Giriş yapmadınız.

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,719

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Tuesday, January 19th 2016, 7:25pm

Tasavvuf ve Manevi Hayatimiz - Hayat Dengemiz



Tasavvuf ve Manevi Hayatimiz - Hayat Dengemiz


He­de­fi Al­lah rı­za­sı olan bir ha­re­ke­tin, ilâ­hî öl­çü­le­re uy­ma­sı şart­tır. İlâ­hî öl­çü­ler, Kur’an ve sün­net­le be­lir­len­miş­tir. Kur’an ve sün­ne­tin or­ta­ya koy­du­ğu öl­çü­le­rin ta­ma­mı­na İs­lâm di­ni de­nir.

İs­lâm di­ni, iman, ilim, amel, gü­zel ah­lâk ve edep­le in­sa­nın dün­ya ve âhi­ret sa­ade­ti­ni ga­ran­ti eden ilâ­hî bir ter­bi­ye sis­te­mi­dir.

Al­lah Te­âlâ, İs­lâm’dan baş­ka bir di­ni, yo­lu, fel­se­fe ve ya­şan­tı­yı ka­bul et­me­ye­ce­ği­ni bil­dir­miş, ak­si­ne gi­den­le­rin dün­ya ve âhi­ret­te pe­ri­şan ola­ca­ğı­nı açık­ça ifa­de bu­yur­muş­tur. (Âl-i İm­rân 3/85)

Hz. Re­sû­lul­lah (s.a.v) ise di­nî ha­ya­tı­mız­da sün­ne­tin ye­ri­ni şöy­le be­lir­le­miş­tir:

“Kim, hak­kın­da bi­zim (açık ve­ya işa­ret yol­lu) em­ri­miz (ve mü­sa­ade­miz) ol­ma­yan bir iş ya­par­sa o, (ki­şi ve yap­tı­ğı amel­ler Al­lah ka­tın­da) red­de­di­lir.” (Bu­hâ­rî, İ‘ti­sâm, 20; Müs­lim, Ak­zı­ye, 17; Ebû Dâ­vûd, Sün­net, 5; İbn Mâ­ce, Mu­kad­di­me, 2)

Bu­ra­da şu so­ru­lar ak­la ge­le­bi­lir:

“İs­lâm’dan baş­ka hiç­bir şey Al­lah ka­tın­da ka­bul gör­mü­yor­sa, fark­lı isim­ler­le ha­ya­tı­mı­za gi­ren fık­hî mez­hep­le­rin ve ta­sav­vuf meş­rep­le­ri­nin du­ru­mu ne­dir? Bun­lar İs­lâm da­ire­si­nin ne­re­sin­de­dir? Eğer İs­lâm’ın bir par­ça­sı ise­ler, ni­çin fark­lı isim­ler­le anı­lı­yor ve an­la­tı­lı­yor­lar? Bu de­ği­şik isim­ler ve ekol­ler di­nî bir­li­ği boz­maz mı? Din bir­se ni­çin fark­lı yol­lar or­ta­ya çık­tı?”

Bu so­ru­la­ra kı­sa­ca şu ce­va­bı ve­re­bi­li­riz:

Bü­tün hak mez­hep­ler ve meş­rep­ler, din de­ğil­dir, di­nin in­san­la­rın akıl ve id­rak se­vi­ye­si­ne gö­re açık­la­ma­sın­dan ve uy­gu­lan­ma­sın­dan iba­ret­tir. Hiç­bi­ri di­ni tah­rip et­mez, ak­si­ne, di­ne hiz­met eder. Her iki ekol de İs­lâm’ın sü­kût et­ti­ği ve ic­ti­ha­da açık bı­rak­tı­ğı ko­nu­lar­da din adı­na söz­cü­lük yap­mış, Al­lah ve Re­sû­lü’nün (s.a.v) mu­ra­dı­nı tes­bi­te ça­lış­mış, bu alan­da çok önem­li va­zi­fe­ler gör­müş­tür.

Ta­sav­vu­fî Ha­yat

Ta­sav­vuf ye­ni bir din de­ğil­dir, di­ni an­lat­ma­nın ve ya­şat­ma­nın en ko­lay yo­lu­dur. Al­lah ve Re­sû­lü’nün (s.a.v) öğ­ret­ti­ği edep üze­re ku­rul­muş mâ­ne­vî ve ah­lâ­kî eği­tim sis­te­mi­dir. Te­mel me­to­du, aşk ile gö­nül­le­ri Hakk’a bağ­la­mak­tır. Te­mel usu­lü, töv­be, ih­lâs, farz­la­rı eda, ha­ram­la­ra ve­da, zi­kir, ra­bı­ta, soh­bet, hiz­met ve edep­le nef­si ter­bi­ye et­mek­tir. He­de­fi, Al­lah Te­âlâ’nın rı­za­sı­na ulaş­mış kâ­mil in­san ye­tiş­tir­mek­tir.

Ta­sav­vuf ter­bi­ye­si­nin mer­ke­zin­de kâ­mil mür­şid bu­lu­nur. Tıp­kı Hz. Re­sû­lul­lah’ın (s.a.v) ken­di­si­ne tâ­bi olan sa­hâ­be­le­re fe­yiz ve­rip, aşk aşı­la­yıp, ör­nek olup ken­di­le­ri­ni eği­tti­ği ve ter­bi­ye et­ti­ği gi­bi.

Mür­şid, bu yol­da mâ­ne­vî eği­ti­mi­ni ta­mam­la­mış ve­lî­ler ara­sın­dan se­çi­le­rek gö­rev­len­di­ri­lir. Bu gö­re­vi ona halk de­ğil, Ce­nâb-ı Hak ve­rir. Yü­ce Al­lah’ın mu­ra­dı böy­le­dir. Al­lah Te­âlâ, Hz. Pey­gam­ber’den (s.a.v) son­ra ye­ni bir pey­gam­ber gön­der­me­ye­ce­ği için, onun üm­me­ti­ni ba­şı boş bı­rak­ma­mış­tır. Rah­me­tiy­le on­la­rı hak yo­la da­vet ede­cek, ken­di­le­ri­ne bu yol­da ör­nek ola­cak, mâ­ne­vî ter­bi­ye­le­ri­ni ger­çek­leş­ti­re­cek, di­nin ha­ki­ka­tiy­le ya­şan­ma­sı­nı ko­lay­laş­tı­ra­cak kâ­mil ve mü­kem­mil dost­la­rı­nı bu üm­me­tin için­den ek­sik et­me­miş­tir, kı­ya­me­te ka­dar da et­me­ye­cek­tir.

Bu iş Hz. Pey­gam­ber’e (s.a.v) vâ­ris ol­mak­tır. Ema­net çok bü­yük, çok kıy­met­li ve çok na­zik­tir. Onu ta­şı­ya­cak kim­se­le­rin hem âlim hem ârif ol­ma­sı şart­tır. Onun için mür­şid ilim ir­fan sa­hi­bi edep­li ki­şi­ler­den se­çi­lir. Ger­çek­ten ter­bi­ye ol­ma­yan kim­se baş­ka­sı­nı ter­bi­ye ede­mez.

Bü­yük ve­lî Ebû Hafs el-Had­dâd (k.s) ta­sav­vuf yo­lu­nun ne ol­du­ğu­nu kı­sa­ca şöy­le ta­rif et­miş­tir:

“Ta­sav­vuf bü­tü­nüy­le edep­ten iba­ret­tir. Her anın, her ha­lin ve her ma­ka­mın ken­di­ne gö­re bir ede­bi var­dır. Her va­kit ede­be ri­ayet eden kim­se, Al­lah dos­tu olur. Ede­bi ko­ru­ma­yan kim­se, her ne ka­dar ken­di­si­ni gü­zel bir hal­de zan­net­se de esa­sen onun Hak ka­tın­da de­ğe­ri yok­tur. Bu kim­se ken­di­si­nin ilâ­hî hu­zur­da ka­bul gör­dü­ğü­nü dü­şün­se de, as­lın­da ora­dan çok uzak­ta­dır.” (Hüc­vî­rî, Keş­fü’l-Mah­cûb, s. 51; Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 54)

Bu oku­la sa­mi­mi­yet­le gi­ri­lir, edep­le çı­kı­lır. Sab­re­dip de­vam eden­ler Al­lah’ın iz­niy­le he­de­fe ula­şır, ilâ­hî dost­luk ma­ka­mı­na eri­şir. Yü­ce mev­lâ­ya dost olan­la­ra ne mut­lu!

Ta­sav­vu­fun Kay­na­ğı

İs­lâm’ın da­ve­ti in­san için­dir. Da­ve­tin he­de­fi, in­sa­nı ilâ­hî ter­bi­ye ile bu­luş­tur­mak­tır. İn­san­la­rın fıt­rat­la­rı çok de­ği­şik­tir. Her bir in­sa­nın Al­lah ile mu­hab­be­ti ve mü­na­se­be­ti ta­şı­dı­ğı fıt­ra­ta gö­re fark­lı­lık ar­ze­der. Bu­nu ifa­de için ârif­ler, “Al­lah’a gi­den yol­lar mah­lû­ka­tın sa­yı­sın­ca­dır” der­ler.

İş­te ta­sav­vuf bü­yük­le­ri, di­nin asıl­la­rın­dan hiç­bir ta­viz ver­me­den, de­ği­şik usul­ler kul­la­na­rak in­sa­na ulaş­ma­ya, onu keş­fet­me­ye, ka­bi­li­yet­le­ri­ni ge­liş­ti­rip in­ki­şaf et­tir­me­ye ça­lış­mış­lar­dır. Bu amel­le­rin tü­mü­ne “sey­rü sü­lûk” den­mek­te­dir.

Ta­sav­vuf bü­yük­le­ri ter­bi­ye me­tot­la­rı­nı te­mel­de Kur’an ve sün­net­ten al­mış­lar­dır. Ay­rı­ca in­san­lı­ğın or­tak de­ğer­le­ri­ni ve tec­rü­be­le­ri­ni de kul­lan­mış­lar­dır. Bu­nu, “Hik­met mü­mi­nin yi­tik ma­lı­dır, onu ne­re­de bu­lur­sa al­ma­ya en faz­la hak sa­hi­bi odur” (Tir­mi­zî, İlim, 19; İbn Mâ­ce, Zühd, 10) ha­di­si­ne uya­rak yap­mış­lar­dır.

Bu ara­da di­ni­mi­zin tas­vip et­ti­ği örf, âdet ve mas­la­hat gi­bi pren­sip­ler­den is­ti­fa­de et­miş­ler­dir. Biz­den ön­ce­ki din­le­rin nesh edil­me­yen, ya­ni yü­rür­lük­ten kal­dı­rıl­ma­yan fay­da­lı öl­çü­le­ri­ni ve ah­lâ­kî de­ğer­le­ri­ni lâ­zım ol­duk­ça de­ğer­len­dir­miş­ler­dir. Bü­tün bun­la­rı ya­par­ken şu te­mel ku­ra­lı de­vam­lı göz önün­de bu­lun­dur­muş­lar­dır:

“Ana il­ke­ler­de tak­lit ya­sak­tır. Fa­kat, il­ke­le­rin ger­çek­leş­me­si­ne yar­dım­cı ola­cak tak­tik ve me­tot­lar­da tak­lit ser­best­tir.” (Ge­niş bil­gi için bk. Ab­dül­bâ­rî en-Ned­vî, Bey­ne’t-Ta­sav­vu­fi ve’l-Ha­yat, s. 50-54)

Bu şu de­mek­tir:

İs­lâm di­ni­nin te­mel esas­la­rı­na ters olan hiç­bir şey ka­bul edi­le­mez ve di­nin bir par­ça­sı gi­bi gös­te­ri­le­mez. An­cak İs­lâm’ın dı­şın­da­ki din­le­rin ve mil­let­le­rin bir il­mi ve­ya tec­rü­be­si, di­nin özü­ne ters düş­mü­yor­sa, o şey­den is­ti­fa­de edi­le­bi­lir. Bu şey­ler di­ğer din­le­rin ve­ya fel­se­fe­le­rin te­mel il­ke­si de­ğil­se, onu tak­lit et­mek di­nen ser­best­tir. Ni­te­kim Hz. Re­sû­lu­lah Efen­di­miz (s.a.v), Hen­dek Gaz­ve­si’nde İran böl­ge­sin­de ya­şa­yan Fâ­ri­sî­ler’in hen­dek kaz­ma usu­lü­nü be­nim­se­miş ve kul­lan­mış­tır (Sü­hey­lî, Rav­zü’l-Ünüf, VI, 306; İbn Ke­sîr, es-Sî­re­tü’n-Ne­be­viy­ye, III, 183; İbn Hal­dûn, Tâ­rih, II, 29). Bu­nu ci­had işin­de ba­şa­rı­lı ol­mak için yap­mış­tır, gü­zel so­nuç da al­mış­tır.

Kı­sa­ca be­lirt­mek ge­re­kir­se ta­sav­vuf, İs­lâm’ı, Asr-ı sa­âdet’te­ki gi­bi ya­şa­ma­ya ça­lış­mak­tır. Hz. Pey­gam­ber’in in­san­lı­ğa sun­du­ğu gü­zel ah­lâk­la ah­lâk­lan­mak­tır.

Ta­sav­vuf Ter­bi­ye Oku­lu­dur

Ter­bi­ye, sı­fa­tın de­ğiş­me­si ve gü­zel­leş­me­si­dir. Bu­nun te­me­li kalp te­miz­li­ği olup so­nu­cu gü­zel ah­lâk­tır. Bu­na tak­vâ de­nir.

Tak­vâ­nın üç de­re­ce­si var­dır:

1. Kal­bi şirk, kü­für, şek ve şüp­he­den te­miz­le­mek. Bu­nu ya­pan kim­se iman da­ire­si­ne gi­rer, mü­min olur, ilâ­hî emir­ler­le mü­kel­le­fi­ye­ti baş­lar.

2. Kal­bi, ha­ram olan bü­tün gü­nah dü­şün­ce­le­rin­den ve nef­sin kö­tü ar­zu­la­rın­dan te­miz­le­mek. Bu­nu ya­pan sa­lih, müt­ta­ki bir kim­se olur.

3. Kal­bi, Ce­nâb-ı Hakk’a per­de olan her tür­lü gaf­let, sev­gi ve ar­zu­dan te­miz­le­yip bü­tü­nüy­le Al­lah’a bağ­lan­mak­tır. Bu­nu ya­pan ârif ve kâ­mil in­san olur.

Tak­vâ­nın ilk iki de­re­ce­si her­ke­se farz kı­lın­mış­tır; üçün­cü de­re­ce­si ise kul­la­ra rah­met ola­rak övül­müş, teş­vik edil­miş ve o has da­ire­ye gi­ren­le­re en gü­zel müj­de­ler ve­ril­miş­tir. He­def, üçün­cü da­ire­ye gi­ren bah­ti­yar­lar­dan ol­mak­tır. Kâ­mil mür­şid, tak­vâ­nın bü­tün de­re­ce­le­ri­ni el­de et­miş kim­se­dir.

Kalp­te bu­lu­nan ve kalp ile iş­le­nen bü­tün mâ­ne­vî gü­nah­lar­dan da arın­ma­dık­ça ger­çek te­miz­lik ger­çek­leş­mez. Al­lah Te­âlâ,

“Gü­na­hın açı­ğı­nı da giz­li­si­ni de ter­ke­din. Çün­kü gü­nah iş­le­yen­ler yap­tık­la­rı­nın ce­za­sı­nı mut­la­ka çe­ke­cek­ler” (En‘âm 6/120) bu­yu­ra­rak, her tür­lü gü­nah­tan uzak du­rul­ma­sı­nı em­ret­miş­tir.

Kur’an, kal­bin te­miz­li­ği­ne “tez­ki­ye” is­mi­ni ver­miş ve ebe­dî kur­tu­lu­şu ona bağ­la­mış­tır (A‘lâ 87/14-15; Şems 91/9-10). Hz. Pey­gam­ber’in (s.a.v) te­mel gö­re­vi teb­liğ ve tez­ki­ye ola­rak be­lir­len­miş­tir.(Âl-i İm­rân 3/164; Cum‘a 62/2)

Tez­ki­ye, ka­lı­bı de­ğil kal­bi te­miz­le­mek­tir. Bu, kal­bin şirk, kü­für, is­yan, gaf­let gi­bi mâ­ne­vî kir­ler­den arın­dı­rıl­ma­sı­dır. Bu arın­dır­ma, iman, nur, fe­yiz, töv­be, is­tiğ­far, göz ya­şı ve iba­det­ler­le ol­mak­ta­dır. Ha­dis­ler, di­nin ve gü­zel ah­lâ­kın mer­ke­zi­ne kal­bi koy­muş­tur. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v), kal­bin in­sa­nın di­nî ha­ya­tın­da­ki ye­ri­ni şöy­le ta­nıt­mış­tır:

“İn­san vü­cu­dun­da öy­le bir par­ça var­dır ki, o iyi ol­du­ğu za­man bü­tün be­de­nin iş­le­ri iyi ve gü­zel olur. O bo­zul­du­ğu za­man, bü­tün vü­cut bo­zu­lur. Dik­kat edin, o par­ça kalp­tir.” (Bu­hâ­rî, İmân, 39; Müs­lim, Mü­sâ­kât, 107; İbn Mâ­ce, Fi­ten, 14)

Ta­sav­vu­fun ana ko­nu­su, bâ­tı­nî fı­kıh­tır. Bâ­tı­nî fı­kıh, in­sa­nın iç âle­mi­ni oluş­tu­ran kalp, ruh, ne­fis ve di­ğer la­ti­fe­le­rin tez­ki­ye, ter­bi­ye, te­rak­ki ve in­ki­şaf­la­rı­nı he­def­le­yen mâ­ne­vî, nu­râ­nî, kal­bî bir ilim­dir.

Zâ­hi­rî fı­kıh vü­cu­du­mu­zun dış âza­la­rı ile ya­pa­ca­ğı iba­det ve va­zi­fe­le­ri in­ce­le­me ko­nu­su yap­tı­ğı gi­bi, bâ­tı­nî fı­kıh di­ye­bi­le­ce­ği­miz ta­sav­vuf da kalp­le il­gi­li iba­det ve ah­lâk­la­rı te­mel ko­nu­su yap­mış­tır. Bun­da­ki he­def, kal­bin ih­san mer­te­be­si­ne ulaş­ma­sı­dır.

İh­san, kal­bin yü­ce Al­lah’ı gö­rü­yor­muş gi­bi O’na ya­kın­lık ka­zan­dı­ğı bir te­miz­lik, şu­ur ve has­sa­si­ye­te sa­hip ol­ma­sı­dır. Bu­na kal­bin se­lim ha­le gel­me­si de­nir. Âhi­ret­te ku­la fay­da ve­re­cek kalp bu­dur. Ta­sav­vuf­ta, kal­bin se­lim ha­le gel­me­si üç saf­ha­da ger­çek­leş­ti­ril­mek­te­dir.

Bi­rin­ci saf­ha mâ­ne­vî kir­ler­den te­miz­lik, ikin­ci saf­ha yük­sek ah­lâk­lar­la gü­zel­lik, üçün­cü saf­ha ilâ­hî hu­zur­da ka­bul ve yü­ce Al­lah ile özel be­ra­ber­lik­tir. Bun­dan son­ra­sı hu­zur ma­ka­mı­dır. Ârif­ler, bu ha­li “kur­biy­yet” ola­rak ta­rif eder­ler ve ger­çek mâ­na­da “sû­fî” ke­li­me­si­ni bu sı­fa­tı el­de et­miş kâ­mil in­san için kul­la­nır­lar.(Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 18)

Kur’an’da bu ya­kın­lı­ğa ula­şan­lar “mu­kar­re­bûn” sı­fa­tıy­la ta­nı­tıl­mış­lar­dır. İlâ­hî tak­si­me gö­re on­lar, in­san­lar için­de “sâ­bi­kûn” sı­nı­fı­nı oluş­tur­mak­ta­dır.(Vâ­kıa 56/11-12)

Yu­ka­rı­da özet­le­di­ği­miz kal­bin tez­ki­ye­si ve nef­sin ter­bi­ye­si bü­tün mü­min­le­rin or­tak he­de­fi­dir. Bu he­def­te hiç­bir ih­ti­lâf yok­tur. İh­ti­lâf onun na­sıl el­de edi­le­ce­ği ko­nu­sun­da­dır.

Hz. Pey­gam­ber Efen­di­miz’in (s.a.v) sa­adet­li ha­ya­tın­da bu işin mer­ke­zin­de biz­zat ken­di­si bu­lu­nu­yor­du. Mâ­ne­vî tez­ki­ye ve ter­bi­ye onun ne­za­re­tin­de ger­çek­le­şi­yor­du. On­dan son­ra bu gö­rev fark­lı usul­ler­le ye­ri­ne ge­ti­ril­me­ye ça­lı­şıl­dı.

Sa­adet as­rın­dan son­ra mâ­ne­vî has­ta­lık­lar ço­ğal­dı ve yay­gın­laş­tı. Di­nî ha­ya­ta tak­lit hâ­kim ol­du. Ya­şa­nan mâ­ne­vî ge­ri­le­me­ye dev­let yö­ne­ti­mi bir ça­re bu­la­ma­dı. Bü­tün iyi ni­yet­le­ri­ne rağ­men fa­kih­ler bu mâ­ne­vî ge­ri­le­me­yi dur­du­ra­ma­dı­lar, onu üzü­le­rek sey­ret­ti­ler.

Mü­fes­sir­ler ve mu­had­dis­ler, içi­ne dü­şü­len mâ­ne­vî boş­lu­ğun teh­li­ke­le­ri­ni an­lat­mak­tan öte bir şey ya­pa­ma­dı­lar.

Bu ara­da hic­rî 2. asır­la bir­lik­te ye­ni bir ih­ya ha­re­ke­ti baş­la­dı. Bu, sön­me­ye yüz tu­tan di­nî ha­ya­tı can­lan­dır­ma ha­re­ke­tiy­di. Bu ha­re­ke­tin ba­şın­da bü­yük ve­lî­ler bu­lu­nu­yor­du. Bu ha­re­ket ay­nı za­man­da da­ha son­ra bir di­sip­lin ha­li­ni ala­cak olan ta­sav­vu­fî ter­bi­ye­nin te­mel­le­ri­ni oluş­tu­ru­yor­du. Ha­san-ı Bas­rî, Ma‘rûf-i Ker­hî, Mâ­lik b. Dî­nâr, Zün­nûn el-Mıs­rî, Süf­yân es-Sev­rî, Hâ­ris el-Mu­hâ­si­bî, Cü­neyd-i Bağ­dâ­dî gi­bi zat­lar, bu ha­re­ke­tin ilk ön­cü­lü­ğü­nü ya­pan kim­se­ler­dir.

Ön­ce­le­ri va­az, soh­bet ve ör­nek ta­vır­lar­la hal­kı ku­cak­la­yan bu ir­şad fa­ali­yet­le­ri, 6. (12.) yüz­yıl­da bel­li bir di­sip­lin­le ku­ru­lan ter­bi­ye mü­es­se­se­le­ri­ne dö­nü­şe­rek, ta­ri­kat adıy­la İs­lâm âle­mi­ne ya­yıl­dı. Ku­ru­cu­la­rı­na nis­bet edi­le­rek anı­lan Kâ­di­riy­ye, Ri­fâ­iy­ye, Küb­re­viy­ye, Şâ­ze­liy­ye, Nak­şi­ben­diy­ye, Mev­le­viy­ye, Bay­ra­miy­ye gi­bi ta­ri­kat­lar, İs­lâm âle­min­de bü­yük hiz­met­ler ver­miş­ler­dir.

Bü­tün bu ter­bi­ye ekol­le­ri­nin oluş­tur­du­ğu sis­te­me “ta­sav­vuf” de­nir.

Bü­yük­ler de­miş­ler­dir ki: Kâ­mil bir in­sa­nı gör­me­yen kâ­mil ola­maz. İn­san tek ba­şı­na ken­di­si­ni ter­bi­ye ede­mez. Ter­bi­ye ol­ma­yan mâ­ri­fe­te ere­mez. Tek ba­şı­na ka­la­nı ne­fis ca­na­va­rı par­ça­lar, şey­tan kur­du yer. Ha­yır ve em­ni­yet, Al­lah için ku­rul­muş ce­ma­at­le bir­lik­te di­ni ya­şa­mak­tır.

Bü­yük ve­lî Cü­neyd-i Bağ­dâ­dî (k.s), ta­sav­vu­fu kı­sa­ca şöy­le ta­rif eder:

“Ta­sav­vuf, top­lu­ca töv­be et­mek­tir.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca hiz­met et­mek­tir.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’ın ipi­ne (ima­na, Kur’an’a ve ih­lâ­sa) ya­pış­mak­tır.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’ı zik­ret­mek­tir.

Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’a git­mek­tir.”

Bü­tün Hak dost­la­rı­nın or­tak gö­rü­şü şu­dur:

“Hz. Pey­gam­ber’in (s.a.v) sün­ne­ti­ni ta­kip et­mek­ten baş­ka Al­lah’a gi­den hiç­bir yol yok­tur. Bü­tün hal­le­ri­ni ve iş­le­ri­ni Kur’an ve sün­net­le öl­çüp on­la­rın emir ve işa­re­ti­ne gö­re ha­re­ket et­me­yen kim­se Al­lah dos­tu ola­maz. Al­lah dos­tu ol­ma­ya­na Al­lah’a gi­den yol­da uyul­maz. Uyu­lur­sa Al­lah’a de­ğil, ate­şe gi­di­lir.”(Ebû Nu­aym, Hil­ye­tü’l-Ev­li­yâ, X, 257; Sü­le­mî, Ta­ba­ka­tü’s-Sû­fiy­ye, 159; Ku­şey­rî, Ri­sâ­le, I, 107; Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 55)

Ta­sav­vuf de­yin­ce ak­la ge­le­cek an­la­yış bu­dur. Bu öl­çü ve edep­le­ri kim ko­rur­sa, ger­çek mü­min, ha­ki­ki sû­fî, kâ­mil in­san odur. Bun­dan öte­si, ku­ru kav­ga ve fay­da­sız bir oya­lan­ma­dır.

Fay­da­sız ilim­den ve iş­ler­den yü­ce Al­lah’a sı­ğı­nı­rız.

Kaynak:

Muhammed Saki Elhüseyni, Hayat Dengemiz

israNur

Misafir

2

Tuesday, January 19th 2016, 7:25pm

Teşekkür ederim Baba paylaştığın için ellerine sağlık.

Benzer konular

Kullanılmış Etiketler

Hayat Dengemiz, Manevi Hayatimiz, tasavvuf

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi