Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,184

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Tuesday, March 22nd 2016, 5:49pm

Biat ile Bidat Arasindaki Fark - Bidat Nedir? - Biat Nedir?



BiAT iLE BiDAT ARASINDAKi FARK - BiDAT NEDiR ? - BiAT NEDiR ?

Biat nedir?

Biat (Bey'at) : Ulu'l emre bağlılık sözü vermenin adıdır. Resulullah, önemli dini-siyasi olaylar arefesinde veya İslamiyeti kabul eden kimselerle ilk defa görüştüğünde biat almıştır.

Biat, genelde el sıkışma şeklinde olmuştur. Biatta asıl olan, meşru devlet başkanını tanımak, kendini ona bağlı hissetmek ve bu hissi hayatının sonuna kadar korumaktır. Yoksa, milletin her ferdinin devlet başkanı ile biata fiilen katılması şart değildir.

Biat, Hz. Peygamberin vefatından sonra, daha çok siyasi bir karakter kazanmıştır. Biat, "İslam devletinde idare edenle, idare edilenler arasında yapılan; seçim veya bağlılık karakteri taşıyan sosyo-politik akit" anlamında kullanılmıştır.(1)

İlk Biatlar :

Hz. Peygamber (asm), her vesileyle Allah'ın dinini anlatmaya gayret etmiştir. Hz. İbrahim'in dininden arta kalan ve bir örf şeklinde devam eden hac mevsimi, Resulullah için iyi bir fırsattır. Engellemelere rağmen, hac mevsiminde civardan gelenlere dini tebliğ eder, onları tevhide çağırır. İşte, böyle bir hac mevsiminde, Medine'den gelen on iki kişi Allah'ın dinini kabul ederler. "Allah'a şirk koşmamak, hırsızlık ve zina yapmamak, çocuklarını öldürmemek, namus iftirasında bulunmamak, maruf şeylerde Peygambere isyan etmemek" üzere biat ederler.(2)

Diğer yıl daha kalabalık bir grup hâlinde gelirler. Resulullah'la buluşurlar. Şu biatı yaparlar :

- Gerekirse savaşacağız.
- Hem dar günümüzde, hem rahat günümüzde; hem hoşumuza giden hem de gitmeyen hâlde, seni dinleyeceğiz ve itaat edeceğiz.
- Seni kendimize tercih edeceğiz.
- Komutanlarımıza muhalefet etmeyeceğiz.
- Nerede olursak olalım, hakkı söyleyeceğiz.
- Allah yolunda, kimsenin ayıplamasından korkmayacağız.(3)

İslâm’da “bîat” nedir, nasıl yapılır?


Kelime olarak, ahdetme, söz verme, birinin hâkimiyetini kabullenme, ona bağlılığını sunma mânâsına gelen bîat; İslâm hukûkuna göre, hilâfet makamına geçen kişinin eli üzerine el koymak veya musâfaha etmek (el sıkışmak) yoluyla bağlılığını göstererek itâat edeceğine dâir söz vermektir.

Tasavvuf ıstılâhında ise bîat; müridin, mürşidine sâdık ve bağlı kalacağına, ona kayıtsız şartsız teslim olacağına, her dediğini itiraz etmeden yapacağına dair söz vermesidir. Bu maksatla tarîkat mensupları arasında düzenlenen merâsime de, ‘bîat merâsimi’ denir.

Bir başka târifle bîat; şeyhten el alıp söz vererek, onun dostuna dost, düşmanına düşman olmak... Gerek rahat-ferah ve gerekse sıkıntılı zamanlarda ona itâat edip emrinden dışarı çıkmamaktır. (1)

ASHÂBIN PEYGAMBERİMİZE BÎATİ

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, bir iş hususunda ashaptan bîat almak istediğinde, onlarla musâfahalaşır ve böylece ashâp, Resûlüllah’a (s.a.v.) verdikleri sözde duracaklarına dair itâat ve bağlılık için ahitte bulunmuş olurlardı.

İslâm hukukunda bîatin imama, yani Müslümanlar’ın devlet reisine yapılması gerekir. Halkın tamâmının bîatı, tatbikatta imkânsız olduğundan, devletin ileri gelenlerinin halkı temsîlen yapacakları bîatleri kâfi görülmüştür.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, ashâb-ı kiramdan muhtelif zamanlarda bîat almıştır. Meselâ Hicret’in altıncı yılında Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), ömre yapmak için 1400 Müslüman’la Mekke’ye doğru yola çıkmış; fakat Kureyş, Müslümanlar’ı Mekke’ye sokmak istemediğinden önlerine bir askerî birlik çıkarmıştı.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, Hudeybiye’ye kadar geldi. Anlaşmak için Hz. Osman’ı (r.a.) Kureyş’e elçi olarak gönderdi. Ancak onun dönüşü gecikince Peygamberimiz (s.a.v.), Semre denilen bir ağacın altında oturarak ashâbından, Osman öldürülmüş ise, ölünceye kadar Resûlüllah ile birlikte savaşacaklarına dair söz aldı. Onlar da kendisine bîat edip bu sözü verdiler.

Sonunda Hz. Osman (r.a.) geldi ve Kureyş ile Müslümanlar arasında on yıl süreli bir antlaşma imzalandı.

BÎATÜ’R-RIDVÂN


Hudeybiye Antlaşması’ndan önce Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’e yapılan bîata, “Bîatü’r-Rıdvân” denilir.

Kur’ân-ı Kerim’de bu bîat hakkında şöyle buyurulmuştur :

“(Ey Resûlüm, Hudeybiye gününde Rıdvan Bîatı ile) muhakkak ki sana bîat edenler (ölünceye kadar emir ve yasaklarına bağlılık ve teslimiyet sözü verenler), ancak Allâh’a bîat etmiş olurlar. Allâh’ın kudret ve yardımı, o bîat edenlerin vefâ ve sadâkatlerinin üstündedir. Onun için kim bîatından (verdiği sözden) cayarsa, ancak kendi aleyhine caymış olur. Kim de Allâh’a söz verdiği şeyi yerine getirirse, Allah da ona (kıyâmet gününde) büyük bir mükâfat verecektir(10).

“Andolsun ki o ağacın altında sana bîat ederlerken, Allah o mü’minlerden râzı olmuştur. (Allah) onların kalplerindeki doğruluk ve vefâyı bildiği için onların üzerine sekîne (mânevî huzur ve emniyet) indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi(18 ). (2)

“Yine onlara (yakında Hayber’de) alacakları birçok ganîmetleri mükâfat (olarak) verdi. Allah, her şeye gâliptir, hikmet sahibidir(19).” (3)
-------------------------------------------
Birinci Akabe Bîatı

Bi'setin 12. senesi (Miladî : 621).

Bi'setin 11. yılında Akabe mevkiinde İslâmiyetle şereflenen altı Medineli, bir sene sonra aynı yerde buluşacaklarına dair Resûl-i Ekrem Efendimize söz vermişlerdi.

İlk görüşmelerinin üzerinden bir sene geçip, hac mevsimi gelince, içlerinde bir sene önce İslâmla şereflenmiş bulunan altı kişinin de bulunduğu 12 kişilik bir kafile Mekke'ye doğru yola çıktı.

Akabe denen küçük ve dar vadide, bir gece vakti gizlice Resûl-i Ekremle buluşarak görüştüler. Bu görüşme sonunda şu hususlarda Resûlullaha bîat ettiler :

a) Allah'a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
b) Hırsızlık yapmamak,
c) Zina etmemek,
d) Çocuklarını öldürmemek,
e) Kimseye iftirâ etmemek,
f) Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak.1

Bu bîattan sonra Peygamber Efendimiz, kendilerine hitaben şöyle konuştu :

"Sizden, verdiği sözde duranın ücret ve mükâfatını Allah, tekeffül etmiş, onlara Cenneti hazırlamıştır. Kim insanlık icâbı, bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya uğratılırsa, bu ona kefaret olur. Kim de yine bunlardan, insanlık haliyle birini irtikab eder de işlediği o şeyi Allah gizler, açığa vurmazsa, onun işi de Allah'a kalır. Dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır."2

Ayrıca, bu Müslümanlar, Resûl-i Ekremle aralarında şu şekilde bir anlaşma akdettiler :

"Gerek sıkıntı ve darlıkta ve gerekse refah ve sevinç halinde söz dinlemek ve itâat etmek başta gelir. Ve sen bizzat, bizim üstümüzde bir tercihe sahip olacaksın ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itâatsizlik etmeyeceğiz."3

İlk Akabe bîatlarında bulunanların yapmayacaklarına dair söz verdikleri yukarıdaki hususlar, huzurlu bir cemiyet hayatının temelini teşkil eden unsurlardı. Bu çirkin hareketlerin hâkim olduğu cemiyetlerde, elbette emniyet ve âsâyiş olamazdı.

İnsanlığı huzur ve saâdete kavuşturmak ve cemiyet hayatını asayiş temeli üzerine oturtmak için gelen İslâm, elbette bu hususları vazgeçilmez birer esas olarak kabul edecek ve bu hususta müntesiblerinden kesin söz alacaktı.

Bu ilk Akabe Bîatında bulunan Medineli on iki Müslüman şunlardı :

1) Es'ad bin Zürâre (r.a.),
2) Avf bin Hâris (r.a.),
3) Muâz bin Hâris (r.a.),
4) Râfî' bin Mâlik (r.a.),
5) Zekvan bin Kays (r.a.),
6) Ubâde bin Sâmit (r.a.),
7) Yezid bin Sa'lebe (r.a.),
8 ) Abbas bin Ubâde (r.a.),
9) Kutbe bin Âmir (r.a.),
10) Ukbe bin Âmir (r.a.),
11) Uveym bin Sâîde (r.a.),
12) Ebü'l-Heysem Mâlik bin Teyyihân (r.a.).4

Medineli bu Müslümanlar, görüşmelerden sonra yurtlarına geri döndüler. Orada kendi kabileleri arasında İslâmın nûrunu ve sesini duyurmaya ve yaymaya devam ettiler.

Bir müddet sonra, Medineli Müslümanlar, Resûlullah'tan kendilerine İslâm adâb ve erkânını öğretecek bir Kur'ân muallimi gönderilmesini istediler. Resûl-i Ekrem onların bu tekliflerini, fıtraten oldukça nazik ve medenî, aynı zamanda güzel bir sîmâya sahip Kureyşin eşrafından, genç bir sahabî olan Mus'ab bin Umeyr Hazretlerini göndererek derhal yerine getirdi.5

İslâm Nûru Medine'de Parlıyor

Esad bin Zürâre Hazretleri Medineli Müslümanların bir nevi önderliğini yapıyordu. Bu sebeple genç Sahabî, Kur'an muâllimi Mus'ab bin Umeyr (r.a.) Medine'ye gelince onun evinde kalmaya başladı. Artık bu ev, Müslümanların buluşmaları için merkezî bir yer teşkil ediyordu.

Bizzat Resûl-i Kibriyâdan dersini almış bulunan Hz. Mus'ab, zamanı ve şartları çok iyi değerlendirebilen, fırsatları çok güzel kullanabilen bir Sahabî idi. Bütün gayret ve himmetini Medine'de İslâmın yayılmasına hasretmişti. Kabilelerin hatırı sayılır kimseleriyle görüşüyor, konuşuyor, onlara "kavl-i leyyîn"le İslâmı anlatıyordu.

Medineli Müslümanların Kur'an muâllimi Hz. Mus'ab bin Umeyr, onların reisleri olan Es'ad bin Zürare'nin (r.a.) evinde kalıyor ve İslâmı tebliğ ve yayma hizmetini buradan yürütüyordu.

Medine'de birçok kimse Müslüman olmuştu, ama İslâmın daha da hızlı intişârı için bazı mâniler vardı. Evs Kabilesinin reisi Sa'd bin Muaz ile yine reislerden bulunan Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Onların bu durumu haliyle halka da tesir ediyordu. Sa'd bin Muaz, Es'ad bin Zürâre Hazretlerinin halası oğlu idi.

Bir gün Mus'ab ile Es'ad Hazretleri Benî Zafer'e âit bir evin bostanındaki Merak kuyusunun başında oturmuş sohbet ediyorlardı. Etraflarında Müslümanlardan da birçok kimse vardı. Bu sırada elinde mızrağı olduğu halde Üseyd bin Hudayr yanlarına çıkageldi. Hiddet ve şiddetle şöyle dedi :

"Siz, bize neye geldiniz? Birtakım aklı ermez ve zâif kimseleri aldatıp azdırıyorsunuz! Hayatınızdan olmak istemiyorsanız, derhal buradan ayrılın!"
Hz. Mus'ab,
"Hele biraz dur, otur. Sözümüzü dinle, maksadımızı anla; beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen o zaman engel olursun." diye gayet nazikçe mukabelede bulundu.
Üseyd,
"Doğru söyledin." dedi ve mızrağını yere saplayarak yanlarına oturdu.
Hz. Mus'ab, ona İslâmiyet hakkında bir konuşma yaptı ve Kur'ân-ı Kerim okudu.
Üseyd kendisini tutamayarak,
"Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir söz." diye konuştu ve "Bu dine girmek için ne yapmalı?" diye sordu.
Mus'ab (r.a.), ona İslâmı anlattı. O da kelime-i şehâdet getirerek İslâmiyetle müşerref oldu.6

Sonra da, "Ben gideyim, size birini göndereyim. Eğer, o da imana gelirse, bu beldede iman etmedik kimse kalmaz." deyip oradan ayrıldı; Sa'd bin Muaz ve kavminin yanına vardı.
Sa'd,
"Ne yaptın?" diye sordu. Üseyd şöyle dedi :
"O iki adama söylenmesi gerekeni söyledim. Vallahi, ben onlardan bir itâatsizlik, bir inad görmedim."
Sa'd bin Muaz,
"Vallahi, sen beni tatmin edici bir malûmat getirmedin." dedi ve doğruca Mus'ab ile Es'ad'ın (r.a.) yanına gitti. Hiddetli hiddetli,
"Ey Es'ad! Eğer seninle aramızda akrabalık olmasa, böyle kabilemiz içine soktuğunuz çirkin işlere sabır ve tahammül edemezdim." diye tekdir ve tehdit etti.
Mus'ab (r.a.) ona da aynı tatlılıkla,
"Hele biraz durunuz. Oturup dinleyiniz, anlayınız da; beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmezseniz, biz de size, çirkin gördüğünüz işi tekliften vazgeçeriz." diye nazikçe cevap verdi.

Onun üzerine Sa'd oturdu ve Hz. Mus'ab'ın sözlerini dinlemeye başladı. Hz. Mus'ab ona İslâm dininin ne demek olduğunu anlattı ve Zuhruf Sûresinin baş kısımlarından okudu. Kur'ân okunurken, Sa'd'ın yüzü birdenbire değişiverdi. Simâsında îmân alametleri bir anda belirdi. Dinledikleri, o âna kadar duymadığı, bilmediği şeylerdi. Kur'ân'ın eşsiz belagatı ve tatlı üslûbu karşısında derhal,
"Siz bu dine girerken ne yapıyordunuz?" diye sordu.
Mus'ab (r.a.), ona İslâm dininin esas ve adâbını anlattı. O da orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.7

Sonra da kendi kavmi olan Benî Abdü'l-Eşhel cemâatının yanına döndü. Onlara,
"Ey topluluk! Beni nasıl biliyorsunuz?" diye sordu.
"Sen bizim büyüğümüz, en üstünümüzsün." diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Sa'd Hazretleri,
"Öyle ise, siz de Allah Resûlüne iman etmelisiniz." dedi ve ilâve etti : "Îmân etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!"
Bu söz üzerine, Beni Abdü'l Eşhel aşireti içinde o gün îmân etmedik hiç kimse kalmadı.
Es'ad bin Zürâre Hazretleri de Mus'ab (r.a.) ile birlikte evine döndü.

Artık, Mus'ab Hazretleri Medine'de İslâmı tebliğ ve neşirde yalnız değildi. Evs ve Hazreç kabilelerinin reisleri de yanında yer almışlardı. Olanca gayretleriyle İslâmın yayılmasına çalışıyorlardı.

Yine İslâmı tebliğ ve neşir merkezi Es'ad bin Zürâre Hazretlerinin evi idi. Mus'ab ile Sa'd bin Muâz Hazretleri el ele vererek burada insanları hak dine davetle meşgul oluyorlardı.
Kısa zamanda, İslâmiyet Medine'de büyük bir inkişaf kaydetti. Öyle ki, Evs ve Hazreç kabileleri içinde Benî Ümeyye bin Zeyd'in hânesinden başka İslâm ve Kur'ân nûru ile aydınlanmayan ev kalmadı. Bir müddet sonra, bu evde de İslâmın nûru parlamaya başladı.

İkinci Akabe Bîatı

Bi'setin 13. senesi (Milâdî : 622).

Bu senenin hac mevsiminde, Kur'an muallimi Mus'ab bin Umeyr Hazretleri, hem Medine'deki İslâmî gelişmeyi bizzat Peygamber Efendimize bildirmek, hem de haccetmek üzere, Evs ve Hazreç kabilelerine mensup ikisi kadın yetmi beş Müslümanla Mekke'ye geldi.

Bunları temsilen bir grup Mescid-i Haram'da amcası Hz. Abbas'la oturan Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına vardılar ve şu teklifte bulundular :

"Ya Resûlallah! Biz oldukça kalabalığız. Seni yanımıza almak, size yardımcı olmak, uğrunuzda canımızı fedâ etmek, şahsınızı koruduğumuz şeylerden zâtınızı da esirgeyip korumak üzere söz birliği etmiş bulunuyoruz. Bu hususta sizinle daha geniş konuşmak için nerede buluşalım?"

Resûl-i Kibriyâ, yine Akabe'de buluşmayı uygun gördü.

Bu buluşma, gece yarısı olacak ve kimseye duyurulmayacaktı. Hatta karargâhlarından ayrılırken de dikkatleri çekmemek için küçük küçük gruplar halinde Akabe'ye geleceklerdi.8
Medineli Müslümanlar, bu tâlimat gereği gece yarısı hiç kimseye hissettirmeden ve kimsenin dikkatini çekmeden Akabe yanındaki vadide bir araya geldiler.

Peygamber Efendimiz de burada henüz Müslüman olmamış amcası Hz. Abbas ile geldi. Hz. Abbas'ın maksadı, yeğenini bu mühim meselede yalnız bırakmamak, yapılanları ve verilen sözleri bizzat görüp işitmekti.

Önce, Hz. Abbas söz aldı. Medineli Müslümanlara hitaben Allah Resûlünü koruma hususunda kendilerine güvenleri varsa bu işe girişmeleri, aksi takdirde daha şimdiden bu işten vazgeçmeleri gerektiğini belirten bir konuşma yaptı. Ancak, Medineli Müslümanlar bizzat Resûlullahın konuşmasını istiyorlardı :

"Yâ Resûlallah! Sen de konuş. Kendin ve Rabbin için arzu ettiğin ahdi al." dediler.

O esnada Medineli Müslümanların önderi durumunda olan Es'ad bin Zürâre Hazretleri Resûlullahtan konuşmak için müsâade aldı ve şöyle dedi :

"Ya Resûlallah, her dâvetin bir yolu var. O yol ya kolay olur, ya da zor! Bugün senin yaptığın dâvet, insanların çok zor kabul edecekleri çetin bir dâvettir. Sen, bizi takip ettiğimiz dini bırakmaya ve kendi dinine tâbi olmaya davet ettin. Bu çok güç ve zor bir işti. Buna rağmen biz bu teklifini kabul ettik."

"Biz, yurdumuzda, şerefli ve her tecavüzden korunmuş, orada değil kavminden ayrılan ve amcaları tarafından düşmanlarına teslim edilmek istenilen bir zâtın, hattâ kendimizden başka hiçbir kimsenin de hâkim olmak için göz dikemeyeceği bir cemaâttık. Bu çok zor bir iş olduğu halde, biz senin bu yoldaki teklifini de kabul ettik!"

"Halbuki, bütün bunlar -Allah Teâla, doğru yolu bulma azmini ve sonunda hayra ulaşma ümidini ihsan etmedikçe- insanların hiç de hoşlanacakları şeylerden değildi. Fakat, biz bunları dillerimizle ikrar, kalblerimizle tasdik, ellerimizi uzatmak sûretiyle de kabul ettik."

"Allah'dan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bîat ediyoruz. Biz, Rabbimize ve Rabbine bîat ediyoruz. Allah'ın kudret eli, ellerimizin üzerindedir. Kanlarımız kanınla, ellerimiz elinledir."

"Kendimizi, evladlarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de esirgeyip koruyacağız."

Eğer, bu ahdimizi bozarsak, Allah'ın ahdini bozan bedbaht insanlar olalım."

Es'ad bin Zürâre Hazretleri konuşmasının sonunu şöyle bağladı :

"Yâ Resûlallah! Kendin için arzu ettiğin ahdini bizden al. Rabbin için de istediğin şartı koş."

Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce onlara Kur'ân-ı Kerim'den bazı âyetler okudu. onları Allah'a dâvet, İslâmiyete teşvik ettikten sonra, kendisi ve Rabbi için arzu ettiği hususları şöyle sıraladı :

"Yüce Allah için size söyleyeceğim şartım şudur : Ona hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan ibadet etmenizdir. Namazı kılmanız, zekâtı vermenizdir.

Kendim için isteyeceğim ise şudur : Allah'ın peygamberi olduğuma şehâdet etmenizdir. Kendinizi, çocuklarınızı ve kadınlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızdır."9

Bu sırada Abdullah bin Revâha söz alarak,
"Ya Resûlallah. Bunları söylediğiniz tarzda yaparsak, bize ne var?" diye sordu.
Resûl-i Ekrem,
"Cennet var." diye cevap verdi.
Bu cevabı alınca, gözlerinde parlayan pırıl pırıl sevinçlerini,
"O halde bu kazançlı ve kârlı bir alışveriştir."10 diyerek sözleriyle de te'yid ettiler.

Sonra Peygamber Efendimize,
"Yâ Resûlallah! Sana ne yolda bîat edelim, söz verelim?" diye sordular.

Resûl-i Ekrem Efendimiz,

"Allah'tan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Allah'ın Resûlü olduğuma şehâdet getirerek, namazı kılacağınıza, zekâtı vereceğinize; neşeli neşesiz zamanlarınızda sözlerime itâat edeceğinize; emirlerime tamamıyla boyun eğeceğinize; darlıkta da varlıkta da muhtaçlara yardımda bulunacağınıza; hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın Allah yolunda, Allah için hak ve gerçeği söyleyeceğinize; iyiliği emredip, kötülükten alıkoyacağınıza bîat etmeli, bana kesin söz vermelisiniz!"

"Şahsıma gelince; bana her yönden yardım edeceğinize; yanınıza vardığımda, kendinizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden beni de esirgeyip koruyacağınıza kat'i söz vermelisiniz!"11 dedi.

Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz onlara,

"Aranızdan, her hususta kavimlerinin benim yanımda temsilcisi olacak on iki kişi seçiniz. Musâ da İsrâiloğullarından on iki temsilci almıştı."12 buyurdu.

Medineli Müslümanlar, Hazreç Kabilesinden dokuz, Evslilerden üç temsilci seçtiler.

Hazreçlilerden seçilen zâtlar şunlardı :

1) Ebû Umâme Es'ad bin Zürâre,
2) Sa'd bin Rebi',
3) Rafi' bin Mâlik,
4) Abdullah bin Revâha,
5) Abdullah bin Amr,
6) Berâ' bin Mâ'rur,
7) Sa'd bin Ubâde,
8 ) Ubâde bin Sâmit,
9) Münzir bin Amr (r.anhüm).

Evslileri ise şu zâtlar temsil edecekti :

1) Useyd bin Hudayr,
2) Sa'd bin Hayseme,
3) Ebü'l-Haysem Mâlik bin Tayyihan (r.anhüm).137

Bu temsilcilerin hepsi de Medine'nin ileri gelen, hatırı sayılır kimseleri ve okuma yazmasını bilen âlim zâtlardı.

Peygamber Efendimiz seçilen temsilcilere şöyle dedi :

"Havarîler, Meryemoğlu İsâ'ya karşı kavimlerinin kefili oldukları gibi, siz de sizden olanların kefilisiniz. Ben de Mekkeli muhacirlerin kefiliyim."14

Onlar da, "Evet!.." deyip tasdik ettiler.

Ayrıca Resûl-i Ekrem Efendimiz, on iki temsilci seçildikten sonra Es'ad bin Zürâre Hazretlerini de seçilen on iki temsilcinin başkanı tayin etti. Temsilciler, temsil ettikleri topluluklarla konuşup, bîatın ehemmiyetini anlattılar ve onları Resûlullaha bîata hazırladılar.

Bundan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, mübârek ellerini uzattı. Medineliler teker teker bîat ettiler. Sadece iki kadına Efendimiz elini vermedi ve onları da kendisine bîat etmiş kabul etti. Yapılan bîat bir mânâda Medineli ve Mekkeli Müslümanlar arasında bir ittifâktı.

Müşriklerin, Durumu Sezmeleri

Bîat, gecenin karanlığında, çağrılanların dışında kimsenin göremeyeceği tenhâ bir yerde cereyan etmişti. Buna rağmen, bîat biter bitmez kulaklarına bir ses geldi :

"Ey Kureyş! Muhammed ile atalarının dininden çıkmış Medineliler, sizinle savaşmak için toplanıp sözleştiler!"

Gecenin karanlık ve sükûtunu yırtan bu ses kimindi ve nereden geliyordu? Herkesi bir merak ve telaş sardı. Bu ses, Münebbih bin Haccac'ın sesine benziyordu. Resûl-i Ekrem, "Bu Akabe'nin şeytanıdır." dedi ve Medineli Müslümanlara da, "Derhal konak yerlerinize dönünüz!" emrini verdi. O sırada Medineli Abbas bin Ubâde, "Yâ Resûlallah" dedi. "İstersen sabah olur olmaz kılıçlarımızı kınından sıyırır ve Minâ'da bulunan halkın üzerine yürür, onları kılıçtan geçiririz." diye konuştu. Ancak, Resûl-i Ekrem, henüz sabır silahını kullanmakla vazifeli idi. Şöyle buyurdular :

"Hayır, hayır. Bize henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Hepiniz yerlerinize dönünüz."15

Bunun üzerine, Medineliler konak yerlerine döndüler.

Sabah olunca, durumu sezmiş bulunan Kureyşli müşrikler, kendilerince mâhiyeti henüz meçhul bulunan hâdiseyi tam öğrenmek üzere tahkike başladılar. Kendileri gibi putperest olan Medinelilerden sordular. Ancak onların böyle bir meseleden haberleri olmadığından dolayı yemin ederek, "Böyle bir şey olmadı. Biz, böyle bir şey bilmiyoruz." dediler.

Medineli Müslümanlar ise, doğru yolun sükût olduğunu düşünerek, tek kelime konuşmuyorlardı. Kureyşli müşrikler bu sefer Abdullah bin Übey bin Selûl'e gidip sordular. O da aynı şekilde, "Bu büyük bir iştir. Böyle bir şey olmamıştır. Söylenenler boş lâf olsa gerek. Kavmim, bana böyle bir şey danışmadı. Onlar, Yesrib'de iken bana danışmadan hiçbir iş yapmazlardı." dedi.

Bunun üzerine Kureyşli müşrikler Medineli putperestlerin bu hususta herhangi bir bilgileri olmadığı kanâatına vardılar.

Şayet, Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Bu işi sizden başkasına duyurmayın." dememiş olsaydı ve Medineli Müslümanlar da bu işi müşrik hemşerilerinden gizlememiş olsalardı, elbette bu olay Mekkeli müşriklere onlar tarafından duyurulacak ve kuvvetli ihtimalle orada Müslümanların başına büyük bir gâile açılacaktı. Belki de, Medine'ye henüz açılmış bulunan İslâmiyet için büyük bir mâni ortaya çıkacaktı.

Hac mevsimi sona erince, Medineli Müslümanlar da yurtlarına geri dönmek üzere yola koyuldular.

Medineli Müslümanların Mekke'den ayrılışlarından az zaman sonra, müşrikler böyle bir anlaşmanın cereyan etmiş olduğunu öğrendiler. Derhal Müslümanları takibe koyuldular.

Ancak Medineliler çoktan o civardan uzaklaşmış bulunuyorlardı. Sadece iki kişiyi yakalayabildiler : Sa'd bin Ubâde ve Münzir bin Amr. Bu iki zât her nasılsa Medine kafilesinden geri kalmışlardı. Daha sonra Münzir Hazretleri bir yolunu bulup ellerinden kurtuldu. Müşrikler, sadece Sa'd bin Ubâde'yi Mekke'ye getirdiler ve âdeta hınçlarını bu Sahabîden almak istercesine kendisine ezâ ve işkencelerde bulundular. Sonunda Sa'd bin Ubâde Hazretleri kendisini daha önceden tanıyan ve Medine'den geçerken evinde misafir olan iki müşrik tarafından himâyeye alınarak bu eziyet ve işkenceden kurtuldu.

Yurtlarına dönen Medineli Müslümanlar, artık dört gözle muhacirlerin ve Resûl-i Zîşan Efendimizin yolunu beklediler.

-----------------------------------------
Bid’at nedir, ne değildir?
------------------------------------------

Öncelikle mânâ ve muhteviyatını sorduğunuz kavramı düzeltmemiz gerekiyor. Söz konusu kelimenin/mefhumun doğru telaffuzu ve yazılışı “bidad” değil, “bid’at”tır.

Şimdi gelelim mevzuun izahına…

Bid'at nedir


“Bid'at nedir, hurâfe neye denir?” başlıklı bir makalemizde meseleyi enine-boyuna ele almış ve şu açıklamalarda bulunmuşuz. Buyrun birlikte okuyalım…

Lûgat manasiyle “bid‘at”, ibda‘ masdarından meydana gelmiş bir isimdir. Sanat ifade eden bir şeyi, geçmiş bir örneği esas almaksızın ilk olarak yapmak, icat etmek mânâsına gelir. Bu manada Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de zâtını, “Bedîu’s-semâvâti ve’l-ard”(1), yani “gökleri ve yeri ilk icat eden, yaratan” olarak vasfediyor.

Fıkıh lisanında “bid‘at”; Resûlüllah Efendimiz’in sözü, fiili ve takrîri olarak anlatılan sünnete zıt, sahabenin söz ve fiiline aykırı olan haller manasında kullanılır. Diğer bir ifadeyle, dinde sahabeden sonra ortaya çıkan amel ve inançlardaki eksiltme veya fazlalaştırmalara, ahlâkî sapmalara bid‘at denilir.

Bu tariflerden de anlaşılacağı üzere, dinî bir tabir olarak bid‘at, aklın ve adâletin yani günlük hayatı tanzim eden davranışların dışında ve sırf Allah’a yaklaşmak için ibâdet maksadıyla yapılan fiiller ve kabulleniş biçimleriyle alakalıdır. Yoksa lûgat manasıyla sonradan ortaya çıkan her şey demek değildir. “Siz, benim ve râşit halîfelerimin sünnetine sarılın” hadîs-i şerifi bunu anlatır. Bu sebeple bid‘atin güzeli olmaz.

Bid‘ati dar manada sünnetin, geniş manada dinin zıddı olarak tesbit ettikten sonra, dinde yerilen ve kaldırılması için mücadele edilmesi istenen bir şey olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. “İşte benim dosdoğru olarak yolum budur, ona uyun. Diğer yollara uymayın ki, bu sizi onun yolundan ayırmasın”(2) âyet-i kerimesinde geçen “diğer yollar”, tefsirlerde bid‘atler olarak açıklanmıştır. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) buyururlar ki :

“Şu yolumuzda, onda olmayan bir şey ihdâs eden olursa, bu reddolunur.” “Kim, yolumuza uymayan bir iş yaparsa, o makbul değildir.”(3) “Sözlerin en iyisi Allah’ın Kitabı, yolların en iyisi Muhammed’in yolu, işlerin en kötüsü de (dinde) sonradan ortaya çıkarılanlardır ve her bid‘at sapıklıktır.”(4) “Allah, her bid‘atçıya, bid‘atini terk edinceye kadar tevbe kapısını kapatmıştır.”(5) “Allah Teâlâ, bid‘at sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını-ömresini, cihâdını, (kötülüklerden) sarf-ı nazar etmesini ve adaletini kabul etmez. Hamurdan kıl çeker gibi İslâm’ın kemâl sâhasından çıkar.”6) “Allah, bid‘at sahibinin amelini, bid‘atini terk edinceye kadar kabul etmeye râzı olmadı.”(7)

Sahabe-i kiramdan Abdullah b. Mes‘ud (r.a.) demiştir ki :

“Sünnette orta hallilik, bid‘atte yorulmaktan iyidir.”

Bid‘at inançta, ibadette, âdet ve an’ânelerde olur. İnançlardaki bid‘atlerin bir kısmı, sahibini dinden bile çıkarır; bir kısmı ise dalalet ehlinin arasına sokar. Bunun içindir ki Ehl-i Sünnet âlimleri, imam amelî bakımdan fâcir yani günahkâr dahi olsa ona uyulabilir, arkasında namaz kılınabilir. Ancak fücûru inançla alakalı ise câiz olmaz, demişlerdir.

İnançla ilgili bid‘atlerden kurtulmak için, Ehl-i Sünnet’in itikat esasları dışındaki inançlardan uzak durmak, bu çerçevenin dışına taşmamak lazım.

İbadet ve âdetler yönünden oluşabilecek bid‘atlerden kurtulmak için de, Peygamberimiz’in (s.a.v.) sünnetlerine sımsıkı sarılıp, onlara son derece riayetkâr davranmak gerekiyor. Ölçü onun sözleri, fiilleri ve tasvipleri, hulefâ-i râşidînin tatbikatı, hakikat âlimlerinin gösterdikleri yol olması icap ediyor.

Ve unutmamak gerekir ki; Müslüman bir topluluk, bir bid‘at ortaya koyduklarında yani İslâm’da mevcut olmayan bir şey uydurduklarında, sünnetten onun misli kadar bir şey mutlaka kaldırılır.(8 ) Kısacası, bid‘atin zulmeti geldiğinde, sünnetin nûru orayı terk eder.

HURÂFE

“Hurâfe” lûgatte; inanılmaz, uydurma, aslı esası olmayan, yalan hikâye ve rivayetler, saçma sapan sözler, efsaneler demektir. Cem‘îsi, (çoğulu) hurâfât olarak gelir.

Dinî ıstılahımızda ise "hurâfe”; İslâm’ın aslında bulunmadığı halde, sonradan uydurulan, yaygınlaştırılan ve dinin aslındanmış gibi gösterilen her çeşit batıl inanış ve âdetler manasında kullanılır.

Bir başka ifadeyle hurâfe, dinimizle alakalı bazı hususların, bilerek veya bilmeyerek yanlış anlaşılması veya “yorumlanması” neticesi, başka batıl inanış ve mahallî âdetlere de karışarak ortaya çıkan şeylerdir. Bu nevi asılsız inanç ve davranışlar, daha çok eski batıl din ve inanışlardan gelen kalıntılar olarak ortaya çıkmaktadır.

Müslüman’ın inanç ve ibadetinde, ahlâk ve amelinde hurâfelere yer yoktur. Onun hayatında ölçü; Allah’ın Kitabı, Resûlü’nün sünneti, ashabının gittiği yol, Ehl-i Sünnet âlimlerinin çizdikleri istikamettir.

O bakımdan mü’min;

- Ölen kardeşinin arkasından ne alkış tutar, ne de ona çiçek ve çelenk gönderir. Zira bunların ölene fayda vermeyeceğini, öbür âlemde geçer akçe değil, birer hurâfeden ibaret âdetler olduğunu bilir.

Peki ya ne gönderir?

- Onun rûhunu şâd edecek, ona fayda verecek Fâtihalar, hatimler, duâlar, hayır ve hasenâtlar gönderir. Kabir ziyaretlerinde sünnete uygun hareket eder. Velîleri, Allah dostlarını vesîle edinerek duâlar edip, dünyevî-uhrevî meşru‘ isteklerinin kabûlünü Cenâb-ı Hak’tan bekler. Evliyâullâh’ın, Allah Teâlâ’ya yakınlıkta birer vâsıta olduklarına inanır. Türbelere bezler-paçavralar bağlamaz. Kestiği kurbanları Allah için kesip, sevâbını o zatın rûhuna hediye eder. Etini de fakir fukaraya dağıtır. Allah için kesilmeyen kurbanların murdar olduğunu ve etinin yenmeyeceğini bilir.

Kezâ mü’min;

- Hal ve hareketini, işini-gücünü falcılara-medyumlara göre değil, kendi inanç esaslarına göre düzenler.

- Sözde modern yemek tariflerine göre yemek yapacağım diye, yiyecek ve içeceklerine alkollü madde karıştırmaz.

- Görgü kuralları(!)na uyacağım diye, sol eliyle yemek yemez, su içmez.

- Giyim-kuşamında, “modadır” diye tesettürü ihmal etmez; israfa meyledip gardrobunu elbise, eşarp, ayakkabı koleksiyonu haline getirmez.

Hâsılı mü’min;

Gerek ferdî ve gerekse ictimaî hayatında İslâmi usûl ve esasları kendisine düstur edinir. Gücünün yettiğince dinini yaşamaya, bid‘at ve hurâfelerden ise uzak kalmaya gayret eder.

-------------------------


Bid'at Nedir? Başlıca Bid'atler Nelerdir?


Bid'at ister itikat hususunda ister amel hususnda olsun Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz zamanında olmayıp, hayatından sonra ibadet olarak ihdas olunan şeylerdir. Zeyn-ul Arab der ki : “Bid’at, dînin aslına dayanmayan kıyaslarla, ihdas olunan şeylerdir.” Herevî de şöyle der : “Bid’at, celî veya hafî olarak Kitab ve Sünnet’e dayanmayan, sonradan ihdas edilen görüşlerdir.”

BİD’ATÇİLERİ DİNLEMEK HARAMDIR!

Bid’atçilerin sözlerini dinlemek, kitaplarını okumak, onlarla hemdem olmak ilmî ve itikâdî hatalardan biridir ve müslüman için bundan daha zararlı bir şey olmaz! Dîni bilgi ve şeriate uygun tatbikatı olmayan şahısların peşine düşmek hem haram, hem de zulümdür. Ashab, tabiin ve tebei tabiin hazeratından oluşan, ehl-i sünnet vel cemaate uymayanların imanı ya zayıftır veya yoktur; yani, bid’at ehlidir.
İmam Birgivi’nin bazı haşiyelerinden naklen, Tarîkat-i Muhammediyye’nin şarihleri Ebû Saîd Hâdumî ve Şeyh Receb’in tesbitlerine göre bid’atlerin en çirkini 10’dur :
1. Kur’ân-ı Hakîm’i ücret karşılığında okumak.Özellikle Kur’ân okunması için vakfedilmiş paradan alınmışsa. Çünkü, Kur’ân okunması için yapılan vakıf bâtıldır. Zikir, duâ, salavat, tesbih ve benzeri şeylerin de PARA karşılığında yapılması, çirkin bid’attir. Camilerde, yardım almak amacıyla yapılan kıraatler de buna dahildir.
2. Ölünün evinden yemek vermek. Makberlerde mum yakmak. Cenazenin önünde, gelin çıkarırken ve benzerlerinde cehrî zikir yapmak. Kabirlerin üzerine bina inşa etmek. Kabirleri süslemek ve kabirlerin yanında yatmak.
3. Nafile namazları cemaat halinde kılmak. Teravih müstesna, bütün nafilelerin cemaatle kılınması bid’attir.
4. Namazda ta’dîl-i erkânı terk etmek, kıvrak namaz kılmak, karganın didiklemesi gibi secde etmek (namazda acelecilik).
5. Namazda kendisine uyduğu imamı geçmek (ondan önce rükû etmek v.s.) veya ona muhalefet etmek.
6. Cemaat namazlarında safları düzgün tutmamak.
7. Şarkı, türkü dinlemek ve söylemek. Kur’ân-ı Kerîm’i dalgalı, yani tecvîd kurallarına uygunsuz biçimde okumak. Yahud bu tarz ile zikir yapmak ve bununla kendinden geçerek, dengeyi kaybetmek.
8. Hutbe esnasında salâvat-ı şerîfeyi, ashâba terdiyeyi(radiyallahu anh demeyi), âmin demeyi cehren (sesli ve dille) yapmak. Bunları gizlide yani kalple yapmak bid’at değildir. İbn-i Âbidin bunu tasrih etmiştir. Biri duâ ederken, dinleyenlerin yüksek sesle “âmîn” demeleri de bid’attir.
9. Cami içinde dilencilik yapanlara, israfçılara, oyunculara sadaka vermek, raks etmek, Kur’ân hatmi ya da şöhret ve riya (gösteriş amacıyla) yemek hazırlamak (ziyafet vermek).
10. Kadınların bir yabancının evinde erkekle halvet olmaları, yabancı erkeği kutlamaları, taziye etmeleri, hastalandıklarında, kabirleri ziyaret ettiklerinde yabancı erkeklerin seslerini işteceği şekilde sesli kıraat, tevhid ve mevlit okumaları bid’attir. Özellikle evli, genç, süslü ve koku sürünmüş olanları için daha şiddetli bid’attir. İmam Şer’anî, Tenbihat’ında : kadınların büyük ibadet olarak addettikleri mevlid toplantıları bid’attir, diyor. Hele de yanlarında bülûğ çağına yakın erkek çocuğu olması, nağmelerinin duyulması ve başka fitne fesadın olması durumunda haramdır! Şeyh Süleyman Zühdî : “Her hal-ü kârda, farz ilimleri öğrenmek gayesi dışında, kadınların evlerinden çıkmaları bid’attir. Çünkü, Asr-ı Saâdet’te böyle şeyler olmamıştır.” demektedir.
Medreselerin inşa edilmesi, ilmî te’lîfler yapılması, ribatların (tekkelerin) bina edilmesi, minarelerin yükseltilmesi gibi şeylerin dînin önemli meselerinden olduğu hususunda ümmet ittifak etmiştir. Bunlarda bid’at, aslâ söz konusu değildir! Bu tür yenilikler vacip de olabilir. Aynı zamanda, sadâtların belirtmiş oldukları hususî edepler, nefy-u isbat zikri, celâl zikri, teveccüh, hatme ve tarikat usulleri de bid’atlerin dışındadır. Ayrıca, bunlara asırlardır inkâr ve itiraz söz konusu olmaksızın devam edilmektedir. Bu da, bunların delillerinin var olduğunun bir ispatıdır. Bizler, bu delilleri bilmiyor olsak bile, sadâtlar hakkında hüsn-ü zan etmek mecburiyetinde olduğumuzu unutmamalıyız!
Bid’atler, asıl itibariyle iki kısımdır. Birincisi “bid’at-i seyyie”dir ve üç kısımdır :
A) Müslümanı küfre götürecek bid’atler. Meselâ, Allah Teâlânın Zât ve Sıfât’ında olursa küfre götürür! Mücessime mezhebinde olanların Allah Teâlâyı cisimle vasıflandırması.. gibi! Bunun gibi, mu’tezile mezhebinde olanların, “Allah Teâlâ cüz’iyyatı bilmez!” demeleri. Yine, felsefecilerin cismânî haşri inkâr etmeleri, “madde kadim(ezelî)dir” demeleri bu türden çirkin bid’atlerdir! Aynı şekilde, Peygamberleri mâsûm (günahsız) kabul etmemek, yahut onlara şirk veya küfür isnat etmek de böyledir! Peygamberlerden başkasının mâsûm olduğuna inanmak da böyledir. Böylesine fikirlere kapılmak, bu konularda mücadeleye girmek çok tehlikelidir!
B) Farz ve vacipleri terk ettirecek bid’atler. Namazda ta’dîl-i erkânı terk etmek, fitneye yol açabilecek sözler söylemek, mutasavvıfların şatahatları (sekir halinde çok nadir de olsa söyledikleri şeriatin zahirine muhalif bazı şeyler) çirkin ve büyük günahlardandır! Tasavvuf ehlini (ve tasavvufu) inkâr da aynıdır! Bundan çıkış yolu, Mevlânâ’nın dediği gibi “Ya olduğu gibi görünmek yahut göründüğü gibi olmak”tır.
C) Müekked sünnetlerden birini terk ettirecek bid’atler.
Bid’atin ikinci kısmı “Bid’at-ı hasene”dir :
Bu tür bid’atler sonradan çıkarılmış âdetler olmasına rağmen, bid’atlere girmeyen bid’at-ı hasenedir. Yukarıda bazı örneklerini vermiştik. Bid’at-i haseneyi şöyle tarif etmişlerdir : Sıfat olarak veya işâreten sünnette –aslında- var olup, sonra maddeten meydana çıkandır. İşte bu kısım bid’atlerin bazısı vâcib olur! Meselâ, ilim talep etmek şeriatin emridir. Meselâ, hadîs ilminin tedvînine işaret olunmuştur. Peygamber aleyhisselâm hayatta iken bu iş yapılmamıştı. Yani, hadisleri bir araya toplama çalışması yapılmamıştı. Ancak, şeriat buna izin verdiği ve şeriat ilminin öğrenilmesine faydası olduğu için, bu işi yapmak bid’at-ı hasene olur. Şer’î ilimlere vesîle olan âlet ilimleri (sarf, nahiv, belağat.. gibi) ve bu ilimlerin öğrenilmesine imkân sağlayacak medrese de buna dahildir.
Bid’atin hasene olabilmesi için şeriati icad edenin kavlen, fiilen ya da işareten buna izin vermiş olması şarttır. Bunun içindir ki, âlimler : “İbadete vesile olmak da ibadettir. Çünkü, vesîle (Kur’ân ile) emredilmiştir!” dediler.
Haklarında varîd olan hadislerin çoğu mevdû olduğundan dolayı kandil gecelerinde tesbih namazı ve diğer bütün nafile namazların cemaatle kılınması mekrûh, ve bid’attir. Hem de çirkin bid’at! Bunları tek başına kılmakta hiç bir mahzûr yoktur; meşrû olmayan şey, bunları cemaatle kılmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’i tecvidsiz okumak da bid’attir. Bezzaziye adlı eserde bunun ma’siyet olduğu ifade edilmiştir. Bu hüküm zikirler için de aynen geçerlidir.
Nevevî diyor ki : “Namazların akabinde halkın icad ettiği musafaha yapmak, çirkin bid’attir. Çünkü, ashabın böyle bir şey yaptığı nakledilmemiştir.” Musafaha yapmanın meşrûluğu ancak karşılaşma anında olmasıyladır. Özet olarak bid’at-i hasene –buna bid’at ismi verilmesi uygun olmamakla birlikte- dört kısımda açıklanabilir :
a) Mendûb olanlardır. Minare, medrese yapmak, aruz ilmi öğrenmek, edebiyat kitapları yazmak. Mantık ilmini de bunlara ilave edenler vardır. Bazıları da mantık ilmini öğrenmenin, felsefe öğrenmek gibi çirkin bid’at olduğunu söylediler. Hanefîlerin çoğunluğu bu görüştedir. İtikâdından emîn olmayan için, mantık ilmi öğrenmek, ittifakla haramdır!
b) Vâcib olanlardır. Yetkili olanların mülhidleri red etmesi. Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebini takviye etmek, felsefecilerin delillerini reddetmek ve çürütmek. İslâmî kaideleri muhkemleştirmek için tebliğ ve eserler te’lif etmek misal olarak verilebilir.
c) Farz-ı kifâye olanlardır. Halk tabakasının itikadını bozacak derecede olması durumlarında, bunu yapan ve yazanlara karşı sözlü ve yazılı olarak mücadele etmek kifâye yoluyla farz olur! Hâdumî der ki : “Zamanımızda şer’î (islâmî) kitapları te’lif etmek (yazmak) vaciptir. Şeriate hizmet etmeyen felsefe kitaplarının yazılması haramdır!” İmam Sübkî ise : “Ehl-i sünnet mezheplerinin birbirlerini red (tenkit) etmeleri gereksizdir. Aksine, hak mezhebi temsil eden bu kesimin birbirlerini takviye etmeleri ve dalâlet fırkalarını red etmeleri gerekli bir vecîbedir.” demektedir. Bedîüzzaman Saîd-i Nursî ise şunları söyler : “Ey ehl-i hakîkat! Birbirinize karşı gelmeyin! Birleşin! Aksi halde, düşmanlarınız sizin kıyafetinize bürünerek, kolayca sizi saptıracaklardır!”
d) Mübah olanlardır. Sofrada çok yemek ve (çeşitli) meşrûbatlar bulundurmak.. gibi. Bunlarda israfa kaçılırsa, haram olabilir! O zaman çirkin bid’at olur! Meselâ, bütçesi 5 lira harcamaya müsait olan birinin, 7 lira harcaması yahut gösteriş amacıyla böyle yapması tahrîmen mekrûh ve bazan da haram olan çirkin bir bid’attir! İbâdet namına değil de, örf ve âdet üzere elek kullanmak, mideyi devamlı tok bulundurmak.. mübah bid’atlere dahildir. Giyim kuşamlar da âdete dayalı ise mübah bid’at olur. Meselâ dar olmayan pantolon giymek, kravat takmak, yakalı frenk gömleği giymek.. gibi. Kâfirlere mahsus kılık kıyafetler, onlara özenti ve benzeme gayesi taşıyarak kullanılırsa, çirkin bid’at olur! Bazan küfre bile götürür!
Netice olarak, bid’atlerin mübah olabilmesi için üç şart vardır :
1. Şer’î bir farz, vâcib veya sünnetin terkine sebep olmamasıdır. Meselâ, geniş de olsa, örf ve âdet gereği de olsa KADINLARIN PANTOLON GİYMESİ HARAMDIR! Erkeğin edep yerlerini belli edecek derecede dar pantolon giymesi de tahrîmen mekrûhtur! Kadının ağlı şalvar yahut pijema; erkeğin ağsız fakat en az dört santim bolluk ihtiva eden genişlikte pantolon giymeleri bid’at olmaz.
2. Giyimin kâfirlerin giyimine (özellikle onların dîni giysilerine) benzememesidir. Meselâ, zünnar bağlamak gibi. Yahut, şer’î bir hükmün hafife alınmamasıdır. Bunun için denildi ki, erkeklerin baş açık namaz kılmaları mekrûhtur; fakat, baş açıklığını hafife almak, küfürdür!
3. Örf ve adete göre giyinmenin ibadet sayılmamasıdır. Meselâ, ibadet olarak değil de, âdet olarak soğuk veya sıcaktan korunmak için ya da maksatsız olarak –sarıkla eş tutmksızın- şapka yahut fotör takmak. Eğer bunlar sarığa tercih edilir, sarıktan üstün tutulursa, küfür alâmeti olur! Küfre alâmet olan giysiyi giyenin küfrüne hükmedilip edilmeyeceği hususu ihtilaflıdır.
Bütün bunlarda esas, Buhârî’nin rivayet ettiği : “Kim bizim dînimizde, dinden olmayan bir şey (bid’at) ihdas ederse, o şey merduttur!” meâlindeki hadîs-i şerîftir. Merdut olan şey, aynı zamanda bâtıl ve sevapsızdır!
Ebî Şeddâd bin Evs şu hadîsi rivayet ediyor : “Peygamber aleyhisselâmın yanında idik. “İçinizde garipten (ehl-i kitaptan) kimse var mıdır?” diye sordu. “Hayır.” dedik. Bunun üzerine : “Haydi kapıyı kapatın. Lâ ilâhe illallah, deyin.” buyurdu. Biz de ellerimizi kaldırdık ve bir saat kadar ΄lâ ilâhe illallah΄ dedik. Sonra, Rasûlullah aleyhisselâm ellerini saldı, Allah Teâlâya hamd ettikten sonra şöyle buyurdu : “Allah’ım! Beni bu kelime ile gönderdin, bununla emrettin ve buna inanmak üzerine Cennet’i va’d ettin. Ve Sen, gerçekte va’dine muhalefet etmezsin. (sonra bizlere dönerek Sizlere müjdeler olsun! Muhakkak ki, Allah Teâlâ sizleri mağfiret etti!” buyurdu. Hatme ve teveccühün asıl delîli bu hadîstir. Hâkim ve başkaları bu hadîsi naklettiler. Aynı hadîs Ubbâde bin Sâmid, Utbe bin Ğazvan ve Rıfaa tarafından da rivayet edilmiştir. Buhârî de, Bâb-u İğlâk-il Bâb başlığı ile bu hadîsin benzerini nakletmiştir.
Her halukârda hatme, teveccüh ve nefy-u isbâtın taşlarla, parmaklarla, tesbihle uygulaması yapılmıştır. Ebû Davûd, Tirimizî ve Hâkim’de nakledilen şu hadîs de konuya bir delil teşkil etmektedir : “Siz kadınlara Tesbih, Tehlîl ve Takdîs gerek. Parmaklarınızın eklemleriyle bunları sayınız. Çünkü onlar, (yaptıklarından) sorumludurlar. Lehte ve aleyhte konuşucudurlar. Sakın ha, gaflete dalmayın; unutursunuz!”
Tesbîh : “Subhânallah, Subhânallah…”, Tehlîl : “Lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah…” yani, nefy- u isbat. Takdis de : “Subbûhun Kuddûsün Rabbunâ ve Rabb-ul melâkiti ver-rûh…” zikirleridir.
Adamlar sağa sola bakar vaziyette, kalbi çarşı pazarda dolaşırken, “Tevhîd ve Tehlîl hatmi” diyerek birbirlerine taşları devrederler. Mevtânın rûhuna okunurmuş. Bunun aslı astarı yoktur! Hele de PARA karşılığında yapılırsa, daha çirkin bid’attir! Mevlâna Hâlid’in halîfelerinden İbn-u âbidîn de bunun için yapılan vasiyetin bâtıl olduğunu söylemiştir.
Namazdan sonra cemaat ferdleri yahut imamın tesbihleri dağıtmaları ve atmaları da çirkin bid’attir. Cemaat fertlerinin ellerine aldığı tesbihlere hiç bir şey okumaksızın üflemeleri ve müezzinin komutunu beklemeleri de bid’attir! Müezzin ΄Subhânallah΄ dediğinde jet hızıyla ve ne dediklerini kendileri de anlamıyacak derecede tesbih çevirmeleri de bid’attir. Bazı kimselerin kapmaca tesbih çekmeleri vardır ki, bu da bid’atten çıkarılmış, yeni bir bid’attir!
Namaz sonu tesbihlerini parmakla yapmak sünnettir.
Rasûlullah aleyhisselâmın takrîri ile tesbihatları ve zikirleri tesbih, taşlar veya iplerle yapmak aslâ bid’at değildir. Aksine, müstehâb, hatta sünnettir! Sa’d bin Ebî Vakkâs radiyallahu anh, küçük çakıl taşlarıyla tesbihlerini sayardı. Ebû Hureyre radiyallahu anh zikirleri için ikibin düğümü olan kendine mahsus bir ip kullanırdı. Ebû Derda radiyallahu anhın da kendine mahsus bir zenbilin içinde taşları vardı.
Kitab ve Sünnet ile sabit olmamış bazı vird veya sözleri belirli vakitlerde okumak, yahud şahsın kendi başına karar vererek uygun gördüğü zikir veya duâları vird edinmesi; evliyâların tabutlarını öpmek, şeriatte olmayan şeylere itikad etmek şiddetli bid’atlerdendir!
Bazı sofuların çakardıkları raks ve benzeri şeylerle Allah Teâlâya yaklaşmayı dilemeleri, bazı taşların yahut ağaçların mukaddes ve mübârek olduklarına inanmaları, hem de bunlardan medet beklemeleri, ihtiyaçlarını bizzat gidermeleri için belirli şahıslara gitmek.. hepsi bid’at olan işlerdir!
Şahısların sebep ve vesile değil de fâil olduklarına inanmak, küfürdür! Meselâ, cahil bir sofu çıkar : “Biz her şeyi şeyhimizden öğrendiğimizden dolayı, kitaba ihtiyacımız yoktur! Bizler şeyhimizin himmetiyle Allah’a kavuşuyoruz; o bizde tasarruf eder; bizi irşâd ve terbiye eder…” der ve bu bahaneye sığınırak tashîh-i itikattan, ilmihal öğrenmekten geri ve âciz kalır. Bu sözler korkunç hatadır! Şayet kitab ve Sünnet kast edilirse küfürdür!
İlimden istifade ve Üstâz’ın Üstâziyetinden istifâze ile Allah Teâlâya kavuşmak mümkündür. Bu şekilde iki kanatla (zahiri ve bâtınî ilimlerle) kavuşanlar zül-cenaheyndirler (iki kanatlıdırlar) Bunlardan birini inkâr etmek bid’at ve dalâlettir. Allah Teâlânın huzuruna varmak için bâtınî ilim maksat ise de, zâhiri ilim de şarttır. Namaz, abdest.. ve bunlara ait ilim ve bilgileri öğrenmek gibi.
Vicdânî (bâtınî) şeyleri, zâhirî ilme (fıkıh ilmine) tercih etmek veya şeriate muhâlif olan şeylerin bile hakikat olduğunu iddia etmek zındıklıktır ve çirkin bid’attir!
Te’vîl imkânı olsa bile, sofilerin şeriatın zâhirine uymayan bazı sözleri de bid’at dahilindedir!
En büyük bid’at ashaba dil uzatmak ve düşmanlıktır!
Camilerde sünnet kılındıktan sonra, farz namaza kalkılmadan önce okunan üç İhlas ve bir Fatiha. Bunu okumak bid’at değildir. Bid’at olan, bunun farz namaza kalkılmadan önceki zamana tahsis edilmesidir. Ashab böyle bir uygulama yapmamıştır.
El,kol,baş işaretleriyle, yahut eğilerek selam vermek.
Topluca yenen yemeklerin sonunda birinin yemek duâsı okuyup diğerlerinin ‘âmin’ demeleri bid’attir.
Kur’ân hatmi sonunda topluca hatim duası yapılması, ya da hatmin başkasına dualattırılması da bid’attir. Ancak, alimler ΄Böyle yapanlara dokunmayınız!” demişlerdir.
Cemaat namazlarında safların sık ve rüzgün tutulmaması bid’attir.
Rasûlullah aleyhisselâm anıldığında eli göğsüne koymak bid’attir.
Cami içerisinde PARA toplamak bid’attir.
Ölüler için kırkıncı gün, elli ikinci gece, sene-i devriye.. gibi isimler altında yapılan merasimler bid’attir. Ölüye hayır yapmak için belli gün veya sati beklemek diye bir şey yoktur. Aksine bu iş için beklemek yerine, acele yolu tercih edilmelidir!
Bid’at konusunu özet olarak da olsa dile getirdik.
Rasûlullah aleyhisselâm Efendimiz, ümmetinin yetmiş üç fırka olacağını ve biri (fırkâ-i nâciye) hariç, hepsinin ateşte olacağını haber vermişlerdir! Bid’atlerden ve bid’at ehlinden sakınmayanlar, fırka-i naciye adını verdiğimiz bu cemaate dahil olamazlar! Bid’atleri küfrü gerektirenler de gerektirmeyenler de, tevbe etmezse Cehennem’dedirler. Birincisi ebedî olarak, ikincisi geçici olarak.
Allah Teâlâ bizleri bid’atlere düşmekten, bid’atçilerin şerrinden ve bid’atçilerle olmak, bid’atçilerden olmak felâketinden muhâfaza buyursun! Âmîn!.. Yâ Rabb-el Âlemîn. Ve selâmün alel mürselîn. Vel-hamdü lillâhi Rab-il âlemîn
----------------------------------
İŞTE DİYANET'İN HURAFE LİSTESİ


BİZİ SOSYAL MEDYADAN TAKİP EDİN...
Instagram
Cepten veya tabletten giriyorsanız mobil sürüm için tıklayınız.

Diyanet, “21. Yüzyıl Türkiye'sinde Hurafeler” adı altında hazırladığı kitapta, halkın yanlış bildiği inanışları açıkladı. Merak ettiğiniz soruların tüm cevapları bu kitapta toplandı.



İŞTE DİYANET'İN HURAFE LİSTESİ


- Ateşe su dökülürse cin çarpar, yiyeceklerin ağzı kapatılmadığında gece onlardan cinlerin yediği anlayışı,

- Kuran ve sünnet ile örtüşmediği halde dövme yaptırmak, erkeklerin küpe takması, burçların insan karakterine etkili olduğu inancı,

- Türbe, yatır gibi yerlerden medet ummak. Bir yatırın mezar taşına mum yakıp, dilek tutmak,

- Sünnet olan çocuğun acısının azalacağına inanılarak sünnet olma anında annesi ve diğer hanımlar tarafından oklava çevirmek,

- Yeni doğan çocuğun dindar olması için göbek bağını keserek cami avlusuna bırakmak,

- Konuşmayan çocukların konuşabilmesi için cuma namazından sonra müezzin tarafından cami anahtarını çocuğun ağzına sokup çıkarmak,

- Yürümeyen çocukların ayaklarına ip bağlayarak cuma namazından ilk çıkan kişiye ipi kestirmek,

- Küçük çocukların üzerinden atlanıldığında boylarının kısa olacağına inanmak,

- Çocuğu olmayanlara çocukları olması için deve dili veya etini yedirmek,

- Çocuk doğan eve 40 gün süre ile et alınmaması gerektiğine inanmak,

- Yeni doğan çocuğun kırkı çıkmadan evden çıkarılmaması gerektiğine inanmak,

- Boyu ölçülen çocuğun cüce kalacağına inanmak,

- Gelinin kucağına erkek çocuk verilince çocuğunun erkek olacağına inanmak,

- Loğusa kadının herhangi bir şeyden zarar görmemesi inancıyla, bulunduğu yere süpürge, soğan, sarımsak asmak, yastığının altına iğne, bıçak gibi şeyler koymak,

- Loğusa kadını kırkı çıkana kadar yalnız bırakmamak,

- Hamile kadınların saçlarını kesmemeleri gerektiğine inanmak,

- Nikah esnasında gelin ve damadın birbirlerinin ayağına bakması halinde, önce basanın sözünün geçeceğine inanmak,

- Gelin ve damadın üzerine para, üzüm, şeker ve leblebi gibi şeyler atıp, kapıda küp kırmak,

- Evlenmeyen genç kızların kısmetinin açılması için müezzine minareden para attırmak, mendil veya eşarp sallatmak,

- Baykuş ötmesi, kara kedinin insanın önünden geçmesi, horozun vakitsiz ötmesi, insanların ve araçların önünden tavşanın geçmesinin uğursuzluk sayılması, karganın ötüşünün o bölgeye gelecek belanın işareti olarak kabul edilmesi,

- İki bayram arasında nikah yapmak, duaların kabulü için mübarek gecelerde ziyaretgahlarda mum yakmak, gece vakti tırnak kesmek, cuma ve arefe günlerinde çamaşır yıkamak, dikiş dikmek, temizlik yapmak, akşam sakız çiğnemeyi ölü eti çiğnemek gibi kabul etmek, gece aynaya bakmak gibi şeylerin uğursuzluk getireceğine inanmak,

- Elden ele sabun, makas, bıçak, iğne ve soğan vermenin uğursuzluğuna inanmak,

- Sağ elinin içi kaşındığında para geleceğine, sol elinin içi kaşındığında da para çıkacağına, ayak altı kaşındığında da yola çıkılacağına inanmak,

- Cam ve porselen gibi eşyanın aniden düşüp kırılmasını, bir belanın defedileceğine işaret saymak,

- Merdiven altından geçmeyi uğursuzluk saymak,

- Cenazenin 7., 40., 52. gecesi ile ölüm yıldönümünde hatim ve mevlit okutmak,

- Cenazenin alkışlanma uğurlanması, cenazenin arkasından slogan atmak ve çiçek serpmek, cenaze için üçüncü gününde helva ve yemek dağıtmak, kefen arasına dua, ayet ve vasiyetname koymak, ölen kimse için arefe günü kurban kesmek,

- Hastanın başı üzerinde tuz gezdirmek, köz söndürmek, kurşun döktürmek,

- Dileğin kabulü için ağaçlara bez-çaput bağlamak, türbelere adakta bulunmak, türbe ziyaretlerinden şifa beklemek,

- Hıdrellez günü sahile gidilerek kuma veya toprağa ev, araba veya kadın resimleri çizilerek böylece çizilen resimler sayesinde ileride onlara sahip olunacağına inanmak,

- Camiye girerken cami duvarını öpmek,

- Tekke ve türbelerde kurban kesmek, türbe ve tekkelerden şifa beklemek, mum yakmak, el yüz sürmek,

- Misafirin, askere gidenin veya yola çıkanın arkasından su dökmek,

- Kahve falına bakmak, falcılara, büyücülere gitmek,

- Ay ve güneş tutulmasında silah atmak, teneke çalmak.

-------------------------------------

Sorularla Bid’at nedir, ne değildir?

Sual : Bid’at nedir?
CEVAP
Bid'at, sonradan çıkarılan şey demektir. Bunlar ya âdette olur veya ibadette olur.

Âdette bid'at, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için yapılan şeylerdir. Âdette bid'at, bir ibadeti bozmazsa veya dinin yasak ettiği bir şey değilse günah olmaz. Âdette olan bid'at, ceket, pardesü giymek, çay ve kahve içmek gibi dinin yasak etmediği bir şey ise, günah değildir. Peygamber efendimizin papaz ayakkabısı ve Rum cübbesi giydiği hadis-i şerifle bildirildi. (Tirmizi)

Fen ve fen bilgileri dinde bid'at değildir. Fenni buluşlara sahip çıkmak, dinimizin emridir. (İlim Çin’de de olsa alın! Fen ve sanat, müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın) hadis-i şerifleri, kâfirlere uymayı değil, fenni onlarda bile olsa, arayıp bulmayı emrediyor. (Mevduat-ül-ulum)

İbadette bid'at, Resulullahın ve dört halife zamanında bulunmayıp da, dinimizde, sonradan meydana çıkarılan, uydurulan inanışlara, sözlere, işlere, şekillere ve âdetlere denir. İbadetlere bid'at karıştırmak büyük günahtır. Bid’ati sünnet diye işlemek haramdır. Bunların hepsini din diye, ibadet diye uydurmak veya dinin önem verdiği şeyleri dinden ayrıdır, din buna karışmaz demek bid'attir. Bid'atlerin bazıları küfür, bazıları büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Her bid'at sapıklıktır) buyuruldu. (Müslim)

Bid’at çıkaran, dinde noksanlık görüp bazı hükümleri değiştirmeye, yeni hükümler koymaya çalışır. Sahih hadisleri uydurma zanneder, İslam âlimlerini beğenmez. Bid’at ehli kibirlidir.

İmam-ı Gazali hazretleri buyurdu ki :
Kibrin diğer günahlardan daha büyük olmasının sebebi şudur : Büyüklük ancak Allahü teâlâya mahsus iken, kulun kibirlenmesi, bir kölenin hükümdarın tacını başına geçirerek onun tahtında oturup hükmetmesine benzer. Hükümdarın bir emrini yapmayarak suç işlemekle, hükümdarlığına sahip çıkmak, onun tahtına oturup emirler vermek arasında elbette büyük fark vardır. İşte kibirlenmek, Allah’ın emrini yapmamak gibi bir suç değil, bizzat ilah olmak gibi büyük suç oluyor.

Bid’atin de hırsızlık, katillik, fahişelik, içki içmek gibi haramlardan daha büyük olmasının sebebi budur. Günah işleyen kimse, Allah’ın emrine isyan etmiş olur, büyük günah işler. Fakat bid’at çıkaran kimse, Allah’ın, Resulünün ve Resulullahın vârisleri olan âlimlerin bildirdiği hükümleri beğenmeyip yeni hükümler koymaya, bizzat dinin sahibi olmaya çalışıyor. Yani Allah adına, Resulü adına hareket ediyor, hatta onları beğenmeyip kendi görüşünü din gibi ortaya koymaya çalışıyor. Bu bakımdan bid’at ehli, hırsızdan, eşkıyadan, katilden daha büyük günah işliyor. İşte bunun gibi sebeplerden dolayı Peygamber efendimiz, (Ben onlardan değilim, onlar da benden değildir. Onlara karşı cihad, kâfirlerle cihad gibi önemlidir) buyuruyor. (Deylemi)

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki :
(Bid’at ehli, yapacağı değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannederek bid'at çıkarıyor, bid'atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki din noksan değil, kâmildir. Dini noksan sanıp, tamamlamaya [çağa uydurmaya, çeşitli bid’atler çıkarmaya] çalışmak, Maide suresinin, (Bugün sizin için dininizi ikmâl eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum) mealindeki 3. âyetine inanmamak olur. (m.260)

Her bid’at sapıklıktır
Sual : Niye faydalı olan bid’atlere itiraz edilir ki?
CEVAP
Faydalı bid’at olmaz. Hâşâ o zaman Allahü teâlâ dini eksik göndermiş olur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki :
Okul, kitap gibi dinin izin verdiği faydalı şeylere bid'at dememeli, Sünnet-i hasene, yani iyi iş demeli. Bid'atler, faydalı görünseler de, hepsinden kaçınmak gerekir. Hiçbir bid'atte fayda yoktur. Bugün kalbler karardığından, bazı bid'atler güzel görünse de, kıyamette hepsinin zararlı olduğu anlaşılacaktır.

Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki :
(Din adına uydurulan her şey bid’attir, her bid’at sapıklıktır; her sapıklık da Cehenneme götürür.) [Buhari, Müslim, İbni Mace, Nesai]

Peygamber efendimiz, Eshab-ı kiram ve şimdiye kadar gelen İslam âlimleri, namazı nasıl kılmışlar, ibadetleri nasıl yapmışlarsa, aynen öyle yapmak gerekir. Eklemek ve çıkarmak, dini değiştirmek olur. İbadetlere bid'at sokmakla daha güzel ibadet edilmiş olmaz. (İbadetleri bizim gibi yapmayanlar, bizden değildir) hadis-i şerifini düşünerek, ibadetlere ilave ve çıkarma yaparak dini değiştirmekten çok sakınmalıdır!

Bid’at insan elinin değmesidir
Sual : Bid’at, ilahi hükümler topluluğu olan dinimize insan elinin değmesi diye tarif ediliyor. Peygamberimiz de insan, müctehidler de insandır. Peygamberimiz, farklı hükümler bildirmiştir. Müctehidlerin de, birbirinden farklı hükümleri vardır. Biri bir husus için farz derken, öteki sünnet diyebiliyor. O zaman bu insan eli değmesini nasıl açıklayabiliriz?
CEVAP
Resulullah efendimiz, Allahü teâlânın kulu, elçisi, halifesi ve vekilidir. Vekil, kendisine verilen yetki bakımından asıl gibidir. Yani aslın verdiği konularda yetki sahibidir. Mesela, canları Allahü teâlâ alır. Bunu vekili vasıtasıyla yapar. Bir ayet-i kerime meali :
(Sizin canınızı almaya vekil kılınan ölüm meleği, canınızı alacak; sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz.) [Secde 11]

Halife ve vekil, yaklaşık aynı anlamdadır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki :
(Sünnetimi ihya edip yayan halifemdir.) [İ.Asakir]

(Sultan, yeryüzünde zıllullahtır.) [Taberani]
Zıllullah, Allahın gölgesi demek değildir, Allahü teâlânın emirlerini tatbik etme yetkisine sahip halife, vekil demektir.

Allahü teâlâ, hüküm koyması için Resulüne yetki vermiştir. Artık Resulünün koyduğu hükümler, beşeri kanunlar değil, ilahi hükümler olur. Müctehid âlimler de, Resulullahın vekilleridir. Onlara ictihad etme yetkisi verilmiştir. Bu farklı ictihadların rahmeti ilahi olduğu da açıklanmıştır. Bu bakımdan, Resulullahın hükümleri gibi, müctehidlerin her biri rahmet olan farklı ictihadları, ilahi hükümlere zıt kabul edilmez; çünkü ahirette Allahü teâlâ, insanları onların bildirdiği hükümlerle hesaba çekecektir. Şafii mezhebindekine, (Deniz haşaratını niye yedin), Hanefi mezhebindekine de, (Karşı cinse dokunduğun halde niye abdest almadın) diye sormayacaktır. Böyle olunca, onların koyduğu hükümler beşeri olmaktan çıkmakta, Allahü teâlânın emrine uygun gelmektedir.

Güzel bid’at olmaz
Sual : Bu millet niye çeşitli sapık gruplara bölünmüştür?
CEVAP
Peygamber efendimiz buyuruyor ki :
(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.) [İbni Mace]

Demek ki, asr-ı saadetten uzaklaştıkça ilim azalacak, cehalet çoğalacaktır. Cahillik çoğalınca da, sapıklar türeyecek, halkı sapıtmaya çalışacaklardır. Sünneti bid’at gibi gösterecekler, bid’atleri de sünnetmiş gibi cilalayıp halka sunacaklardır. Yani hakkı bâtıl olarak gösterecekler, bâtılları hak olarak sunacaklardır. Böyle yapılınca da, o milletin sapıtması kaçınılmaz olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir :
(Hidayete kavuşan hiçbir topluluk, hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermeye çalışmadıkça, dalâlete düşmez, yani sapıtmaz.) [Tirmizi]

Onun için sünneti ve bid’ati iyi bilmeli. Yaptıkları sapıklıklara, kılıf bulmak için, (Güzel bid’at) diyenlere karşı uyanık olmalı. İbadetlerde değişiklik olmaz, ibadeti daha güzel hâle getiremeyiz. Bu şu demektir : (Allah bu ibadeti eksik emretmiş, doğrusu böyle olur) anlamına gelir. İbadette güzel bid’at olmaz. İmam-ı Rabbani hazretleri bunu Mektubat'ında güzel açıklıyor. Allah ve Resulü iyi bilememiş de, biz mi daha iyisini bileceğiz? Değişiklik yapmaya ne hakkımız vardır? Âdetlerde güzel bid’at olur, bunun mahzuru olmaz. İbadette güzel bid’at olmaz. Teknolojideki yenilikler âdetler içindir, teknolojinin ilerlemesiyle ibadetlerde değişiklik olmaz. Mesela namaz kılıp bunu videoya alıp, namaz vakti gelince bunu seyretmekle namaz kılınmış olmaz. Kasete alınan Yasin-i şerifi kabre götürüp çalmakla, ölüye Yasin okunmuş olmaz. İbadete sokulan bütün aletler bid’attır. Peygamber efendimiz, (Her bid’at sapıklıktır) buyuruyor. (Müslim)

Daha iyi olur sanmamalı, her çeşit değişiklikten çok sakınmalı.

Ahlakta bid’at
Sual : Kitaplarda ahlakta bid’at diye bir şey geçiyor. Ahlakta bid’at nasıl olur, bir örnek verilebilir mi?
CEVAP
Bid’at, dinde olmayan bir şeyi ibadet olarak yapmak demektir. Mesela selam verirken, Selamün aleyküm demeyip elini başına vurmak, selamı alanın da aynı şekilde veya başka şekilde işaret yapması; yahut fakire kibirlenmek, sünnet diye ona eteğini öptürmek gibi şeyler, ibadet maksadıyla yapılınca bid’at olur.

-----------------------------------
Kaynaklar :

1. bk. Cengiz Kallek, T.D.V. İslam Ans. "Biat" md. VI, 120-122.
2. İbnu Hişam, II/75.
3. age. II/97; İbnu Mace, Cihad, 41.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
(1) Kur’ân-ı Kerim, Bakara sûresi, 2/117.
(2) Kur’ân-ı Kerim, En‘âm sûresi, 6/153.
(3) el-Münâvî, Muhammed Abdürraûf, Feyzu’l-Kadir, Câmiu’s-Sağîr Şerhi, Mısır, 1938, 6, 36.
(4) İbn Mâce, Sünen, 1, 17.
(5) Ebû Saîd Muhammed b. Mustafa el-Hâdimî, el-Berîkatü’l-Mahmudiye (Tarîkat-ı Muhammediye Şerhi), 1, 118.
(6) İbn Mâce, a.g.e., 1, 19.
(7) İbn Mâce, a.g.e., 1, 19.
(8 ) Hadîs-i Şerif, Münâvî, Muhammed Abdürraûf, Feyzu’l-Kadir, Câmiu’s-Sağîr Şerhi, Mısır,


-----------------------------------
Etiketler : Biat ile Bidat Arasindaki Fark,Bidat Nedir?,Biat Nedir?,Biat, ile, Bidat, Arasindaki Fark,bid'at, hurâfe, ibda‘, icat, Bedîu’s-semâvâti ve’l-ard, sapıklık, ahlâkî sapmalar, râşit halîfeler, dosdoğru, tevbe kapısı, orucunu, namazını, sadakasını, haccını-ömresini, cihâdını, sarf-ı nazar, Sünnette orta hallilik, inanılmaz, uydurma, aslı esası olmayan, yalan hikâye, rivayetler, saçma sapan sözler, efsaneler,

israNur

Misafir

2

Tuesday, March 22nd 2016, 5:49pm

Teşekkür ederim paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi