalışmakla ancak kendimizi aldatabiliriz, Allah'ı, asla!..
-------------------


Selam ve dua ile...

---------------------
Kaynaklar :
Sorularla İslamiyet

------------------------------
Etiketler : İyi insan, kötü insan, olmak, bizim ,elimizde mi?,

israNur

Misafir

2

Thursday, March 31st 2016, 1:12am

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

3

Wednesday, April 6th 2016, 5:28pm

Elerine emeğine sağlık Teşekkürler :schild34: :N1LaLaLaHL:

4

Wednesday, April 6th 2016, 5:30pm

çok Teşekkür eline sağlık

SEBAhat

Bayan-Mod

  • "SEBAhat" bir kadın

Mesajlar: 188

Konum: Biryerden

Meslek: HausFrau

  • Özel mesaj gönder

5

Wednesday, April 6th 2016, 5:30pm

Eline Sağlık Bu Güzel Paylaşım için Teşekkür ederim.

Kullanılmış Etiketler

bizim, elimizde mi?, İyi insan, kötü insan, olmak

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi