Giriş yapmadınız.

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,889

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Tuesday, March 22nd 2016, 3:57pm

Biat nedir? - Hanimlarin Bîati - Şeyhlik Nedir? Mürşide Teslimiyet Nasıl Olmalıdır ? - Akabe Biatlari



Biat nedir? - Hanimlarin Bîati - Şeyhlik Nedir? Mürşide Teslimiyet Nasıl Olmalıdır ? - Akabe Biatlari

Biat (Bey'at) : Ulu'l emre bağlılık sözü vermenin adıdır. Resulullah, önemli dini-siyasi olaylar arefesinde veya İslamiyeti kabul eden kimselerle ilk defa görüştüğünde biat almıştır.

Biat, genelde el sıkışma şeklinde olmuştur. Biatta asıl olan, meşru devlet başkanını tanımak, kendini ona bağlı hissetmek ve bu hissi hayatının sonuna kadar korumaktır. Yoksa, milletin her ferdinin devlet başkanı ile biata fiilen katılması şart değildir.

Biat, Hz. Peygamberin vefatından sonra, daha çok siyasi bir karakter kazanmıştır. Biat, "İslam devletinde idare edenle, idare edilenler arasında yapılan; seçim veya bağlılık karakteri taşıyan sosyo-politik akit" anlamında kullanılmıştır.(1)

Biat Etmek Nedir? Biat Etmek Ne Demektir? Biat’ın Kelime Anlamı Nedir?

Dini anlamda üst varlığın emirlerine uymak ve onun yolundan hareket etmek anlamındaki sözcük daha sonraları padişah ve sultanlar dah sonra siyasetçiler için bürokratların bağlılık ve emirlerine kayıtsız şartsız teslimiyet yeminlerine dönüşmüştür.Biat etmeyen ise en şanslı ise görevinden alınır veya sorgusuz sualsiz öldürülürdü.
Bir çok yerde “Biad ” olarak kullanılsa da Türk Dil Kurumu “Biat”olarak tanımlamıştır.

İslâm’da “biat” nedir, nasıl yapılır?

Kelime olarak, ahdetme, söz verme, birinin hâkimiyetini kabullenme, ona bağlılığını sunma mânâsına gelen bîat; İslâm hukûkuna göre, hilâfet makamına geçen kişinin eli üzerine el koymak veya musâfaha etmek (el sıkışmak) yoluyla bağlılığını göstererek itâat edeceğine dâir söz vermektir.

Tasavvuf ıstılâhında ise bîat; müridin, mürşidine sâdık ve bağlı kalacağına, ona kayıtsız şartsız teslim olacağına, her dediğini itiraz etmeden yapacağına dair söz vermesidir. Bu maksatla tarîkat mensupları arasında düzenlenen merâsime de, ‘bîat merâsimi’ denir.

Bir başka târifle bîat; şeyhten el alıp söz vererek, onun dostuna dost, düşmanına düşman olmak… Gerek rahat-ferah ve gerekse sıkıntılı zamanlarda ona itâat edip emrinden dışarı çıkmamaktır.

İlk Biatlar :

Hz. Peygamber (asm), her vesileyle Allah'ın dinini anlatmaya gayret etmiştir. Hz. İbrahim'in dininden arta kalan ve bir örf şeklinde devam eden hac mevsimi, Resulullah için iyi bir fırsattır. Engellemelere rağmen, hac mevsiminde civardan gelenlere dini tebliğ eder, onları tevhide çağırır. İşte, böyle bir hac mevsiminde, Medine'den gelen on iki kişi Allah'ın dinini kabul ederler. "Allah'a şirk koşmamak, hırsızlık ve zina yapmamak, çocuklarını öldürmemek, namus iftirasında bulunmamak, maruf şeylerde Peygambere isyan etmemek" üzere biat ederler.(2)

1. Akabe Biatı :

Miladi 621’de Mekke'nin kuzeyinde, Mekke ile Mina arasında Akabe mevkiinde "Hazrec" kabîlesinden 6 Medineli, Hz. Muhammed (s.a.v) ile buluşarak Müslüman oldular.

Bu Müslümanlar bir sene sonra Hz.Peygamberle aynı yerde buluşacaklarına dair söz verdiler.

2.Akabe Biatı :

1.Akabe Biatında Hz.Peygambere söz veren 6 kişi dahil, 12 kişilik grup Mekke’ye yola çıktılar.
Akabe denilen yerde bir gece gizli olarak Hz. Muhammed AS. İle buluştular ve Ona biat ettiler.

Biat Edilen konular şunlardır :

a) Allah'a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
b) Hırsızlık yapmamak,
c) Zina etmemek,
d) Çocuklarını öldürmemek,
e) Kimseye iftirâ etmemek,
f) Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak.


Diğer yıl daha kalabalık bir grup hâlinde gelirler. Resulullah'la buluşurlar. Şu biatı yaparlar :

- Gerekirse savaşacağız.
- Hem dar günümüzde, hem rahat günümüzde; hem hoşumuza giden hem de gitmeyen hâlde, seni dinleyeceğiz ve itaat edeceğiz.
- Seni kendimize tercih edeceğiz.
- Komutanlarımıza muhalefet etmeyeceğiz.
- Nerede olursak olalım, hakkı söyleyeceğiz.
- Allah yolunda, kimsenin ayıplamasından korkmayacağız.(3)
---------------------------------
İslâm’da “bîat” nedir, nasıl yapılır?
--------------------------------
Kelime olarak, ahdetme, söz verme, birinin hâkimiyetini kabullenme, ona bağlılığını sunma mânâsına gelen bîat; İslâm hukûkuna göre, hilâfet makamına geçen kişinin eli üzerine el koymak veya musâfaha etmek (el sıkışmak) yoluyla bağlılığını göstererek itâat edeceğine dâir söz vermektir.

Tasavvuf ıstılâhında ise bîat; müridin, mürşidine sâdık ve bağlı kalacağına, ona kayıtsız şartsız teslim olacağına, her dediğini itiraz etmeden yapacağına dair söz vermesidir. Bu maksatla tarîkat mensupları arasında düzenlenen merâsime de, ‘bîat merâsimi’ denir.

Bir başka târifle bîat; şeyhten el alıp söz vererek, onun dostuna dost, düşmanına düşman olmak... Gerek rahat-ferah ve gerekse sıkıntılı zamanlarda ona itâat edip emrinden dışarı çıkmamaktır. (1)

ASHÂBIN PEYGAMBERİMİZE BÎATİ

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, bir iş hususunda ashaptan bîat almak istediğinde, onlarla musâfahalaşır ve böylece ashâp, Resûlüllah’a (s.a.v.) verdikleri sözde duracaklarına dair itâat ve bağlılık için ahitte bulunmuş olurlardı.

İslâm hukukunda bîatin imama, yani Müslümanlar’ın devlet reisine yapılması gerekir. Halkın tamâmının bîatı, tatbikatta imkânsız olduğundan, devletin ileri gelenlerinin halkı temsîlen yapacakları bîatleri kâfi görülmüştür.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, ashâb-ı kiramdan muhtelif zamanlarda bîat almıştır. Meselâ Hicret’in altıncı yılında Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), ömre yapmak için 1400 Müslüman’la Mekke’ye doğru yola çıkmış; fakat Kureyş, Müslümanlar’ı Mekke’ye sokmak istemediğinden önlerine bir askerî birlik çıkarmıştı.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, Hudeybiye’ye kadar geldi. Anlaşmak için Hz. Osman’ı (r.a.) Kureyş’e elçi olarak gönderdi. Ancak onun dönüşü gecikince Peygamberimiz (s.a.v.), Semre denilen bir ağacın altında oturarak ashâbından, Osman öldürülmüş ise, ölünceye kadar Resûlüllah ile birlikte savaşacaklarına dair söz aldı. Onlar da kendisine bîat edip bu sözü verdiler.

Sonunda Hz. Osman (r.a.) geldi ve Kureyş ile Müslümanlar arasında on yıl süreli bir antlaşma imzalandı.

BÎATÜ’R-RIDVÂN

Hudeybiye Antlaşması’ndan önce Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’e yapılan bîata, “Bîatü’r-Rıdvân” denilir.

Kur’ân-ı Kerim’de bu bîat hakkında şöyle buyurulmuştur :

“(Ey Resûlüm, Hudeybiye gününde Rıdvan Bîatı ile) muhakkak ki sana bîat edenler (ölünceye kadar emir ve yasaklarına bağlılık ve teslimiyet sözü verenler), ancak Allâh’a bîat etmiş olurlar. Allâh’ın kudret ve yardımı, o bîat edenlerin vefâ ve sadâkatlerinin üstündedir. Onun için kim bîatından (verdiği sözden) cayarsa, ancak kendi aleyhine caymış olur. Kim de Allâh’a söz verdiği şeyi yerine getirirse, Allah da ona (kıyâmet gününde) büyük bir mükâfat verecektir(10).

“Andolsun ki o ağacın altında sana bîat ederlerken, Allah o mü’minlerden râzı olmuştur. (Allah) onların kalplerindeki doğruluk ve vefâyı bildiği için onların üzerine sekîne (mânevî huzur ve emniyet) indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi(18 ). (2)

“Yine onlara (yakında Hayber’de) alacakları birçok ganîmetleri mükâfat (olarak) verdi. Allah, her şeye gâliptir, hikmet sahibidir(19).” (3)

MEKKELİLER’İN BÎATİ

Fetihten sonra Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, Mekkeliler’i İslâmiyet üzere bîat etmeye çağırdı.

Mekkeliler, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimize bîat için toplanınca, o, Safâ tepeciğinin üzerine oturdu. Hz. Ömer (r.a.) de, Peygamberimiz’in (s.a.v.) yakınında durdu. Mü’minlerin ellerini tutup, güçleri yettiği kadar Allâh’ın ve Resûlü’nün emirlerini dinleyecekleri ve itâat edecekleri hakkında Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’e teker teker bîatlarını aldı. (4)

O gün, büyük-küçük bütün Mekkeliler geldiler. Henüz iman etmemiş olanlar da; Allâh’a iman, Allah’tan başka ilah bulunmadığına, Muhammed’in (s.a.v.), Allâh’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet etmek sûretiyle Peygamberimiz’e (s.a.v.) İslâmiyet üzere bîat ettiler.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bîat alınırken, Hz. Ömer (r.a.), Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v.) emirlerini, bîat edecek olan mü’minlere ulaştırmakta ve duyurmaktaydı. Bu erkeklerin bîatı idi. (5)
-------------------------------------------

Hanımların bîati ve önemli bazı öğütler

MÜSLÜMAN HANIMLAR NELERE, nasıl BÎAT ETTİLER?

“Hanımların bîatı” ile alâkalı olarak, hicrî ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûki es-Serhendî (k.s.) hazretlerinin,
“Kadınlara çok önemli öğütler”
başlığı altında sâliha bir hanıma yazdıkları bir mektubu(1) aynen nakletmek istiyoruz, okuyucularımızdan da dikkat ve hassâsiyetle okunmalarını önemle rica ediyoruz.

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu :
‘Ey Nebî!
İman eden kadınlar;
- Allâh’a hiç bir şeyi ortak koşmamak,
- Hırsızlık yapmamak,
- Zinâ etmemek,
- Çocuklarını öldürmemek,
- Elleriyle ayakları arasında bir iftirâ uydurup getirmemek,
- Herhangi bir iyilik işlemekte karşı gelmemek hususunda sana bîat etmeye geldikleri zaman, bîatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile.
‘Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok rahmet edendir.’(2)

Mekke’nin fethi günü, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, erkeklerle olan bîatı tamamladıktan sonra, kadınlarla bîat etmeye başladı.

Kadınlarla olan bîat, yalnızca sözle idi. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in eli, bîat eden kadınlardan hiç birinin eline değmedi.

Kötü ve seviyesiz huylar, kadınlarda erkeklerden daha çok bulunduğundan, Cenâb-ı Hak, erkeklerin bîatına nazaran kadınların bîatında fazladan şartlar koydu. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz de Allah Teâlâ’nın emrine uyarak, kadınları o kötü huylardan nehyetti.

HANIMLARIN BÎATINDAKİ İLK ŞART

Birinci şart : Allah Teâlâ’ya ne vâcibü’l-vücûdunda yani varlığının mutlak gerekli olması, var olmayışının mümkün bulunmaması hususunda, ne de ibâdet edilmeye lâyık ve müstahak oluşunda hiçbir şeyi ortak koşmamaktır.

Bir kimsenin ibâdeti-ameli riyâdan, süm’adan (görsünler-duysunlar düşüncesinden) ve Allah Teâlâ’dan başkalarından sözle/övmekle de olsa karşılık beklemekten uzak ve temiz olmazsa, o amel şirk dâiresinin-çemberinin dışında değildir. O ameli yapan da, hâlis bir muvahhid yani tevhid ehli olmaz; ihlâs sahibi bir mü’min olarak addedilmez.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bu mânâda şöyle buyurdu : ‘Ümmetimde şirk; karanlık gecede, kara taşın üzerinde yürüyen kara karıncanın ayak izinden daha gizlidir.’

Şiir meali : Şirksiz olma sözü, karanlık gecede bir karataş üstündeki karınca izinden daha incedir!

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde de şöyle buyurmuşlardır : ‘Şirk-i asğardan (küçücük şirkten dahi) sakınınız.’

Sordular :
‘Bu küçücük şirk nedir yâ Resûlellah?’
Buyurdular :
‘Riyâdır!’

Şirk merâsimlerine, küfür törenlerine tâzim etmek yani müşriklerin-kâfirlerin, gayr-i müslimlerin kutladıkları bayram-seyran ve sair hususi günlerinde onların yaptıklarını yapmak, tebrikleşmek, âdetlerine uymak, gösterilerini gönülden tasvip edip seyretmek de şirkte sağlam bir basamaktır. Zira iki ayrı dini tasdik eden, şirk ehlinden sayılır. İslâm ahkâmını küfürle biraraya getirmeye teşebbüs eden müşriktir.

Küfürden teberri etmek (ondan yüz çevirmek), İslâm’ın şartıdır; şirk şâibelerinden (leke ve izlerinden) kaçınmak ise tevhiddir (Allâh’ın birliğine, eşi ve benzeri olmadığına inanmaktır).

Câhil Müslümanlar arasında yaygın olduğu gibi, hastalıklardan, sıkıntı ve dertlerden kurtulmak için, putlardan ve tâğuttan (kâhin-medyum, cin ve şeytanlardan) medet umup yardım istemek sapıklıktır ve aynen şirktir. Yontulmuş taşlardan (heykellerden) ihtiyaçlarını talep etmek de, yine küfrün ta kendisi olup Vacibü’l-Vücud olan Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretlerini inkârdır. Nitekim Allah Teâlâ, bazı dalâlet ehlinin hâlini açıklarken şöyle buyurdu :

‘(Resûlüm!) Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürenleri (dıştan Müslüman görünüp hakikatte imansız olanları) görmedin mi? Tâğûta (münâfıklara, kâhinlere, medyumlara, şeytâna) inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, (Resûlüllâh’ın huzurunda değil de) tâğûtun (münâfıkların reisi Ka’b bin Eşref’in) önünde muhâkemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.’(3)

Kadınların çoğu, bu husustaki büyük cehâletlerinden dolayı, men’edilip yasaklanmış olan bu (tâğut’tan) yardım isteme işine müptelâdır (tutkundur)lar ve müsemmâdan hâlî olan (istenilenleri yapmaktan âciz olan) bu isimlerden (tâğût’tan) belâların def’ini talep ederler... Şirkin ve şirk ehlinin tören ve merâsimlerine katılmaya, onların âdet ve geleneklerini yapmaya pek hevesli ve pek düşkündürler. Bilhassa, Hindistan kadınları arasında, setîle diye bilinen cederî marazının (çiçek veya benzeri kabarcıklı bir hastalık) ortaya çıktığı günlerde, anlatılan bu çirkin fiil, kadınların iyisinde de kötüsünde de duyulup görülmektedir. Öyle ki; Allah Teâlâ’nın korudukları hâriç, şirkin bu inceliklerinden temiz kalabilen, müşriklerin-kâfirlerin törenlerinden bir törene gitmeyen tek bir kadın bile bulamazsın!

Hindistanlılar’ın önem ve değer verdikleri günlere [Ateşperestlerin Nevruz günlerine, Hıristiyanların Noel yortularına, yılbaşı gecelerine ve diğer paskalyalarına] saygı göstermek [kutlamalarda bulunmak], Yahûdilerce meşhur olan gün, örf ve âdetlere uyup (tebrikleşmek ve hediyeleşmek) küfrü îcap ettiren, şirki gerektiren (sıfatlara sahiptir). Nitekim câhil Müslümanlar’ın, hususiyle de kadınların, kâfirlerin belli günlerindeki tören ve merâsimlerini icrâ edip âdet ve geleneklerine uydukları görülmektedir. Gayr-i müslimlere âit bu günleri, kendileri için de bayram kabul edip kızlarının ve kardeşlerinin evlerine, müşriklerin hediyeleri gibi, [Hıristiyanlar’ın yılbaşı hediyeleri benzeri] hediyeler gönderiyorlar. Kab kacaklarını da kâfirler gibi o günlerde boyuyor ve onları, kırmızı pirinçle doldurduktan sonra hediye olarak yolluyorlar... O günlere (ve o günlerdeki bu gayr-i İslâmî âdetlere-geleneklere) tam mânâsı ile dikkat ve itina gösteriyorlar. Bütün bu anlatılanlar ise şirk (sıfatlarını taşıyan fiiller)dir ve Allâh’ın dinine karşı küfür (kokusu bulunan hâl ve davranışlar)dır. Allah Teâlâ şöyle buyurdu :

‘Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allâh’a iman ederler.’(4)

Kendilerine adanmış olarak, şeyhlerin kabirleri başında onlar için adak diye kesilen kurbanları da, fıkhî rivâyetlerde âlimler, şirke dâhil edip bu mes’elenin üzerinde hassâsiyetle durdular... Ve bunu, şerîatça men’edilen cinne tapanların kestikleri cinse katıp, şirk dâiresine dâhil ettiler. Kendisinde şirk şâibesi (eseri, izi) olduğu için, bu amelden de sakınmak gerekir. Zaten bunun dışında adak yolları da çoktur. O halde neden dolayı bu şekilde hayvan boğazlanıp da, cinne tapanların cin için kestiklerine benzetilip onlara katılınsın? [Hâsılı, böyle bir uygulamaya ihtiyaç da, lüzum ve zarûret de yok.]

Kadınların, şeyhler için niyet ederek tutukları oruçlar da böyledir. Bunların yani böyle amellerin isimlerini de ekseriyetle kendiliklerinden uydururlar; onların niyeti ile de oruç tutarlar. Her günün iftarı için hususî hazırlıklar yapar, oruç için günler tâyin ederler. Maksat ve isteklerini de bu oruçlara bağlayıp, onlar sebebiyle o şeyhlerden ihtiyaçlarının yerine gelmesini talep ederler. (Arzu ve isteklerine kavuştuklarında ise) sanırlar ki, işlerinin yerine gelmesi bu tuttukları oruçlardandır. Halbuki böyle bir fiil (hatta inanç ve düşünce), Allâh Teâlâ’nın ibâdetinde ona başkasını ortak etmektir. Ona yaptığı ibâdet vâsıtasiyle, ihtiyaçların giderilmesini başkasından istemektir. Bu işin çirkinliğini anlamak lâzım.

Bir hadis-i kudsîde şöyle geldi :

‘Oruç benim içindir; onun mükâfatını ancak ben veririm.’

Yani, oruç bana mahsustur; oruçta başkasının bana ortaklığı olamaz, demektir.

Her ne kadar Cenâb-ı Hakk’a bütün ibâdetlerde başkasını ortak etmek câiz olmasa da, bunun oruca tahsis edilmesi, ona ihtimam göstermek ve ondan ortaklığı atmayı te’kid etmek (sağlamlaştırmak) içindir.

Bu fiilin çirkinliği (anlatılıp) ortaya konulduğunda, bazı kadınlar, ‘Biz bu oruçları Allah için tutarız. Yalnızca onun sevâbını şeyhlerin ruhlarına hediye ederiz’ derler. Böyle bir söz, onlardan gelen bir hiledir, aldatmacadır. Eğer bu söylediklerinde doğru iseler; oruç için günlerin tâyinine, hususî yemeklere, iftarda çeşitli çirkin hâllere neden ihtiyaç duyarlar?

Onlar, çok kere iftar vaktinde birçok haramları işlerler. Haram olan şeylerle de oruç açarlar... Muhtaç olmadıkları halde dilenirler ve o dilenerek aldıkları ile iftar ederler. İhtiyaçlarının (isteklerinin) yerine gelmesini de, bâhusus bu haramların işlenmesinden dolayıdır, diye zannederler. Bu (düşünce), sapıklığın ta kendisidir. Mel’un şeytanın aldatmacasıdır.

Allah muhâfaza buyursun.

HANIMLARIN BÎATINDAKİ İKİNCİ ŞART

Kadınların bîatındaki ikinci şart, hırsızlık etmemektir.

Hırsızlık büyük günahlardandır. Bu kötü huy da, ekseriyetle kadınlarda bulunur. Neredeyse, bundan kurtulan kadın yok denecek kadar azdır. Bunun içindir ki onlarla yapılan bîatta, “hırsızlık yapmamaları” da şart koşuldu.

Çünkü, kocalarının mallarında onların izinlerini almadan harcamalar yapan, hiç sakınmadan onları telef eden kadınlar, hırsızlar sınıfına girerler. Diğer bir ifadeyle bu husus, Allah Teâlâ’nın korudukları hâriç, bütün kadınlarda sâbittir; bu hıyânet onların hemen hepsinde var gibidir. Keşke bunu günah ve hâinlik olarak addetselerdi... Zira onların, bu günâhı helâl saymaları korkusu da gâliptir. Bu yüzden de onların hâlinde küfür korkusu daha çoktur.

Bu kötü işin, kadınlar hakkında küfürde sağlam bir basamağı vardır. O da, böyle bir hırsızlığı helâl saymalarının yaygın olmasındandır. İşte bu alâka sebebiyledir ki, mutlak hikmet sahibi ve şânı yüce olan Allah Teâlâ, şirki nehyettikten sonra, kadınlara hırsızlığı da yasakladı. Bu günah kadınlar hakkında, (şirkten sonra) diğer büyük günahların en kötüsüdür.

Kocalarının mallarını alma işinin sık sık olması sebebiyle, kadınlarda hıyânet melekesi hâsıl olup hırsızlığa alışınca; başkalarının mallarında da tasarruf etmeyi kötü görmemeye başlarlar. Hâl böyle olunca, kocaları dışındaki insanların mallarında da tasarrufa geçip hırsızlık yapmaları uzak bir ihtimâl olmaz. Dolayısıyla sakınmadan, hıyânetle başkalarının mallarını da çalarlar. Azıcık bir düşünceyle bu mânânın açık olduğu görülecektir.

Buraya kadar yapılan izahlardan da anlaşılmıştır ki; kadınları hırsızlıktan nehyetmek, İslâm dininin en mühim düsturlarındandır.

Şirkin kötülüğünden sonra, hırsızlığın çirkinliği de böylece ortaya çıkmış oldu.

BU MESELEYE DÂİR İLÂVE BİLGİ

‘Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, bir gün ashâba sordu :

– Hırsızlığın en kötüsü nedir bilir misiniz?
– Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dediler.
Bunun üzerine, Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu :
– En kötü hırsızlık, namazından çalanın hırsızlığıdır. Yani, namazının erkânını tam yapmaz; onu kemâl üzere edâ etmez.’

‘En kötü hırsız’lardan olmamak için, yukarıda anlatılan hırsızlık gibi, bu hırsızlıktan da kaçınmak zarurîdir.

Namaza niyet, kalp huzuru ile olmalıdır. Zira niyet hâsıl olmadan amel sahih olmaz.(5) Namazda okunan Kur’an sıhhatli, (harflerin mahreç ve tecvidine riâyet edilerek) okunmalıdır.

Rüku’un, sücûdun, kavme ve celsenin edâsı da itmi’nan ile olmalıdır. Yani rüku’dan kalkarken, tam doğrulmalı; bir tesbih okuyacak ‘sübhânallâh’ diyecek kadar öyle durmalıdır. İki secde arasında da yine bir tesbih okuyacak kadar oturmalıdır. Böylece kavme ve celsede itmi’nan tahakkuk etmiş olsun (organlar durulup yerleşerek vücut sükûnet ve istikrâr bulsun).

Kim ki bu şekilde yapmaz yani namazını anlatıldığı gibi rükünlerine dikkat ederek kılmazsa, şüphesiz kendisini hırsızlar grubuna sokmuş ve tehdit altına girmiş olur.

HANIMLARIN BÎATINDA ÜÇÜNCÜ ŞART

Kur’ân-ı Kerim’de, kadınların bîatında açıkça belirtilen üçüncü şart, zinâdan nehiydir; yani onlardan, zinâ yapmamalarının istenmesidir.

Kadınlarla yapılan bîatın bu şartla da tahsîs edilmesinin sebebi; zinâ fiilinin vukûu, yani çoğunlukla bu işin ancak onların rızâları ve kendilerini erkeklere arz etmeleri ile olmasındandır. Bu işte, kadınlar daha öndedir; bunun meydana gelmesinde onların rızâları mûteberdir. Dolayısıyla kadınlar, bu çirkin fiilden daha kuvvetli bir şekilde men’edilmişlerdir.
Bu fiilde, erkekler kadınlara tâbidir. Bundan dolayıdır ki, Kur’ân-ı Mecid’de Hak sübhânehû, zinâ eden kadını, zinâ eden erkekten önce zikretti ve şöyle buyurdu :

‘Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz sopa vurun. Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allâh’ın dini(ni tatbik) hususunda sizi sakın acıma duygusu tutmasın!’(6)

Bu çirkin fiil, dünya ve âhiret hüsrânını mûciptir. İstisnâsız bütün dinlerde kötü ve iğrenç görülmüştür.

Ebû Huzeyfe (r.a.) Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’den şöyle rivâyet etmiştir :

‘Ey insanlar! Zinâdan sakınınız; zira onda altı haslet vardır ki, bunların üçü dünyada, üçü de âhirettedir.
Dünyada olanlar şunlardır :
1. Zinâ, insanın değerini, nûrâniyet ve parlaklığını-güzelliğini giderir.
2. Fakirlik getirir.
3. Ömrü kısaltır.
Âhirettekilere gelince, bunlar da;
1. Allah Teâlâ’nın gadabıdır.
2. Kötü bir şekilde hesap vermektir.
3. Cehennem azâbıdır.’

Yine Peygamberlerin sonuncusu Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki :

‘Gözlerin zinâsı, yabancı kadınlara yani nikâhlısı olmayan hanımlara bakmak; ellerin zinâsı, yabancı kadınlara dokunmak; ayakların zinâsı da, yine bunlar gibi, yabancı kadınlara gitmektir.’

Allah Teâlâ ve Tebârek hazretleri şöyle buyurdu :

‘(Resûlüm!) Mü’min erkeklere; gözlerini harama dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdârdır.’(7)

Yine Cenâb-ı Hakk, ‘Mümin kadınlara da söyle : Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler’(8 ) buyurdu.

Bilinmesi gerekir ki; kalp, göze tâbidir. Göz, harama bakmaktan sakınmadığı takdirde, kalbin korunması güçtür. Kalp öyle şeylerle meşgul olmaya devam ettiği müddetçe de, nâmusu korumak zordur. O halde, iffet ve nâmusu muhâfazanın kolay olabilmesi için, gözleri haramlardan korumak zarûridir.

Kur’ân-ı Mecîd’de mü’min kadınlar –kalplerinde hastalık bulunan erkeklerin tama’ etmemeleri, onlara karşı kötü niyet kurmamaları için– yabancı erkeklerle konuşurken, ahlâksız kadınlar gibi (işveli-cilveli) yumuşak bir üslupla konuşmaktan men’edildi... Ve bilakis, âdet olduğu tarzda (normal bir üslupla), herhangi bir arzu ve yanlış düşünceye sevketmeyecek şekilde konuşmaları emredildi.

Kezâ tahrik unsuru olmaması için, mü’min kadınlara, zînetlerini yabancı erkeklerin yanında açıktan takınmaları (onları göstermeleri) de yasaklandı.

Ve yine gizli zînetlerinin, meselâ halhal ve benzeri süs eşyalarının bilinmemesi için, kadınların, yürürken ayaklarını yere vurmaları da yasaklandı. Zira bu şekilde ayakları yere vurarak sert adımlarla yüründüğünde, onlar hareket eder ve şıngırdayarak ses çıkarırlar. Bu da erkeklerin kadınlara meylini mûcip olur.

Velhâsıl; her ne şey ki insanı günâha çekicidir, o şey kötüdür ve yasaklanmıştır. Haramlardan selâmette kalabilmenin kolaylaşması için, onların başlangıç ve öncülerine dahi ihtiyatla yaklaşıp işlememeye çalışmak lâzımdır. [Meselâ zinâ bataklığına düşmemek için, bu iğrenç fiile başlangıç ve öncülük eden bakma, dokunma, öpme gibi davranışlardan da uzak durmak gerekir.] Yegâne koruyucu, Allah sübhânehûdur. ‘Benim muvaffâkiyetim (başarım), ancak Allâh’ın yardımı iledir. Yalnız ona tevekkül ettim ve yalnız ona döneceğim.’(9)

Şu husus da gâyet açıktır ki; yabancı bir kadının, diğer bir kadına şehvetle bakması ve ona dokunup okşaması tıpkı yabancı erkek gibidir. O bakımdan kadının, kocasından başkası için – ki bu “başkası” ister erkek, ister kadın olsun ona karşı– süslenmesi câiz değildir. Nitekim, erkeklerin de tüysüz delikanlıya şehvet nazarı ile bakmaları ve aynı duyguyla onlara dokunmaları haramdır.

Kezâ, kadınların kadınlara (yani biribirlerine) şehvetle bakmaları ve onlara bu duyguyla dokunmaları da haramdır. Bu inceliğe de hassâsiyetle riâyet edilmesi gerekir. Çünkü bu davranışlar, insanı dünya ve âhiret hüsrânına sürükleyecek, çok geniş bir yoldur. Bir erkeğin kadına ulaşması; iki sınıf arasında bulunan zıddiyet yani cinsiyet farkı ve bir takım engeller sebebiyle zordur. Ama kadının kadına ulaşması böyle değildir, onların beraber olabilmeleri kolaydır. Bundan dolayıdır ki; kadınların, erkeklerle olabilecek tehlikelerin yanında, hemcinsleriyle meydana gelebilecek bu nevi davranışlardan da uzak kalmaya daha çok riâyet etmeleri gerekir.

Hâsılı; kadının kadına, erkeğin kadına, kadının erkeğe şehvet duygularıyla bakmasının ve dokunmasının yasaklandığını (bunun dînen haram olduğunu) çok açık bir şekilde anlatmak lâzımdır.

HANIMLARIN BÎATINDA DÖRDÜNCÜ ŞART

Kadınların bîatındaki dördüncü şart, evlatlarını öldürmekten nehiydir, yani çocuklarını öldürmemeleridir.

Cahiliye devri kadınları, fakirlik korkusu ile kız çocuklarını öldürüyorlardı.

Bu çirkin iş; haksız yere bir insanı öldürmek olduğu gibi, yine büyük günahlardan olan sıla-i rahmi yani akrabalarla alâkayı da kesmek gibidir.

HANIMLARIN BÎATINDA BEŞİNCİ ŞART

Kadınların bîatında anlatılan beşinci yasak şart ise, bühtan ve iftirâdır.

Bu kötü huy da yine, kadınlarda daha çok olduğundan, hususiyle onlar bundan men’edildi. Bu sıfat, çirkinlik itibarı ile kötü sıfatların en fenası, rezil huyların da en berbatı, en bayağısıdır. Çünkü o, bütün dinlerde haram ve iğrenç olan yalanı içinde barındırmaktadır.

Ve yine iftira, müminlere eziyeti de içine almaktadır onlara ezâ ve cefâ vermektir, bu ise haramdır. Kezâ iftirâ ve bühtan, yeryüzünde fesâda-karışıklığa sebep olur ki, bu da haramdır ve yasaklanmıştır. Çirkinliği ve haramlığı, Kur’ân-ı Kerim’de gâyet açık ve kesin bir şekilde açıklanmıştır.

HANIMLARIN BÎATINDA ALTINCI VE SON ŞART

Altıncı şart; Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem’e (yasakladığı şeylerde) itâatsizlik, yapılmasını emrettiği bütün iyiliklerde de muhâlefet etmemeleridir.

Bu şart; namaz, oruç, zekât, hac gibi bütün emirlere uyup onları gereğince yerine getirmeyi, şer’î yönden gelen bütün yasaklara da riâyet etmiyi içine almaktadır.

Allah Teâlâ’ya ve onun katından gelenlere imandan sonra, İslâm, zarûri olarak bu dört rükün (namaz, oruç, zekât ve hac) üzerine kurulmuştur. O bakımdan, beş vakit namazın tembellik etmeden, ara vermeden, ciddiyetle edâ edilmesi gerekir.

Kezâ, bir minnet borcu kabul ederek, zekâtın da sarf edilecek yerlerine verilmesi lâzımdır.

Bir senelik günahlara keffâret olan ramazan ayı orucunu da tutmak gerekir.

Aynı şekilde, İslâm’ın rükünlerinden olan hac vazifesinin de edâsı lâzımdır. Hac öyle bir ibâdettir ki, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz onun hakında şöyle buyurmuştur : ‘Hac, îfâ edilmezden önce işlenen günahları yok eder.’ Binâenaleyh bu vazifeyi de îfa etmeli ki, İslâm binâsının inşâsı tamamlanmış olsun.

Ve yine bunlar gibi, mutlaka vera’ ve takvâ (her türlü günahtan, haram ve şüphelilerden sakınmak) da lâzımdır. Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki :

‘Dininizin direği vera‘dır.’

Vera’ ise, dînen yasaklanan işlerin terkinden ibârettir. Binâenaleyh sarhoşluk veren maddeleri almaktan, yiyip içmekten sakınmalı; böyle şeyleri şarap gibi haram ve kötü addetmelidir.

Keza gına’dan yani şarkı-türkü-çalgı gibi hevâi şeylerden de kaçınmak zarûridir. Çünkü bunlar, oyun ve eğlence nev’ine dâhildir ve haramdır. Haberde geldi ki, “Gına’ zinânın efsunudur.” [Yani nefsin hevâî arzularına hitâp eden şarkı-türkü-çalgı gibi haller, âdeta kişiyi zinâya götüren büyü ve sihir gibidir.]

Gıybetten, nemîmeden (söz taşımaktan) de sakınmak lâzım. Bunlar yasaklanmıştır.

Maskaralıktan (başkalarıyla alay etmekten) ve bir mü’mine sıkıntı vermekten de kaçınmak zarûridir. Zira, her ne şekilde olursa olsun, bir mü’mine eziyet etmek, onu alaya alıp eğlenmek yasaktır.

Uğursuzluğa itibar etmek ve onun tesirine inanmak da münâsip değildir. [Mü’min, böyle şeylere inanmamalıdır.] Her hastalığın, mutlaka bir şahıstan diğer şahsa geçeceğine inanmak da doğru olmaz. Zira Muhbir-i Sâdık Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, her iki hususa mutlak mânâda inanmaktan men’edip şöyle buyurdu : ‘Ne şu’m tutma, ne de (mutlak mânâda) geçme vardır.’ [Yani Müslümanlıkta uğursuzluğa inanmak ve her hastalığın sağlam bir kimseye mutlaka geçmesi diye bir şey yoktur. Bununla birlikte tehlikeli yerlerden, şüpheli şeylerden kaçınmak, bulaşıcı hastalıklara yakalanmamak için tedbir almak gerekir. Çünkü sıhhate itina etmek, sağlığa dikkat ve hassâsiyet göstermek, farzların en önde gelenidir.]

Kâhinlerin ve müneccimlerin sözlerine itibar etmemeli; bunlara gaybe dair işler sorulmamalı ve gayble alâkalı meselelerde onların bilgileri olacağına inanmamalıdır. Bu hususta da çokça yasaklar gelmiştir.

Sihir yani büyü yapmaktan ve yaptırmaktan da sakınmak gerekir. Zira böyle bir şey, kesin olarak haramdır. Bunun küfürde sağlam bir basamağı vardır. Hiçbir büyük günah, sihirle meşgul olmak kadar insanı küfre yaklaştırıcı değildir. O bakımdan, sihirle alâkalı en ince, en küçük bir şeyi dahi işlememek ve ona bulaşmamak için, bu mevzûda çok dikkatli ve ihtiyatlı olmak lâzımdır.

Bir rivâyette şöyle geldi :

‘Müslüman, Müslüman olarak kaldıkça, kendisinden sihir sâdır olmaz.’

Ondan iman yok olduğu zaman –ki bundan Allah sübhânehûye sığınırız– kendisinden sihir sâdır olabilir. Sihir ve imandan her biri, sanki birbirinin nakîzı (zıddı) gibidir. Sihir vâki olunca, iman kalmaz. O bakımdan, bu işin kötülüğü sebebiyle imana bir halel (bozukluk) gelmemesi ve İslâm’ın elden çıkmaması için, bu inceliğe riâyet etmek gerekir.

Hâsılı; muhbir-i sâdık Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz her ne emretmiş, şerîatla alâkalı eserlerinde âlimler her neyi açıklamışsa, onlara göre amel edebilmek için, canla-başla çalışmak gerekir. Onların aksine hareketin ise; insanı ebedî ölüme götüren öldürücü zehir, çeşit çeşit sonsuz azapların içine düşüren bir davranış biçimi olduğuna inanmak lâzımdır.

Bîate gelen kadınlar, anlatılan bu şartları kabul edince; Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, onların mücerred sözü ile bîatlerini kabul etti. Allah’ın (celle ve alâ) emri ile de, onlar için istiğfârda bulundu. Bir cemaat hakkında, Resûlüllah’ın (s.a.v.) istiğfârı vâki olunca; onların bağışlanacağına, bu isteğin kabul olunup o cemaatin mutlaka mağfiret olunacağına dair ümit ise tamdır.

Ebû Süfyân’ın zevcesi Hind (r. anhümâ) de bu bîat eden kadınlar arasındaydı, hatta onların başkanı idi. Onların nâmına konuştu. Bu istiğfâr, onun hakkında dahi, çok büyük bir ümittir. Hangi kadın olursa olsun; bu şartları kabul edip gereğince de amel ederse, hükmen bu bîata dâhildir; bu istiğfârın bereketlerinden ona da (isâbet edeceğine dâir) ümit vardır.

Allah Tebâreke ve Teâlâ hazretleri şöyle buyurdu :

‘Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin!’(10)

Şükür, şer’î hükümleri kabul edip onların îcâbına göre amel etmekten ibârettir.

Necât ve halâs (tam mânâsı ile kurtuluş) yolu, i’tikad ve amelde şerîat sahibi (aleyhi ve alâ âlihi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’e tâbi olmak, (her hususta ona uymaktır).

Üstâz ve şeyh (Resûlüllah Efendimiz’in vârisi bulunan mürşid-i kâmiller), ancak şerîata delâlet (onun yolunu-yordamını göstermek) içindir... Onların bereketi ile i’tikad ve amelde kolaylık elde etmek içindir. Yoksa, müridler dilediğini yapacak, canının istediğini yiyecek, sonra şeyh onlar için cehenneme karşı perde olup kendilerini azaptan koruyacak demek değildir. Böyle bir şey, sırf (sadece kuru bir) temenniden ibârettir.

Orada yani âhirette Allâh’ın izni olmadan hiçbir kimse (bir başkasına) şefaat edemez. Kim ki murtazâdan yani Rabb’inin râzi olduğu zümreden değilse, orada ona hiç kimse şefaatte bulunamaz. Murtazâ zümresinden olabilmek ise, ancak şerîatın gereğince amel etmekle olur. İşte bu şekilde murtazâ olan kişiden, beşeriyet iktizâsı olarak yani insan olması hasebiyle bir hata meydana gelirse, ancak onun şefaatla kurtulması mümkündür.

Eğer sorulursa ki :

– Hangi itibara göre günahkâr bir kimseye ‘murtazâ’ demek mümkün olur?

Şöyle cevap veririm :

– Hak sübhânehû, bir kimsenin bağışlanmasını murâd ettiğinde, onun affı için bir vesîle meydana getirir (bir sebep yaratır). Böyle bir kimse, her ne kadar zâhirde günahkâr da olsa, hakikatte murtazâdır.

Muvaffak olmak (başarıbilmek) ancak Allah sübhânehûdandır, onun yardımı iledir.

“Ey Rabb’imiz! Bize ledünnünden (İlâhi hazînenden) bir rahmet ver ve bize, işimizden (sıkıntılı durumlarımızdan kurtulmak üzere) bizim için bir muvaffâkiyet hazırla.” (11)

-----------------------------

AKABE BÎATLARI VE MEDİNE`DE İSLÂMIN YAYILMASI

Birinci Akabe Bîatı

Bi'setin 12. senesi (Miladî : 621).

Bi'setin 11. yılında Akabe mevkiinde İslâmiyetle şereflenen altı Medineli, bir sene sonra aynı yerde buluşacaklarına dair Resûl-i Ekrem Efendimize söz vermişlerdi.

İlk görüşmelerinin üzerinden bir sene geçip, hac mevsimi gelince, içlerinde bir sene önce İslâmla şereflenmiş bulunan altı kişinin de bulunduğu 12 kişilik bir kafile Mekke'ye doğru yola çıktı.

Akabe denen küçük ve dar vadide, bir gece vakti gizlice Resûl-i Ekremle buluşarak görüştüler. Bu görüşme sonunda şu hususlarda Resûlullaha bîat ettiler :

a) Allah'a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
b) Hırsızlık yapmamak,
c) Zina etmemek,
d) Çocuklarını öldürmemek,
e) Kimseye iftirâ etmemek,
f) Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak.1

Bu bîattan sonra Peygamber Efendimiz, kendilerine hitaben şöyle konuştu :

"Sizden, verdiği sözde duranın ücret ve mükâfatını Allah, tekeffül etmiş, onlara Cenneti hazırlamıştır. Kim insanlık icâbı, bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya uğratılırsa, bu ona kefaret olur. Kim de yine bunlardan, insanlık haliyle birini irtikab eder de işlediği o şeyi Allah gizler, açığa vurmazsa, onun işi de Allah'a kalır. Dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır."2

Ayrıca, bu Müslümanlar, Resûl-i Ekremle aralarında şu şekilde bir anlaşma akdettiler :

"Gerek sıkıntı ve darlıkta ve gerekse refah ve sevinç halinde söz dinlemek ve itâat etmek başta gelir. Ve sen bizzat, bizim üstümüzde bir tercihe sahip olacaksın ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itâatsizlik etmeyeceğiz."3

İlk Akabe bîatlarında bulunanların yapmayacaklarına dair söz verdikleri yukarıdaki hususlar, huzurlu bir cemiyet hayatının temelini teşkil eden unsurlardı. Bu çirkin hareketlerin hâkim olduğu cemiyetlerde, elbette emniyet ve âsâyiş olamazdı.

İnsanlığı huzur ve saâdete kavuşturmak ve cemiyet hayatını asayiş temeli üzerine oturtmak için gelen İslâm, elbette bu hususları vazgeçilmez birer esas olarak kabul edecek ve bu hususta müntesiblerinden kesin söz alacaktı.

Bu ilk Akabe Bîatında bulunan Medineli on iki Müslüman şunlardı :

1) Es'ad bin Zürâre (r.a.),
2) Avf bin Hâris (r.a.),
3) Muâz bin Hâris (r.a.),
4) Râfî' bin Mâlik (r.a.),
5) Zekvan bin Kays (r.a.),
6) Ubâde bin Sâmit (r.a.),
7) Yezid bin Sa'lebe (r.a.),
8 ) Abbas bin Ubâde (r.a.),
9) Kutbe bin Âmir (r.a.),
10) Ukbe bin Âmir (r.a.),
11) Uveym bin Sâîde (r.a.),
12) Ebü'l-Heysem Mâlik bin Teyyihân (r.a.).4

Medineli bu Müslümanlar, görüşmelerden sonra yurtlarına geri döndüler. Orada kendi kabileleri arasında İslâmın nûrunu ve sesini duyurmaya ve yaymaya devam ettiler.

Bir müddet sonra, Medineli Müslümanlar, Resûlullah'tan kendilerine İslâm adâb ve erkânını öğretecek bir Kur'ân muallimi gönderilmesini istediler. Resûl-i Ekrem onların bu tekliflerini, fıtraten oldukça nazik ve medenî, aynı zamanda güzel bir sîmâya sahip Kureyşin eşrafından, genç bir sahabî olan Mus'ab bin Umeyr Hazretlerini göndererek derhal yerine getirdi.5

İslâm Nûru Medine'de Parlıyor

Esad bin Zürâre Hazretleri Medineli Müslümanların bir nevi önderliğini yapıyordu. Bu sebeple genç Sahabî, Kur'an muâllimi Mus'ab bin Umeyr (r.a.) Medine'ye gelince onun evinde kalmaya başladı. Artık bu ev, Müslümanların buluşmaları için merkezî bir yer teşkil ediyordu.

Bizzat Resûl-i Kibriyâdan dersini almış bulunan Hz. Mus'ab, zamanı ve şartları çok iyi değerlendirebilen, fırsatları çok güzel kullanabilen bir Sahabî idi. Bütün gayret ve himmetini Medine'de İslâmın yayılmasına hasretmişti. Kabilelerin hatırı sayılır kimseleriyle görüşüyor, konuşuyor, onlara "kavl-i leyyîn"le İslâmı anlatıyordu.

Medineli Müslümanların Kur'an muâllimi Hz. Mus'ab bin Umeyr, onların reisleri olan Es'ad bin Zürare'nin (r.a.) evinde kalıyor ve İslâmı tebliğ ve yayma hizmetini buradan yürütüyordu.

Medine'de birçok kimse Müslüman olmuştu, ama İslâmın daha da hızlı intişârı için bazı mâniler vardı. Evs Kabilesinin reisi Sa'd bin Muaz ile yine reislerden bulunan Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Onların bu durumu haliyle halka da tesir ediyordu. Sa'd bin Muaz, Es'ad bin Zürâre Hazretlerinin halası oğlu idi.

Bir gün Mus'ab ile Es'ad Hazretleri Benî Zafer'e âit bir evin bostanındaki Merak kuyusunun başında oturmuş sohbet ediyorlardı. Etraflarında Müslümanlardan da birçok kimse vardı. Bu sırada elinde mızrağı olduğu halde Üseyd bin Hudayr yanlarına çıkageldi. Hiddet ve şiddetle şöyle dedi :

"Siz, bize neye geldiniz? Birtakım aklı ermez ve zâif kimseleri aldatıp azdırıyorsunuz! Hayatınızdan olmak istemiyorsanız, derhal buradan ayrılın!"
Hz. Mus'ab,
"Hele biraz dur, otur. Sözümüzü dinle, maksadımızı anla; beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen o zaman engel olursun." diye gayet nazikçe mukabelede bulundu.
Üseyd,
"Doğru söyledin." dedi ve mızrağını yere saplayarak yanlarına oturdu.
Hz. Mus'ab, ona İslâmiyet hakkında bir konuşma yaptı ve Kur'ân-ı Kerim okudu.
Üseyd kendisini tutamayarak,
"Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir söz." diye konuştu ve "Bu dine girmek için ne yapmalı?" diye sordu.
Mus'ab (r.a.), ona İslâmı anlattı. O da kelime-i şehâdet getirerek İslâmiyetle müşerref oldu.6

Sonra da, "Ben gideyim, size birini göndereyim. Eğer, o da imana gelirse, bu beldede iman etmedik kimse kalmaz." deyip oradan ayrıldı; Sa'd bin Muaz ve kavminin yanına vardı.
Sa'd,
"Ne yaptın?" diye sordu. Üseyd şöyle dedi :
"O iki adama söylenmesi gerekeni söyledim. Vallahi, ben onlardan bir itâatsizlik, bir inad görmedim."
Sa'd bin Muaz,
"Vallahi, sen beni tatmin edici bir malûmat getirmedin." dedi ve doğruca Mus'ab ile Es'ad'ın (r.a.) yanına gitti. Hiddetli hiddetli,
"Ey Es'ad! Eğer seninle aramızda akrabalık olmasa, böyle kabilemiz içine soktuğunuz çirkin işlere sabır ve tahammül edemezdim." diye tekdir ve tehdit etti.
Mus'ab (r.a.) ona da aynı tatlılıkla,
"Hele biraz durunuz. Oturup dinleyiniz, anlayınız da; beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmezseniz, biz de size, çirkin gördüğünüz işi tekliften vazgeçeriz." diye nazikçe cevap verdi.

Onun üzerine Sa'd oturdu ve Hz. Mus'ab'ın sözlerini dinlemeye başladı. Hz. Mus'ab ona İslâm dininin ne demek olduğunu anlattı ve Zuhruf Sûresinin baş kısımlarından okudu. Kur'ân okunurken, Sa'd'ın yüzü birdenbire değişiverdi. Simâsında îmân alametleri bir anda belirdi. Dinledikleri, o âna kadar duymadığı, bilmediği şeylerdi. Kur'ân'ın eşsiz belagatı ve tatlı üslûbu karşısında derhal,
"Siz bu dine girerken ne yapıyordunuz?" diye sordu.
Mus'ab (r.a.), ona İslâm dininin esas ve adâbını anlattı. O da orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.7

Sonra da kendi kavmi olan Benî Abdü'l-Eşhel cemâatının yanına döndü. Onlara,
"Ey topluluk! Beni nasıl biliyorsunuz?" diye sordu.
"Sen bizim büyüğümüz, en üstünümüzsün." diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Sa'd Hazretleri,
"Öyle ise, siz de Allah Resûlüne iman etmelisiniz." dedi ve ilâve etti : "Îmân etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!"
Bu söz üzerine, Beni Abdü'l Eşhel aşireti içinde o gün îmân etmedik hiç kimse kalmadı.
Es'ad bin Zürâre Hazretleri de Mus'ab (r.a.) ile birlikte evine döndü.

Artık, Mus'ab Hazretleri Medine'de İslâmı tebliğ ve neşirde yalnız değildi. Evs ve Hazreç kabilelerinin reisleri de yanında yer almışlardı. Olanca gayretleriyle İslâmın yayılmasına çalışıyorlardı.

Yine İslâmı tebliğ ve neşir merkezi Es'ad bin Zürâre Hazretlerinin evi idi. Mus'ab ile Sa'd bin Muâz Hazretleri el ele vererek burada insanları hak dine davetle meşgul oluyorlardı.
Kısa zamanda, İslâmiyet Medine'de büyük bir inkişaf kaydetti. Öyle ki, Evs ve Hazreç kabileleri içinde Benî Ümeyye bin Zeyd'in hânesinden başka İslâm ve Kur'ân nûru ile aydınlanmayan ev kalmadı. Bir müddet sonra, bu evde de İslâmın nûru parlamaya başladı.

İkinci Akabe Bîatı

Bi'setin 13. senesi (Milâdî : 622).

Bu senenin hac mevsiminde, Kur'an muallimi Mus'ab bin Umeyr Hazretleri, hem Medine'deki İslâmî gelişmeyi bizzat Peygamber Efendimize bildirmek, hem de haccetmek üzere, Evs ve Hazreç kabilelerine mensup ikisi kadın yetmi beş Müslümanla Mekke'ye geldi.

Bunları temsilen bir grup Mescid-i Haram'da amcası Hz. Abbas'la oturan Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına vardılar ve şu teklifte bulundular :

"Ya Resûlallah! Biz oldukça kalabalığız. Seni yanımıza almak, size yardımcı olmak, uğrunuzda canımızı fedâ etmek, şahsınızı koruduğumuz şeylerden zâtınızı da esirgeyip korumak üzere söz birliği etmiş bulunuyoruz. Bu hususta sizinle daha geniş konuşmak için nerede buluşalım?"

Resûl-i Kibriyâ, yine Akabe'de buluşmayı uygun gördü.

Bu buluşma, gece yarısı olacak ve kimseye duyurulmayacaktı. Hatta karargâhlarından ayrılırken de dikkatleri çekmemek için küçük küçük gruplar halinde Akabe'ye geleceklerdi.8
Medineli Müslümanlar, bu tâlimat gereği gece yarısı hiç kimseye hissettirmeden ve kimsenin dikkatini çekmeden Akabe yanındaki vadide bir araya geldiler.

Peygamber Efendimiz de burada henüz Müslüman olmamış amcası Hz. Abbas ile geldi. Hz. Abbas'ın maksadı, yeğenini bu mühim meselede yalnız bırakmamak, yapılanları ve verilen sözleri bizzat görüp işitmekti.

Önce, Hz. Abbas söz aldı. Medineli Müslümanlara hitaben Allah Resûlünü koruma hususunda kendilerine güvenleri varsa bu işe girişmeleri, aksi takdirde daha şimdiden bu işten vazgeçmeleri gerektiğini belirten bir konuşma yaptı. Ancak, Medineli Müslümanlar bizzat Resûlullahın konuşmasını istiyorlardı :

"Yâ Resûlallah! Sen de konuş. Kendin ve Rabbin için arzu ettiğin ahdi al." dediler.

O esnada Medineli Müslümanların önderi durumunda olan Es'ad bin Zürâre Hazretleri Resûlullahtan konuşmak için müsâade aldı ve şöyle dedi :

"Ya Resûlallah, her dâvetin bir yolu var. O yol ya kolay olur, ya da zor! Bugün senin yaptığın dâvet, insanların çok zor kabul edecekleri çetin bir dâvettir. Sen, bizi takip ettiğimiz dini bırakmaya ve kendi dinine tâbi olmaya davet ettin. Bu çok güç ve zor bir işti. Buna rağmen biz bu teklifini kabul ettik."

"Biz, yurdumuzda, şerefli ve her tecavüzden korunmuş, orada değil kavminden ayrılan ve amcaları tarafından düşmanlarına teslim edilmek istenilen bir zâtın, hattâ kendimizden başka hiçbir kimsenin de hâkim olmak için göz dikemeyeceği bir cemaâttık. Bu çok zor bir iş olduğu halde, biz senin bu yoldaki teklifini de kabul ettik!"

"Halbuki, bütün bunlar -Allah Teâla, doğru yolu bulma azmini ve sonunda hayra ulaşma ümidini ihsan etmedikçe- insanların hiç de hoşlanacakları şeylerden değildi. Fakat, biz bunları dillerimizle ikrar, kalblerimizle tasdik, ellerimizi uzatmak sûretiyle de kabul ettik."

"Allah'dan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bîat ediyoruz. Biz, Rabbimize ve Rabbine bîat ediyoruz. Allah'ın kudret eli, ellerimizin üzerindedir. Kanlarımız kanınla, ellerimiz elinledir."

"Kendimizi, evladlarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de esirgeyip koruyacağız."

Eğer, bu ahdimizi bozarsak, Allah'ın ahdini bozan bedbaht insanlar olalım."

Es'ad bin Zürâre Hazretleri konuşmasının sonunu şöyle bağladı :

"Yâ Resûlallah! Kendin için arzu ettiğin ahdini bizden al. Rabbin için de istediğin şartı koş."

Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce onlara Kur'ân-ı Kerim'den bazı âyetler okudu. onları Allah'a dâvet, İslâmiyete teşvik ettikten sonra, kendisi ve Rabbi için arzu ettiği hususları şöyle sıraladı :

"Yüce Allah için size söyleyeceğim şartım şudur : Ona hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan ibadet etmenizdir. Namazı kılmanız, zekâtı vermenizdir.

Kendim için isteyeceğim ise şudur : Allah'ın peygamberi olduğuma şehâdet etmenizdir. Kendinizi, çocuklarınızı ve kadınlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızdır."9

Bu sırada Abdullah bin Revâha söz alarak,
"Ya Resûlallah. Bunları söylediğiniz tarzda yaparsak, bize ne var?" diye sordu.
Resûl-i Ekrem,
"Cennet var." diye cevap verdi.
Bu cevabı alınca, gözlerinde parlayan pırıl pırıl sevinçlerini,
"O halde bu kazançlı ve kârlı bir alışveriştir."10 diyerek sözleriyle de te'yid ettiler.

Sonra Peygamber Efendimize,
"Yâ Resûlallah! Sana ne yolda bîat edelim, söz verelim?" diye sordular.

Resûl-i Ekrem Efendimiz,

"Allah'tan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Allah'ın Resûlü olduğuma şehâdet getirerek, namazı kılacağınıza, zekâtı vereceğinize; neşeli neşesiz zamanlarınızda sözlerime itâat edeceğinize; emirlerime tamamıyla boyun eğeceğinize; darlıkta da varlıkta da muhtaçlara yardımda bulunacağınıza; hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın Allah yolunda, Allah için hak ve gerçeği söyleyeceğinize; iyiliği emredip, kötülükten alıkoyacağınıza bîat etmeli, bana kesin söz vermelisiniz!"

"Şahsıma gelince; bana her yönden yardım edeceğinize; yanınıza vardığımda, kendinizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden beni de esirgeyip koruyacağınıza kat'i söz vermelisiniz!"11 dedi.

Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz onlara,

"Aranızdan, her hususta kavimlerinin benim yanımda temsilcisi olacak on iki kişi seçiniz. Musâ da İsrâiloğullarından on iki temsilci almıştı."12 buyurdu.

Medineli Müslümanlar, Hazreç Kabilesinden dokuz, Evslilerden üç temsilci seçtiler.

Hazreçlilerden seçilen zâtlar şunlardı :

1) Ebû Umâme Es'ad bin Zürâre,
2) Sa'd bin Rebi',
3) Rafi' bin Mâlik,
4) Abdullah bin Revâha,
5) Abdullah bin Amr,
6) Berâ' bin Mâ'rur,
7) Sa'd bin Ubâde,
8 ) Ubâde bin Sâmit,
9) Münzir bin Amr (r.anhüm).

Evslileri ise şu zâtlar temsil edecekti :

1) Useyd bin Hudayr,
2) Sa'd bin Hayseme,
3) Ebü'l-Haysem Mâlik bin Tayyihan (r.anhüm).137

Bu temsilcilerin hepsi de Medine'nin ileri gelen, hatırı sayılır kimseleri ve okuma yazmasını bilen âlim zâtlardı.

Peygamber Efendimiz seçilen temsilcilere şöyle dedi :

"Havarîler, Meryemoğlu İsâ'ya karşı kavimlerinin kefili oldukları gibi, siz de sizden olanların kefilisiniz. Ben de Mekkeli muhacirlerin kefiliyim."14

Onlar da, "Evet!.." deyip tasdik ettiler.

Ayrıca Resûl-i Ekrem Efendimiz, on iki temsilci seçildikten sonra Es'ad bin Zürâre Hazretlerini de seçilen on iki temsilcinin başkanı tayin etti. Temsilciler, temsil ettikleri topluluklarla konuşup, bîatın ehemmiyetini anlattılar ve onları Resûlullaha bîata hazırladılar.

Bundan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, mübârek ellerini uzattı. Medineliler teker teker bîat ettiler. Sadece iki kadına Efendimiz elini vermedi ve onları da kendisine bîat etmiş kabul etti. Yapılan bîat bir mânâda Medineli ve Mekkeli Müslümanlar arasında bir ittifâktı.

Müşriklerin, Durumu Sezmeleri

Bîat, gecenin karanlığında, çağrılanların dışında kimsenin göremeyeceği tenhâ bir yerde cereyan etmişti. Buna rağmen, bîat biter bitmez kulaklarına bir ses geldi :

"Ey Kureyş! Muhammed ile atalarının dininden çıkmış Medineliler, sizinle savaşmak için toplanıp sözleştiler!"

Gecenin karanlık ve sükûtunu yırtan bu ses kimindi ve nereden geliyordu? Herkesi bir merak ve telaş sardı. Bu ses, Münebbih bin Haccac'ın sesine benziyordu. Resûl-i Ekrem, "Bu Akabe'nin şeytanıdır." dedi ve Medineli Müslümanlara da, "Derhal konak yerlerinize dönünüz!" emrini verdi. O sırada Medineli Abbas bin Ubâde, "Yâ Resûlallah" dedi. "İstersen sabah olur olmaz kılıçlarımızı kınından sıyırır ve Minâ'da bulunan halkın üzerine yürür, onları kılıçtan geçiririz." diye konuştu. Ancak, Resûl-i Ekrem, henüz sabır silahını kullanmakla vazifeli idi. Şöyle buyurdular :

"Hayır, hayır. Bize henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Hepiniz yerlerinize dönünüz."15

Bunun üzerine, Medineliler konak yerlerine döndüler.

Sabah olunca, durumu sezmiş bulunan Kureyşli müşrikler, kendilerince mâhiyeti henüz meçhul bulunan hâdiseyi tam öğrenmek üzere tahkike başladılar. Kendileri gibi putperest olan Medinelilerden sordular. Ancak onların böyle bir meseleden haberleri olmadığından dolayı yemin ederek, "Böyle bir şey olmadı. Biz, böyle bir şey bilmiyoruz." dediler.

Medineli Müslümanlar ise, doğru yolun sükût olduğunu düşünerek, tek kelime konuşmuyorlardı. Kureyşli müşrikler bu sefer Abdullah bin Übey bin Selûl'e gidip sordular. O da aynı şekilde, "Bu büyük bir iştir. Böyle bir şey olmamıştır. Söylenenler boş lâf olsa gerek. Kavmim, bana böyle bir şey danışmadı. Onlar, Yesrib'de iken bana danışmadan hiçbir iş yapmazlardı." dedi.

Bunun üzerine Kureyşli müşrikler Medineli putperestlerin bu hususta herhangi bir bilgileri olmadığı kanâatına vardılar.

Şayet, Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Bu işi sizden başkasına duyurmayın." dememiş olsaydı ve Medineli Müslümanlar da bu işi müşrik hemşerilerinden gizlememiş olsalardı, elbette bu olay Mekkeli müşriklere onlar tarafından duyurulacak ve kuvvetli ihtimalle orada Müslümanların başına büyük bir gâile açılacaktı. Belki de, Medine'ye henüz açılmış bulunan İslâmiyet için büyük bir mâni ortaya çıkacaktı.

Hac mevsimi sona erince, Medineli Müslümanlar da yurtlarına geri dönmek üzere yola koyuldular.

Medineli Müslümanların Mekke'den ayrılışlarından az zaman sonra, müşrikler böyle bir anlaşmanın cereyan etmiş olduğunu öğrendiler. Derhal Müslümanları takibe koyuldular.

Ancak Medineliler çoktan o civardan uzaklaşmış bulunuyorlardı. Sadece iki kişiyi yakalayabildiler : Sa'd bin Ubâde ve Münzir bin Amr. Bu iki zât her nasılsa Medine kafilesinden geri kalmışlardı. Daha sonra Münzir Hazretleri bir yolunu bulup ellerinden kurtuldu. Müşrikler, sadece Sa'd bin Ubâde'yi Mekke'ye getirdiler ve âdeta hınçlarını bu Sahabîden almak istercesine kendisine ezâ ve işkencelerde bulundular. Sonunda Sa'd bin Ubâde Hazretleri kendisini daha önceden tanıyan ve Medine'den geçerken evinde misafir olan iki müşrik tarafından himâyeye alınarak bu eziyet ve işkenceden kurtuldu.

Yurtlarına dönen Medineli Müslümanlar, artık dört gözle muhacirlerin ve Resûl-i Zîşan Efendimizin yolunu beklediler.

-----------------------

Şeyhlik Nedir? Mürşide Teslimiyet Nasıl Olmalıdır ?

Konuya büyük veli ve mutasavvıf Mevlana Celaleddin’in şu veciz sözleri ile girelim :
Teslim olduğun ne ise, Teselli bulduğun da odur. Teslimiyet yalnızca Allahadır.
Allaha teslim ol ki teselli bulasın!… (Hz. Mevlana)

Şeyh Ne Demektir?
Şeyh kelimesi Arapçada ihtiyar erkek, lider, başkan anlamlarına gelmektedir. Tasavvuf ıstılahında ise, kâmil ve mükemmil mürşid, manen ve ahlaken olgun ve olgunlaştıran irşad vesilesi kimse demektir.

Şeyhler Üç Türlüdür :

1. Sahte şeyhler. Bunlar ne şeriatten ne tarikatten haberi olmayan zındıklardır. Bunlar veya bunların yardakçıları cahilleri yalan kerametlerle kandırıp, okun yaydan çıktığı gibi insanları islamdan uzaklaştırırlar. Bu münafıklar paragöz kimseler olup, müridlerinin malına ve namusuna göz dikecek kadar alçaktır.
2. Samimi fakat nâkıs şeyhlerdir. Bunlar da yolda kalmış, şeytanın aldattığı kimselerdir. Şeytan bunları bazı keşif ve rüyalarla yanıltarak kendilerini olgun insan gösterir. Hatta kendilerini peygamberlerin seviyesinde görenler de vardır. Bunlara tabi olanlar da helak olurlar. Bunları anlamak için şeriati(Kur’an ve Sünneti) iyi bilmek yeterlidir.
3. Gerçek Şeyhler : Bunların sayıları azdan azdır. Bunlar ehli sünnet inancında samimi mü’minlerdir. Bunların tek gayeleri, Allah rızası için Kur’an ve sünneti ve Peygamberimizin ahlakını yaşamak ve yaşatmaktır. Bunlara göre keramet asla ölçü değildir. Ölçü Kur’an ve sünneti yaşamaktır. Kur’an’da ve sünnette olmayan tasavvuf, Hinduizm ve Budizm tasavvufudur. Bir kimse bir şeyhe bağlansın veya bağlanmasın, Kur’an ve sünneti yaşıyorsa, o muvahhidtir. Yani tevhid ehlidir. Din kimsenin tekelinde değildir. Ancak ehil bir rehberle yol daha çabuk kat edilir ve adres daha kolay bulunur.

SORU : Gerçek bir mürşide bağlanmak farz mıdır?

CEVAP : Hayır farz değildir ama, ihlası elde etmek için çok elzemdir. Farz demiyoruz , zira ihlas mürşitsiz de elde edilebilir ama çok zordur. O halde tasavvufa girmenin ve mürşide bağlanmanın yararı; nefsi tezkiye ve ruhu tasfiye ederek gerçek ihlasa ermeyi kolaylaştırmak içindir…

GERÇEK ŞEYHDE ARANACAK VASIFLAR :

Birinci olarak itikatta, Ehli Sünnet İnancında olup, amelde ise dört hak mezhebten biri olan Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli Mezheblerinden birine tabi olmalıdır.
İkinci olarak; aranacak vasıf, Peygamber(s.a.v.) efendimizin ahlakı ile ahlaklanmış olmalıdır.
Üçüncü olarak; Ehli Sünnet İtikadını çok iyi bilmekle birlikte, haramları bilip herkesten daha çok sakınmalı ve farzları yapmakta çok titiz olmalıdır. Vacib ve sünnetleri bilmekte ve uygulamakta herkesten önde olmalıdır. Bid’atleri çok iyi bilmeli ve onlardan, herkesten daha çok sakınmalıdır.
Dördüncü olarak; mürşitler silsilesi Rasulullah (s.a.v.) efendimize kadar uzanan kâmil ve mükemmil bir mürşitten icazet almalıdır. Zira ehliyetsiz bir şöforun arabasına binmekten daha tehlikelidir icazetsiz bir şeyhin manevi otobüsüne binmek. Zira birinci de canından olmak var, öbüründe imanı kaybedip, ebediyen cehennemlik olmak vardır.
Bu konu da daha fazla bilgi için tasavvuf kategorimizdeki “Mürşidlerin Vasıfları” adlı yazımıza bakabilirsiniz.

Yukarıda özet olarak belirttiğimiz mürşitlik vasıflarını taşıdığı sanılan bir kimseye intisab eden bir kimse hiç bir zaman bir peygambere bağlanır gibi bağlanamaz. Bir mürşit kendisine vahy gelen bir kimse değildir. Mürşidin kendisi dahi, Peygamber (salat ve selam üzerine olsun) Efendimize tabi olduğu için, İslam şeriatine tabi olmak mecburiyetindedir.

Bir kimsenin mürşidine bağlılığı, Kur’an ve Sünnet dairesi içinde olmalıdır. Aksi durumda böyle birinin dünya ve ahireti helak olur. Bir deyim vardır : “Çarşıya pirince giderken evdeki bulgurdan olmakta vardır.” Günümüzde ki şeyhlere bağlılığın bir kısmı bu türdendir. İşi şirke kadar götürüp kendini Müslüman sanan zavallılar hiçte az değildir. Adam evliya olmak için kapıya gelmiş, kapıdaki insan suretinde bulunan şeytanlar bu adamı güya irşad etmek niyeti ile dininden imanından ediyorlar. İstismarcılar bu teslimiyet işinde başarılı olmak için, Musa(a.s.) ile Hızır’ın(a.s.) Kur’an’da geçen kıssalarını kullanarak, güya şeyhlerinin; “her dediğinin doğru olduğu” anlayışı ile bağlı olan taliblerin iradelerini yok etmeye çalışıyorlar. Şeyhin her sözüne ve her dediğine teslim olunması gerektiğini söyleyen bu istismarcılara :
-“ Hızır ve Musa’nın (aleyhimüsselam) sadık birer kul ve Musa’nın bir Rasul olduğunu ve Hızır’a verilen ledünni ilimin Allah(c.c.) tarafından Kur’an’da teyit edildiğini, halbuki teslim olunan şeyhin sadakati hakkında ise böyle bir İlahi mesajın olmadığı” hususu sorulursa buna cevapları nasıl olacaktır?

Rasulullah(sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir gün, bir gurup sahabeyi (Allah Onlardan razı olsun) bir sefer için görevlendirir. Bunların başlarına da içlerinden birini komutan tayin eder. Bu gurup geceyi çölde geçirirler ve üşüdükleri için de, ateş yakarlar. Başlarındaki komutan tayin edilen şahıs buna karşı çıkar ve;” siz bana itaatsizlik ettiniz, size emrediyorum kendinizi bu ateşe atın!” diye emreder. Onlar bu emre karşı çıkarlar ve : “Biz bu dine kendimizi ateşe atmak için girmedik ” derler. Bu durum Rasulullah’a intikal eder. Rasulullah(s.a.v.) :

-” Eğer bu adama itaat edip kendinizi ateşe atsaydınız ebediyen bu ateşten çıkamazdınız.” diye beyan eder.
Rasulullah(s.a.v.) efendimiz :
-“ Allah’a isyanda kula itaat yoktur “diye buyurmaktadır .
Kuran ve Sünnet yolundan ayrılmadan gerçek bir rehbere teslim olmak, dünya ve ahiretin kurtuluş vesilesi olur. Bir mürşide bağlanmaktaki maksat, Allah rızası için, nefsi emmare ve şeytanla mücadele etmek için olmalıdır. Bu mücadele ancak, Kur’an ve sünnet yolundan ayrılmadan olur. Yoksa kendine taptırmak isteyen şeyh müsveddelerine taparak, ebediyyen cehennemlik olmak değildir.
İsmail Hakkı Bursevî hazretleri Ruhu’l-beyan isimli eserinde bu konuyu, şöyle ifade ediyorlar :
-” Peygamberler ve onların varisleri konumunda olan alim ve şeyhler, günahla ilgili bir şeyi asla emretmezler. Peygamberler ma’sum , şeyhler ise mahfuzdur. “Allah’a isyan da, kula itaat yoktur” hadis-i şerifi gereğince, ma’siyet bulunan bir konuda bîate asla izin yoktur. Bîat ise(intisab etmek, bağlılık sözü), kulun Allah’a kavuşması ve gafletten kurtularak Hakk’ı hatırlaması için gerekli bir husustur. (Ruhul-Beyan)
Büyük mutasavvıf ve itikatta müctehid İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki Serhendî Müceddidi Elfisâni (k.s.) hazretleri, tasavvuf büyüklerinin şeriate uymayan söz ve işlerine uyulmayacağını, onlar, bu tür söz ve davranışlarda bulunduklarında, şuurlarının Allah sevgisi ile örtülmesi sebebi ile onların mazur olduğunu, fakat; onların şeriate uymayan söz ve davranışlarını körü körüne taklit edenlerin Allah katında sorumlu olabileceklerini şu sözleri ile belirtmektedir :
-“Bu tasavvufçular manevi sarhoşluğa girdiklerinde şuursuz oldukları için özürlüdürler. Yanılan müçtehidler gibi hesaba çekilmezlerse de, bunları taklid edenlere bilmem nasıl azab ederler… Keşke bunlara uyanlarıda yanılan müçtehidlere uyanları affettikleri gibi affetseler! Affetmezlerse durumları vahimdir.”
“Kıyas ve ictihat, şeriatın dört temelinden biridir. Buna uymakla emr olunduk, evliyanın keşif ve ilhamına değil. Tasvvufçuların bir çoğu keşif ve ilhamla anlaşılan bilgileri inandırmak için insanları zorluyorlar. Keşke inkar etmemelerini tavsiye etselerdi. Bu bilgilere inanmak zaruri değil, fakat inkar etmektende sakınmalıdır. Ne kadar şaşılırki kendilerinin tasavvufçu olduğunu söyleyen bazı kimseler, “ Allah’ı bu dünyada görüyoruz” demektedirler. Gördükleri bazı nurları, hiç bir şeye benzemeyen Allahu Teala’ya benzetiyorlar. “Tasavvuf yolunun sonu bu nuru görmekle biter diyorlar.” Allahu teala bu zalimlerin dedikleri şeyden münezzehtir.” (Mektubat 1.C. 272 Mek.)

Eğriler bir yerde çoğaldıysa,
Doğrular yer değiştirmelidir.
Doğrular eğrilerin arasındaysa,
Eğrinin içindeki doğru da eğrilir.

-----------------------
DİPNOTLAR
-------------------
( ) el-Mektûbât, 3, 41.
(2) Kur’ân-ı Kerim, Mümtehine sûresi, 12.
(3) Kur’ân-ı Kerim, Nisâ sûresi, 60.
(4) Kur’ân-ı Kerim, Yûsuf sûresi, 106. Cahiliye devrinde de Arabistan halkında tek ilah inancı vardı. Ancak, çe?itli ?ekillerde Allâh’a ortak ko?uyorlardı. Mekkeliler, “Melekler Allâh’ın kızlarıdır” diyor; bir kısım mü?rikler de, “Allâh’a yakınla?mak için putlara tapıyoruz” derlerdi. Hıristiyanlar, “?sa Allâh’ın o?ludur” derken, Yahûdîler de, “Üzeyir Allâh’ın o?ludur” diyorlardı. Böylece insanların ço?u, Allâh’a ortak ko?tukları halde inandıklarını sanıyorlardı. ??te, yukarıdaki âyet-i kerimede bunlara ve kıyâmete kadar gelecek bu çizgideki sapkınlıklara i?âret olunmaktadır.
(5) Bir başka mektuplarında da, namaza dille niyet etmenin bid’at olduğunu ifade ederler ve niyetin mutlaka kalple yapılması, bu işe dilin karıştırılmaması gerektiğini hatırlatırlar.
----------------------------------------
DİPNOTLAR
(1) Ankaravî, Mir‘âtü’l-Makâsıd, 259, 268.
(2) Âyet-i kerimenin işaret ettiği bîat, Hudeybiye’de “Semre” ağacının altında yapılan “Rıdvan Bîati”dir. 1400 sahâbi, Kureyş’e karşı ölünceye kadar sevaşacaklarına yemin etmişlerdi. Haber verilen “yakın fetih” de, Hayber’in fethi olarak anlaşılmıştır.
(3) Fetih sûresi, 10, 18-19. Hakikaten, yine bir süre sonra Müslümanlar, fethedilen Hayber’de birçok ganimet elde etmi?lerdir. Allah Teâlâ, vâdetti?i fetihlerinden ilkini, yani Hayber’i ve ganimetlerini hemen bah?etmi?tir. Bu arada Hayberlilerin müttefikleri olan Esed ve Gatafan kabilelerinin de Müslümanlara hücumlarını önlemi?tir. Hudeybiye barı?ıyla Mekkelilerin taarruzunun da önü alınmı?tır.
(4) Taberî, Tarih, 3, 121; Zemahşerî, Keşşâf, 4, 95.
(5) İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3, 415; İbn-i Esîr, Kâmil, 2, 252.
***
----------------------------------
Kaynaklar :

1. bk. Cengiz Kallek, T.D.V. İslam Ans. "Biat" md. VI, 120-122.
2. İbnu Hişam, II/75.
3. age. II/97; İbnu Mace, Cihad, 41.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
islamdergisi. com
-------------

1. İbni Hişâm, Sîre : 2/75-76; Taberî, Tarih : 2/235
2. İbni Hişâm, Sîre : 2/75-76; İbni Sa'd, Tabakât : 1/220; Taberî, Tarih : 2/235
3. Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, s. 27 (Ank. 1963)
4. İbni Hişâm, Sîre : 2/73; Taberî, Tarih : 1/220
5. İbni Hişâm, Sîre : 2/76; Taberî, Tarih : 1/220
6. İbni Hişâm, Sîre : 2/77-78; İbni Sa'd, Tabakât : 3/420; Taberî, Tarih : 2/236
7. İbni Hişâm, Sîre : 2/77-78; İbni Sa'd, Tabakât : 3/420; Taberî, 2/236-237; İbni Seyyid, Uyunu'l-Eser, 1/160; Halebî, İnsanü'l-Uyûn, 2/170-171
8. İbni Hişâm, Sîre : 2/83-84; İbni Sa'd, Tabakât : 1/221; Taberî, Tarih : 2/228
9. İbni Hişâm, Sîre : 2/84; İbni Sa'd, Tabakât : 1/222; Taberî, Tarih : 2/238; İbni Seyyid, Uyunu'l-Eser : 1/163; Halebi, İnsanü'l-Uyûn : 2/174-175
10. Taberî, Tarih : 2/239; Halebi, İnsanü'l-Uyûn : 2/175
11. İbni Hişâm, Sîre : 2/97; Halebi, İnsanü'l-Uyûn : 2/175
12. İbni Hişâm, Sîre : 2/85; İbni Sa'd, Tabakât : 1/222; Taberî, Tarih : 2/239; İbni Seyyid, Uyunu'l-Eser : 1/164; Halebi, İnsanü'l-Uyûn : 2/176-177
13. İbni Hişâm, Sîre : 2/86-87; İbn Seyyid, Uyunu'l-Eser : 1/64
14. Sîre, 2/88; Tabakât, 1/223
15. Sîre, 2/90; Tabakât, 1/223.


Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi