Giriş yapmadınız.

  • Giriş

Sayın ziyaretçi, Raşit Tunca Board sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

Karoglan

Kurucu-Admin

  • "Karoglan" bir erkek
  • Konuyu başlatan "Karoglan"

Mesajlar: 6,627

Hakkımda:


KAROGLAN

Konum: Avusturya

Meslek: EBT -EiT

  • Özel mesaj gönder

1

Friday, October 16th 2015, 1:08pm

“Ey insanoğlu! Seni ben kendim için var etmişken, sen nelerle meşgûl oluyorsun, nelerle vaktini geçiriyorsun?..” Bu hitap kime?..



“Ey insanoğlu! Seni ben kendim için var etmişken, sen nelerle meşgûl oluyorsun, nelerle vaktini geçiriyorsun?..” Bu hitap kime?..


Elbette bu hitap, hitaba muhatap olacak bir kabiliyet ve istidatla yaratılmış olana, o mânâ kendinde mevcut olana... Zira:

“…İşte bunlar en’am (evcil hayvanlar) gibidirler; belki daha da şaşkın!” (7.A’raf: 179)

Mânâsını ihtiva edenlere değil elbette bu sesleniş!..

Demek ki, varlığımızın hakikati, aslı, orijini olan sınırsız Tek’e ayna olabilmek; ya da o mânânın aynamıza yansıması, ancak aynanın varlık ve beşeriyet kirlerinden, kayıtlarından arınması ile mümkün olur.

Hz. İsa (aleyhisselâm)’ın;

“Sen, insan gibi düşünüyorsun, insanca düşünüyorsun; ALLÂH gibi değil!”

Şeklindeki işareti üzere, beşerî değer yargılarıyla varlığa ya da özüne bakan kimse için bu konuştuklarımız elbette müyesser değildir!

Kendini madde kabul etmekten, maddeye sahip çıkmaktan, denizin içinde bir damla buz olarak yaşamaktan kendini soyutlayamayanlara elbette müyesser olmaz!

Dünya ve içinde var olan her şey, insan için bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir...

Bütün bu varlık, “Hakikat-i Muhammediye” denilen, Hz. Muhammed’in hakikati denilen, kendini seyreden “Akl-ı Evvel” için dilenilmiş, tasarlanmış, sûretlenmiş bir yapıdır...

Eğer, o mânânın seyri için var olmuşsan; beş duyudan, beşerî kayıt ve duygulardan arınıp, bilinç aynanı perdeleyecek en ufak bir tozdan, duygudan, düşünceden, şartlanmadan, bedenî ve içgüdüsel isteklerden arınmak suretiyle özüne yaklaşmak, sana mümkün olabilecektir.

Aksi takdirde;

“Bu yolda nice başlar kesilir, hiç soran olmaz!..”

Hükmünce geçer gider...

“Başaktaki kimi buğday tanesi pasta olup sofraya konmak, kimi de tarlada helâk olup gitmek içindir...”

İşaretince, geçip gitmek içindir!

Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ı sevmekten amaç, O’nun hâliyle hâllenip, O’nun ilmi ile ilimlenip, O’nun şuuru ile şuurlanıp, O’nda yok olmaktır!

“Asit kazanına düştüm” diyenin alâmeti, varlığından eser kalmamasıdır!.. Suya düşüp, içinde kulaç atıp da, “Ben asit kazanının içinde yok oluyorum!..” diyenin eline, zatürre olup hastalanıp yatağa düşmekten başka bir şey geçmez!..

“Kavanoz yalamakla, balın tadına, lezzetine, içindeki gücüne erişilmez!”

“Ben onu seviyorum, ona aşığım denip” de O’ndaki özellikler ile hâllenmedikçe, O’na ulaşmak, O’na vâsıl olmak asla mümkün olmaz!

“Her kuş kendi sürüsüyle uçar.”

Kim ne için var edilmişse er geç ona döner...

Öyleyse, bizler de her ne mânâ için var olmuşsak, eninde sonunda, o mânânın gerektirdiği hâl ile hâllenecek, o mânânın oluşacağı ortama dönecek ve böylece Allâh’a karşı fıtrî kulluğumuzu yerine getirmiş olacağız.

“Bu varlıkta var olan her şey, Allâh’a kulluk etmektedir…”

“Allâh kulluğu için, insanların ve cinlerin var olması…”

Hükümleri, bu fıtrî ibadeti, yani “ne mânâ için var olmuşsa, o mânâyı yerine getirir, o mânânın gereği olaylarla o sûrete bürünür, o mânânın gereğini yaşar” anlamınadır...

---------------

Sen veya ben, dilenilen mânânın gerektirdiği sûretle sûretlenmiş, dilenilen mânâyı yaşayacak olaylarla bezenmiş, o olayların içinde torna ve tesviye olmuş ve nihai hedefimize göre yönelmişiz.

Son hedef; ya Efâl boyutunun sayısız mânâ dalgaları arasında çalkalanmak, ya Esmâ boyutunun sayısız mânâları içinde kulaç atmak, ya Zâtî sıfatlarla vasıflanmış olarak kendindeki vasıfları seyretmek, ya da bunlarla birlikte kendi Zâtî Hiçliğinin sınırsızlığı ve sonsuzluğunda “Hiç” olmak!!!

“Kişi ne hâl ile yaşarsa o hâl ile ölür; ne hâl ile boyut değiştirir ise o hâl ile yaşar!”

Mesajı ile bize ulaştırılan mânâ;

Beynin durduğu andaki potansiyel, yani beyninin çalışmasının neticesinde ortaya çıkan içinde bulunulan hâl, aynıyla ruhuna yüklenmiş olduğu için, ruh yaşamına geçtiğinde herhangi bir değişiklik senin için söz konusu olmadan, o hâlin özellikleriyle aynen yaşamına devam edersin...

Şayet yaşadığın anda, hâlde ve olaylar içinde, şuurunu beş duyu kaydından kurtaramamış, kendini beden kabul etme hâlinden ve bedene dönük zevk ve arzulardan arınamamış isen; ölüm denen beynin durması ile devam edecek ruh yaşamında da bunun sonuçlarına katlanmak mecburiyetindesin...

Eğer kozanı delmiş, kendini kozadan kurtarmış, sayısız mânâlar âlemine kanat açmış isen; bu takdirde de beş duyunun ve beş duyuyu oluşturan bedenin tabiatının etkilerinden ve kayıtlarından kendini kurtarmış olarak, var olan her birimin kendine has güzelliğini seyretmek suretiyle, kısacası;

“Yaradılmışı severim, Yaradandan ötürü...”

İfadesindeki mânâ üzere; sayısız varlıklarda, o varlıklarda meydana getirilen mânâları seyredersin...

Ama, insan gibi şartlanmaların doğrultusunda düşünmeyi, değerlendirmeyi terk edebilmiş isen; yani, bedensel arzu ve isteklerinle oluşmuş kozandan bilincini arındırmış, “saflaşmış nefs” olarak kendini hissedebilmiş isen, “Esmâ” boyutunun sayısız mânâları içinde gezinirsin!

Öyle biri için deriz ki:

“O, bizim aramızda yaşamıyor(!)”

Yaşıyor, oturup-kalkıyor, yeyip-içiyordur ama gene de o bizim aramızda değildir!..

“Kim bilir, nerede şu anda?..” deriz.

Bilinç boyutunun sayısız mânâları içinde yüzüyordur!.. Buna bir diğer ifade ile, “Esmâ âleminde geziniyor” da derler...

Yani, Allâh’ın isimlerinin işaret ettiği mânâlar içinde geziniyor, denmek istenmektedir.

Bu seyir hâlindeyken kimi dışarıdan perdelenir, olup biteni fark etmez, kimi de aynı anda iki boyutu birden yaşar!

Bu bahsettiğimiz ahvâl, “Mutmainne” ve “Radiye” denilen, nefsin hakikatini idrak mertebelerinde yaşanılan hâldir... Tecelli-i Esmâ’dır!

O mânâlarda gezer bilinç, gezer ama; bilir de kendi mânâları olduğunu onların!..

Sonra bir “Mardiye” hâli gelir ki, eğer gelirse; orada kendi zâtî sıfatlarıyla tahakkuk eder!..

Artık O’nda yoksun sen; denizin içinde yüzen buzdan heykel erimiş; kendindeki mânâları seyreden, kendi olmuştur!

-------------

İşte bütün bu anlatılan mânâlar, şayet bir kişide oluşacak ise, önce o kişide, oluşacak bu mânâlara uygun bir “TAKDİR” söz konusudur.

Ayânı Sâbitesi (sâbit olan mânâsı), yani hangi mânâyı gerçekleştirmek üzere meydana getirilmiş olduğu hükmü birinci aşamadır... Sonra o hükme uygun olan istidadı; sonra da o istidada elverecek kabiliyeti ikinci aşamadır... Bundan sonra, o hükme göre kendindeki bu mânâların ortaya çıkmasına vesile olacak bir başka birime rastlaması; o birime varlığını teslim etmesi; nihayet onun varlığında bu teslimiyet sonucu olarak, varlığının “hiç”lenmesi; ve son olarak “hiç”lenişin neticesinde orada yaşanılan saydığımız mânâların açığa çıkışı...

Nokta’dan... İnsan’a!

İnsan’dan... Nokta’ya!

Ezel ve Ebed mânâlarının sınırlarını eritmiş, benliğinin gerçeğini yaşayan ve “ben”liğinin sınırsızlığı ve sonsuzluğu içinde, “Hiç” olan!..

Aslında, sonsuzluk derken, Esmâ âlemine işaret ediyoruz. Çünkü, “Zât”ı itibarıyla sonsuzluğundan söz edilmez!..

Mânâları itibarıyla sonsuzdur! Sınırsızlığı, vasfı yönündendir!.. Sonsuzluğu mânâları, Esmâ’sı yönünden! Sınırsızlığı, “Ben”liğinin vasıfları itibarıyladır.

“Zât’ı hakkında tefekkür edilmez!”

Hükmünce, Zâtı yönünden, ne sonsuzluğundan, ne de sınırsızlığından söz etmek mümkündür!.. Hatta, “Ahadiyet” dahi, vasfıdır... Zât’ının bir vasfıdır, yani sıfatıdır!..

Esasen dikkat ediniz ki...

“ALLÂH”, ismidir O’nun! Bize bildirildiği kadarıyla vasıflarını ve özelliklerini bilebildiğimiz bir varlığın ismidir “ALLÂH”!..

Nasıl “Hulûsi” bana verilmiş bir isim ise; o isim ile bana işaret edilirse; “ALLÂH” ismi ile de O yüce Zât’a işaret edilir. Dikkat edelim, fark edelim ki, isim, isim konulan değil; isim konulana işaret aracıdır!

“Hulûsi” ismi beni, ortaya çıkmamış özelliklerimi ne oranda anlatırsa; “Allâh” ismi de O muhteşem varlığı o oranda anlatır!

O Yüce Zât, “ALLÂH” ismi aynasında kendini seyreder!..

Dilenmiştir ki, “ALLÂH” ismi aynasında, insanla kendini seyretsin!

Ehline bu kadarlık işaret yeter!

Biline ki; Zât, sıfatlara dayanan herhangi bir anlamla kavranılmaktan ötedir!

Kim ki Zât’tan, Zât’ın hâllerinden bahsediyorsa, o bu konuda cahildir, taklit ehli olduğunu itiraf ediyordur farkında olmadan!.. Çünkü Zât’ın ancak sıfatlarından söz edilebileceğinin irfanına sahip olmamıştır henüz!

“Esmâ”nın ulaşamadığı; tefekkürün durduğu, fikrin cereyan etmediği, yaşamın, hissiyatın, sözün edilemediği “HİÇ”lik hakkında ne bir söz söylenebilir, ne düşünülebilir, ne de yaşantıdan bahis açılabilir...

“Yerleri ve gökleri yaratmadan evvel O, âmâ’da idi. El an öyledir...”

O, öyle bir mutlak karanlıktır ki...


-------

Bilinen, düşünülen, hayal edilen, tasavvur edilen, vehmedilen tüm mânâlar orada düşer!..

Umarım, Kendi için seçtiklerinden olmuş olalım...

Umarım, Kendi için seçtikleriyle beraber bulundurulmuş olanlardan olalım...

Ama, her şey olmuş bitmiş!.. Bize düşen, kolaylaştırılmış olanı yaşamak!

HÛ!

“Allâh, Âdem’i kendi sûreti üzere meydana getirdi...”

Bu ne demek?..

İnsanın varlığı, ilâhî varlık boyutlarına göre meydana geldi, demektir...

İnsanın da bir zâtı; bu zâta ait vasıfları, sıfatları; bu zâta ait mânâları; ve bu mânâların açığa çıktığı mahal olan bedeni vardır...

Nasıl ki, Mutlak Varlık; Zât, Sıfat, Esmâ ve Efâl olarak tarif olunuyorsa, aynı şekilde insanın da zâtı, sıfatı, esmâsı, efâli söz konusudur...

Zâtı itibarıyla insanın zâtı, mutlak varlığın Zâtıdır. İnsanın kendine has özel bir zâtı yoktur... İnsan, O Zât’ın varlığı ile kaîmdir.

İnsanın sıfatları; hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semi ve basar’dır. Yani insan, Hayy’dır, Aliym’dir, Müriyd’dir, Kaadir’dir, Mütekellim’dir, Semi’dir ve Basıyr’dir; çünkü O yüce varlığın bu sıfatlarıyla kaîmdir!.. İnsanda bu vasıflar mevcuttur. İnsanın zâtı dahi, bu ilâhî denilen vasıflarla kaîmdir.

İnsanda sayısız mânâlar mevcuttur ki, bu mânâlar, ilâhî isimlerin işaret ettiği mânâlardır. Bu mânâların açığa çıktığı bir mahal, bir beden söz konusudur...

İşte, bu yönü itibarıyla; “Allâh, insanı kendi sûreti üzere meydana getirmiştir.” Yani, kendindeki özellikler olan “Esmâ” sûreti üzere!.. Zaten kendi varlığının dışında bir varlık yok ki, onun sûreti üzere meydana getirsin.

Bu asıl üzere var olan insanlarda, her birimi oluşturan isimler bileşiminin farklı formüllerde olması, aynı Zât ve sıfatlara sahip birimlerden, değişik mânâların meydana gelmesine yol açmıştır. Varlık, esasen Tek bir varlık olmasına karşın, kendindeki sayısız mânâların -temsil yoluyla söylüyorum- lokalize olduğu, yoğunlaştığı mahaller söz konusudur. Bu mahallerin her biri, esası, özü, cevheri itibarıyla belli ilâhî isimlerin mânâlarının çok büyük boyutlardaki bileşimidir...

Yani, bütün galaksiler, galaksilerdeki takımyıldızlar, takımyıldızlardaki belli gruplaşmalar, bunlardan oluşan kuvvetler, ışınlar, “dalga” yapıdan oluşan varlıklar, bunların tümü, belli ilâhî isimlerin işaret ettiği mânâların çeşitli terkipleridir.

Bu mânâlar, Mutlak Varlığın seyretmek istediği mânâlar istikametinde terkiplere dönüşmüş ve türlü isimler verdiğimiz yapıları oluşturmuştur... Veya bir diğer izah şekliyle, terkipler şeklinde düşünülmüş, tasavvur edilmiştir...

Bu tasavvur neticesinde, mecazî olarak belli lokalizeler, belli mânâ grupları oluşmuş; bu mânâ gruplarının dönüştüğü kozmik ışınlar veya bu mânâ gruplarından bize ulaşan melekî kuvvetler, bizim yapımızda belli nihai sûretleri meydana getirmiştir.

Bu sûretlerle, daha biz dünyaya gelmeden evvel tespit edilen ayânı sâbitemizle, öz cevherimiz oluşmuş, programlanmış; ve bu programa göre de belli istidat ve kabiliyetimiz gelmiştir.


--------------

Mutlak varlığın indînde, nihai sûretler vardır! Bu nihai sûretlerin oluşması ise, kendisinden izhar olunan nihai mânâlar terkipleriyle oluşur ki, bu nihai terkipleri de yine kendi varlığıyladır...

Ancak burada sakın şu hataya düşmeyelim!..

Bir düzenleyen, bir mutlak şuur, bir mutlak varlık kabul edip, onu bir yana koyup; O Zâtın, varlığın ötesinde de oluşmuş ikinci bir âlemi kesinlikle tasavvur etmeyelim!.. Böyle bir olay kesinlikle söz konusu değildir!

Sınırsız-sonsuz varlık olması itibarıyla, kendi varlığının dışında bir şey olması asla söz konusu değildir. Hatta, “kendi” kelimesini dahi tarif sadedinde kullanmaktayız...

Esasen, “kendi” veya “kendisi” gibi kelimelerle dahi işaret edilemez!

İşte bizim “ben” dediğimiz izafî-göresel yapımız, bu terkiplerin beynimizde oluşturduğu bileşimler sûretinde oluşmakta, meydana çıkmaktadır... Bu meydana çıkan yapılar ise istidat ve kabiliyet yoluyla kendisine kolaylaştırılan şeyleri yaparak belli hedefe gitmektedir.

Son hedef, ölüm dediğimiz, fiziki ölüm diye tarif ettiğimiz, beynin durması ile meydana gelen boyut ve beden değiştirme anında sâbitleşir.

Bu nihai hedef ise yaşanılan olaylarla oluşur.

Sonuçta hangi nihai mânânın oluşması dilenilmiş ise, o nihai mânâya uygun fiilleri yapabilecek bir kabiliyet ve istidatla oluşturuluruz. O fiilleri yaparız, o fiillerle yeni formasyonlar kazanır ve takdir olunan nihai hedefimize ulaşırız.

Terkibimiz, Esmâ mânâlarından oluşur.

Bu mânâların oluşturduğu bileşim, kabiliyet ve istidat dediğimiz kolaylaştırma mekanizmasıyla, yapısına uygun fiiller, eylemler içine girer. Fiiller ve eylemlerle torna edilir, tesviye edilir, manevî şekle bürünür.

Bu bürünülen manevî şekil, ölüm anında sâbitleşir; ve artık bu sâbitleşen yaşam kapasitesi ile ruh boyutunda hayat sonsuza kadar devam eder.

İşte, insan adı verilen varlıklar, hangi mânâların ortaya çıkarılması dilenilerek meydana getirilmiş ise, o mânâya uygun fiilleri meydana getirirler. O fiilleri meydana getirecek ortamlar içinde yetişirler, gelişirler ve o fiillerin içinden geçerek nihai hedeflerine ulaşırlar.

Ayânı sâbite ile başlayan, fiziki ölümle de sâbitlenen; bundan sonra da artık sâbit kalan yapıya göre gelişecek olaylarla sonsuza dek yaşayacak olan bir varlık, insan!

Bu yaşamın her anında yaşanılan olaylar, O yüce Zât’ın kendinde seyretmeyi dilediği mânâlar!

Her birim, kendi terkibinin getirdiği şartları yaşar. Terkibinin getirdiği neticeleri yaşaması, Rabbinin hükmüne itaat eden kul olarak yaşamasıdır ki, Rabbi Allâh’tır.

Yani, bu isimler bileşimini -insanı- oluşturan mânâlar, Allâh’ın kendinde seyretmeyi dilediği mânâlardır!



---------------------

Allâh, tüm bu mânâlardan Ğaniyy’dir, münezzeh’tir... Yani, açığa çıkan bu mânâlara dayanılarak, “Allâh böyledir”; ya da “Allâh bu kadardır” diye düşünülemez! Tıpkı yapmış olduğu binlerce resimden yalnızca birine göre ressam hakkında hüküm verilememesi gibi!

Eğer bütün bu açıkladıklarımızı kavrayabilirsek, o zaman görürüz ki, elimizden geleni yapmak suretiyle, bu ilmin getirdiği son hedefe ulaşmak yolunda en büyük çabayı ve gayreti göstermek mecburiyetindeyiz.

Eğer, bu anlatılanları idrak edebiliyorsak, muhtemeldir ki, onun gereği olan fiilleri uygulamak da bizim için mümkün olabilir...

Nasıl ki;

“Allâh, kabul etmeyeceği duayı, kuluna ettirmez!”

“...Kuluna ettirdiği duaya da mutlaka icabet eder...” deniyor.

Eğer bu anlatılan mânâları idrak kapasitesini de bize vermişse, büyük bir ihtimalle o mânâları bizde oluşturacak olayların içinden geçerek torna ve tesviye olup, o mânâlara uygun yapıya kavuşmamız da mümkün olur.

Öyle ise...

Öncelikle “nefs”imizi saflaştıralım; bedenin ve beş duyunun getirdiği kayıtlardan arıtıp, bilinç boyutunda mânâlar evrenine sıçrama yapalım!

Dua edelim!.. Yani, düşüncelerimizi bu hedefe kilitleyelim...

Böylece bütün duygularımızı, bedensel istek ve arzularımızı bu düşünce boyutundaki hedefe gitmek suretiyle kontrol altına alalım...

Elbette ki bütün bunlar, bu gaye için yaratılmış olana kolaylaştırılmıştır...

Yani, hakkımızda takdir edilmiş ise, bütün bunlar bize çok kolay gelecektir!

Peki nedir bu “TAKDİR”?..


-----------

Tek’in Takdiri

Din konusu içinde, insanlığı en çok meşgûl eden; ancak ve ancak insanlar tarafından, insanlar içinde de belli bir kemâle gelmiş olanlar tarafından anlaşılabilecek bir konu var:

Kader konusu...

Herkesin üzerinde durup, merak edip araştırdığı; ancak azın çok azı pek değerli insanlar tarafından anlaşılabilen bir konu bu...

Kader konusunun, kader sırlarının anlaşılabilmesi için, “Vahdet” konusunun idrak edilmesi zorunludur!

Vahdet konusu idrak edilmediği sürece, kader konusu ancak iman yollu kabul edilebilen bir konudur.

Hemen hemen bütün ilimlere vâkıf olan cinlerin vukuf sahibi olamadıkları iki konu vardır:

1. Vahdet konusu, vahdet sırrı.

2. Kader konusu, kader sırrı.

Bu iki konuyu cinler idrak edememişlerdir. Edemezler de!..

Zaten, “Hilâfet” sırrının insana verilmesinin sebebi de, cinlerin vahdet ve kader konularını idrak edebilecek istidada sahip olamayışlarıdır... Bu yüzden de, bu sırları da kavrayabilecek bir idraka sahip varlık olarak insan var olmuştur.

“Ben arzda (bedende) bir halife (Esmâ mertebesinin farkındalığıyla yaşayan şuur sahibi) meydana getireceğim…” (2.Bakara:30)

Hükmünün neticesinde, vahdet ve kader sırlarını idrak edebilecek kapasitede var olan insan, bu istidadı ve kabiliyeti sonucu olarak “Hilâfet”e liyâkat kazanmıştır.

Vahdet konusunun ne olduğunu daha önceki kitaplarımızda anlatmıştık. Vahdet konusunu anlamak için önce, Kelime-i Tevhid’in mânâsını anlamak; sonra, İhlâs Sûresi’nin mânâsını anlamak, sonra da bu anlayış ve kavrayış içinde İhlâs Sûresi’ni değerlendirebilmek gerekir.

İhlâs Sûresi’ni anlamadığımız sürece, “ALLÂH” ismi ile işaret edilen “Mutlak Vücud”un ne olduğunu kavrayabilmemiz mümkün değildir.

İhlâs Sûresi, dedik...

“İhlâs okumak” demek, bu sûrenin kelimelerini tekrar etmek demek değildir! Yüz bin defa “İhlâs”ı tekrar eder de insan, bir defa dahi “Hû Allâhû Ahad”ı “OKU”mamış olabilir! Bunun anlamını müşahede etmektir ve hissetmektir gerçek anlamda “OKUMAK”!..

Önce şu çok önemli hususa dikkatinizi çekelim; bir gerçeği fark ettirmeye ve hissettirmeye çalışalım...

“ALLÂH” kelimesi bir yüce Zât’ın ismidir!

İsme yönelmek ile isimle anılan yüce varlığın ne olduğunu kavrayarak O’na yönelmek arasında son derece önemli anlayış ve sonuç farkı vardır!.. Bu yüzdendir ki bu farkı çok iyi anlamak ve değerlendirebilmek gerekir!..

Kim bunu değerlendirebilir?.. “Ehlullâh” denilen “mukarrebler”!..

Yani;

“…Allâh dilediğini kendine seçer…” (42.Şûrâ: 13)

Âyetinde işaret edilen seçilmişler!..


----------------

Evet, arzu edenler bu “seçilmişlik” konusu üzerinde biraz araştırma yapabilirler...

“ALLÂH” ismiyle işaret edilen Yüce Zât’ın başlı başına Tek Vücud -beden anlamında değil- olduğunu; O’nun varlığının dışında ikinci bir varlığın söz konusu olmadığını; O’nun, “sınırsız-sonsuz TEK” olduğunu idrak edebilirsek...

Ayrıca, O’nun herhangi bir varlıktan meydana gelmemesi; yine sınırsız-sonsuz olması nedeniyle de O’ndan meydana gelmiş olan ikinci bir varlığın da var olmadığını anlayabilirsek; işte bu anlayışlar neticesinde görürüz ki…

Sınırsız Tek, “İlmi”nde, tüm varlıkları, âlemleri düşünmüş, değerlendirmiş, oluşturmuş ve bunları yok etmiştir.

Bir diğer ifade ile sınırsız-sonsuz TEK;

“İlminde, âlemleri yok’tan ilmi ve kudretiyle var etmiş ve onlar ismi altında kendi Esmâ’sının tecellilerini ilim boyutunda seyretmiştir!”

Sınırsız-sonsuz Tek’in ilminde var olan bu mânâ sûretleri, yine kendi varlığı yani isimlerinin özellikleriyle meydana gelmiş; kendi varlığı ile meydana gelen bu sûretler, O’nun “kaza”sının, “hükmü”nün gereğini ortaya koymuşlar; ortaya konan bu mânâları seyreden yine Kendisi olmuştur...

Tüm varlık, ilimde mevcut olan bir varlık!..

Kâinat, ilimde var olan bir kâinat!..

Dolayısıyla, Allâh varlığı dışında ya da içinde ikinci bir varlık, vücud, evren mevcut değil!..

Buna dair çok basit bir misal vermek gerekirse şunu söyleyebiliriz:

Siz, oturduğunuz yerde, düşüncenizde bir dünya hayal ediyorsunuz... Düşüncenizde var ettiğiniz, hayal ettiğiniz bu dünya üzerinde de çeşitli özelliklere sahip insanlar oluşturuyorsunuz... Bu oluşturduğunuz insanlar ve varlıklar sizin ilminizde, hayalinizde mevcuttur ve yoktan var olmuştur. Eğer “var” kabul edilirlerse, onlar yalnızca sizin varlığınızla mevcuttur; ve neticede de “yok”turlar!

İşte, tüm “evren”ler ve onların içindeki tüm boyutlar, katmanlar ve tüm varlıklar, böylesine, ilmi ilâhî’de var edilmiş, O’nun varlığı ile kaîm olan, gerçekte “yok”tan var olup “el an yok olan” varlıklardır!

Bu hususu eğer anlayıp, idrak edip, hissedebilirsek görürüz ki;

Yüce Zât, hangi mânâlara uygun sûretlerin olmasını “MÜRİYD” isminin işaret ettiği şekilde “irade” etmişse, o şekilde onları “oldurmuş”tur!.. O, onları “yok”tan “var” etmiş; onların üzerinde irade ettiği şekilde tasarruf etmiş; ve onlara ne görev vermişse, hepsi de “isteyerek” O’na icabet etmiştir!

Şimdi, burada anlattığım misali iyi düşünün!..

Siz, düşüncenizde bir dünya yarattınız. Bu dünyanın üzerine insanlar, dilediğiniz özelliklerle bezenmiş insanlar yarattınız; ve o insanlar da bahşetmiş olduğunuz o özelliklerin sonucu olan davranışları ortaya koyuyorlar!.. Onlara yaptırdığınız bu şeyleri onlar, kendi bağımsız varlıkları ve iradeleri ile mi yapıyorlar?.. Yani, irade-i cüzleri ile mi birtakım davranışlar ortaya koyuyorlar?..

Yoksa, sizin ilminizde, düşüncenizde, takdirinizin gereği olan davranışları mı ortaya koyuyorlar?.. O, hayalinizde yarattığınız iki insandan biri diğerine bıçak çekiyor ve onu öldürüyor. Onların yanında duran üçüncü bir kişi de, “O, bıçağı çekti ve öldürdü!..” diyor.


-----------------

Ama bütün bunlar dikkat ediniz, sizin düşüncenizde ve ilminizde, sizin ilminize göre takdirinizle, kudretinizle, yaratmanızla, oluşturmanızla meydana geliyor!

Peki, şimdi düşünün!.. Bu durumda, bıçak çekip öldürenle, ölenin durumunu ele alıp da, “Bu, kendi irade-i cüz’ünü kullanarak karşısındakini öldürdü” diyebilir misiniz?..

Diyebiliyorsanız... Elbette, tüm insanların hür, özgür iradeleri mevcut(!)(?) Onların üzerinde hükmeden, tasarruf eden bir varlık mevcut değil(!) Ve de tüm yaşam, her birimin kendi özgür(!) iradesi ile devam edip gidiyor!

Ama, en azından bu kitapları okumuş bir kişi olarak böyle diyeceğinizi düşünemiyorum!..

İkinci binin müceddidi kabul edilen İmam Rabbanî’den sonraki yüzyılın müceddidi kabul edilen zât Şah Velîullâh Dihlevî’dir.

Hem zâhirî hem de bâtınî ilimlerde büyük mertebe sahibi olan bu Zât’ın ülkemizde de yeni yayınlanmış bulunan “Hüccetullâhi’l-Bâliğa” isimli kitabının “Kadere iman” bölümünde bakın ne denmektedir:

“Kullar, işleyecekleri fiilleri seçebilirler. Evet ama, kullar için GERÇEK BİR SEÇİM HİÇBİR ZAMAN SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. Çünkü bu seçim, kişinin değil de Allâh’ın istediği şeyin olması; fayda vermesi hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şey hakkında sâik ve azmin bulunması gibi sebeplerle mâluldur. Bu durumda hangi ve nasıl ihtiyârdan bahsedilebilir?”

“Ma kâne lehümül hıyeretü…” (28.Kasas: 68)

“ONLARIN İHTİYÂRI (seçim hakkı) YOKTUR!..”

Rasûlullâh (aleyhisselâm) aşağıdaki hadisinde şu mânâya işaret etmiştir:

“Şüphesiz kalpler, Allâh’ın iki parmağı arasındadır; onları dilediği gibi evirip çevirir.”

Zamanının Gavs’ı olduğu söylenilen “Marifetname” yazarı Erzurumlu İbrahim Hakkı da adı geçen kitabında bakın ne diyor:

“Ezelî hüküm, sebeplere nispet olunmaktan ecel ve â’zâmdır. Zira Hak Teâlâ’nın önce verdiğine, kulun sonradan istemesi sebep olamaz! O hâlde Allâh’ın sun’u, her şeye sebeptir; ve sun’una bir şey illet ve sebep değildir!

O’nun sana inayeti, senden bir şey değildir. O’nun inayeti sana yöneldiğinde sen nerede idin?..

Her şey meşiyyete istinad eder! Meşiyyet ise bir şeye müstenid değildir. Zira Hak Teâlâ dilediğini yapar! Âyeti kerîmede:

“…Allâh dilediğini yapar.” (2.Bakara: 253) buyuruyor...

Her şeyin O’nun meşiyyeti (iradesi) ve kudretiyle meydana geldiğini duyuruyor.”

Nitekim, bu konuyu daha da açıklığa kavuşturmak için birçok âyetler ve Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın açıklamaları mevcut[1]…

Kur’ân-ı Kerîm’den yalnızca iki âyet meâli vereyim Hadiyd Sûresi’nden; basîret sahibine o kadarı yeter:

“ARZDA (BEDENİNİZDE - DIŞ DÜNYANIZDA) VE NEFSLERİNİZDE (İÇ DÜNYANIZDA) SİZE İSÂBET EDEN HİÇBİR MUSÎBET YOKTUR Kİ, BİZİM ONU YARATMAMIZDAN ÖNCE, BİR KİTAPTA (İLİM BOYUTUNDA OLUŞMUŞ) olmasın! MUHAKKAK KI BU ALLÂH ÜZERINE ÇOK KOLAYDIR!”

[1] Bu âyetler ve hadisleri, “İNSAN ve SIRLARI” ile “AKIL ve İMAN” isimli kitaplarımızın “Kader” bahsinde bulabilirsiniz.


--------------------

“(BUNU BİLDİRİYORUZ) Kİ ELİNİZDEN KAÇANA ÜZÜLMEYESİNİZ VE SİZE VERDİĞİ İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAYASINIZ! Allâh çok övünen kibirli hiçbir kimseyi sevmez!” (57.Hadiyd: 22-23)

Şimdi, burada olayın iyi fark edilmesi için mesele, Öz’den dışa doğru veya yukarıdan aşağıya doğru veya Nokta’dan açılıma doğru şekliyle düşünerek çözüme ulaşmaktır. Yani, piramitin tepesinden aşağıya bakmak şeklinde düşünebilmek!

Şayet biz, detaydan öze, piramitin altından yukarıya, çokluktan Tekliğe bakmaya kalkarsak, mutlaka bir yerde takılıp kalırız! Teferruatta boğulur, Öz’e ulaşamayız!..

Meseleyi özünden kavrayıp çözebilmenin yegâne şartı, Öz olan Nokta’dan dışa, Vahdet’ten kesrete doğru bakmaktır... Bu da, Tek’in kendi ilminde veya bir başka ifade ile, kendi şuurunda mevcut olan mânâlar ile o mânâlara tekabül eden sûretleri oluşturması şeklinde çözüme götürür olayı!..

Her şey O’nun ilminde şöyle yaratılmıştır...

Tüm varlık, O’nun hayatı ile hayattadır!

O, Aliym’dir, ilmi vardır; ve tüm varlıkta mevcut olan ilim, O’nun ilmiyle ve ilmindendir!.. Sınırsız ve sonsuz ilim sahibidir O!..

O, Müriyd’dir... Yani, irade eden’dir... İradesi sınırsızdır! Tüm varlıkta mevcut olan irade, “sonsuz ve sınırsız”ın iradesidir. Ancak bu irade onların her birinden Esmâ terkiplerinin kapsamına göre ortaya çıkmaktadır!

Siz, bir birime dışarıdan baktığınız zaman, ondan çıkan iradeyi görerek, “irade-i cüzdür bu”, dersiniz! Fakat, çıkış noktasında gördüğünüz o irade, gerçekte, O, Tek olan, Küll olan iradenin, ta kendisidir! Musluktan akan suyun geldiği barajdaki sudan ayrı bir şey sanılması gibi!

Çünkü, Müriyd olan O, sonsuz ve sınırsızdır! Yani, iradesi sonsuz ve sınırsızdır. Sınırsız olan irade sınırlanamayacağı için, her bir birimdeki irade de, sınırsız olanın iradesidir.

Varın bundan böyle, Kudret, Kelâm, Semi, Basar gibi vasıfları da sınırsız olarak düşünüp, ortaya çıkacak sonuçları elinizden geliyorsa siz değerlendirin!

İşte olayı, böylece idrak edip değerlendirebilirsek...

Bu takdirde görülür ki, yaşamda tek bir hayat vardır, “HAYY” olanınki!..

Gene varlıkta mevcut olan tek bir irade vardır, “MÜRİYD”in! Ki bu da kesinlikle “küll” ve “cüz” diye ikiye ayrılmaz; çünkü iki ayrı bağımsız varlık mevcut değildir!

Bunun gibi Kudret, Tek bir kudrettir! Ve her an, her zerrede görülen tüm mânâlar ve fiiller, hep O, sınırsız ilim sahibi varlığın sınırsız dileği, yani iradesiyle, sınırsız kudreti neticesinde ortaya çıkmaktadır.

Öyle ise varlıkta, Tek bir İrade, Tek bir Kudret ve bu Tek iradeyi yönlendiren sonsuz-sınırsız Tek bir İlim söz konusudur; ki bu Zât sınırsız Hayat sahibidir ve O, “ALLÂH” ismiyle işaret edilendir! Ve O, “Allâh” ismi aynasında kendini seyredendir!

“Allâh” ismi ile sanki kendini kendine tanıtmış; kendini, kendinde seyretmiştir!

Kendinde, kendini seyr için, “Allâh” ismi altında çeşitli tanım ve vasıflarla kendini tavsif etmiş, o tavsifte kendisini bulmayı istemiş; ve o tavsifte kendisini bulduğu anda da demiştir ki:

“…Muhakkak ki Allâh, âlemlerden (Esmâ bileşimi birimselliklerden) elbette Ğaniyy’dir (“HÛ”viyeti {ZÂT’ı} itibarıyla, Esmâ’sında açığa çıkanlarla kayıtlanmaktan veya onlarla sınırlı tanımlanmaktan münezzehtir)!” (29.Ankebût: 6)

Kaynak :

Ahmed Hulusi


israNur

Misafir

2

Friday, October 16th 2015, 1:08pm

Teşekkür ederim Baba paylaştığın için ellerine sağlık.

Yer Imleri:

Boardumuzda Neler Var

rasittunca.com - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi